Türkiye Barolar Birliği tarafından yayınlanan ve Av. Vedat Yurda KARADELİ'nin anılarından oluşan 'Ceza Davası Öyküleri' adlı kitapta yer alan anılardan bazıları...

YILMAZ GÜNEY İLE CEZAEVİNDE ÜÇ GÖRÜŞME

YILMAZ GÜNEY İLE CEZAEVİNDE ÜÇ GÖRÜŞME

Sivas’ta yayın yapmakta olan ve benim de uzun yıllar yazı yazdığım gazetenin sahibi, değerli dostum Nihat Doğan telefon ederek eniştesi L.T.’nin tutuklanarak, Ulucanlar cezaevine konulduğunu söyledi. Nedeninin ne olduğunu bilmediğini ve acele ilgilenmemi istedi. 

L.T.’yi önceden tanırdım. Son derece kibar, dürüst ve çalış- kan bir kişiliğe sahipti. Ulucanlar Cezaevi’ne kendisiyle görüşmeye bu düşüncelerle gittim. Suçunun ne olduğunu sordum. Narkoz gazı üreten tıbbi bir kimya atölyesinde satış müdürü olarak işe başladığını, kısa bir süre sonra Ankara Hastanesi’ne satılan narkoz gazından dolayı ölüm olayları olduğu, bu nedenle tıbbi üretim yapan atölyenin tüm elemanlarının tutuklanarak cezaevine konulduğunu anlattı. Kendisine narkoz gazlarının dolumları ile ilgili sorduğum sorulara karşılık bu konuda bir bilgisi olmadığını sadece satış ile meşgul olduğunu söyleyerek bu konu ile ilgili gazete haberlerini gösterdi. 

Verdiği bilgiler doğrultusunda dava ile ilgili hukuki işlemlere başladım. Bu çalışmalarımı devamlı surette L.T.’ye iletiyordum. Yılmaz Güney ile aynı koğuşta kalan L.T. bu çalışmalarımı Yılmaz Güney’e müspet yönde anlatmış olacak ki bir görüşmemizde Yılmaz Güney’in kendi davası hakkında benimle görüşmek istediğini iletti. Cezaevi müdüriyetine çıkarak görüşme kağıdı aldım ve bize tahsis edilen alt kattaki görüşme odasında Yılmaz Güney ile görüşmeye gittim. Filmlerde gördüğüm Yılmaz Güney ile cezaevindeki Yılmaz Güney arasında farklılıklar vardı. Daha sevimli ve saygılı bir tutum içerinde idi. İlk dikkatimi çeken konuşma esnasında parmakları ile fazla oynaması idi. Bana ilk sorusu, kendisini, filmlerde görünen o sert, kaba ve mücadeleci kişiliğindeki gibi mi, yoksa senaryo ve kitaplarındaki o duygusal Yılmaz Güney olarak mı göründüğünü sordu. Cevaplarım üzerine başlayan sohbetimiz, davanın dışındaki konularla devam etti. Saat 17’ye doğru gardiyan gelerek görüşme süresinin bittiğini söyledi. İkinci görüşmemizde, bana bir önceki görüşmemizin birbirimizi tanımamız yönünden müspet geliştiğini anlattı. L.T.’nin olayının yanında kendi davası hakkında da konuşmaya başladık. Genelde savunmasındaki gibi, cereyan eden olayda meydana gelen ölüm olayının kendisi ile ilgili olmadığını savunuyordu. Kendisine bu tip ceza davalarında şahitliğin ön planda olduğunu açıkladım. Yılmaz Güney de bana ilk defa sesli film çektiklerini ve bunu kutlamak için sınıf arkadaşlarını davet ettiğini ve bunlar arasında Adana Belediye Başkanı da olan Av. Ege Bagatur’un da bulunduğunu açıklayarak tanıyıp tanımadığımı sordu. Ben de aile dostumuz ve sınıf arkadaşım olduğunu açıklamam üzerine, kendisi ile görüşmem ricasında bulundu. 

Adana’da Av. Ege Bagatur ile görüşmemde olayın gerçek nedenini ondan duymak istediğimi söylemem üzerine baş- layan sohbetimiz de bana anlattığı şöyle idi.

“Yılmaz Güney Benim de ilkokuldan sınıf arkadaşımdır. Bu nedenle beni Yumurtalıktaki film çekimine davet etti. Yumurtalık’taki film setini ve Yılmaz Güney’i görmek isteyen yöre halkı devamlı olarak film setine gidiyorlardı. Beni karşılayan Yılmaz Güney, eşi Fatoş Güney ile birlikte oturduğu masaya davet etti. Film ekibi o gün çektikleri sahneleri yeniden gözden geçirip, dublajını yapıyorlardı. Bu sırada yandaki bir masaya arkadaşları ile birlikte Hakim Sefa Mutlu geldi. Bir müddet sonra film ekibinin fazla gürültü yapması nedeniyle tartışma çıktı ve duyabildiğim kadarı ile Sefa Mutlu, Yılmaz Güney’e “Filmlerin kralı sen isen buraların kralı da benim” dedi ve karşılıklı çıkan tartışmanın büyümesi üzerine, Ben ve Fatoş Hanımı oradan uzaklaştırırlarken tabanca ile ateş edildiğini duydum. Kimim ateş ettiğini sorduğumda o an sadece Yılmaz Güney’de tabanca gördüğünü söyledi.” 

