Jump to content

Search the Community

Showing results for tags 'karar'.

  • Search By Tags

    Type tags separated by commas.
  • Search By Author

Content Type


Categories

  • Records
  • Lozan Antlaşması
  • Hastane Enfeksiyonlarının Hukuki Yansımaları
  • Darbeye Teşebbüs Suçu
  • Kubilay Olayı
  • Milli Nizam Partisi Dosyası

Forums

  • hukuk lobisi
    • Hukuki Gelişmeler
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Fakülteleri Bilgi Paylaşım Alanı
  • Hukuk Deposu's Hukuk Sözlükleri
  • Ankahukuk Arşiv's Arşiv Haberler
  • Ankahukuk Arşiv's Blog Yazıları

Blogs

  • Hukuk Dünyası's Ceza Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Avukatlık Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ceza Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Gayrimenkul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İdare Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Aile Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İcra - İflas Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İş Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Kira Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Medeni Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sigorta Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sosyal Güvenlik Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ticaret Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Tüketici Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Diğer Hukuk Dalları
  • Hukuk Dünyası's Borçlar Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Anayasa / Kamu Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Miras Hukuku
  • AnkaBlog's Sosyoloji
  • AnkaBlog's Tarih
  • AnkaBlog's Fotoğraf
  • AnkaBlog's Politika
  • AnkaBlog's Bilim
  • AnkaBlog's Sinema
  • AnkaBlog's Felsefe
  • AnkaBlog's Radyo Tiyatrosu
  • AnkaBlog's Belgesel
  • AnkaBlog's Edebiyat
  • AnkaBlog's Kültür
  • AnkaBlog's Magazin
  • AnkaBlog's Müzik
  • AnkaBlog's Psikoloji
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Eğitimi Dökümanları
  • Hukuk Eğitimi's Hakimlik-Savcılık Sınavları
  • Hukukçular Lokali's Yazıyorum
  • Hukuk Deposu's E-Makaleler

Find results in...

Find results that contain...


Date Created

  • Start

    End


Last Updated

  • Start

    End


Filter by number of...

Joined

  • Start

    End


Group


Hukuk Fakültesi Mezunu musunuz? / Öğrencisi misiniz?


Cinsiyet


About Me


Meslek


Mezun Olduğunuz / Okuduğunuz Hukuk Fakültesi

  1. Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. T.C YARGITAY Ceza Genel Kurulu Esas: 2017/ 623 Karar: 2019 / 123 Karar Tarihi: 21.02.2019 Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 9. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Sayısı : 78-164 Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık ...'in 5237 sayılı TCK'nın 188/3, 62, 52, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 4 ay hapis ve 80 TL adli para cezası, sanık ...'in ise aynı Kanun'un 188/3, 39/2-c, 62, 52, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis ve 20 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına, müsadereye ve mahsuba ilişkin İskenderun 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.04.2015 tarihli ve 68-118 sayılı hükümlerin, sanıkların müdafileri ve sanık ... tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 14.01.2016 tarih ve 17086-124 sayı ile; "Sanıkların kullanma miktarı sınırları içerisinde kalan uyuşturucu maddeyi, satma veya başkasına verme gibi kullanma dışında bir amaçla bulundurduklarına ilişkin savunmalarının aksine sanık ...'in sonradan döndüğü ve atfı cürüm niteliğindeki beyanı dışında, her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı, delil bulunmadığı, bu hali ile sabit olan fiillerinin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmaktan ibaret olduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 07.06.2016 tarih ve 78-164 sayı ile; "...Sanık ...'in emniyetteki müdafii huzurunda yaptığı anlatım olayın oluş şekli ile bire bir örtüşmektedir. Zira, sanık ... olayın sıcaklığı içinde kuzeni olan diğer sanık ...'ın uyuşturucu madde kullanmadığını, kendisinin kullandığını belirtmiş olup bu husus her ikisine ait dosyada mevcut test ve raporlar ile doğrulanmıştır. Sanık ... olayın sıcaklığı içinde bu uyuşturucu maddeyi ..... isimli kişiden satın almak için irtibata geçtiklerini ve bu şahsın kendilerini karşılayıp uyuşturucu maddeyi sattığını belirtmiş olup ele geçen uyuşturucu maddeye ilişkin poşetin dış yüzeyinden alınan parmak izinin .....'e ait olduğu hususu dosyada mevcut ekspertiz raporu ile ortaya konulmuştur. Sanık ... amcası oğlu olan diğer sanık ...'le aralarında önceye dayalı bir husumet ya da ihtilaf olmadığını belirtmiş olup bu husus diğer sanık tarafından da doğrulanmıştır. Zaten mahkemedeki savunmalarında her iki sanık birbirlerini kollar şekilde beyanda bulunmuşlardır. Ayrıca; sanık ... kendisinin yaklaşık 3 yıldan beridir uyuşturucu madde kullandığını belirttiği halde, yukarıda kapsamı açıklanan test ve rapor sonucu itibarı ile bu şahsın uyuşturucu madde kullanmadığı anlaşılmış, amcası oğlu olan diğer sanık ...'in olayın sıcaklığı içinde alınmış ifadelerinin rapor ile örtüştüğü görülmüş, bu sebeple; Mahkememizce olayın oluş şekli bakımından sanık ...'in müdafii huzurunda alınmış olan ifadelerine (özellikle de emniyet ifadesine) itibar edilerek bozmaya konu mahkumiyet hükmü kurulmuştur. Olayın taraflarını bizzat dinleyen, yüz yüze yargılama yapan, sanıkların duruşmadaki hal ve tavırları ile beyanlarının alınması sürecindeki durumlarını gözlemleyen, delillerle temas eden ilk derece mahkemesinin sübut delilleri bakımından, neye itibar edeceği neye itibar etmeyeceği noktasında temyiz makamının fazla müdahaleci yaklaşımı hukuk ve usule uygun değildir. Zira, diğer sanıkla amcaoğlu olan, aralarında samimiyet bulunan, olay zamanı gece vakti bir araca binip bir ilden diğer bir ile birlikte gelen, yargılama sürecinde (özellikle mahkemede) birbirlerini kollayan, aralarında önceye dayalı husumet bulunmayan, soruşturmadaki ifadeleri raporlar ve belgeler ile doğrulanmış olan sanık ...'in müdafii huzurunda alınmış ifadelerine Mahkememizce itibar edilerek hüküm kurulması hukuk ve usule uygundur. Böylesi bir durumda; Mahkememizce beyanlarına itibar edilen sanık ...'in bu beyanının temyiz makamınca 'atfı cürüm niteliğinde' görülmesi; dosya kapsamı ve mevcut deliller ile örtüşmediğinden Yüksek Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 14.01.2016 tarihli ve 17086-124 sayılı bozma ilamına uyulmamıştır. Ayrıca; sanık ...'in soruşturmada olayın oluş şeklini doğru bir şekilde anlatıp kovuşturmada bu ifadesinden dönmüş bulunmasının hukuken bir kıymeti yoktur. Zira, bu tip yargılamalarda olayın sıcaklığı içinde doğru beyanda bulunan faillerin kovuşturma aşamasında ifadelerinden dönmeleri (karakolda doğruyu söyleyip mahkemede şaşma, darb-ı meselinde olduğu gibi) sıklıkla görülen vakıalardandır. Burada önemli olan soruşturma aşamasında olayın sıcaklığı içinde müdafii huzurunda verilen ifadenin diğer delillerle doğrulanıp doğrulanmadığıdır. İş bu davaya konu olayda ise olay günü sanık ...'in eylemine yardım eden sanık ...'in olayın sıcaklığı içinde müdafii huzurunda alınan soruşturma ifadeleri, yukarıda kapsamları açıklanan diğer delillerle doğrulanmıştır. Böylece yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve bu delillerden de özellikle olayın sıcaklığı içinde sanık ...'in müdafii huzurunda alınmış olan ayrıntılı kolluk beyanına, diğer sanık ...'in kaçamaklı savunmasına, iş bu davanın esasını teşkil eden arama, yakalama ve muhafaza altına alma tutanağı bilgilerine, ele geçen uyuşturucu maddenin miktarına ve niteliğine, ele geçen uyuşturucu madde bakımından düzenlenmiş olan uzman bilirkişi raporuna, sanıkların uyuşturucu madde kullanıp kullanmadıklarına ilişkin test ve doktor raporu bilgilerine, sanıklara ait nüfus ve adli sicil kayıt bilgileri ile sabıkalarındaki ilam örnekleri bilgilerine, olayın oluş şekline ve tüm dosya kapsamına göre; Sanık ... ile ...'in yakın akraba oldukları, olay günü sanık ...'ın Osmaniye ili Kadirli ilçesinden Antakya'ya esrar almak için geldiği, gelirken kendisine yardımcı olsun diye uyuşturucu madde kullanan diğer sanık ...'ı da yanına aldığı, sanık ...'ın Antakya'da satın alacağı bu esrarı Adana ilinde satmayı düşündüğü, bu amaçla her iki sanığın geceleyin yola çıkıp Antakya'ya geldikleri, burada suça konu uyuşturucu maddeyi üçüncü şahıs konumunda olan ..... isimli kişiden sanık ...'ın satın aldığı, sanık ... bu eylemleri gerçekleştirirken yanında bulunan sanık ...'in bu sanığa yardım ettiği, sanık ... uyuşturucu maddeyi satın aldıktan sonra araçla dönerlerken Belen ilçesinde polis denetimine takıldıkları, sanıkların yaptıkları eylemin mahiyetini bildikleri için dur ikazına uymayıp araçla kaçtıkları, sanık ...'ın araçla kaçarken diğer sanığa içinde uyuşturucu bulunan maddeyi araçtan atmasını istediği, sanık ...'ın da buna uyup poşeti araçtan attığı, yapılan takip sonucunda yakalandıkları, kolluk kuvvetlerinin araçtan atılan bu poşeti buldukları, poşette çıkan maddenin esrar maddesi olduğu, bu suretle sanık ...'in isnad olunan uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu işlediği, sanık ...'in ise diğer sanığın eylemine yardım etmek sureti ile suça iştirak ettiği tam bir kanaatle sübuta ermiştir. Her ne kadar sanıklar kovuşturma aşamasındaki savunmalarında uyuşturucu madde ticareti yapmadıklarını, uyuşturucu kullandıklarını, kullanım amacı ile bu uyuşturucuyu satın aldıklarını belirtmişlerse de; olayın sıcaklığı içinde müdafii huzurunda alınmış olan ve Mahkememizce itibar edilen sanık ...'in emniyet ifadesinde olayın gerçek yüzünün anlatıldığı, sanık ...'ın uyuşturucu maddeyi başkalarına satmak üzere satın aldığı, diğer sanık ...'ın ise sanık ...'ın bu eylemine yardım ettiği, sanıkların kovuşturmadaki savunmalarının kendilerini suçtan kurtarmaya matuf olduğu kabul ve kararına varılarak savunmalarına itibar olunmamıştır..." şeklindeki gerekçeyle bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanıkların cezalandırılmalarına karar verilmiştir. Direnme kararına konu bu hükümlerin de, Cumhuriyet savcısı ile sanıkların müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.03.2017 tarihli ve 365163 sayılı "bozma" istemli tebliğnamesi ile dosya 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle değişik CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 06.04.2017 tarih ve 388-825 sayı ile; direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıkların üzerine atılı bulunan eylemin "uyuşturucu madde ticareti yapma" suçunu mu yoksa "kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma" suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 26.09.2014 tarihli arama, yakalama ve muhafaza altına alma tutanağına göre; İskenderun Sulh Ceza Hakimliğinin 22.09.2014 tarihli ve 2014/1017 değişik iş sayılı arama kararına istinaden Muhlisali Mahallesi, Mareşal Çakmak Caddesi, D-817 Karayolu üzerinde bulunan ilçe emniyet amirliği karşısında yol kontrol ve denetim görevlerine başlayan görevlilerin, 26.09.2014 tarihinde saat 02.00 sıralarında Hatay istikametinden İskenderun'a seyir hâlinde olan.....plaka sayılı, beyaz renkli, Renault-Kango marka aracı görüp, uygulama noktasında durması için ikazda bulundukları, buna rağmen durmayan aracın İskenderun istikametine doğru kaçmaya başladığı, yapılan takip üzerine aracın Sarımazı Mahallesinden otobana girdikten sonra otoban 1. köprüden yaklaşık 300 metre kadar ileride görevlilerce durdurulduğu, araç içerisinde bulunduğu görülen iki şahsın araçtan indirildikleri, aracın arka koltuğu üzerinde esrar parçaları olduğunu gören görevlilerin yaptıkları çevre araştırmasında, şahısların yakalandıkları yerin 50 metre kadar gerisinde, yol kenarında siyah bir poşet içerisindeki esrarı buldukları, atmış oldukları esrarı nereden ve kimden temin ettikleri sorulan şahısların, Antakya'da adresini bilmedikleri bir yerde, tanımadıkları Suriyeli bir şahıstan aldıklarını beyan ettikleri, yapılan kimlik tespitinde araç sürücüsünün ..., yanındaki şahsın ise ... olduğunun belirlendiği, yakalanan şahıslar ile suç konusu maddenin polis merkez amirliğine getirildiği, ele geçirilen maddenin burada hassas terazi ile yapılan tartımında daralı 1050 gram olduğunun tespit edildiği, Adana Polis Kriminal Laboratuvarınca düzenlenen 09.02.2015 tarihli uzmanlık raporuna göre; ele geçirilen net 944 gram yeşil renkli bitki parçalarından net 330,4 gram esrar elde edilebileceği, İskenderun Sulh Ceza Hakimliğinin 22.09.2014 tarihli ve 2014/1017 değişik iş sayılı önleme araması kararının olay yeri ve tarihini kapsadığı, İskenderun Devlet Hastanesinin 29.09.2014 tarihli yazısında; ... isimli şahsın idrar örneği vermediğinden uyuşturucu kullanıp kullanmadığının tespit edilemediğinin, ... isimli şahıstan alınan idrar örneğinde ise uyuşturucu madde metabolitine rastlanılmadığının bildirildiği, İskenderun Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespit Grup Amirliği tarafından düzenlenen 27.10.2014 tarihli raporuna göre; uyuşturucu maddenin sarılı olduğu siyah renkli naylon poşet ve iki adet şeffaf naylon poşet üzerinde yapılan incelemelerde elde edilen izler ile APFİS veri tabanı ve şüpheli şahıslardan alınan iz örnekleri üzerinde yapılan karşılaştırmalar sonucunda; siyah renkli naylon poşet dış yüzeyinden elde edilen (1), (2) ve (3) nolu izlerden, (1) ve (3) nolu izlerin 25.03.2014 tarihli başka bir olayda parmak izleri alınan .....'in sağ el serçe ve yüzük parmak izleri ile aynı olduğu, (2) nolu izin ise ...'in sol el başparmak izi ile aynı olduğu, (4) nolu izin şüphelilerden alınan izlerden farklı birine ait olduğu, İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığınca 27.01.2015 tarihli ve 2015/50 sayılı karar ile ..... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan ayırma kararı verilen dosyanın soruşturma defterinin 2015/1125 sırasına kaydedildiği, UYAP sistemi üzerinde yapılan incelemede; ..... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan ayırma kararı verilen dosyanın, İskenderun Cumhuriyet Başsavcılığının 27.01.2015 tarihli ve 2015/54 sayılı yetkisizlik karar ile Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcılığının 13.03.2015 tarihli fezlekesi üzerine Hatay Cumhuriyet Başsavcılığınca 09.04.2015 tarihli ve 2303-222 sayılı iddianame ile adı geçen hakkında kamu davası açıldığı, Hatay 1. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda 21.10.2015 tarihli ve 185-299 sayılı kararı ile sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyetine karar verildiği, sanık müdafi tarafından temyiz edilen hükmün yapılan incelemesi sonucunda Yargıtay 10. Ceza Dairesince 31.03.2016 tarihli ve 612-1057 sayılı ilam ile düzeltilerek onanmasına karar verildiği, Anlaşılmıştır. Sanık ... kollukta; 25.09.2014 tarihinde saat 23.00 sıralarında kuzeni olan sanık ... ile birlikte.....plaka sayılı araçla Kadirli ilçesinden Hatay'ın Kırıkhan ilçesine, daha önceden esrar almak için haberleştikleri ..... isimli şahsın yanına gittiklerini, kendilerini beklemekte olan adı geçenle buluşup bir süre oturduktan sonra alacakları esrarı denemek amacıyla içtiklerini, .....'ın 1000 TL karşılığında ..... isimli şahıstan siyah poşet içerisinde bir kilogram esrar maddesini alması sonrasında Kadirli'ye dönmek üzere yola çıktıklarını, Belen ilçesine geldiklerinde yol kontrolü yapmakta olan görevlilerin kendilerine dur ikazında bulunduklarını, ancak aracı kullanan sanık ...'ın durmayarak kaçtığını, bu kaçışları sırasında sanık ...'ın esrar bulunan poşeti araçtan atmasını istediğini, poşeti dışarıya attığını, takip eden görevlilerin araçlarının önlerini kesmek suretiyle kendilerini durdurduklarını ve araçtan indirdiklerini, aracın koltuğu üzerinde esrar kırıntılarını gören görevlilerin, çevrede yaptıkları araştırmada durduruldukları yerin 50 metre kadar gerisinde atmış olduğu poşeti bulup kendilerini karakola getirdiklerini, yakalanan esrarın kendisine ait olmadığını, sanık ...'a ait olduğunu, sanık ...'ın esrar kullanmadığını ancak isteyenlere esrar sattığını, kendisinin ise esrar kullandığını, sanık ...'la birlikte gelmesinin sebebinin esrardan kendisine de kullanması için verebileceği düşüncesi olduğunu, savcılıkta farklı olarak; esrar satın alacağını söyleyen diğer sanık ...'a yol arkadaşlığı yapmak için araçta bulunduğunu, esrar satın alma veya kullanma gibi bir amacı olmadığını, sanık ...'ın uyuşturucu madde kullandığını düşündüğünü, sanık ...'tan uyuşturucu madde isteyenlerin olduğunu ancak adı geçenin uyuşturucu madde sattığını görmediğini, emin olamamakla birlikte ilk defa başkalarına satma amacıyla suç konusu esrarı aldığını tahmin ettiğini, ancak kesin bir bilgisinin olmadığını, sorguda; önceki beyanlarını tekrar ettiğini, mahkemede ise; olay günü esrar kullandığını, sanık ...'ın gezmek amacıyla Antakya'ya gidelim teklifini kabul ettiğini, birlikte sanık ...'ın babasına ait araçla Antakya'ya geldiklerini, sanık ...'ın burada arkadaşları ile buluştuğunu ve ..... isimli bir şahısla konuştuğunu, daha sonra araçta suç konusu uyuşturucu maddeyi görüp “Ben bunun sorumluluğunu almam” dediğini, sanık ...'ın da “Tamam, sorumlu benim” şeklinde cevap verdiğini, sanık ...'ın kullanmak amacı ile suç konusu esrarı satın aldığını, ..... isimli kişiyi sadece diğer sanık ...'ın bahsetmesi nedeniyle tanıdığını, sanık ...'ın uyuşturucu kimden aldığını bilmediğini, sanık ...'ı esrar satarken de görmediğini, olay günü uykusuzluk ve şaşkınlığından farklı ifade verdiğini, Sanık ... kollukta; 25.09.2014 tarihinde saat 23.00 sıralarında, kendisi esrar kullandığı için diğer sanık ... ile birlikte ikamet ettikleri Kadirli ilçesinden Antakya'ya yola çıktıklarını, Antakya'da bir mahallede uzun boylu, zayıf yapılı, normal saçlı, sakallı, esmer üzerinde mavi renkli bir tişört, mavi renkli kot pantolon bulunan şahıstan bir kilogram esrar satın aldığını, esrarı şoförlüğünü yaptığı aracın önüne ayaklarının arasına koyduğunu, Kadirli ilçesine dönmek üzere saat 01.00 sıralarında yola çıktıklarını, Belen ilçesinden geçerken yolda polislerin uygulama yaptığını gördüğünü, esrarı yakalatmamak için polislerin dur ikazına uymayarak kaçtığını, kaçarken ayaklarının arasında bulunan poşet içerisindeki esrarı yola fırlattığını, takip eden görevlilerin kendilerini durdurduğunu, yaptıkları arama neticesinde poşet içerisindeki esrarı bulduklarını, yakalanan esrarın kendisine ait olduğunu ve ticari amaçla almadığını, diğer sanık ...'ın esrar kullandığını bildiğini ancak yakalanan esrarla bir ilgisi olmadığını, savcılıkta ek olarak; suç konusu esrarı kişisel ihtiyacı için Antakya'da Mehmet isimli şahıstan satın aldığını, burada sanık ... ile Mehmet isimli şahısın suç konusu esrardan bir miktar içtiklerini, ancak kendisinin içmediğini, ardından Kadirli'ye dönmek için yola çıktıklarını, polislerin kontrol yaptıklarını görmesi ve kendilerini durdurmak istemesi üzerine kaçtığını, bu sırada araçta bulunan esrarı atmasını diğer sanık ...'dan istediğini, adı geçinin de esrar bulunan poşeti araçtan dışarı attığını, sanık ...'ın suç konusu esrarı başkalarına satmak için aldığına dair beyanını kabul etmediğini, sorguda; önceki beyanlarını tekrar ettiğini, mahkemede ise; kullandığı esrarı ucuza temin etmek amacıyla diğer sanık ... ile birlikte Antakya'ya geldiklerini, sanık ...'ın esrar almak için gelmediğini, Antakya Narlıca'da ..... isimli şahısla buluştuklarını, adı geçenin getirdiği uyuşturucu maddeden diğer sanık ...'ın içtiğini, poşet içinde bulunan uyuşturucuyu 950 TL karşılığında satın aldığını, daha sonra Kadirli'ye dönmek için yola çıktıklarını, polis kontrolünü görünce kaçtıklarını ancak yakalandıklarını, Savunmuşlardır. 