Cezaevindeki üçüncü görüşmemizde Yılmaz Güney’e Av. Ege Bagatur ile yaptığım konuşmayı anlattım. Bu durumda bana avukatlığını kabul ettiğim takdirde nasıl bir savunma yapacağımı sorması üzerine Av. Ege Bagatur’un anlatımlarında tahrik unsurunun bulunduğunu bu yönde bir savunma yaparak cezayı azaltıcı nedenler ile konuyu savunabileceğimi söyledim. Kendisinin suç işlemediği konusunda ısrarcı davranışı karşısında anlaşma imkanımızın olmadığının ortaya çıkması üzerine görüşmemiz sonlandı ve bir daha görüşmedik.

Bu görüşmemizden çok sonra Av. Gültekin Müftüoğlu bu davaya büyük emekler vererek Yılmaz Güney’in suçsuz olduğunu ispatlamaya çalıştı, ancak mahkeme suçluluğuna karar verdi. Karar sonrası değişik cezaevlerinde yatan Yılmaz Güney yarı açık cezaevinden Fransa’ya kaçmış ve orada ölmüştür.

GÜMRÜK MÜDÜRÜNÜ YOK YERE DÖRT AY HAPİSTE YATIRAN TELEVİZYON HABERCİLİĞİ

GÜMRÜK MÜDÜRÜNÜ YOK YERE DÖRT AY HAPİSTE YATIRAN TELEVİZYON HABERCİLİĞİ

Avrupa’dan gelerek Türkiye üzerinden Suriye, İran, Irak ve diğer ülkelere yük götüren tırlar dönüşlerinde boş gitmemek için Konya’ya uğrayıp oradan tuz yükledikten sonra yurtdışına çıkmaktaydılar. Bu işi ithalat ve ihracat işleri ile uğraşan Hüseyin Selek organize etmekteydi.

Konya Gümrük Müdürü olan Mustafa Cesur’a müracaat eden gümrük çalışanları cumartesi ve Pazar günleri mesai dışı çalıştıklarını ve bu işin özel teşebbüsle ilgisi olması nedeniyle bir fazla mesai ücreti verilmesi gerektiğini, bu olmadığı takdirde yükleme yapmayacaklarını bildirmişlerdi. Bunun üzerine Gümrük Müdürü Mustafa Cesur da konuyu ilgilisi Hüseyin Selek’e aktarmış, Hüseyin Selek çalışanlara fazla mesai ücretlerini gönderebileceğini belirtmişti.

Hüseyin Selek ile yakın arkadaşlığı bulunan ve 1980 yıllarında televizyon haberciliği yapmakta olan Uğur Dündar, bu konunun kendisi için de iyi bir haber olacağını düşündü. Bundan hareketle gerekli hazırlıkları yapıp Hüseyin Selek’in tuz yükleyicilerine dağıtılmak üzere gümrük müdürüne verdiği parayı aldığı anı kameraya çekti. Bu anı televizyonda ve çalıştığı gazetede rüşvet alan gümrük müdürü olarak yayınlayıp haber yapması, gümrük müdürünün anında tutuklanmasına ve cezaevine konulmasına neden oldu. 

Davayı üstlenmem üzerine ve müvekkilimin samimi anlatımlarına dayanarak kayıt bandının TRT Haber Dairesi’nden istenilerek bant çözümünün bilirkişi marifetiyle incelenmesini istedim. Gelen bilirkişi raporunda konuşmanın sadece bu kadar olmadığı, “parayı alıyorum ancak bunu çalışan işçilere dağıtacağım” dediği kısmının yayınlanmadığının ortaya çıkması üzerine mahkemece müvekkilimin dört ay sonra tahliyesine karar verildi. 

Tabii ki dört ay bir süre için suçsuz yere cezaevinde yatmanın insan psikolojisine olumsuz etkisini anlatmanın imkanı yoktur. Suçsuz yere cezaevine konulan ve haksızlığa uğrayan Mustafa Cesur’un intihar girişimlerinin ailesince önlendiğini de burada açıklamak isterim. Ceza mahkemesi devam ederken bu hatalı ve yanlış televizyon programından dolayı TRT kurumu ve Uğur Dündar aleyhine açtığım dava o günün gazetelerinde geniş yer bulmuş özellikle Konya Postası Gazetesi, Hürriyet Gazetesi, TV’de 7 ve Tele Magazin Dergilerinde geniş yer almıştı. Bu ses getiren yayınlar karşısında açtığımız tazminat davasını TRT kurumu kabul etmişti. 

Gümrük Müdürü Mustafa Cesur’un hukuken aklanmasını sağlayan mahkeme kararı onu kısmen de olsa mutlu etti. Buna dair o günün yayınları kitabın ekinde yer almaktadır. Bu olay, şahısların mevkilerindeki hizmetlerini değerlendiren, insanların kişiliklerini sorgulayan programlar yapılırken daha dikkatli olunması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. 

FETHİYE CENNETİNDE KAN DAVASI

FETHİYE CENNETİNDE KAN DAVASI

Avukatlığa başlarken ceza hukuku benim ilgi duyduğum en önemli alandı. Ancak Fethiye’deki Y. ve K. Aileleri arasında, Fikriye isimli bir kız yüzünden çıkan kan davası bana ceza davalarının zamanla bir eza olduğunu gösterdi. Bu davaların avukat bile olsa insanın hatıralarında derin ve kederli izler bıraktığını bu süreç yüzünden bizzat yaşadım. Zira kendilerini yakından tanıdığım S., A., D., M. Y. ve aile bireyleri ile geçirdiğim o güzel günleri albümümdeki resimlere baktıkça bir yandan da ciddi bir üzüntü ile anmaktayım. Davaya başlarken onlar da ben de gençtim. Fethiye, Patara, Patlangıç Koyu, Caretta Caretta’ların bulunduğu İztuzu kumsalları, Köyceğiz ve onların mekanı olan Kadıköy’de geçirdiğim günleri unutmam mümkün değildir. Bundan beş yıl önce Kadıköy’e onlardan kalan aile bireylerini görmeye gittiğimde onlar ile duygusal anlar yaşamam bir aile bireyi gelmişçesine ölenlerin hanımları, çocukları ve torunlarının beni bağırlarına basması, o günleri anlatmamı istemeleri, geçmişte kalan özlemlerin yeniden canlanmasına neden olmuştu.

Fethiye’deki ceza davasına ilk girdiğim 1972 yılını takip eden on yılı aşkın sürede onbeş kişi bu kan davasında öldürülmüştür. En son yaşlı dedelerinin öldürülmesi üzerine, başka öldürecek insan kalmadığından ve araya giren devlet büyüklerinin yardımı ile karşılıklı anlaşma sağlanarak kan davası nice canlar aldıktan sonra bitmiştir. 

Güvenlik düşüncesi ile davaların Adana, Ankara, Sivas’a nakilleri olmuş, takip ettiğim bu davalarda sanıkların çoğunluğu beraat etmiş, ancak köylerine döndükten sonra öldürülmüşlerdir. Beraat etme olayı normaldi, çünkü her ailenin tetikçisi vardı. Cinayetleri tetikçiler işler, ancak tarafların hangisi olduğu belirlenince jandarma o aileden birkaç kişiyi mahkemeye sevk ederdi. Bu kişiler de zaman ve mekan şahitleri göstererek beraat ederlerdi. Para karşılığı cinayet işleyen tetikçiler son derece kurnaz ve o civarın en iyi silah kullanan kişileri idi.

Kan davası, M. A’ın S. Y. ile daha önceden sözlenmiş olan Fikriye isimli bir kız ile evlenmesi sonucunda Y. ve K. aileleri arasında başlayan tartışmanın cinayete dönüşmesi üzerine çıkmıştı. Böylece başlayan kan davası onbeş kişinin ölümüne neden olan üzücü bir konuma gelmişti.

Bir avukat olarak takip ettiğim bu davada öç alma duygusu ile işlenen cinayetlerde kişilerin nasıl bir bir yok olduğunu gördüm. Cehalet ve eğitimsizliğin ne ocakların yıkılmasına neden olduğunu üzülerek takip ettim. Çoğu zaman, Sivas Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Bey’in sorduğu bizim bu davalarda adaletin neresinde olduğumuz sorusu haklı bir gerçeği ortaya koymakta idi. Zira kişiler kendi adaletini uygulamakta biz ise ondan sonra hukukun gerçekleşmesi için çaba göstermekte idik. 

TREN DONDU

TREN DONDU

Ankara’da faaliyet gösteren Konvoy Turizm Firmasının sahibi A. Akın, İsviçre Sigorta’ya ölüme bağlı hayat sigortası yaptırmıştı. Aradan iki ay geçtikten sonra Akın Bey, tansiyona bağlı beyin kanamasından vefat etmişti. Sigortaya vefatı bildirilerek sigorta tazminatının ödenmesi istenmiş. Ancak sigorta firması verdiği cevapta, hastalığın kendilerinden saklandığı gerekçesi ile tazminat ödemeyi reddetmiş.  