5237 sayılı TCK'nın “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” başlıklı 188. maddesinin 3. fıkrası; “Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz.” biçiminde olup, madde gerekçesinde de vurgulandığı gibi üçüncü fıkrada, uyuşturucu ve uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, sevk edilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Aynı Kanunun “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak” başlıklı 191. maddesinin 1. fıkrası ise; “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş olup, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da kullanmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde belirgin rol oynayan husus, bulundurmanın amacıdır. Ceza Genel Kurulunun 15.06.2004 tarihli ve 107-136 ile 06.03.2012 tarihli ve 387-75 sayılı kararları başta olmak üzere bir çok kararında da belirtildiği üzere, uyuşturucu madde bulundurmanın, kullanma maksadına matuf olduğunun belirlenmesinde dikkate alınması gereken ve öğreti ile uygulamada da kabul görmüş olan bazı kriterler bulunmaktadır. Bunlardan ilki; failin bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediğidir. İkinci kriter, uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimidir. Kişisel kullanım için uyuşturucu madde bulunduran kimse, bunu her zaman kolaylıkla erişebileceği bir yerde, örneğin genellikle evinde veya iş yerinde bulundurmaktadır. Buna karşın uyuşturucunun ev veya iş yerine uzakta, çıkarılıp alınması güç ve zaman gerektiren depo, mağara, samanlık gibi bir yere gizlemesi kullanma dışında bir amaçla bulundurulduğunu gösterebilir. Yine, uyuşturucunun çok sayıda özenli olarak hazırlanmış küçük paketçikler halinde olması, her paketçiğin içine hassas biçimde yapılan tartım sonucu aynı miktarda uyuşturucu madde konulmuş olması, uyuşturucu maddenin ele geçirildiği yerde veya yakınında, hassas terazi ve paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerinin bulunması, kullanım dışında bir amaçla bulundurulduğu hususunda önemli bir belirtidir. Üçüncü kriter de, bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşit ve miktardır. Uyuşturucu madde kullanan kimse genelde bir ya da benzer etki gösteren iki değişik uyuşturucu maddeyi bulundurur. Bu nedenle değişik nitelikte ve farklı etkileri olan eroin, kokain, esrar ve amfetamin içeren tabletleri birlikte bulunduran sanığın bunları satmak amacıyla bulundurduğu kabul edilebilir. Kişisel kullanım için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısı ile uyuşturucu veya uyarıcı maddenin niteliğine, cinsine ve kalitesine göre değişiklik göstermekle birlikte, Adli Tıp Kurumunun mütalaalarında esrar kullananların her defasında 1-1,5 gram olmak üzere günde üç kez esrar tüketebildikleri bildirilmektedir. Esrar kullanma alışkanlığı olanların bunları göz önüne alarak, birkaç aylık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda esrar maddesini ihtiyaten yanlarında veya ulaşabilecekleri bir yerde bulundurabildikleri de adli dosyalara yansıyan ve bilinen bir husustur. Buna göre, esrar kullanan faillerin olağan sayılan bu süre içinde kişisel olarak kullanıp tüketebilecekleri miktarın üzerinde esrar maddesi bulundurmaları halinde, bulundurmanın kişisel kullanım amacına yönelik olmadığı kabul edilmelidir. Öte yandan, Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesi uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, bir suçun gerçekten işlenip işlenmediği veya işlenmiş ise gerçekleştirme biçimi konusunda kuşku belirmesi halinde uygulanabileceği gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilebilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; İskenderun Sulh Ceza Hakimliğinin önleme araması kararına istinaden 26.09.2014 tarihinde D-817 Karayolu üzerinde bulunan ilçe emniyet amirliği karşısında yol kontrol ve denetim görevlerine başlayan görevlilerin, saat 02.00 sıralarında Hatay istikametinden İskenderun'a seyir hâlinde olan ve şoför koltuğunda sanık ...'ın, sağ ön koltuğunda sanık ...'ın oturduğu.....plaka sayılı aracı görüp, uygulama noktasında durması için ikazda bulundukları, söz konusu aracın durmayarak İskenderun istikametine doğru kaçmaya başladığı, yapılan takip sonucu aracın görevlilerce durdurulduğu, araç içerisindeki sanıkların araçtan indirildikleri, aracın arka koltuğu üzerinde esrar parçaları olduğunu gören görevlilerin yaptıkları çevre araştırmasında, sanıkların durduruldukları yerin 50 metre kadar gerisinde yol kenarında bulunan poşet içerisinde suç konusu esrarı ele geçirdikleri olayda; Kadirli ilçesinde oturan sanıkların, Kırıkhan ilçesine giderek suç konusu esrarı aldıktan sonra tekrar ikamet ettikleri ilçeye döndükleri sırada yakalanmaları, ele geçirilen net 330,4 gram ağırlığındaki suç konusu esrarın miktar itibarıyla kullanma sınırları içinde kalması, söz konusu uyuşturucu maddenin tek parça hâlinde ele geçirilmesi, uyuşturucu madde kullandıklarını söyleyen sanıkların savunmalarının aksine, birlikte satın aldıkları suç konusu esrarı başkalarına satacaklarına, devredeceklerine veya vereceklerine ilişkin herhangi bir davranış içinde oldukları hususunda bir tespit bulunmadığı gibi kullanma dışında bir amaçla bulundurduklarına ilişkin delil de olmaması, sanık ...'ın, diğer sanık ...'ın suç konusu esrarı isteyenlere sattığı şeklindeki soyut ve suç atma niteliğinde kalabilecek kolluktaki beyanından dönmesi karşısında, sanıkların sabit olan eylemlerinin kullanmak için uyuşturucu madde satın alma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükümlerinin bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- İskenderun 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 07.06.2016 tarihli ve 78-164 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin, sanıkların eylemlerinin kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 21.02.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
  2. Kefaletin geçerli olabilmesi için kefalet süresinin ve kefilin sorumlu olacağı miktarın sözleşmede gösterilmesi gerekir. Kefalet süresinin ve kefilin sorumlu olacağı azami tutarın gösterilmemiş olması halinde kefalet kira sözleşmesinde belirlenen kira süresi için geçerlidir. T.C. YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2019/560 - K. 2019/1802 - T. 21.2.2019 ÖZET Kefaletin geçerli olabilmesi için kefalet süresinin ve kefilin sorumlu olacağı miktarın sözleşmede gösterilmesi gerekir. Kefalet süresinin ve kefilin sorumlu olacağı azami tutarın gösterilmemiş olması halinde kefalet kira sözleşmesinde belirlenen kira süresi için geçerlidir. DAVA : Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda ... 1. İcra Hukuk Mahkemesi hükmüne karşı, davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması sonunda ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, bu kez davalılar vekilinin Bölge Adliye Mahkemesi kararını temyizi üzerine Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü. KARAR : Davacı alacaklı 06.12.2011 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak 28.04.2017 tarihinde başlattığı icra takibi ile 2015 yılı Mart ayından 2017 Nisan ayına kadarki kira alacağının işlemiş faiziyle birlikte 58.061.54 TL'nin tahsilini talep etmiştir. Davalı borçlu kiracı ... ve davalı borçlu kefil ... ayrı ayrı verdikleri itiraz dilekçelerinde, alacaklı taraf ile olan kira ilişkilerinin çok önceden sona erdiğini ve söz konusu kira ilişkisinden kaynaklı olarak tüm kira bedellerinin alacaklı tarafından zamanında ödendiğini, alacaklı tarafa kira ilişkisinden veya başka bir sebebe dayalı olarak borcunun bulunmadığını bildirerek takibe konu borca itiraz etmişlerdir. Ödeme emrine davalı borçlular tarafından itiraz edilmesi üzerine, davacı alacaklı İcra Mahkemesine başvurarak itirazın kaldırılması isteminde bulunmuştur. İlk Derece Mahkemesince, davalı, hakkında yürütülen icra takibi nedeniyle borçlu olmadığı yönündeki itirazını noterlikçe re'sen tanzim veya imzası tasdik edilmiş veya alacaklı tarafından ikrar olunmuş bir belge yahut resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri bir makbuz veya vesika ile ispat etmeye mecbur olduğu, ancak davalı borçlu tarafından belirlenen belgelerden herhangi birisi ile borcun ödendiğinin ispatlanamadığı, buna göre, borçlu tarafından takip hukuku bakımından geçerli bir ödeme belgesi sunulamadığından davanın kabulüyle davalı borçlu tarafından yapılan borca itirazın kaldırılmasına ve takibin devamına karar verilmiş, bu karara karşı davalılar vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, davalı borçlu tarafından İİK'nin 269/c madde metninde belirlenen belgelerden herhangi birisi ile borcun ödendiğinin ispatlanamadığı, davacının itirazında bildirmediği, ancak cevap dilekçesinde ileri sürdüğü hususların genel mahkemelerde açılacak menfi tespit davasının konusunu oluşturabileceği anlaşılmakla davanın kabulüyle davalı borçlu tarafından yapılan borca itirazın kaldırılmasına ve takibin devamına dair verilen kararın isabetli bulunduğu ilk derece mahkemesi kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir aykırılığın bulunmadığı, davanın esasıyla ilgili hükme etki edecek tüm delillerin dava ve takip dosyası içinde bulunduğu, kanunun olaya uygulanmasında ve gerekçede hata edilmediği, bu nedenle inceleme konusu kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığından istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiş, karar davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması istemine ilişkindir. 1.Dosya kapsamına, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerekçelere göre temyiz eden davalı tarafın davalı kiracıya yönelik temyiz itirazları ile aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir. 2. Davalı vekilinin davalı kefile yönelik temyiz itirazlarına gelince; Takibe konu edilen ve hükme esas alınan 06.12.2011 başlangıç 06.12.2016 bitiş tarihli kira sözleşmesi konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşme ile aylık kira parasının 1.200.00 TL olduğu ve her ayın l'i ila 5'i arasında peşin olarak ödeneceği kararlaştırılmıştır. Davalı kefil ... sözleşmeyi müteselsil kefil sıfatıyla imzalamıştır. Davacı tarafından 28.04.2017 tarihinde davalı kefil ... ile birlikte davalı kiracı hakkında başlatılan icra takibinde toplam 58.961,54 TL kira ve işlemiş faiz alacağının tahsilinin istediği görülmüştür. Kira sözleşmesinin akdedildiği ve takibe konu edilen kira dönemi itibariyle yürürlükte bulunan 818 Sayılı BK.nun 484. maddesi hükmüne göre kefaletin geçerli olabilmesi için kefalet süresinin ve kefilin sorumlu olacağı miktarın sözleşmede gösterilmesi gerekir. Kefalet süresinin ve kefilin sorumlu olacağı azami tutarın gösterilmemesi halinde kefalet ancak kira sözleşmesinde kararlaştırılan kira süresi için geçerlidir. Olayımızda sözleşmenin 06.12.2016 tarihinde sona ermesiyle birlikte kefilinde sorumluluğu sona erdiğinden, 06.12.2016 tarihinden sonraki kira alacaklarından kefil sorumlu tutulmaması gerekirken, yazılı şekilde davanın davalı kefil yönünden de tümden kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ : Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda (2) numaralı bentte yazılı sebeplerden dolayı 5311 Sayılı Kanun ile değişik İİK'nin 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 Sayılı HMK'nin 373/1. maddeleri uyarınca KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda belirtilen nedenle BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 14/02/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  3. İdari Yargıda Müdahale hakkında sık sorulan sorular ve İdari Yargı kararları ile verilen cevaplar Müdahil yürütmenin durdurulmasını talep edebilir mi? T.C. DANIŞTAY 5. DAİRE E. 2015/5863 T. 17.11.2015 TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 14. maddesi uyarınca ilk inceleme ile görevli Tetkik Hâkimi 'in açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra işin gereği düşünüldü: KARAR : 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinde yapılan gönderme uyarınca olayda uygulanacak olan Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 68. maddesinde müdahilin, yanında katıldığı tarafın yararına olan iddia veya savunma vasıtalarını ileri sürebileceği; onun işlem ve açıklamalarına aykırı olmayan her türlü usul işlemlerini yapabileceği hükme bağlanmış olup, Kanun'un gerekçesinde de müdahilin, tarafın yardımcısı olması sebebiyle, onun işlem ve açıklamalarına aykırı işlem yapmasının müdahillik konumuyla bağdaşmayacağı, fer'î müdahilin ancak, yanında katıldığı tarafın işlemlerine yardımcı olacak nitelikte işlemler yapabileceği ve onun yararına olan iddia veya savunma vasıtalarını ileri sürebileceği belirtilmiştir. SONUÇ : Davalılar Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş. Genel Müdürlüğü ve İstanbul Anadolu Yakası Elektrik Dağıtım A.Ş. Genel Müdürlüğü yanında davaya katılan Başbakanlık tarafından, İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulması ve yürütülmesinin durdurulması istenilmiş ise de; davalılar tarafından, anılan kararın yürütülmesinin durdurulması isteminde bulunulmadığından, müdahil Başbakanlık nın İdare Mahkemesi kararının yürütülmesinin durdurulmasına ilişkin isteminin incelenmeksizin reddine, kararın bir örneğinin taraflara tebliğine, 17.11.2015 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. Müdahil Karar Düzeltme Talebinde Bulunabilir mi? T.C. DANIŞTAY 5. DAİRE E. 2015/3715 K. 2015/6922 T. 9.9.2015 TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 14. maddesi uyarınca Tetkik Hakimi açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra işin gereği düşünüldü: KARAR : 6100 sayılı Yasanın, bu amaç gözetilerek düzenlenen müdahaleye ilişkin hükümlerinin incelenmesinden; müdahilin, davanın tarafından bağımsız istekte bulunamayacağı, yalnızca tarafın davadaki istemine yardımcı olacak kimi açıklamalar yapabileceği ve bu konularda hukuki yardımda bulunabileceği, davaya taraf olandan bağımsız olarak tek başına kanun yollarına başvuramayacağı anlaşılmaktadır. Dosyanın incelenmesinden; Dairemizin 5/3/2015 günlü, E:2013/9584, K:2015/2031 sayılı kararına karşı, davalı idare tarafından kararın düzeltilmesi isteminde bulunulmamasına karşın; davada müdahil olan nca kararın düzeltmesi isteminde bulunulduğu anlaşılmaktadır. SONUÇ : Bu durumda; davalı idare tarafından, söz konusu kararın düzeltilmesinin istenilmemiş olması karşısında; müdahilin, yanında davaya katıldığı taraf olmadan kararın düzeltilmesi isteminin incelenmesine hukuken olanak bulunmadığından, karar düzeltme isteminin incelenmeksizin reddine, 09.09.2015 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. *** T.C. DANIŞTAY 17. DAİRE E. 2015/9316 K. 2015/1943 T. 8.5.2015 TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Onyedinci Dairesince işin gereği görüşüldü: KARAR : Uyuşmazlıkta, karar düzeltme isteminin sadece davalı idare yanında davaya katılan tarafından talep edildiği görüldüğünden, öncelikle sadece müdahil tarafından karar düzeltme isteminde bulunulup bulunulamayacağı hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun "Fer'i müdahale" başlıklı 66. " …………başlıklı 68. maddesinde: Yukarıda anılan mevzuat hükümlerinin değerlendirilmesinden, müdahale talebi kabul edilen kişiye davayı takip edebilme, katıldığı tarafın yararına tüm iddia ve savunmalarda bulunabilme hakkı tanındığı, aynı zamanda yanında katıldığı tarafın işlem ve açıklamalarına aykırı olmayan usuli işlemleri yapabileceğinin düzenlendiği görülmektedir. Söz konusu maddeler adil yargılanma hakkı kapsamında da değerlendirilmelidir. … Öte yandan, idari yargı mercileri önünde görülen davalarda, davaya müdahalenin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda yer aldığı şekliyle uygulanacağı öngörülmesine rağmen, adli ve idari yargı düzeninde davaya müdahalede bulunan üçüncü şahısların uyuşmazlığın esasından etkilenme dereceleri farklılık arz edebilmektedir. İdari işlemlerin yargısal denetiminde işlemi tesis eden makam olarak kamu idareleri davalı konumunda yer almalarına rağmen, söz konusu idari işlem ile farklı bir statü sahibi olan üçüncü kişiler, idari işlemin hukukiliğini koruması ya da iptali sonucunu doğuracak yargı kararından, davalı konumundaki idarelerden daha fazla etkilenebilmektedirler. Bu açıdan idari yargı mercileri önündeki uyuşmazlıklarda, müdahilin sadece davalı idare ile birlikte hareket edebileceği ve tek başına kanun yoluna başvuramayacağının mutlak bir şekilde kabulü halinde, davalı idarelerin kanun yoluna başvurmamaları durumunda, davalı yanında müdahil konumunda bulunan üçüncü kişilerin, adına tesis edilen bir idari işlem konusunda hak arama özgürlüğünün temin edilememesi, bir başka ifadeyle mahkemeye erişim hakkının kısıtlanması söz konusu olabilecektir. Bu şekilde yapılacak bir yorum, yukarda yer alan düzenlemelere ve Mahkeme kararlarına aykırılık teşkil edecek, mahkemeye erişim hakkının özünü zedeleyecektir. Benzer bir uyuşmazlıkta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince "Menemen Minibüsçüler Odası ile Türkiye" kararında; Menemen Minibüsçüler Odasının hakkında tesis edilen idari işlemler konusunda açılan iki farklı davada; ilk davada temyiz aşamasında sınırlı savunma yapabilmesi ve esasa dair görüşlerini dile getirememesi, ikinci davada ise dava dışında kalması ve davalı Valilik tarafından kanun yoluna başvurulmaması nedenleriyle, kendisini savunamadığı sonucuna varılarak, başvuranın mahkemeye erişim hakkından yoksun bırakıldığına ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir. Sonuç olarak, bahsi geçen düzenlemelerde yer alan ve anılan Mahkeme kararlarıyla da yorumlanan adil yargılanma hakkının uygulanabilir ve etkili olarak hayata geçirilmesi adına, hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkının, kararın sonucundan doğrudan etkilenen müdahiller açısından da temin edilmesi, diğer taraftan kanun yollarına başvuru hakkını da kapsayacak şekilde kabul edilmesi bir gerekliliktir. … Bu durumda, davalı idare yanında davaya katılan şirketin, davaya konu işlemin iptalinden doğrudan etkileneceği, karar düzeltme isteminin kabul edilmemesi halinde mahkemeye erişim hakkının ve hak arama özgürlüğünün kısıtlanacağı görüldüğünden, kararın düzeltilmesini talep edebileceği kabul edilerek işin esasına geçildi. Danıştay Dava Daireleri ve İdari veya Vergi Dava Daireleri Kurulları tarafından verilen kararlar hakkında karar düzeltilmesi yoluna başvurulabilmesi 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 54. maddesinde yazılı nedenlerin bulunmasına bağlıdır. SONUÇ : İstemde bulunan tarafından öne sürülen düzeltme nedenleri ise sözü edilen maddede belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymadığından düzeltme isteminin reddine, yargılama giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, 08.05.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Müdahil Temyiz Talebinde Bulunabilir mi? T.C. DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ KURULU E. 2011/1659 K. 2011/778 T. 29.9.2011 İstemin Özeti : Davacı şirketin, Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş.'nin ( Turkcell ), katıl kazan türündeki kampanyalara ilişkin olarak mobil pazarlama hizmetleri sunan firmalarla yapmış olduğu münhasırlık içeren anlaşmalar yoluyla 4054 Sayılı Kanunun 4. ve 6. maddesini ihlal ettiğine ilişkin şikayet başvurusu üzerine yapılan önaraştırma sonucunda, …davacı şirkete 12.3.2008 günlü, 842 Sayılı işlemle bildirilen 27.12.2007 günlü, 07-92/1191-461 Sayılı Rekabet Kurulu kararının iptali istemiyle açılan davada; Danıştay Onüçüncü Dairesince verilen davaya konu işlemin iptaline ilişkin 18.4.2011 günlü, E:2008/4519, K:2011/1655 Sayılı kararı, davalı yanında davaya katılan Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, dosya incelendi, gereği görüşüldü: KARAR : 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesiyle yollamada bulunulan H.U.M.K.'nun 53. maddesinde, "hakkı veya borcu bir davanın neticesine bağlı olan" 3. şahsın, iki taraftan birine katılmak için davaya müdahale edebileceği; 57. maddesinde de, müdahilin katıldığı tarafla birlikte hareket edeceği kurala bağlanmıştır. Dosyanın incelenmesinden, Danıştay Onüçüncü Dairesinin 18.4.2011 günlü, E:2008/4519, K:2011/1655 Sayılı kararını, davaya davalı idare yanında katılan şirketin temyiz ettiği anlaşılmaktadır. Bu durumda; müdahilin yanında katıldığı tarafla birlikte hareket etme koşulunun gerçekleşmemiş olması nedeniyle, temyiz isteminin incelenmesine hukuken olanak bulunmamaktadır. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, müdahilin temyiz isteminin incelenmeksizin reddine, 29.09.