A. Akın’ın vekili olarak Kadıköy Ticaret Mahkemesi’ne aç- tığım davanın ocak ayındaki duruşmasına hava şartlarını da, dikkate alarak trenle gitmeye karar verdim. Yataklı vagondan bilet alarak 23.30 trenine bindim. Sabah saatlerine yakın İstanbul’a yaklaştığımızı düşünerek uyandım. Trende bir kargaşa ve gürültü vardı. Ne olduğunu anlamak için giyinerek koridora çıktım. Görevli memura neler olduğunu ve nerede olduğumuzu sordum. Bana aşırı soğuk nedeniyle elektrik hatlarından enerji alamadıkları için trenin durduğunu ve Eskişehir yakınlarında olduğumuzu söyledi. Bir müddet sonra başka bir lokomotif geldi ve trenimizi Eski- şehir garına kadar götürdü. Benim artık duruşmaya yetişmem mümkün olmadığından tren garından telgraf çekmeye karar verdim. Telgraf metni şöyle idi:

“Aşırı soğuk nedeniyle tren dondu. Duruşmaya katılamayacağımdan mazeretimin kabulü...” 

Telgrafı çekip garın dışına çıktığımda trenin etrafını televizyon ve gazete muhabirleri sarmıştı. Kendilerine yaklaşarak bu ilginin nedenini sordum. Trende iki bakan hanımı ile Japon turistlerin olduğunu ve aşırı soğuktan trenin elektrik bağlantılarının donduğunu söylediler.

Öğleden sonra telefonuma gönderilen mesajda şöyle yazı- yordu. “Treni donduran soğuktan kendini koru, mazeretin kabul edilmiş ve duruşma ertelenmiştir”.

Meslek hayatım boyunca mahkeme heyetinden hiç kimse ile sorunum olmadı bunun karşılığını da her zaman güler yüz ve böyle gülümseten mesajlar ile aldım. 

Bir sonraki duruşmada mahkeme heyetine teşekkürlerimi bildirdim. Bu arada bir yıl süren dava olumlu bir şekilde sonuçlandı.

ASKERİ TATBİKATIN ORTASINDA

ASKERİ TATBİKATIN ORTASINDA

Ankara’da genellikle siyasilerin üyesi olduğu S.S. Kumsal Yapı Kooperatifi, Seferihisar Doğanbey Koyu’nda denize yakın bir arsa satın almıştı. Buraya site kurmak için yaptıkları müracaat kabul edilmişti. Ancak, Eski Eserler İzmir Şube Müdürlüğü, bu alanın ikinci derecede sit alanı olduğu gerekçesiyle müracaatın reddini istemiş. Gerekçe olarak da bu alan içerisinde Roma Devri’nden kalma tarihi bir kuyunun olması gösterilmekte idi. İtirazımız üzerine o alanda keşif yapılmasına karar verildi.

Keşif günü kooperatiften iki yönetim kurulu üyesi ile birlikte keşif mahalline hareket ettik. Ancak yol boyunda askerlerin nöbet tuttuğunu fark ettik. Doğanbey Koyu’na girer girmez koyda askeri gemileri gördük. Karada ise topçu mevzileri bulunuyordu. Bu esnada askeri bir cip yanımıza geldi ve içindeki asker hemen kendi aracımıza binerek onu takip etmemizi söyledi. Biz arabaya binip henüz hareket etmiştik ki, havadan askeri indirme harekatı yapılmaya başlandı. Aynı zamanda da denizden çıkartma yapılıyordu. Her yerden topçu ateşi sesi ile silah sesleri geliyordu. Neye uğradığımızı şaşırdık. Korku içerisinde aracı takip ettik bir müddet sonra gelirken gördüğümüz nizamiyede durduk. Önümüzdeki askeri araçtan inen yüzbaşı çok hiddetliydi. Bize dönerek “Askeri tatbikatı rezil ettiniz. Size tutuklatabilirim. Benim rütbelerimi mi söktüreceksiniz, siz kimsiniz?” diyerek çok sinirli bir şekilde bağırıyordu. Biraz sakinleştikten sonra kendisini tebrik etmek istediğimi söyleyince nedenini sordu. Ben de “Bu tatbikatın bir parçası olabilir. Zira siz sivil şahısları askeri tatbikat alanından bir dakikada kurtarma başarısını gösterdiniz” dedim. Sözlerimi gülerek karşıladı ve bize buradan hemen uzaklaşmamızı söyledi. Bu arada havadan tatbikat alanına yüzlerce asker paraşütle indirme yapıyor, denizden çıkarma devam ediyordu. Tam bir savaş alanı gibiydi. Bu tatbikattan sağ salim kurtulmuştuk.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Bu içerik ile ilgili görüşler