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi. Müdahil e tebligat yapılması zorunlu mudur? T.C. DANIŞTAY İDARİ DAVA DAİRELERİ GENEL KURULU E. 2003/512 K. 2003/738 T. 16.10.2003 TÜRK MİLLETİ ADINA Davacı şirketin; 506 sayılı Yasanın Ek 37. maddesi uyarınca sigorta ve emeklilerin özürlü çocuklarının gelişim ve eğitimlerine yapılacak yardımların usul ve esaslarının belirlenmesine ilişkin Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığının 9.5.2001 günlü, 3-181 Ek sayılı Genelgesinin 1, 7, 8, 9, 10,12, 13,14, 18/b-d-e ve 19 uncu maddelerinin iptali istemiyle açtığı davada; Danıştay Onuncu Dairesince verilen ve dava konusu genelgenin 1, 7, 8, 9, 10, 12, ve 18/b-d-e maddelerinin iptaline, genelgenin 14 ve 19 uncu maddelerine yönelik davanın reddine ilişkin bulunan 6.11.2002 günlü, E: 2001/1627, K: 2002/4187 sayılı kararın iptale ilişkin kısmını davalı idare temyiz etmektedir. …Dosyanın incelenmesinden, ... Özel Sağlık ve Eğitim Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi vekili Av. ... tarafından verilen 4.1.2002 günlü dilekçe ile davaya, davalı idare yanında müdahil olarak katılmak isteminde bulunulduğu, Danıştay Onuncu Dairesinin 31.1.2002 günlü kararı ile, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 53. maddesi hükmü uyarınca davalı idare ile birlikte hareket etmek üzere davanın bulunduğu noktadan itibaren istemin kabulüne karar verildiği, ancak temyize konu 6.11.2002 günlü, E: 2001/1627, K: 2002/4187 sayılı Danıştay Onuncu Dairesinin nihai kararında katılma istemi kabul edilen adı geçen şirketin yer almadığı ve dolayısıyla kararın anılan şirkete tebliğ edilmediği anlaşılmaktadır. Bu durumda, ... Özel Sağlık ve Eğitim Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Limited Şirketinin kararın sonucu ile ilgisi bulunduğu kabul edilerek davaya davalı idare yanında katılmasına karar verilmekle birlikte, kararda yer verilmediğinden adı geçen müdahilin kararın kendisine tebliği ile karardan bilgi sahibi olmak ve dolayısıyla davalı idare ile birlikte hareket etmek iradesini kullanmak suretiyle kararı temyiz etmek hakkını kullanmaktan mahrum bırakılmış olması nedeniyle kararda usule uygunluk bulunmamaktadır. Diğer taraftan, davalı Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı tarafından verilen temyiz dilekçesinde de belirtildiği üzere, dava konusu Genelgenin 13. maddesinin de iptalinin istenilmiş olmasına karşın, Danıştay Onuncu Dairesince anılan madde ile ilgili bir değerlendirme yapılıp bu konuda herhangi bir karar verilmediği anlaşılmaktadır. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile Danıştay Onuncu Dairesinin 6.11.2002 günlü, E: 2001/1627, K: 2002/4187 sayılı kararının belirtilen eksiklikler tamamlanmak üzere bozulmasına, 16.10.2003 günü oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY : 1 - Danıştay Onuncu Dairesince davaya davalı idare yanında katılmasına karar verilen ... Özel Sağlık ve Eğitim Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Limited Şirketinin temyize konu kararda yer almaması 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1. fıkrasında sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisine uymadığından, işin esasının incelenmesi suretiyle temyiz istemi hakkında karar verilmesi gerektiği oyu ile, Daire kararının bu nedenle bozulması yönündeki çoğunluk kararına katılmıyorum. 2 - 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 31. maddesinin yollama yaptığı HUMK'un 56. maddesinde, katılma kabul edildikten sonra müdahilin davayı bulunduğu noktadan itibaren takip ve 57. maddesinde, katıldığı tarafla birlikte hareket edebileceği öngörülmektedir. 2577 sayılı Yasanın 25. maddesinde de, kararların taraflara bildirileceği açıklanmıştır. Aynı yasanın 48. maddesinin 5. fıkrası yürütmenin durdurulması istekli temyiz dosyalarında tebligatın temyiz yerince yapılacağı şeklindedir. Bu durumda müdahilin davayı izleme hakkı olduğuna ve tarafla birlikte hareket edeceği kuşkusuz bulunduğuna göre; yargılamanın her aşamasından bilgisi olması ve karar metninde yanlışlıkla yazılmamış bulunsa bile tebligatın müdahile de yapılması gerektiğinde kuşku yoktur. Tersi durumda, müdahil yargısal gelişmeden habersiz kalacağı gibi, kararda yazılmaması halinde taraflara da tebligat yapılmaması sonucunun da doğacağı açıktır. Öte yandan, İdari Yargılama Usulü Kanununun 30. maddesinde iki tarafın ad ve soyadı ile ilgili yanlışlıkların, yanlışlıkların düzeltilmesi yoluyla giderilebileceği açıklanmaktadır. Eksiklik ve yanlışlık yanında, ismin hiç yazılmamış olmasının da yanlışlık kapsamında değerlendirilmesi yasanın güttüğü amacın doğal sonucudur. Açıklanan nedenlerle dosyanın Dairesine gönderilmesi olanağı kullanılmadan temyize konu kararın diğer tebligatlarla beraber müdahile de bildirimi yapılarak, yanlışlığın düzeltilmesi ya da temyiz istemi olduğu takdirde konunun değerlendirmeye bırakılması böylece temyiz aşamasıyla ilgili yargısal akışın sürdürülmesi gerektiği oyuyla karara karşıyız.
  4. İhtiyati hacze dair düzenleme 2004 Sayılı İİK'nın 257 ilâ 268'inci maddelerinde yer almaktadır. “İhtiyati haciz kararına itiraz ve temyiz” başlığını alan 265'inci maddede aynen: “Borçlu kendisi dinlenmeden verilen ihtiyati haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi halde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebilir. Menfaati ihlal edilen üçüncü kişiler de ihtiyati haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde ihtiyati haczin dayandığı sebeplere veya teminata itiraz edebilir. Mahkeme, gösterilen sebeplere hasren tetkikât yaparak itirazı kabul veya reddeder. İtiraz eden, dilekçesine istinat ettiği bütün belgeleri bağlamaya mecburdur. Mahkeme, itiraz üzerine iki tarafı davet edip gelenleri dinledikten sonra, itirazı vârit görürse kararını değiştirebilir veya kaldırabilir. Şu kadar ki, iki taraf da gelmezse evrak üzerinde inceleme yapılarak karar verilir. İtiraz üzerine verilen karara karşı temyiz yoluna başvurulabilir. Yargıtay bu başvuruyu öncelikle inceler ve verdiği karar kesindir. Temyiz, ihtiyati haciz kararının uygulanmasını durdurmaz.” hükmüne yer verilmiştir. Görüldüğü üzere bu maddede ihtiyati haciz isteminin kabulü halinde borçlunun ve üçüncü kişilerin bu karara itiraz edebilecekleri; itiraz üzerine verilen karara karşı temyiz yolunun açık bulunduğu, Yargıtay'ın temyiz üzerine verdiği kararın ise kesin olacağı hükme bağlanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 29.11.2018 T. ve E. 2017/11-154 , K. 2018/1807 sayılı Kararından
  5. HMK m. 33 ve 186 f. I hükmüne göre mahkeme, tahkikatın bitiminden sonra, sözlü yargılama ve hüküm için "ÖN İNCELEMEYE VE TAHKİKATA KATILMASA BİLE" İKİ TARAFI DAVET ETMEK ZORUNDADIR. GEREKÇE: 1- HMK m. 186 f. I hükmüne göre "mahkeme, tahkikatın bitiminden sonra, sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve saatte mahkemede hazır bulunmalarını sağlamak amacıyla İKİ TARAFI DAVET EDER." düzenlemesi EMREDİCİ NİTELİKTEDİR. 2- Ön incelemeye ve tahkikata KATILMAYAN tarafların SÖZLÜ YARGILAMAYA çağrılmasına GEREK YOKTUR şeklinde bir düzenleme mevcut değildir. (Kaynak) SON DÖNEM YARGI KARARLARI T.C YARGITAY 15.Hukuk Dairesi Esas: 2018/ 4229 - Karar: 2019 / 598 - Karar Tarihi: 13.02.2019 Mahkemesi :Asliye Hukuk Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı bozmaya uyularak verilen hükmün temyizen tetkiki davalı vekili tarafından duruşma istenmiş ise de miktar itibariyle duruşma isteğinin reddiyle incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedeli karşılığı verilen çekten dolayı menfi tespit ve ödenen bedelin istirdadı talebine ilişkin olup, mahkemece davanın kabulü yönünde verilen kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemiz 02.03.2016 tarih, 2015/6133 Esas ve 2016/1334 Karar sayılı ilâmıyla anılan hükmün bozulmasına karar verilmiş, bozma kararına uyularak gerçekleştirilen yargılama sonucunda davanın kabulüne dair verilen hüküm, davalı vekilince temyiz olunmuştur. Dava, 6100 sayılı HMK'nın yürürlükte olduğu 29.08.2013 tarihinde açılmıştır. 6100 sayılı HMK'da ilk derece yargılamasında yazılı yargılama usulü beş aşamadan oluşacak şekilde düzenlenmiştir. Bunlar; 1-Davanın açılması ve dilekçeler aşaması (Madde 118,126-136), 2-Ön inceleme (Madde 137-142), 3-Tahkikat (Madde 143-293), 4-Sözlü Yargılama (Madde 184-186) ve 5-Hükümdür (madde 294).1086 sayılı HUMK zamanında yazılı yargılama usulü 4 aşama (ön inceleme aşaması hariç) olarak düzenlenmiş ve bu aşamaların her biri bir diğerinin içine geçmiş şekilde olduğundan gereksiz işlem yapılmasına ve yargılamaların uzun sürmesine sebebiyet vermekte iken kanun koyucu bu sakıncaların önüne geçmek için bu aşamaları sıkı kurallara bağlamış ve bir aşama bitirilmeden diğer aşamaya geçmeyi engellemek istemiştir. HMK’nın madde 184-(1) Hâkim, tarafların iddia ve savunmalarıyla toplanan delilleri inceledikten sonra, duruşmada hazır bulunan taraflara tahkikatın tümü hakkında açıklama yapabilmeleri için söz verir. (2) Mahkeme tarafların tahkikatın tümü hakkındaki açıklamalarından sonra, tahkikatı gerektiren bir husus kalmadığını görürse, tahkikatın bittiğini taraflara tefhim eder. Madde 186- (1) Mahkeme, tahkikatın bitiminden sonra, sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve saatte mahkemede hazır bulunmalarını sağlamak amacıyla iki tarafı davet eder. Taraflara çıkartılacak olan davetiyede, belirlenen gün ve saatte mahkemede hazır bulunmadıkları takdirde yokluklarında hüküm verileceği hususu bildirilir. (2) Sözlü yargılamada mahkeme, taraflara son sözlerini sorar ve hükmünü verir. Usul kurallarının derhal uygulanırlık prensibi de temel kurallardandır. Bu genel anlatımlar ışığında somut olaya gelince; Mahkemece 4 nolu celsede ara karar ile “Davalı vekilinin son 3 celsenin tamamına mazeret dilekçesi gönderdiği, son celse de mazeretin son kez kabulüne karar verildiği belirtildiğinden bu aşamadaki mazeretin reddine karar verilerek tefhimle açık yargılamaya devam olundu” denilerek yapılmaya devamla davalı vekilinin yokluğunda hüküm verilmiştir. Davalı vekiline mazereti reddedilse dahi tahkikat bittikten sonra 6100 sayılı HMK’nın 186/1. maddesine göre sözlü yargılama için duruşma gününün bildirilerek, sözlü yargılama için tayin edilen günde davalı vekili katılmasa dahi davanın sonuçlandırılıp hüküm tesis edilmesi gerekirken; adil yargılama hakkının en önemli unsuru olan ve HMK 27. madde de düzenlenen hukuki dinlenilme hakkına aykırı şekilde savunma hakkı kısıtlanarak esastan hüküm kurulması doğru olmamış, kararın diğer temyiz itirazları incelenmeden bu nedenle bozulmasına karar verilmesi uygun bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulu ile hükmün BOZULMASINA, bozma sebebine göre davalının diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 13.02.2019 gününde oybirliğiyle karar verildi. T.C YARGITAY 15.Hukuk Dairesi Esas: 2018/ 4478 - Karar: 2019 / 397 - Karar Tarihi: 04.02.2019 Mahkemesi :Ticaret Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davalılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü: - K A R A R - Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili amacıyla yapılan icra takibine itirazın iptâli, takibin devamı, icra inkâr tazminatının davalıdan tahsili talebine ilişkin olup, mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen 26.01.2016 tarihli hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemiz 30.05.2017 tarih, 2016/2881 Esas ve 2017/2315 Karar sayılı ilâmıyla anılan hükmün bozulmasına karar verilmiş, bozma kararına uyularak gerçekleştirilen yargılama sonucunda davanın kabulüne dair verilen hüküm, davalı vekilince temyiz olunmuştur. Davacı davasında davalı iş ortaklığının taşeronu olarak talep ettikleri boru ve ekipmanlarını ... Boru Genel Müdürlüğü'nden şantiyelerine teslim ettiklerini bunlarla ilgili faturalardan alacaklı olduklarını, bu alacakların ödenmemesi nedeniyle yaptıkları icra takibine davalıların itirazının iptâline karar verilmesini istemiş, davalılar savunmalarında kendilerine teslim edilen malzeme bedellerinin davacıya ödendiğini, teslim edilmeyenlere ilişkin düzenlenen bir kısım faturanın da davacıya iade edildiğini bildirerek davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir. Dava, 6100 sayılı HMK'nın yürürlükte olduğu 09.04.2014 tarihinde açılmıştır. 6100 sayılı HMK'da ilk derece yargılamasında yazılı yargılama usulü beş aşamadan oluşacak şekilde düzenleme yapılmıştır. Bunlar; 1-Davanın açılması ve dilekçeler aşaması (Madde 118,126-136), 2-Ön inceleme (Madde 137-142), 3-Tahkikat (Madde 143-293), 4-Sözlü Yargılama (Madde 184-186) ve 5-Hükümdür (madde 294).1086 sayılı HUMK zamanında yazılı yargılama usulü 4 aşama (ön inceleme aşaması hariç) olarak düzenlenmiş ve bu aşamaların her biri bir diğerinin içine geçmiş şekilde olduğundan gereksiz işlem yapılmasına ve yargılamaların uzun sürmesine sebebiyet vermekte iken kanun koyucu bu sakıncaların önüne geçmek için bu aşamaları sıkı kurallara bağlamış ve bir aşama bitirilmeden diğer aşamaya geçmeyi engellemek istemiştir. HMK’nın madde 184-(1) Hâkim, tarafların iddia ve savunmalarıyla toplanan delilleri inceledikten sonra, duruşmada hazır bulunan taraflara tahkikatın tümü hakkında açıklama yapabilmeleri için söz verir. (2) Mahkeme tarafların tahkikatın tümü hakkındaki açıklamalarından sonra, tahkikatı gerektiren bir husus kalmadığını görürse, tahkikatın bittiğini taraflara tefhim eder. Madde 186- (1) Mahkeme, tahkikatın bitiminden sonra, sözlü yargılama ve hüküm için tayin olacak gün ve saatte mahkemede hazır bulunmalarını sağlamak amacıyla iki tarafı davet eder. Taraflara çıkartılacak olan davetiyede, belirlenen gün ve saatte mahkemede hazır bulunmadıkları takdirde yokluklarında hüküm verileceği hususu bildirilir. (2) Sözlü yargılamada mahkeme, taraflara son sözlerini sorar ve hükmünü verir. Usul kurallarının derhal uygulanırlık prensibi de temel kurallardandır. Bu genel anlatımlar ışığında somut olaya gelince; Mahkemece 3 nolu celse de 1 nolu ara karar ile “davalı vekilinin belgelendirmediği mazeret isteminin reddine karar verilmiş olup açık duruşmaya devam olundu” denilerek yapılmaya devamla davalı vekilinin yokluğunda hüküm verilmiştir. Davalı vekiline sözlü yargılama için duruşma gününü bildirerek hüküm tesis edilmesi gerekirken; adil yargılama hakkının en önemli unsuru olan ve HMK 27. madde de düzenlenen hukuki dinlenilme hakkına aykırı şekilde savunma hakkı kısıtlanarak esastan hüküm kurulması doğru olmamış, kararın diğer temyiz itirazları incelenmeden bu nedenle bozulmasına karar verilmesi uygun bulunmuştur. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle bozma nedenine göre davalı vekilinin diğer temyiz itirazları incelenmeksizin hükmün davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalılara geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 04.02.2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
  6. İcra müdürlüğünce yanlışlıkla ödeme yapıldığının anlaşılması halinde, İİK'nun 361. maddesi uyarınca, yapılan ödemenin asilden istenmesi gerekirken, takibin tarafı olmayan vekilden istenmesi ve vekilin şahsi sorumluluğuna gidilmesi yasaya aykırıdır. ÖZET: İcra müdürlüğünce yanlışlıkla ödeme yapıldığının anlaşılması halinde, İİK'nun 361. maddesi uyarınca, yapılan ödemenin asilden istenmesi gerekirken, takibin tarafı olmayan vekilden istenmesi ve vekilin şahsi sorumluluğuna gidilmesi yasaya aykırı olduğundan, mahkemece şikayetin kabulü ile alacaklı vekili Av. … hakkında yapılan işlemlerin iptaline karar verilmesi gerekirken, bu husus gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir. T.C YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2018/ 4994 Karar: 2019 / 69 Karar Tarihi: 14.01.2019 (2004 S. K. m. 361) Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü: Karar: Alacaklı tarafından başlatılan ilamlı icra takibinde borçlu .......... dosyaya yatırmış olduğu teminatın alacaklıya ödenmesinden sonra ödemeye ilişkin işlemin,.......... 2014/696 Esas sayılı dosyasında iptaline yönelik karar verilmesi üzerine alacaklı vekiline muhtıra gönderildiği, muhtırada teminatın iade edilmesine aksi halde müvekkili hakkında takip başlatılacağının belirtildiği sonrasında ise iade işleminin gerçekleşmemesinden ötürü vekil adına kayıtlı araca haciz konulduğu, bu işlemlerin iptali istemiyle icra mahkemesine alacaklı vekili tarafından başvurulması üzerine mahkemece, sehven yatırılan paranın İİK.nun 361. maddesi uyarınca geri istenebileceği ancak muhtıranın usulüne uygun düzenlenmemesinden ötürü haczin kaldırılması ile muhtıranın düzeltilmesine karar verildiği, karara karşı alacaklı vekilinin temyiz isteminde bulunduğu anlaşılmıştır. İİK.nun 361. maddesi gereğince icra dairelerince borçludan fazla para tahsil olunarak alacaklıya verildiği yahut yanlışlıkla bir tarafa para tediye olunduğu hesap neticesinde anlaşılırsa, verilen para ayrıca hükme hacet kalmaksızın o kimseden geri alınır. Somut olayda şikayetçinin icra dosyasında taraf sıfatının bulunmadığı, takip işlemlerini alacaklı adına vekil sıfatıyla takip ettiği anlaşılmaktadır. O halde, icra müdürlüğünce yanlışlıkla ödeme yapıldığının anlaşılması halinde, İİK'nun 361. maddesi uyarınca, yapılan ödemenin asilden istenmesi gerekirken, takibin tarafı olmayan vekilden istenmesi ve vekilin şahsi sorumluluğuna gidilmesi yasaya aykırı olduğundan, mahkemece şikayetin kabulü ile alacaklı vekili Av. ... hakkında yapılan işlemlerin iptaline karar verilmesi gerekirken, bu husus gözardı edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir. Sonuç: Şikayetçinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nin 366. ve HUMK’nin 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.01.2019 gününde oybirliği ile karar verildi.
  7. Davacının iş akdi sık sık aldığı istirahat raporları sonucu işyerinde meydana gelen aksama ve bu durumun oluşturduğu olumsuzluklar nedeniyle savunması da alınarak geçerli nedenle feshedilmiştir. Davacı savunmasında aldığı raporların rahatsızlıktan kaynaklandığını açıklamıştır. İşçinin sık sık rahatsızlanarak istirahat raporu alması işveren için geçerli fesih sebebidir. T.C YARGITAY 9.Hukuk Dairesi Esas: 2018/ 4342 Karar: 2018 / 23634 Karar Tarihi: 19.12.2018 (4857 S. K. m. 17, 18, 20) Dava: Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin kabul kararına karşı davalı avukatı istinaf başvurusunda bulunmuştur. ... Bölge Adliye Mahkemesi 26. Hukuk Dairesi davalı avukatının istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. ... Bölge Adliye Mahkemesi 26. Hukuk Dairesi'nin kararı süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Karar: A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, müvekkili davacının davalı şirket işyerinde montaj operatörü olarak çalıştığını, davalı işverenlikçe sağlık problemleri nedeniyle işe devamsızlığı mazeret gösterilerek davacının iş akdinin feshedildiğini, feshin usul ve yasaya aykırı olduğunu, davacının amirinden kendisine daha uygun bir bölümde iş verilmesini talep ettiği halde işinde hiçbir değişiklik yapılmamış olduğunu, yine davacının raporlu olduğu gün sayısının İş Kanunu'nun 17.maddesinde belirtilen bildirim sürelerini de aşmamış olduğunu belirterek, davalı işveren feshinin geçersizliği ile davacının işe iadesine ve buna bağlı mali haklara karar verilmesini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili, davacının müvekkil şirketin ...Fabrikasında çalıştığını, davacının iş akdinin uzun süreli, sık sık devamsızlıkları nedeniyle, savunması alınarak 4857 Sayılı İş Kanunun 17.ve 18. maddelerine dayanılarak fesih gerekçesi açık ve net bir şekilde belirtilmek ve ayrıca kıdem ve ihbar tazminatları da ödenmek suretiyle feshedildiğini, feshin son çare olması ilkesine riayet edildiğini, fesih işleminde usul ve yasaya aykırılık olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. C)İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti: İlk derece mahkemesince, tanık anlatımlarında; davacının yaptığı iş nedeniyle sağlık sorunları yaşadığı ve bu nedenle rapor aldığı beyan edilmiştir. Dosya içerisine alınan davacının raporlu olduğu günleri gösterir belgeler incelendiğinde feshe konu edilen 2016 yılına ilişkin raporların iş akışını bozacak, engelleyecek sıklıkta olmadığı, dosya kapsamında davacının gereksiz rapor aldığına ilişkin somut bilgi ve belge bulunmadığı ve yine davacının raporları nedeniyle devamsızlık yapması durumunda iş akışının ve işin işleyişinin bozulduğuna ilişkin somut bilgi ve belge bulunmadığı anlaşılmakla davacının kasıtlı devamsızlık durumunun dosya kapsamında söz konusu olmadığı ve tüm bu nedenlerle davalı iş veren tarafından yapılan feshin haklı ve geçerli nedene dayanmadığı kanaatine varılmakla davanın kabulüne karar verilmiştir. D) İstinaf başvurusu: İlk derece mahkemesinin kararına karşı davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. E) İstinaf Sebepleri: Davalı vekili istinaf başvurusunda; davacının iş akdinin uzun süreli, sık sık devamsızlıkları nedeniyle savunması da alınarak geçerli nedenlerle feshedildiğini, davacının 2016 yılı Eylül ayı dahil ... istirahatinin 427,5 saat viziteye çıkmasının da 104 saat olduğunu, dolayısıyla davacının bu sürede toplam 531,5 saat işinin başında olmadığını, haksız ve hukuka aykırı iddiaların yerinde olmadığını uzun süreli ve sık sık devamsızlığı nedeniyle müvekkili işyerinin normal işleyişinde ve iş akışında aksaklık ve bozulmaların olduğunu, yine devamsızlığı neticesinde bu durumun çalışma arkadaşlarına ilave iş yükü yarattığını çalışma arkadaşlarının fazla mesai yapmak durumunda kalması yanında işyeri huzuru ve çalışma düzeninin de olumsuz etkilediğini, yine müvekkili şirketin üzerine düşen özveriyi göstererek davacının talebi olmasa da sağlık durumunu gözeterek uygun çalışma koşulları olan alanlarda yer değişikliği yapıldığını buna rağmen uzun süreli devamsızlığı nedeniyle iş akdinin sonlandırılmak zorunda kalındığını, hal böyle iken mahkemece savunmalar dikkate alınmaksızın ve de bilirkişi incelemesi talepleri dikkate alınmadan davanın kabulüne karar verilmesinin doğru olmadığını belirterek yerel mahkeme kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini talep ettiklerini bildirmiştir. F) Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti: Bölge adliye mahkemesince, sağlık sebebiyle fesih için davacının kıdemine göre ihbar öneline 6 hafta eklenmek suretiyle ardı ardına 84 gün istirahat raporunun bulunması gerekmekte olup davacı bu kadar süreyle rapor kullanmadığı gibi davalı işverenlikçe fesih bu sebebe de dayandırılmamıştır. Davacının iş akdi sık sık viziteye çıkması, istirahat raporu almasının işyerinde olumsuzluğa yol açtığı işin yürütümünü bozduğu iddiası ile İş K.nun 18.maddesi uyarınca davranıştan feshedilmiştir. Tüm dosya kapsamıyla davacının iş görme borcundan kaçınmak için kasten ve gereksiz rapor aldığına ilişkin somut belge bilgi bulunmadığı gibi, ... kurumundan celbedilen rapor bilgilerinden akut rahatsızlıkları nedeniyle hastaneye gidip muayene / tedavi olduğunun anlaşıldığı, davacı tanığı yanında davalı tanığınca da davacının rahatsızlıklarından dolayı rapor aldığının beyan edildiği, davalı gibi kurumsal firmalarda işyerinde joker elemanların bulundurulduğu, hastalık veya başka bir mazeretle işe gelemeyen işçinin yerine bu elemanların çalıştırıldığının bilinen gerçek olduğu, davalı tanığınca mazereti olan işçilerin mazeretleri doğrultusunda bölüm değişikliği yapılabildiği ifade edildiği yine davacı da başka bir işte çalışabileceğini bildirdiği halde kendisinde mevcut bel / boyun fıtıklarına rağmen boynuna takılı 3-4 kg.lık test cihazıyla çalıştırılmaya devam edildiği, bu cihazla gezmesinin mevcut rahatsızlıklarını arttıracağı gibi iyileşme sürecini de uzatacak mahiyette olduğu, tüm bunlara göre davacı yönüyle fesihte son çare ilkesine uyulmamış olduğu, davalı işveren feshinin bu sebeple geçersiz olduğu mahkemenin kabulü kararında da bir hatanın bulunmadığına karar verilmiştir. G) Temyiz başvurusu: Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davalı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. H) Gerekçe: Davacının iş akdi sık sık aldığı istirahat raporları sonucu işyerinde meydana gelen aksama ve bu durumun oluşturduğu olumsuzluklar nedeniyle savunması da alınarak geçerli nedenle feshedilmiştir. Davacı savunmasında aldığı raporların rahatsızlıktan kaynaklandığını açıklamıştır. İş Kanun'un 18. maddesinin gerekçesinde de yer verildiği üzere işçinin sık sık rahatsızlanarak istirahat raporu alması işveren için geçerli fesih sebebidir. Dairemiz uygulaması da bu yöndedir. Açıklanan nedenle davanın geçerli nedene dayandığı gözetilerek reddi yerine yazılı gerekçe ile kabulü hatalı olup İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozularak ortadan kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir. Dairemizce 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20/3. maddesi uyarınca aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir. Hüküm: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere; 1-İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA, 2-Davanın REDDİNE, 3-Alınması gereken 35,90TL. karar- ilam harcından davacının yatırdığı 29,20 TL. peşin harcın mahsubu ile bakiye 4,70 TL. karar- ilam harcının davacıdan tahsili ile hazineye irat kaydına, 4-Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 62,50 TL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine, taraflarca yatırılan gider avansının varsa kullanılmayan kısmının karar kesinleştiğinde ve isteği halinde ilgililerine iadesine, 5-Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre belirlenen 2.180,00 TL. ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, 6-Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davalıya iadesine, dosyanın ilk derece Mahkemesine kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, Kesin olarak 19.12.2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
  8. Avukat ile iş sahibi/müvekkili arasındaki ilişki özel kanun niteliğindeki Avukatlık Kanunu’nda düzenlendiğinden, avukatlık sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda öncelikle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu, burada bir boşluk bulunması durumunda ise 6098 sayılı TBK’nın vekâlet sözleşmelerine ilişkin hükümleri ve yine TBK’nın genel nitelikli hükümlerinin uygulanacağı kuşkusuzdur. Avukatlık Mesleği Savunma, yargının kurucu unsurlarından biri olup avukatlar savunmayı temsil eden meslek mensuplarıdır. Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder ( Avukatlık Kanunu m. 1 ). Avukatlığın amacı; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır. Avukat bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder ( Avukatlık Kanunu m.2 ). Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yargılamada avukatla temsil zorunluluğuna ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Dava açma ehliyeti olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Ancak, bir uyuşmazlıkta taraflardan biri davasını bir başkası ile takip etmek isterse bu kişinin kural olarak baroya kayıtlı bir avukat olması gerekmektedir. Bu kural doktrinde “avukatlık tekeli” olarak ifade edilmektedir. Kaynağını Avukatlık Kanunu’nun 35 ve 63. maddelerinden alan bu tekel hakkı uyarınca, kanun işlerinde ve hukuki meselelerde görüş bildirmek; mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek yalnız baroda kayıtlı avukatlara aittir. Avukatlık mesleğinin bir kamu hizmeti olması nedeniyle avukatlara belli sorumluluklar yüklenmiş, mesleğin yapılış tarzına ilişkin kural ve ilkeler konulmuştur. Avukatlar, yüklendikleri görevleri bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen. doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmak ve Türkiye Barolar Birliğince belirlenen meslek kurallarına uymakla yükümlüdürler ( Avukatlık Kanunu m. 34 ). Avukat, iş sahibinin temsilcisi olarak onun hak ve menfaatlerini koruyacağı gibi yargının unsurlarından biri olarak da hukukun uygulanması ve adaletin sağlanması için yardımcı olacaktır. Belirtmek gerekir ki avukatlık kamu hizmeti olmakla birlikte, bir ücret karşılığında müvekkiline hukuksal yardım hizmeti sunan avukat ile iş sahibi/müvekkili arasındaki ilişki, özel hukuk ilişkisidir. Avukatlık Sözleşmesi 19.03.1969 tarih ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nda 02.05.2001 tarih ve 4667 sayılı Avukatlık Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile yapılan değişiklik sonucunda ilk kez “Avukatlık Sözleşmesi” kavramı kanunda yer almasına karşın, avukatlık sözleşmesine ilişkin açık bir tanıma yer verilmemiştir. Avukatlık Kanunu’nun “Avukatlık sözleşmesinin kapsamı” kenar başlıklı 163. maddesinin birinci fıkrasında; “Avukatlık sözleşmesi serbestçe düzenlenir. Avukatlık sözleşmesinin belli bir hukuki yardımı ve meblağı yahut değeri kapsaması gerekir. Yazılı olmayan anlaşmalar, genel hükümlere göre ispatlanır. Yasaya aykırı olmayan şarta bağlı sözleşmeler geçerlidir.” şeklindeki düzenleme ile yalnızca sözleşmenin taşıması gereken unsurlara yer verilmiştir. Bu unsurlar dikkate alındığında avukatlık sözleşmesi; avukat ile iş sahibi arasında, avukatın hukuki yardımda bulunmayı üstlendiği, iş sahibinin de kural olarak yapılan iş karşılığında avukata ücret ödeme borcu altına girdiği tam iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olarak tanımlanabilir. Avukatlık sözleşmesi rızai bir sözleşme olup öneri ( icap ) ve kabul ile diğer bir anlatımla 6098 sayılı TBK’nın 1. maddesine göre tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulur. Avukattan hukuki yardım almak isteyen iş sahibi seçtiği avukat ile serbestçe sözleşme yapabilir. Avukatlık sözleşmesiyle avukat, iş sahibine karşı belli bir hukuki yardımda bulunma, iş sahibi de bunun karşılığında bir meblağı yahut değeri ödeme borcu altına girdiğinden, sözleşme iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. Sözleşmenin belli bir hukuki yardımı kapsaması gerekir. Bu sözleşmenin zorunlu unsuru olup, böylece avukatlık sözleşmesinde avukatın asli edimi belli bir hukuki yardımda bulunmaktır. Hukuki yardımın içeriği ise sözleşmede açıkça belirtilmiş olabileceği gibi duruma göre işin niteliğinden de anlaşılabilir. Avukatlık sözleşmesinin belli bir meblağ yahut değeri de kapsaması gerekir. Kanunda avukatlık hizmetinin ücret karşılığında yapılması zorunlu tutulmuştur. Avukatlık Kanunu’nun 163. maddesinde avukatlık sözleşmesinin geçerliliği yazılı bir şekil şartına bağlanmamış; yazılı olmayan anlaşmaların genel hükümlere göre ispatlanacağı düzenlenmiştir. Avukatlık sözleşmesinin taraflarını avukat ile iş sahibi/müvekkil oluşturmaktadır. Sözleşmenin tarafı bir ya da birden fazla avukat olabileceği gibi Avukatlık Kanunu’nun 44. maddesi uyarınca bir avukatlık ortaklığı da olabilir. Sözleşmenin diğer tarafındaki iş sahibi/müvekkil ise avukattan hukuki yardım talep eden kişi olup, iş sahibi; fiil ehliyetine sahip gerçek kişi veya tüzel kişi olabilir. Buna göre, iş sahibinin avukatlık sözleşmesi yapmaya ehil bir kişi olması gerekmektedir. Avukatlık Sözleşmesinin Hukuki Niteliği Avukatlık sözleşmesinde avukat tarafından bir ücret karşılığında hukuki yardımda bulunma edimi üstlenildiğinden, bu sözleşmenin iş görme amacına yönelik sözleşmelerden olan ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen “vekâlet sözleşmesinin özel bir türü niteliğinde olduğu görülmektedir. Vekâlet sözleşmesi, TBK’nın 502. maddesinin birinci fıkrasında; vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşme şeklinde tanımlanmış olup, aynı maddenin ikinci fıkrasında vekâlete ilişkin hükümlerin, niteliklerine uygun düştükleri ölçüde. Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmemiş olan iş görme sözleşmelerine de uygulanacağı belirtilmiştir. Bu yasal düzenleme, vekâlet sözleşmesinin iş görme sözleşmeleri bakımından kapsayıcı nitelikte olduğunu ve vekâlet sözleşmesine ilişkin hükümlerin iş görme niteliğinde olmakla birlikte TBK’nda düzenlenmemiş bulunan diğer tüm sözleşmelere de uygulanacağını göstermektedir. Avukatlık sözleşmesi, vekâlet sözleşmesinin özel bir türü olmakla birlikte avukatlık ücreti bu sözleşmeyi vekâlet sözleşmesinden ayıran en önemli unsurdur. Zira, TBK’nın 502. maddesinin son fıkrasında, sözleşme veya teamül varsa vekilin ücrete hak kazanacağı belirtilerek, vekâlet sözleşmesinde ücretin zorunlu olmadığı öngörülmüşken, avukatlık sözleşmesinde asıl olan vekâlet görevinin bir ücret karşılığında yapılmasıdır. Sözleşmenin ücretsiz yapılması hâlinde durumun baro yönetimine bildirilmesi gerekmektedir. Avukat ile iş sahibi/müvekkili arasındaki ilişki özel kanun niteliğindeki Avukatlık Kanunu’nda düzenlendiğinden, avukatlık sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda öncelikle 1136 sayılı Avukatlık Kanunu, burada bir boşluk bulunması durumunda ise 6098 sayılı TBK’nın vekâlet sözleşmelerine ilişkin hükümleri ve yine TBK’nın genel nitelikli hükümlerinin uygulanacağı kuşkusuzdur. T.C. YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU E. 2017/6 – K. 2018/9 – T. 5.10.2018 KARARINDAN
  9. İş hukuku mevzuatımızda iş kanunlarıyla mevsimlik işlerin çalışma koşulları düzenlenmiş olmasına rağmen mevsimlik işin tam bir tanımı yapılmadığı gibi, hangi işlerin mevsimlik işler olduğu da açıkça belirtilmemiştir. Mevsimlik işlere dair hükümler 4857 Sayılı İş Kanunu'nun 29/7. ve 53/3'üncü; aynı Kanunun 60. maddesine dayanılarak çıkarılan Yönetmeliğin 12'nci; 394 Sayılı Hafta Tatili Hakkında Kanun'un 4/f maddelerinde yer almaktadır. Bu hükümlerde mevsimlik işin tanımına yer verilmemiş ancak yılın herhangi bir devresinde çalışmaların yapıldığı, diğer zamanlarda yapılmadığı veya çalışmanın azaltıldığı iş yerleri tanımı yapılarak mevsimlik çalışanların yıllık izin haklarının bulunmadığı, ancak toplu iş sözleşmesi kapsamına alınabileceği hükme bağlanmıştır. Düzenlemelerden yola çıkılarak, çalışmanın yılın belirli bir döneminde yoğunlaştığı iş yerlerinde yapılan işler, mevsimlik işler olarak tanımlanabilir. Nitekim mülga 3008 Sayılı İş Kanunu'nun 2/B maddesinde “yılın herhangi bir devresinde tam veya fazla faaliyette bulunup, öteki devrede tümüyle faaliyetten kalan veyahut faaliyetini azaltan iş yeri” mevsimlik iş yeri olarak kabul edilmiştir. Mevsimlik iş öğretide de yılın belli dönemlerinde faaliyetin yoğunlaştığı, diğer dönemlerinde azaldığı veya tamamen durduğu ve bu durumun yılın belli dönemlerinde tekrarlandığı işler olarak tanımlanmaktadır. Söz konusu dönemler işin niteliğine göre uzun veya kısa olabilir. Her zaman aynı miktarda işçi çalıştırmaya elverişli olmayan ve iş yerinde yürütülen faaliyetin niteliğine göre işçilerin her yıl belirli sürelerde yoğun olarak çalıştıkları fakat yılın diğer döneminde iş sözleşmelerine ertesi yılın faaliyet dönemi başına kadar ara vermeyi gerektiren işler, mevsimlik iş olarak değerlendirilebilir. Nitekim mevsimlik işler Hukuk Genel Kurulunun 13.11.2013 gün ve 2013/22-1170 E.- 2013/1571 K.; 07.03.2012 gün ve 2011/9-755 E.- 2012/117 K. ile 30.11.2011 gün ve 2011/9-596 E.-2011/725 K. sayılı kararlarında da işin niteliğine ve yapısına göre yılın belirli dönemlerinde ortaya çıkan veya bu dönemlerde artan faaliyetlere uygun olarak çalışılan işler olarak tanımlanmıştır. Belirtilmelidir ki çalışmaların mevsimlik iş olup olmadığının, işin ve iş yerinin özelliğine göre titizlikle irdelenmesi gereği de göz ardı edilmemelidir. Öte yandan irdelenmesi gereken başka bir husus ise "eşit işlem borcu"dur. Eşit davranma ilkesi tüm hukuk alanında geçerli olup iş hukuku bakımından işverene iş yerinde çalışan işçilere eşit davranma, eşit değerdeki işlerde çalışan işçilere eşit çalışma koşullarını uygulama yükümlülüğünü ifade eden çağdaş iş hukukunun tanıdığı ve genellikle hakkaniyet esasına dayandırılan bir borçtur (Çelik, N.: İş Hukuku Dersleri, İstanbul 2009, 22. Bası, s.:177). Eşitlik ilkesi Anayasa'nın 10. maddesinde genel olarak düzenlenmiştir. Adı geçen maddenin birinci fıkrasına göre, “Herkes, dil, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir”. Aynı şekilde 07.05.2004 tarihli ve 5170 Sayılı Kanunla Anayasa'nın 10. maddesine eklenen ikinci fıkrada da “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür” hükmüne yer verilmiştir. Bu Anayasal ilke, iş hukukunda 4857 Sayılı İş Kanunu'nun 5. maddesinde ifadesini bulmaktadır. 4857 Sayılı Kanun'un “Eşit davranma ilkesi” başlıklı 5. maddesinde; “İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplere dayalı ayırım yapılamaz. İşveren, esaslı sebepler olmadıkça tam süreli çalışan işçi karşısında kısmi süreli çalışan işçiye, belirsiz süreli çalışan işçi karşısında belirli süreli çalışan işçiye farklı işlem yapamaz. İşveren, biyolojik veya işin niteliğine dair sebepler zorunlu kılmadıkça, bir işçiye, iş sözleşmesinin yapılmasında, şartlarının oluşturulmasında, uygulanmasında ve sona ermesinde, cinsiyet veya gebelik sebebiyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapamaz. Aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet sebebiyle daha düşük ücret kararlaştırılamaz. İşçinin cinsiyeti sebebiyle özel koruyucu hükümlerin uygulanması, daha düşük bir ücretin uygulanmasını haklı kılmaz. İş ilişkisinde veya sona ermesinde yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı davranıldığında işçi, dört aya kadar ücreti tutarındaki uygun bir tazminattan başka yoksun bırakıldığı haklarını da talep edebilir. 2821 Sayılı Sendikalar Kanununun 31. maddesi hükümleri saklıdır. 20. madde hükümleri saklı kalmak üzere işverenin yukarıdaki fıkra hükümlerine aykırı davrandığını işçi ispat etmekle yükümlüdür. Ancak, işçi bir ihlalin varlığı ihtimalini güçlü bir biçimde gösteren bir durumu ortaya koyduğunda, işveren böyle bir ihlalin mevcut olmadığını ispat etmekle yükümlü olur.” düzenlemesine yer verilmiştir. Eşit işlem yapma borcu, kural olarak iş ilişkisi kurulduktan sonra ortaya çıkan ve işvereni keyfi uygulamalar yapmaktan alıkoyan bir borçtur (Yıldız, Gaye B.: İşverenin Eşit İşlem Yapma Borcu, Ankara 2008, s. 68). Buna göre işveren kural olarak iş yerinde çalışan işçilere eşit işlem yapmak, eşit çalışma koşullarını uygulamak zorundadır. İşveren, haklı bir neden olmadıkça farklı davranmama, sosyal yardım ve parasal menfaatlerden eşit olarak yararlandırma borcu altında olup kamu düzenine dair eşit işlem borcunun resen gözetilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Ancak eşit işlem borcu, işverenin tüm işçilere mutlak bir biçimde eşit davranacağı anlamına gelmez. Farklı çalışma koşullarına tabi işçiler için eşitlik ilkesinden söz edilemez. Bu durumdaki işçiler arasında ayırım yapılabilir. Ancak bunun yapılan işin niteliğine, objektif ölçülere uygun olması gerekir (Çelik, a.g.e., s. 179). Eşit davranma yükümlülüğü aynı nitelikte işçiler için söz konusudur. İşveren gerek işçinin yaptığı iş, uzmanlığı, öğrenimi, kıdemi gibi objektif nedenlere, gerek çalışkanlık, yetenek, liyakat gibi subjektif nedenlere dayanarak farklı çalışma koşulları yaratabilir. İşçinin sürekli işçi kadrosuna alınması suretiyle tüm yıl benzer işlerde çalıştırılıyor olması daha önceki çalışmalarının niteliğini değiştirmez ise de, bu çalışmanın hukuken yok sayılmasının eşitlik ilkesine aykırılık sonucunu doğuracağı açıktır. Kaldı ki kadroya alınmadan önceki çalışma ile kadroya alınmadan sonraki çalışma arasında niteliksel bir fark yaratılması ya da kadroya alınmadan evvelki çalışma yok sayılarak işçihakkında yeni işe girmiş gibi işlem yapılmasının kanuni bir dayanağı da bulunmamaktadır. Öte yandan ekonomik yönden işverene bağımlı olarak çalışan işçinin çalıştığı süre içinde dava açmamış olması olgusunun işçi aleyhine değerlendirilmesi de mümkün bulunmamaktadır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 11.11.2015 gün ve 2015/7-1115 E.-2015/2541 K.; 29.06.2016 gün ve 2016/22-1115 E.-2016/893 K.; 03.05.2017 gün ve 2017/22-2094 E.-2017/910 K.; 13.12.2017 gün ve 2016/ 9(7)-100 E.-2017/1688 K. ve 13.12.2017 gün ve 2016 9(7)-594 E.-2017/1694 K. sayılı kararlarında da aynı sonuca varılmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2016/22-1441 K. 2018/153 T. 7.2.2018 sayı ve tarihli kararından
  10. Gerekçesi 14.03.2017 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan ve ceza yargılamasının uzun sürmesinden dolayı Adil Yargılama Hakkının zedelendiğinden bahisle yapılan bireysel başvurunun reddine ilişkin Anayasa Mahkemesi Kararı Kasten yaralama suçunun mağduru olarak katılanın ceza yargılamasında adil yargılama hakkı kapsamında güvence altına alınan makul sürede yargılama hakkının ihlal edildiğine ilişkin yapılan bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildi. Gerekçede; Adil yargılamaya ilişkin güvencelerin medeni hak ve yükümlülükler ile ilgili uyuşmazlıkların ve bir suç isnadının esasının karara bağlanması esnasında geçerli olduğu, bir ceza davasında üçüncü kişilerin cezalandırılmasını talep edenlerin koruma alanı dışında kaldığı belirtildi. ======================== Karar Metnine BURADAN ulaşabilirsiniz! ========================
  11. Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesiyle mülga 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir. 6100 Sayılı Kanun'un 107. maddesinde yer alan, "1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir. 2-)Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir. 3-)Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir." şeklindeki hüküm ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir. Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır. Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır. Madde gerekçesinde; "bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek “etkin hukukî koruma”nın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına dair hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmaması ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hâllerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu, hak arama özgürlüğünün (...m.36, İHAS.m.6) özünde varolan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı, esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kriterler kabul edilmiştir. Bu kriterler, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin; 1-)Davacının kendisinden beklenememesi, 2-)Bunun olanaksız olması, 3-)Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir. Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usûl ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve davaya konu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır. İşçilik alacakları bakımından, davaya konu edilen alacağın belirli olup olmadığı ile ilgili olarak davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi kriteri ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması kriterini birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi gerekir. Öncelikle şu hususa değinmek gerekir ki, işçilik alacaklarına dair davaların genel bir yaklaşımla, belirsiz alacak davası olduğu söylenemez. Ancak belirsiz alacak davasının açılabilmesinin koşulu olan, talep sonucunun belirlenmesi alacaklıdan beklenemeyecek kadar zor ise şüphesiz bu tür talepler belirsiz alacak davası olarak açılabilecektir. Örneğin, kıdem tazminatı da dahil olmak üzere bir iş kazasından kaynaklanan veya bunun gibi alacağın tam belirlenemediği özel durumlarda belirsiz alacak davası açma imkânı mevcuttur (Pekcanıtez H., Belirsiz Alacak Davasının İş Hukukunda Uygulaması, DEÜ Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl:2013, Cilt:XXV (Özel Sayı Prof. Dr. M. Polat Soyer'e Armağan), İzmir 2014, s. 949). Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.12.2012 gün ve 2012/9-838 E., 2012/715 K. sayılı kararında belirtildiği üzere işçilik alacaklarının özelliği dikkate alınarak alacakların belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi aksinin kabulü de doğru değildir. Aynı şekilde bu sebeple talep konusu işçilik alacaklarının belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi daha doğru olacaktır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.06.2015 gün, 2015/22-1156 E., 2015/1598 K. sayılı, 22.06.2016 gün, 2016/22-874 E., 2016/824 K. sayılı ve 17.01.2018 gün, 2016/22-2181 E., 2018/24 Sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir. Öte yandan işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda Yargıtay'ın iş davalarına bakan Daireleri olan 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu içtihatları arasında ortaya çıkan farklılığın giderilmesi için Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan değerlendirme sonucunda 15.12.2017 gün ve 2016/6 E.-2017/5 K. sayılı kararı ile "İşçilik alacaklarının çok çeşitli tür, nitelik ve kapsamda olması, somut olayın özelliklerine göre oldukça değişkenlik göstermesi, hatta aynı tür işçilik alacaklarında dahi somut olayın özellikleri itibariyle işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda soyut ve genel nitelikte, her bir olayda geçerli olacak ölçüde bir karar alınamayacağından içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığını ön sorun olarak tartışılmış ve sonuç olarak içtihadı birleştirmeye gerek olmadığı" yönünde karar verilmiştir. (YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2015/22-496 K. 2018/666 T. 4.4.2018)
  12. Davacı diğer çalışanlara zam yapıldığı halde kendisine yapılmaması sebebiyle iş akdini haklı olarak feshettiğini iddia etse de; dosyada zam yapılması konusunda davacı işçi ile işveren arasında yazılı bir sözleşme yoktur. Davacı işçiye zam yapılmamasının işçiye haklı fesih olanağı tanımadığı ve iş akdinin feshinin haklı nedene dayanmadığı anlaşılmakla, ayrımcılık tazminatı ve buna bağlı olarak kıdem tazminatı taleplerinin reddi gerekir. T.C.YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ E. 2014/27211 K. 2016/619 T. 13.1.2016 • İŞÇİNİN DİĞER ÇALIŞANLARA ZAM YAPILIP KENDİSİNE YAPILMAMASI SEBEBİYLE İŞ SÖZLEŞMESİNİ FESHETMESİ (Davacı ile İşveren Arasında Zam Yapılması Konusunda Yazılı Bir Sözleşme Bulunmadığından Feshin Haklı Nedene Dayanmadığı – Ayrımcılık Tazminatı ve Kıdem Tazminatı İsteminin Reddedileceği ) • KIDEM TAZMİNATI ( İşçinin Diğer İşçilere Zam Yapıldığı Halde Kendisine Zam Yapılmadığı Gerekçesiyle İş Akdini Feshetmiş ise de Davacı ile İşveren Arasında Zam Yapılması Konusunda Yazılı Bir Sözleşme Bulunmadığından Feshin Haklı Nedene Dayanmadığı - Kıdem Tazminatı İsteminin Reddi Gereği ) • AYRIMCILIK TAZMİNATI ( Diğer İşçilere Zam Yapıldığı Kendisine Zam Yapılmadığı Gerekçesiyle Ayrımcılığa Uğradığını İleri Süren İşçinin Ayrımcılık Tazminatı Talebi - İşçi ile İşveren Arasında Zam Yapılmasına İlişkin Yazılı Bir Sözleşme Bulunmadığı Ayrımcılık Tazminatı İsteminin Reddi Gereği ) 4857/m. 5 - 1475/m.14 ÖZET : Davacı diğer çalışanlara zam yapıldığı halde kendisine yapılmaması sebebiyle iş akdini haklı olarak feshettiğini iddia etse de; dosyada zam yapılması konusunda davacı işçi ile işveren arasında yazılı bir sözleşme yoktur. Davacı işçiye zam yapılmamasının işçiye haklı fesih olanağı tanımadığı ve iş akdinin feshinin haklı nedene dayanmadığı anlaşılmakla, ayrımcılık tazminatı ve buna bağlı olarak kıdem tazminatı taleplerinin reddi gerekir. DAVA : Davacı, kıdem tazminatı ile ayrımcılık tazminatının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: KARAR : A- ) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, her yıl tüm çalışanlara yapıldığı halde 2013/Ocak ayında kendisine zam yapılmadığı, yöneticisi ile görüştüğünde somut bir neden gösterilmeksizin performans düşüklüğü sebebiyle ücret artışı yapılmadığını öğrendiğini, kendisi ile aynı durumda ve şartlarda olan bütün işçilere ücret artışı yaptığı halde kendisine ücret artışı yapılmamasının 4857 Sayılı İş Kanununun 5. Maddesindeki eşit davranma ilkesine aykırı olduğunu, işverenin bu tutum ve davranış karşısında İş akdini haklı sebeple feshettiği iddiasıyla kıdem tazminatı ile ayrımcılık tazminatı alacaklarına hükmedilmesini istemiştir. B- ) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının iş akdini haksız şekilde feshettiğini, davalı şirkette personellerin performanslarının yıl içerisinde birim yöneticileri ve insan kaynakları tarafından yapılan değerlendirmelere göre belirlendiğini ve ücret artışlarının da yapılan bu değerlendirmelere göre objektif olarak belirlendiğini, yıl boyunca yaptian değerlendirmeler neticesinde belirlenen performans düşüklüğü sebebiyle zam yapılmasının uygun görülmediğini, taraflar arasındaki iş akdinde işçiye her yıl mutlak surette zam yapılacağı ve bu zammın oranı gibi bir hususun belirtilmediğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. C- ) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlara ve bilirkişi raporuna dayanılarak tanık beyanlarından davacıya zam yapılmadığı, davacının diğer çalışanlara ne kadar zam yapıldığını ispatlayacak belgelere ve bu belgelerlin işverence tutulup düzenlenmesi sebebiyle ulaşma imkanı olmadığından, davacının iddiasının aksinin işveren tarafından ispatlanamadığı gerekçesiyle kıdem tazminatının kabulüne, ayrımcılık tazminatının ise kısmen kabulüne karar verilmiştir. D- ) Temyiz: Kararı taraf avukatları temyiz etmiştir. E- ) Gerekçe: Taraflar arasında iş akdinin feshi konusu uyuşmazlık konusudur. Mahkemece davacıya zam yapılmaması sebebiyle iş akdini haklı sebeple feshettiği gerekçesiyle ayrımcılık ve kıdem tazminatlarına hükmedilmiş ise de; bu sonuç dosya kapsamına uygun değildir. Şöyle ki; davacı diğer çalışanlara zam yapıldığı halde kendisine yapılmaması sebebiyle iş akdini haklı olarak feshettiğini iddia etse de; dosyada zam yapılması konusunda davacı işçi ile işveren arasında yazılı bir sözleşme yoktur. Davacı işçiye zam yapılmamasının işçiye haklı fesih olanağı tanımadığı ve iş akdinin feshinin haklı nedene dayanmadığı anlaşılmakla, ayrımcılık tazminatı ve buna bağlı olarak kıdem tazminatı taleplerinin reddi gerekirken hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde ilgiliye iadesine, 13.01.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Kaynak: Kazancı
  13. Tahkim Yargılamasında Hakem Heyeti ve İtiraz Hakem Heyeti Kararlarına Karşılık Gidilecek Kanun Yolu - Yargıtay 17. Hukuk Dairesi'nin 27 Nisan 2017 tarihli Kararı 17. Hukuk Dairesi 2017/2327 E. , 2017/4826 K. - 27/04/2017 "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi - K A R A R - 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanunun 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca tüm yurtta 20.07.2016 tarihinde göreve başlamıştır. 5684 Sayılı Sigortacılık Kanunun “Sigortacılıkta Tahkim” başlıklı 12. maddesinin son cümlesinde “Temyize ilişkin usul ve esaslar hakkında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun uygulanır” düzenlemesi, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 447/2 maddesi “Mevzuatta yürürlükten kaldırılan 18/06/1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa yapılan yollamalar, Hukuk Muhakemeleri Kanununun bu hükümlerinin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılır.” düzenlemesi ile sigortacılıkta tahkim ile ilgili kanun yolunda Hukuk Muhakemeleri Kanunun uygulanacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 341/5. maddesinde diğer kanunlarda temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtay’a başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren dava ve işlere ilişkin nihai kararlarına karşı, bölge adliye mahkemelerine başvurulabileceği düzenlenmiştir. HMK.’nın 439/1 maddesinde hakem kararına karşı yalnızca iptal davası açılabileceği, iptal davasının ise tahkim yerindeki mahkemede açılabileceği, HMK’nın 410. maddesinde ise tahkim yargılamasında, mahkeme tarafından yapılacağı belirtilen işlerde görevli ve yetkili mahkemenin tahkim yeri bölge adliye mahkemesi olduğu düzenlenmiştir. HMK.’nın 361. maddesinde bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde temyiz yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir. Ayrıca 28 Haziran 2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 Sayılı Kanunun 45. maddesi ile 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanunun 5. maddesinin 2. fıkrası değiştirilerek 12/01/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa ve 21/6/2001 tarihli ve 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanununa göre yapılan tahkim yargılamasında; tahkim şartına ilişkin itirazlara, iptal davalarına, hakemlerin seçimi ve reddine yönelik davalar ile yabancı hakem kararlarının tanıma ve tenfizine yönelik davalara asliye ticaret mahkemesinin heyetçe karar vereceği düzenlenmiştir. Bütün bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde HMK.’nın 439/1. maddesi gereği hakem heyeti kararlarına karşı yalnız iptal davası açılabileceği anlaşılmaktadır. HMK’nın 439. maddesinin 6. fıkrasında iptal davasına karşı temyiz yolunun açık olduğu belirtilmiştir. Ancak bu düzenleme HMK’nın 410. maddesi gereği tahkim yargılamasında, mahkeme tarafından yapılacağı belirtilen işlerde görevli ve yetkili mahkeme tahkim yeri bölge adliye mahkemesine uygun olarak yapılmış bir düzenlemedir. Hakem heyeti kararlarına karşı açılacak iptal davalarında Hukuk Muhakemeleri Kanununun 410. maddesi ile daha sonra yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 45. maddesi ile değişik 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanunun 5. maddesinin 2. fıkrasında görevli mahkeme konusunda düzenlemeler bulunmaktadır. HMK.’nın 410. maddesinde hakem heyeti kararlarına karşı açılacak davada Bölge Adliye Mahkemelerini görevli sayılırken 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanunun 5. maddesinin 2. fıkrası asliye ticaret mahkemelerini görevli saymıştır. İptal davalarına ister HMK’nın 410. maddesi gereği bölge adliye mahkemesince bakılsın, ister 5235 Sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanunun 5. maddesinin 2. fıkrası gereği asliye ticaret mahkemelerince heyet halinde bakılsın, HMK’nın 361. maddesi gereği temyiz yoluna başvurulabilmesi için bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Bu durum istinaf yargı yolunun getirilmesindeki amaç olan kararların iki dereceli denetim sistemine tabi olması ilkesine de uygun düşecektir. Bu nedenle bölge adliye mahkemelerinin açıldığı 20.07.2016 tarihinden sonra verilen hakem heyeti ya da itiraz hakem heyeti kararları istinaf kanun yoluna tabi olup, inceleme bölge adliye mahkemesince yapılacağından dosyanın ilgili bölge adliye mahkemesine gönderilmek üzere yerel mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, 27/04/2017 gününde Üye ...'ın karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi. KARŞI OY 03.06.2007 tarihinde kabul edilip 14.06.2007 tarihinde yürürlüğe giren 5684 Sayılı Sigortacılık Kanunu’nun 1.maddesinde belirtildiği gibi bu kanun amaçlarından birisi sigorta sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkların çözümlenmesine yönelik olarak sigorta tahkim sistemi ile ilgili usul ve esasları düzenlemektir. Sigortacılık Kanunu'nun 30.maddesinde sigortacılık tahkiminin usul ve esasları düzenlenmiştir. Kanun'un 30/12 maddesinde “Kırkbin Türk Lirasının üzerindeki kararlar için temyize gidilebilir” şeklinde hüküm mevcut olup 13.06.2012 tarihli 6327 Sayılı Kanun’un 58.maddesiyle bu hüküm “Kırkbin Türk Lirasının üzerindeki uyuşmazlıklar hakkında itiraz üzerine verilen kararlar için temyize gidilebilir. Ancak tahkim süresinin sona ermesinden sonra karar verilmiş olması, talep edilmemiş bir şey hakkında karar verilmiş olması, hakemlerin yetkileri dahilinde olmayan konularda karar vermesi ve hakemlerin, tarafların iddiaları hakkında karar vermemesi durumda her halükarda temyiz yolu açıktır.” şeklinde değiştirilmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nun 439.maddesine göre hakem kararlarına karşı sadece iptal davası açılabilir. Oysa sigortacılık tahkiminde geçerli kılınan kanun yolu açıkça temyizdir. Sigortacılık Yasasından sonra 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’dan dokuz ay kadar sonra 13.06.2012 tarihli 6327 sayılı kanunla yapılan değişiklik sonrasında da temyiz edilebilirlik hükmü değiştirilmemiş ve yeni temyiz gerekçeleri eklenmiştir. 6100 Sayılı HMK’nun 341/5 maddesindeki düzenleme ilk derece mahkemelerince verilen kararlara ilişkin olup sigortacılık yasasına göre hakemlerin kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine hakem heyetince verilen kararlara karşı bu madde uygulanamaz. Yine HMK 361, 410 ve 439.maddelerinin de Sigortacılık Yasası'nın 30/12.maddesinde yapılan özel düzenleme karşısında uygulama yeri olmayıp özellikle sigorta tahkim yönteminin düzenlenmesinin temel amaçlarından birisinin yargılama sürecini hızlandırmak olduğu da dikkate alındığında kanun koruyucu tarafından sürecin çabuk sonuçlanabilmesi için iptal davası yoluna gidilmesinin arzu edilmediği anlaşılmaktadır. Aksi halde kanun koyucunun açık düzenlemesine rağmen HMK'da düzenlenen genel tahkim sistemine ilişkin iptal davası yoluna gidilmesi kanun koyucunun özel iradesine de aykırılık teşkil edecektir.
  14. Sanığın sabıkasında yer alan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararın henüz açıklanmamış bir hüküm olması sebebiyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarının değerlendirilmesinde olumsuz koşul olarak belirtilen engel bir neden olarak kabul edilemez. T.C. YARGITAY 6. CEZA DAİRESİ E. 2014/12193 K. 2017/5418 T. 30.11.2017 DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü: KARAR : Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçların oluşumlarına ve niteliklerine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre, sanık savunmanının yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi, Ancak; 1-) Yağma suçunun silahla, işyerinde ve geceleyin işlenerek 149. maddenin birden fazla bendinin ihlal edildiğinin anlaşılması karşısında; TCK.nın 61. maddesi uyarınca temel ceza belirlenirken bu hususlar dikkate alınarak alt sınırdan uzaklaşılarak hüküm verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi, 2-) Suça konu içki ve sigaraların alınması ile yağma suçunun tamamlandığı gözetilmeden, teşebbüste kaldığı gerekçesiyle TCK.nın 35. maddesinin tatbiki ile eksik ceza tayini, 3-) Sanığın yağma suçunu işlerken, yağma kastını 4 paket sigara ile 2 adet biraya özgülediği, suçun işlendiği işyerinden başkaca mal veya para almadığının anlaşılması karşısında; suçun işleniş biçimi, olayın özelliği ve sanığın özgülenen kastı da gözetilerek hakkında 5237 Sayılı Kanun'un 150/2. maddesinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının tartışmasız bırakılması, 4-) Sanık aleyhine düzenleme getiren 6545 Sayılı Kanun'un 72. maddesiyle değişik CMK'nın 231/8. maddesinin suç tarihi itibariyle sanığa uygulanamayacağı da gözetilerek; sanığın sabıkasında yer alan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararın henüz açıklanmamış bir hüküm olması sebebiyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarının değerlendirilmesinde olumsuz koşul olarak belirtilen engel bir neden olarak kabul edilemeyeceği, mala zarar vermek suçundan kaynaklanan zararın kovuşturma aşamasında giderildiği, CMK.nın 231. maddesinin 6 fıkrasının (b) bendinde yer alan ölçütün değerlendirilerek sanığın tekrar suç işlemeyeceği yolunda kanaate ulaşılarak tayin edilen cezanın ertelendiği, erteleme müessesesinden daha lehe olduğunda kuşku bulunmayan hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının mala zarar vermek suçu yönünden "sanık hakkında daha önceden verilmiş hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karar bulunduğu" şeklindeki yasal ve yeterli olmayan gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması, 5-) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6/3-c maddesindeki düzenleme gözetilerek, 5271 Sayılı Yasası'nın 150/3. maddesi uyarınca, sanığa savunmasını yapmak üzere zorunlu müdafii görevlendirilmesi nedeniyle, müdafiye ödenen avukatlık ücretinin ve zorunlu müdafii ücreti dışında kalan 5,- TL yargılama giderinin 6352 Sayılı Kanun'un 100. maddesiyle CMK.nın 324. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen cümle gereğince, 6183 Sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 106. maddesindeki terkin edilmesi gereken tutardan az olduğunun ve bu sebeple sanığa yargılama gideri olarak yükletilmeyeceğinin gözetilmemesi, SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık ... savunmanının temyiz itirazları bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan sebeplerle isteme uygun olarak BOZULMASINA, sanığın ceza süresi bakımından kazanılmış hakkının CMUK'nın 326.maddesi gereğince korunmasına, 30.11.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  15. T.C YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2015/ 1598 Karar: 2017 / 643 Karar Tarihi: 05.04.2017 Taraflar arasındaki “işçilik alacakları” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kayseri 2. İş Mahkemesince yıllık izin alacağı yönünden karar verilmesine yer olmadığına, kıdem ve ihbar tazminatı yönünden ise davanın reddine dair verilen 11.10.2012 gün ve 2011/647 E., 2012/745 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 21.10.2014 gün ve 2012/36820 E, 2014/30417 K. sayılı kararı ile; "…Davacı işçi, iş sözleşmesinin haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek, kıdem, ihbar tazminatlarıyla yıllık izin ücreti alacaklarının ödetilmesi istekleriyle bu davayı açmıştır. Davalı işveren, düşük performans sebebiyle savunmasının istendiğini, savunma vermediğini ve veriminin düşmesi sebebiyle iş sözleşmesinin feshedildiğini savunmuştur.Haklı olarak iş sözleşmesinin feshedildiğini savunmuştur Mahkemece işverence yapılan feshin haklı olduğu kabul edilmiş, tazminat istekleri reddedilmiş yıllık izin ücreti kabul edilmiştir. Kararı yasal süresi içinde davacı vekili temyiz etmiştir. 1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davacının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Davalı işveren vekili cevap dilekçesinde, davacının iş sözleşmesinin düşük performans, verilen uyarı ve savunmayı imzalamamak, yönetim yetkisini tanımamak sebebiyle feshedildiğini açıklamıştır. Ancak disiplin kurulu kararında hammadde ve malzemeyi zayi etmek suçundan feshedildiği yazılıdır. Davalı işveren davacının hammadde ve malzemeye zarar verdiğini ispat edememiştir. Cevap dilekçesinde sözü edilen hususlarda sadece performansa dayalı belge sunulmuştur. İşçinin düşük performans göstermesi geçerli fesih nedeni olabilirse de, İş Kanunu’nun 25. maddesinde düzenlenen haklı fesih nedenleri arasında işçinin performans düşüklüğü yer almaktadır. Böyle olunca davacının ihbar ve kıdem tazminatı isteklerinin kabulü gerekirken yazılı şekilde isteklerin reddi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. 3-Yıllık izin ücreti yargılama sırasında ödenmiş olup yargılama giderleri açısından bu durumun gözetilmemesi hatalıdır. Davacı vekili yargılama giderleri açısından kararı temyiz etmiş olmakla dava açılmasına sebebiyet veren davalı işveren aleyhine yargılama giderlerine hükmedilmelidir...." gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Davacı vekili müvekkilinin davalı işyerinde “delik makine operatörü” olarak çalıştığını, iş sözleşmesinin çalışma gücünü düşürdüğü ve tutanakları imzalamadığı gerekçesi ile haksız şekilde feshedildiğini, performans düşüklüğü gerekçesinin soyut ve gerçek dışı olduğunu ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık izin ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı işveren vekili davacının iş yerindeki tavırları, çalışma verimini düşürmesi, kendisine verilen uyarı ve savunmaları imzalamayı reddederek işverenin yönetim yetkisini tanımaması nedeniyle iş sözleşmesinin disiplin kurulu kararı ile haklı nedenle feshedildiğini, bu nedenle davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanamayacağını bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece dinlenen davalı tanıkları beyanlarında davacının ortalama günde 500 adet çelik delik delmekte iken başka bir işyerinden teklif aldığını belirttikten sonra günlük 240 adet delik deldiğini beyan ettikleri, bu nedenle işveren tarafından disiplin kurulu kararı ile iş sözleşmesinin feshedildiği, feshin 6 iş günü içinde yapıldığı, işveren tarafından yapılan feshin haklı nedene dayandığı gerekçesi ile kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddine, yıllık izin alacağının ise yargılama sırasında ödendiği belirtilerek bu talep hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece bozma öncesi gerekçe tekrar edilerek ve Yargıtay bozma kararında da değinildiği gibi işçinin performans düşüklüğünün İş Kanunu’nun 25/II-h maddesinde yer aldığı, görevini layıkıyla yerine getirmeyen davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanamayacağı gerekçesiyle Yargıtay bozma ilamının (2) nolu bendinde yer alan bozma sebebi yönünden önceki kararda direnilmiş, direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalı işveren tarafından yapılan feshin haklı nedene dayanıp dayanmadığı buradan varılacak sonuca göre de davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanıp kazanamayacağı noktasında toplanmaktadır. 4857 sayılı İş Kanununun 24 ve 25. maddeleri, iş sözleşmesinin işçi ve işveren tarafından haklı nedenle derhal fesih hallerini düzenlemektedir. 4857 sayılı Kanunun “İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı” başlıklı 25. maddesi: “Süresi belirli olsun veya olmasın işveren, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir: I- Sağlık sebepleri: a)İşçinin kendi kastından veya derli toplu olmayan yaşayışından yahut içkiye düşkünlüğünden doğacak bir hastalığa yakalanması veya engelli hâle gelmesi durumunda, bu sebeple doğacak devamsızlığın ardı ardına üç iş günü veya bir ayda beş iş gününden fazla sürmesi, b)İşçinin tutulduğu hastalığın tedavi edilemeyecek nitelikte olduğu ve işyerinde çalışmasında sakınca bulunduğunun Sağlık Kurulunca saptanması durumunda, (a)alt bendinde sayılan sebepler dışında işçinin hastalık, kaza, doğum ve gebelik gibi hallerde işveren için iş sözleşmesini bildirimsiz fesih hakkı; belirtilen hallerin işçinin işyerindeki çalışma süresine göre 17 nci maddedeki bildirim sürelerini altı hafta aşmasından sonra doğar. Doğum ve gebelik hallerinde bu süre 74 üncü maddedeki sürenin bitiminde başlar. Ancak işçinin iş sözleşmesinin askıda kalması nedeniyle işine gidemediği süreler için ücret işlemez. II- Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri: a)İş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri için gerekli vasıflar veya şartlar kendisinde bulunmadığı halde bunların kendisinde bulunduğunu ileri sürerek, yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler veya sözler söyleyerek işçinin işvereni yanıltması, b)İşçinin, işveren yahut bunların aile üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak sözler sarfetmesi veya davranışlarda bulunması, yahut işveren hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ihbar ve isnadlarda bulunması, c)İşçinin işverenin başka bir işçisine cinsel tacizde bulunması, d)İşçinin işverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut işverenin başka işçisine sataşması, işyerine sarhoş yahut uyuşturucu madde almış olarak gelmesi ya da işyerinde bu maddeleri kullanması, e)İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması, f)İşçinin, işyerinde, yedi günden fazla hapisle cezalandırılan ve cezası ertelenmeyen bir suç işlemesi, g)İşçinin işverenden izin almaksızın veya haklı bir sebebe dayanmaksızın ardı ardına iki işgünü veya bir ay içinde iki defa herhangi bir tatil gününden sonraki iş günü, yahut bir ayda üç işgünü işine devam etmemesi, h)İşçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar etmesi, ı)İşçinin kendi isteği veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, işyerinin malı olan veya malı olmayıp da eli altında bulunan makineleri, tesisatı veya başka eşya ve maddeleri otuz günlük ücretinin tutarıyla ödeyemeyecek derecede hasara ve kayba uğratması, III- Zorlayıcı sebepler: İşçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması, IV-İşçinin gözaltına alınması veya tutuklanması halinde devamsızlığın 17 nci maddedeki bildirim süresini aşması, İşçi feshin yukarıdaki bentlerde öngörülen sebeplere uygun olmadığı iddiası ile 18, 20 ve 21 inci madde hükümleri çerçevesinde yargı yoluna başvurabilir.”şeklinde düzenlenmiştir. 4857 sayılı İş Kanununun 25. maddesinin (II) numaralı bendinde, ahlâk ve iyi niyet kurallarına uymayan haller sıralanmış ve belirtilen durumlar ile benzerlerinin varlığı halinde, işverenin iş sözleşmesini haklı nedenle fesih imkânının olduğu açıklanmıştır. Somut uyuşmazlıkta, davalı işyerinde “delik makine operatörü” olarak çalışan davacı işçi, iş sözleşmesinin performans düşüklüğü ve tutanakları imzalamadığı gerekçesiyle haksız şekilde feshedildiğini açıklamış, davalı işveren vekili ise davacının işyerinde çalışma verimini düşürmesi, kendisine verilen uyarı ve savunmaları imzalamayı reddederek işverenin yönetim yetkisini tanımaması nedeniyle disiplin kurulu kararı ile iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedildiğini savunmuştur. Dosya kapsamında olay izah belgesi başlıklı iki adet tutanak bulunmakta olup verimsiz çalışma konulu 24.11.2011 tarihli tutanakta davacının yıkama yapması gerekirken makineyi durdurarak beklediği, bu olay nedeniyle savunma vermekten imtina ettiği, personel ile görüşüldüğünde niyetinin tazminatlarını alıp gitmek olduğu, daha önce iki kez ikaz edildiği yazılıdır. Üretim düşüklüğü konulu 07.12.2011 tarihli tutanakta ise, davacının 9 saatlik çalışma mesaisinde üretiminin sadece 200 adet cam delmek olduğunun tespit edildiği, bu olay dolayısıyla savunma vermekten imtina ettiği, 9 saatlik çalışmada en az 900 adet delme işleminin gerçekleşmesi gerekirken 241 adet olarak gerçekleştirdiği, ciddi boyutta performans düşüklüğünün söz konusu olduğu belirtilmiştir. 03.12.2011 tarihli Disiplin Kurulu Kararında 24.11.2011 tarihli vardiya amiri tutanağına istinaden davacıya “verimsiz çalışma ve savunma vermeyi reddetmesinden” dolayı kınama cezası verilmiş, 13.12.2011 tarihli Disiplin Kurulu Kararında ise, 03.12.2011 tarihli disiplin kurulu toplantısından çıkan karara göre ve davacının 07.12.2011 tarihli vardiya amirinin tutanağına istinaden İş Kanunu 25. maddesinin II. bendi kapsamında iş sözleşmesinin feshine karar verilmiştir. Dinlenen davalı tanıkları, davacının işten ayrılmayı düşündüğünü bu sebeple son dönemlerde çalıştığı makinede 500 delik delmesi gerekirken performansını yarı yarıya düşürdüğünü, bu nedenle iş sözleşmesinin feshedildiğini beyan etmişlerdir. Dosya kapsamında yer alan ve iş sözleşmesinin feshine dayanak gösterilen tutanaklar performans düşüklüğüne ilişkin olup, davalı işveren de savunmasında davacının çalışma verimini düşürmesi ve savunma vermekten imtina etmesi nedeniyle iş sözleşmesinin feshedildiğini açıklamış ,yine performans düşüklüğüne ilişkin bir kısım belgeler sunmuştur. 4857 sayılı Kanunun “İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkı” başlıklı 25. maddesi incelendiğinde; işçinin performans düşüklüğünün, düzenlenen haklı fesih nedenleri arasında yer almadığı açıktır. İş sözleşmesinin feshine neden olarak gösterilen “düşük performans gösterme” 4857 sayılı İş Kanununun 18. maddesinde düzenlenen geçerli fesih nedenidir. Performans düşüklüğü haklı fesih nedeni oluşturacak ağırlıkta olmamakla birlikte işyerinin normal işleyişini bozan, iş görme borcunun gerektirdiği şekilde yerine getirilmesini engelleyen hallerden olup geçerli fesih nedeni oluşturduğundan ve bu fesih şekli de işçinin kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazanmasına engel teşkil etmediğinden davacının kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulü gerekirken reddine karar verilmesi hatalıdır. Diğer taraftan, yerel mahkemece direnme kararında davacı işçinin iş sözleşmesinin feshine neden olan performans düşüklüğünün 4857 sayılı İş Kanununun 25/II-h maddesinde düzenlendiği bu nedenle işveren feshinin haklı nedene dayandığı açıklanmıştır. İş Kanununun 25/II-h maddesi, işçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar etmesini bir haklı fesih nedeni olarak kabul etmektedir. Buna karşılık işçinin işini uyarılara rağmen eksik, kötü veya yetersiz olarak yerine getirmesi geçerli fesih nedenidir. İşçi görevini uyarıya rağmen hiç yerine getirmezse işveren haklı nedenle derhal; eksik, kötü, yetersiz bir biçimde yerine getirirse geçerli fesih hakkını kullanabilecektir. Dosya kapsamında yer alan tutanaklardan da anlaşıldığı üzere davacının iş görme borcunu hiç yerine getirmemiş olmasından değil eksik ve kötü ifa ettiğinden bahsedilmektedir. Kaldı ki, İş Kanununun 25/II-h maddesinde ısrar koşulu aranmakta olup, dosya kapsamında davacının görevleri hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar ettiğine ilişkin de herhangi bir bilgi ve belge mevcut değildir. Hal böyle olunca, iş sözleşmesinin performans düşüklüğüne dayalı olarak geçerli nedenle feshedildiği anlaşılan davacının, Özel Daire bozma kararında da değinildiği gibi kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulü gerekirken reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. Ne var ki, Özel Daire bozma kararında yer alan “Ancak disiplin kurulu kararında hammadde ve malzemeyi zayi etmek suçundan feshedildiği yazılıdır. Davalı işveren davacının hammadde ve malzemeye zarar verdiğini ispat edememiştir” ifadesi ile “İşçinin düşük performans göstermesi geçerli fesih nedeni olabilirse de, İş Kanununun 25. maddesinde düzenlenen haklı fesih nedenleri arasında işçinin performans düşüklüğü yer almaktadır ” ifadesinde geçen “almaktadır” ibaresinin maddi hataya dayalı olarak bozma kararında yer aldığı anlaşılmakla, belirtilen cümleler ile “almaktadır” ibaresinin bozma kararından çıkartılması gerektiği ve “almaktadır” ibaresinin “almamaktadır” şeklinde olması gerektiği Hukuk Genel Kurulunca kabul edildiğinden, direnme kararı bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır. S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 05.04.2017 gününde oybirliği karar verildi.
  16. Mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozmadan esinlenerek gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez. Hukuk Genel Kurulu ESAS : 2015/2605 KARAR : 2017/23 TARİH :18.01.2017 MAHKEMESİ : İş Mahkemesi Taraflar arasındaki “işçilik alacakları” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Bolu İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 25.03.2014 gün ve 2012/265 E., 2014/132 K. sayılı kararının incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine; Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 07.07.2014 gün ve 2014/6813 E., 2014/15406 K. sayılı kararı ile: (...Davacı, davalı işyerinde paketleme işçisi olarak çalışırken işverenin kendisini geçici olarak canlı hayvan kabul edilen bölümde çalıştırmak istediğini, çalışma şartlarının ağırlaştırılması anlamına gelen bu esaslı değişikliği kabul etmediğini, işverence iş akdinin haksız olarak sonlandırıldığından bahisle kıdem ve ihbar tazminatının ödetilmesini istemiştir. Davalı, davacının da aralarında bulunduğu bazı işçileri, o gün fabrikanın ilk mal kabulü olan ve oradaki aksamanın tüm üretimi etkilediği canlı hayvan kabulü bölümünde geçici olarak çalışmak üzere görevlendirdiğini, ancak davacının bu görevlendirmeyi kabul etmediğini, bu nedenle savunmaları alındıktan sonra iş akitlerinin haklı nedenle feshedildiğini, tüm haklarının ödendiğini hiçbir alacağı olmadığını savunarak, davanın reddini talep etmiştir. Mahkemece, canlı kabul bölümünün, ambalajlama bölümündeki ortama göre yoğun ve rahatsız edici kötü koku içerdiği, ortamın tozlu olduğu, yerlerde tavuk pisliklerinin ve tavuk tüylerinin olduğu tespit edilmiş; davacının, bütün piliç ambalajlama işçisi olarak çalışırken canlı kabul işçisi olarak görevlendirilmesinde canlı kabul bölümündeki çalışma şartlarının daha önceden çalıştığı bütün piliç ambalajlama bölümündeki şartlara göre ağırlaşma teşkil ettiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Taraflar arasında uyuşmazlık konusu, çalışma koşullarında işçi aleyhine esaslı değişiklik olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. İş hukukunun en tartışmalı alanlarından biri çalışma koşullarının tespiti ile bu koşulların uygulanması, değişiklik yapılması, en nihayet işçinin kabulüne bağlı olmayan değişiklik ile işverenin yönetim hakkı arasındaki ince çizginin ortaya konulmasıdır. Acil ve arızî durumlarda işçinin görev tanımının dışında çalıştırılması ve fazla mesai yaptırılması olanaklıdır. İşverenin yönetim hakkı bu tür olağanüstü durumlarda daha geniş biçimde değerlendirilmelidir. Örneğin işyerinde yangın, sel baskını veya deprem gibi doğal afetler sebebiyle önleyici tedbirlerin alınması sırasında, işçinin işverenin göstereceği her türlü işi, iş güvenliği tedbirleri ve insanın dayanma gücü dahilinde yerine getirmesi beklenir. Öte yandan, 4857 sayılı Yasanın 42 nci maddesi çerçevesinde zorunlu nedenlerle fazla çalışma işçinin kabulüne bağlı değildir ve yasal sınırlar gözetilerek işçinin işverence verilecek talimatlara uyması gerekir. İşverenin yönetim hakkı kapsamında kalan ya da geçerli nedene dayanan değişiklikler, çalışma koşullarında esaslı değişiklik olarak nitelendirilemez. Geçerli neden işçinin verimi ile davranışlarından ya da işyeri gereklerinden kaynaklanabilir. Örneğin işçinin çalıştığı bölümde objektif olarak ortaya konulan performans kriterlerine göre verimsizliğinin saptanması ve hatta işverence bu yönde verilen eğitime rağmen sonuç alınamaması durumunda, işverence işçinin başka bir işte görevlendirilmesi mümkündür. Somut olayda, davacının da yazılı savunmasında kabul ettiği üzere, işveren canlı kabul bölümündeki işçilerin işe gelmesi nedeniyle oluşan işçi eksikliğini gidermek ve fabrikadaki üretimin olumsuz etkilenmemesi için, o gün için, işveren tarafından tutulan 23.7.2012 tarihli tutanağa göre, davacının da içinde bulunduğu 11 işçiyi , geçici olarak canlı kabulde çalışmak için sözlü olarak görevlendirmiştir. Ancak davacı ve arkadaşları buradaki çalışma ortamının koku ve toz içermesi nedeniyle sağlıksız olduğu ve bu görevlendirme ile iş şartlarının ağırlaştırılarak esaslı değişikliğe uğratıldığı iddiasıyla işbaşı yapmamışlardır. İşveren tarafından aynı gün savunmaları alınarak iş akitleri sona erdirilmiştir. Her ne kadar mahkemece, mahallen yapılan keşif sonrasında iş şartlarının ağırlaştırıldığının tespit edilmesine göre davacı işçilerin haklı olduğu yönünde karar verilmiş ise de karar hatalıdır. Çünkü işyerinin gereklerinden kaynaklanan ve geçici olan görevlendirmelerin yapılması 4857 sayılı İş Yasasının 22. maddesinde düzenlenen iş şartlarının esaslı değişikliği olarak kabul edilemez. Bu durumda işçinin davranışı işveren açısından haklı fesih nedeni oluşturur. Hal böyle olunca, davacıların kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddi gerekirken yazılı şekilde kabulü hatalı olup bozma nedenidir. O halde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davalı vekili getirmiştir. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, işin esasının incelenmesinden önce, temyize konu kararın gerçekte yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı; dolayısıyla, temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme, bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir (6217 sayılı Kanun'un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi) Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozmadan esinlenerek gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez. Somut olayda, mahkemece ambalajlama bölümünde çalışan davacı işçinin “canlı hayvan kabul” bölümünde görevlendirilmesinin çalışma şartlarında esaslı değişiklik oluşturduğu gerekçesiyle kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulüne yönelik verdiği karar Özel Dairece, “yapılan görevlendirmenin geçici olup işverenin yönetim hakkı kapsamında kaldığı, çalışma koşullarında esaslı değişiklikten bahsedilemeyeceği, bu nedenle davacının kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin reddine karar verilmesi” gerektiği gerekçesiyle bozulmuş olup, mahkemece bozmadan sonra yapılan yargılamada ise “görevlendirmenin geçici” olup olmadığı konusunda tanıklar yeniden dinlenmiş,bir kısım davacı tanıkları önceki beyanlarının aksine bir takım beyanlarda bulunmuş ve mahkeme tarafından bozma öncesi kararda tartışılmayan “geçici görevlendirmelerin sıklaştığı” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Bu durumda, temyize konu karar gerçekte 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429/3. maddesi anlamında direnme kararı niteliğinde olmayıp, bozmadan esinlenilerek verilen ve Özel Daire denetiminden geçmeyen tamamen yeni gerekçeye dayalı yeni bir hüküm niteliğindedir. Hal böyle olunca; kurulan bu yeni hükmün temyizen incelenmesi görevi Hukuk Genel Kuruluna değil, Özel Daireye aittir. Bu nedenle, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir. SONUÇ: Yukarıda gösterilen nedenlerle davalı şirket vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 8/son maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.01.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.
  17. Davanın kısmi dava olarak açıldığı, davalının dava tarihinden evvel temerrüde düşürüldüğü ispat edilmediğinden dava dilekçesinde belirtilen alacağa dava, ıslah ile artırılan kısmına ise ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekir. T.C YARGITAY 3.Hukuk Dairesi Esas: 2015 / 9361 Karar: 2016 / 10162 Karar Tarihi: 27.06.2016 ÖZET: Dava dilekçesi içeriğinden davanın kısmi dava olarak açıldığı, davalının dava tarihinden evvel temerrüde düşürüldüğü ispat edilmediğinden dava dilekçesinde belirtilen alacağa dava, ıslah ile artırılan kısmına ise ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, kabul edilen alacak hakkında ödeme tarihlerinden itibaren faiz yürütülmesine hükmedilmiş olması doğru değildir.(6100 S. K. m. 176) Dava ve Karar: Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Dava, davalı kurum tarafından fazla tahsil edildiği iddia edilen kaçak elektrik bedelinden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Mahkemece; ıslah edilen davanın kabulü ile 14.704,85 TL fazla ödemeye ilişkin alacağın 73,45 TL için 28/02/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 31/03/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 29/04/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 30/05/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 01/07/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 01/08/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 31/08/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 30/09/2005 tarihinden geçerli ticari avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir. Ancak, dava dilekçesi içeriğinden davanın kısmi dava olarak açıldığı, davalının dava tarihinden evvel temerrüde düşürüldüğü ispat edilmediğinden dava dilekçesinde belirtilen alacağa dava, ıslah ile artırılan kısmına ise ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekirken, kabul edilen alacak hakkında ödeme tarihlerinden itibaren faiz yürütülmesine hükmedilmiş olması doğru değil ise de; bu hususun düzeltilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, bu yöne ilişen temyiz itirazlarının kabulü ile, hüküm fıkrasının 1 nolu bendinde yer alan ''Islah edilen davanın kabulü ile 14.704,85 TL fazla ödemeye ilişkin alacağın 73,45 TL için 28/02/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 31/03/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 29/04/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 30/05/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 01/07/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 01/08/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 31/08/2005 tarihinden, 2.090,20 TL için 30/09/2005 tarihinden'' ifadesinin karar metninden çıkarılarak, yerine "Davanın kabulü ile, 6.000 TL alacağın dava tarihinden, 8.704,85 TL alacağın ise 17.04.2013 ıslah tarihinden'' ifadesinin yazılması suretiyle hükmün düzeltilmesine ve düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 27.06.2016 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
  18. Bozma nedenlerinin kamu düzenine ilişkin ve dolayısıyla hakimin kendiliğinden göz önünde bulundurması gereken sebeplerden olmaması halinde taraflar veya vekilleri bozma kararına uyulmasını istemişlerse artık mahkemece önceki kararda direnilemez. T.C. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No:2016/550 - Karar No:2016/669 -K. Tarihi:25.05.2016 Taraflar arasındaki "boşanma" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya 5.Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 13.03.2014 gün ve 2013/527 E. 2014/223 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesi'nin 12.11.2014 gün ve 2014/11244 E. 2014/22538 K. sayılı ilamıyla bozulmuş, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, boşanma istemine ilişkindir. Mahkemece, dava kabul edilmiş, hükmün yukarıda belirtilen gerekçe ile bozulması üzerine, mahkemece önceki gerekçeler ile direnilmiştir. İşin esasına girmeden önce tarafların bozma ilamına uyulmasını istemesi karşısında mahkemece direnme hükmü verilip verilemeyeceği, konusu önsorun olarak tartışılmıştır. 6100 sayılı HMK geçici 3. maddesi uyarınca uygulanmakta olan 1086 sayılı HMUK 429. maddesine göre Yargıtay’ın bozma kararı üzerine hakim tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra, bozma ilamına uyulup uyulmayacağına karar verir. Görülüyor ki hakim bozma ilamına uymak zorunda olmayıp eski kararda direnebilir. Eş anlatımla hakim kural olarak Yargıtay bozma kararına uymak ya da bu karara karşı direnme kararı vermek konusunda tarafların istekleri ile bağlı olmayıp, serbest takdir yetkisine sahiptir. Ancak bozma nedenlerinin kamu düzenine ilişkin ve dolayısıyla hakimin kendiliğinden göz önünde bulundurması gereken sebeplerden olmaması halinde taraflar veya vekilleri bozma kararına uyulmasını istemişlerse artık mahkemece önceki kararda direnilemez. Bozma kararına uymak gereklidir. Yargıtay’ın yerleşmiş ve kurallaşmış uygulaması da bu doğrultudadır. (HGK 02.02.1983 gün 7-70, 25.5.1983 gün 377-580, 27.6.1990 gün 1990/293-400, 25.06.1997 gün, E: 1997/11-313, K:1997/569, 18.10.1989 gün 541-534, 21.02.1990 gün 10-117, 19.02.1992 gün, 635-82, 23.02.1994 gün, 936-94, 27.01.1999 gün, 26-4 sayılı kararları).) Uyuşmazlık konusu dosyada da bozma ilamı sonrasında davanın tarafları duruşmaya katılmış ve bozma ilamına uyulmasını istediklerini ifade etmişlerdir. Tarafların bu beyanı ve ortada kamu düzenini ilgilendiren bir konu da olmadığına göre mahkemece kararında direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Mahkemece yapılacak iş, bozma ilamına uyarak bozma ilamı doğrultusunda karar vermek olmalıdır Bu nedenle direnme kararı usul yönünden bozulmalıdır. SONUÇ : Direnme kararının yukarıda gösterilen nedenden dolayı BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, 25.05.2016 gününde, oybirliği ile karar verildi.
  19. Bozma kararı ile dava, usul ve yasaya uygun bir hale sokulmuş demektir. Bozmaya uyulduktan sonra buna aykırı karar verilmesi usul ve yasaya uygunluktan uzaklaşılması anlamına gelir ki, böyle bir sonuç kamu düzenine açıkça aykırılık oluşturur. Buna göre, Yargıtay'ın bozma kararına uymuş olan mahkeme, bu uyma kararı ile bağlıdır. Daha sonra bu uyma kararından dönerek, direnme kararı veremez. T.C YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2015 / 22-3490 Karar: 2016 / 251 Karar Tarihi: 02.03.2016 ÖZET: Bozma kararına uyan mahkeme, bununla bağlıdır. İster aynı oturumda, ister daha sonraki oturumlarda olsun, bundan dönerek eski hükümde direnemez. Verilen karar direnme kararı değil yeni bir karar niteliğindedir. Usuli kazanılmış hak kurumunun istisnaları da somut olayda söz konusu değildir. O halde, yerel mahkemece uyulan bozma ilamı doğrultusunda işlem yapılması gerekir.(1475 S. K. m. 14) (4857 S. K. m. 41, 44, 46, 47, 53) (YİBK. 09.05.1960 T. 1960/21 E. 1960/9 K.) (YHGK. 05.02.2003 T. 2003/8-83 E. 2003/72 K.) (YHGK. 17.02.2010 T. 2010/9-71 E. 2010/87 K.) (YHGK. 21.01.2004 T. 2003/10-44 E. 2004/19 K.) (YHGK. 03.02.2010 T. 2010/4-40 E. 2010/54 K.) (22. HD. 04.02.2015 T. 2015/1317 E. 2015/2979 K) Dava: Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 19.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 26.03.2014 gün ve 2012/306 E. 2013/179 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 22.Hukuk Dairesinin 04.02.2015 gün ve 2015/1317 E. 2015/2979 K. sayılı ilamıyla bozulmuş, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Davalı vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, alacak istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen nedenlerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davalı vekili getirmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nda işin esası görüşülmeden önce; yerel mahkemece 07.07.2015 tarihli celsede bozma ilamına uyulması yönünde ara karar verildiği halde ilk karar da direnilmesine karar verilmesinin mümkün olup olmadığı ön sorun olarak incelenmiştir. Bilindiği üzere, bir davada, mahkemenin veya yanların yapmış oldukları bir usul işlemi nedeniyle taraflardan biri lehine, dolayısıyla diğeri aleyhine doğan ve gözetilmesi zorunlu olan hakka, usuli kazanılmış hak denilir. Örneğin, mahkemenin Yargıtay bozma ilamına uymasıyla bozma kararı lehine olan yan bakımından kazanılmış hak doğar. Bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen biçimde inceleme ve araştırma yapmak ve yine o kararda belirtilen hukuksal esaslar gereğince karar vermek yükümlülüğü oluşur. Bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada gösterilen ilkelere aykırı bulunması, usule uygun olmadığından bir bozma nedenidir. Bozma kararı ile dava, usul ve yasaya uygun bir hale sokulmuş demektir. Bozmaya uyulduktan sonra buna aykırı karar verilmesi usul ve yasaya uygunluktan uzaklaşılması anlamına gelir ki, böyle bir sonuç kamu düzenine açıkça aykırılık oluşturur. Buna göre, Yargıtay’ın bozma kararına uymuş olan mahkeme, bu uyma kararı ile bağlıdır. Daha sonra bu uyma kararından dönerek, direnme kararı veremez, bozma kararında gösterilen biçimde inceleme yapmak, yada gösterilen biçimde yeni bir hüküm vermek zorundadır. Aynı ilke, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 05.02.2003 gün ve 2003/8-83 E., 2003/72 K.; 17.02.2010 gün ve 2010/9-71 E., 2010/87 K. sayılı ilamlarında da benimsenmiştir. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen usuli kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır: Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usuli kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesi’nce iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir (HGK., 21.01.2004 gün ve 2004/10-44 E, 19 K.; 03.02.2010 gün ve 2010/4-40 E., 2010/54 K.). Bu sayılanların dışında ayrıca; görev konusu, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü-6. Baskı, cilt 5, s,4738 vd). Usuli kazanılmış hakkın hukuki sonuç doğurabilmesi için; bir davada, ya taraflar ya mahkeme ya da Yargıtay tarafından açık biçimde yapılmış olan ve istisnalar arasında sayılmayan bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan bir hakkın varlığından söz edilebilmesi gerekir. Tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde somut olayda, yerel mahkemece 07.07.2015 tarihli celsede bozma ilamına uyulması yönünde ara karar verildiği halde mahkemece direnme hükmü kurularak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Oysa, 07.07.2015 tarihli oturumda bozma kararına uyulması ile davalı yararına usule ilişkin kazanılmış hak doğmuştur. Bu karar sonrası mahkemenin yapacağı iş, bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak ve gerekli kararı vermekten ibarettir. Kural olarak hakim ara kararından dönebilirse de, bozmaya uyulmasına ilişkin karar, bunun istisnalarındandır. Diğer bir anlatımla, bozma kararına uyan mahkeme, bununla bağlıdır. İster aynı oturumda, ister daha sonraki oturumlarda olsun, bundan dönerek eski hükümde direnemez. Verilen karar direnme kararı değil yeni bir karar niteliğindedir. Usuli kazanılmış hak kurumunun yukarıda açıklanan istisnaları da somut olayda söz konusu değildir. O halde, yerel mahkemece uyulan bozma ilamı doğrultusunda işlem yapılması gerekirken, doğan usulü kazanılmış hakka aykırı biçimde verilen karar usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı usulden BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı vekilinin temyiz isteminin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 02.03.2016 gününde oybirliği ile karar verildi. (Kaynak)
  20. Garemeten ödeme ilkesi bir bir rizikonun gerçekleşmesi ile zarar görenlerin birden fazla olması ve tazminat alacaklarının da sigorta sözleşmesinde öngörülen sigorta bedelinden fazla olduğu hallerde, zarar görenlerden her birinin sigortacıya karşı yöneltebileceği tazminat miktarı isteminden, sigorta bedelinin tazminat alacaklıları toplamına olan oranına göre indirim yapılmasını öngörülmektedir. Hukuk Genel Kurulu 2017/82 E. , 2017/856 K. 26.04.2017 "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 2017/82 E. , 2017/856 K. 26.04.2017 "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Asliye 28. Ticaret Mahkemesince davalı sigorta şirketi hakkındaki davanın reddine, davalı şirket hakkındaki davanın kısmen kabulüne dair verilen 20.04.2012 gün ve 2011/29 E., 2012/92 K. sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 10.07.2013 gün ve 2012/15367 E., 2013/14592 K. sayılı kararı ile; "… Davacı vekili, davalı ...Kimya San. Ve Tic. Ltd. Şti.'nde 24/04/2006 tarihinde iş yerinde bulunan kimyevi maddeler nedeni ile yangın çıktığını, davalı ...Kimya'nın neden olduğu yangının bir üst katında bulunan davacıya işyeri sigorta poliçesiyle sigortalı iş yerine sirayet ettiğini, 998.000,00 TL hasar bedelini 12/06/2006 tarihinde davacının sigortalısına ödendiğini, ...Kimya Sanayi'nin diğer davalı ... Sigorta nezdinde mali mesuliyet yangın sigorta poliçesinin olduğunu ileri sürerek; 998.000,00 TL'nin temerrüt faizi ile birlikte davalılardan sigorta şirketinin poliçe limiti ile sorumlu olmak kaydı ile müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı sigorta şirketi vekili, yangının müvekkili şirkete yangın poliçesine ek teminat olarak verilen 3. şahıs mali mesuliyet teminatıyla sigortalı bulunan ...Kimya Sanayi Tic. Ltd. Şti.'ne ait iş yerinden çıktığının belirlendiğini, yangının büyük çapta olup çevredeki iş yerlerinin de zarar gördüğünü, zararın teminat limiti olan 495.000,00 TL den çok daha fazla olduğu, zarar gören dava dışı Önder Kimya Dış Tic. Ltd. Şti.'ne poliçe limiti dahilinde ödeme yapıldığını, dolayısı ile sorumluluk teminatından ödenebilecek herhangi bir teminatın kalmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Diğer davalı şirket temsilcisi, yargılamaya katılmamış, davaya cevaplarını bildirmemiştir. Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre; davalı sigorta şirketinin sorumluluk teminatının 495.000,00 TL olduğu, zararın da daha fazla olması nedeni ile kendisine düşen teminat kapsamını ödediği, davacıya karşı bir mükellefiyetinin kalmadığı, diğer davalıya ait iş yerinde bulunan kolay yanıcı ve parlayıcı kimyasalların aniden parlaması nedeni ile başlayan dava konusu yangının çok miktarda binada bulunan tehlikeli maddeler nedeni ile yayılma gösterdiği, adı geçen davalıya ait iş yerinde çalışan ve davalı tarafından istihdam edilen işçilerin yangının meydana gelmesinde muhafaza ve imal kusuru bulunsa dahi BK 55. maddesi hükmü uyarınca davalının adam çalıştıranın sorumluluğuna ilişkin ilkeler uyarınca da sorumlu bulunduğu gerekçesiyle, davalı sigorta şirketi hakkında açılan davanın reddine, davalı ...Kimya hakkında açılan davanın kısmen kabulü ile 198.996,00 TL nin temerrüt faizi ile birlikte anılan davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Kararı davacı vekili temyiz etmiştir. 1- Dava, işyeri sigorta poliçesine dayalı rücuen tazminat istemine ilişkindir. Davalı ...Kimya San. Ve Tic. Ltd. Şti.'nin işyerinde meydana gelen yangın sebebiyle adı geçen davalı ile bu davalının sigortalı bulunduğu mali mesuliyet yangın sigorta poliçesine dayanılarak, davalı sigorta şirketi aleyhine dava açılmıştır. Garemeten ödeme ilkesi bir bir rizikonun gerçekleşmesi ile zarar görenlerin birden fazla olması ve tazminat alacaklarının da sigorta sözleşmesinde öngörülen sigorta bedelinden fazla olduğu hallerde, zarar görenlerden her birinin sigortacıya karşı yöneltebileceği tazminat miktarı isteminden, sigorta bedelinin tazminat alacaklıları toplamına olan oranına göre indirim yapılmasını öngörülmektedir. Zarar görenlerin birden fazla olması halinde, bunlar arasında eşitlik esasını dikkate alan bu ilkenin, zarar sigortası olan ihtiyari mali mesuliyet sigortalarında da dikkate alınması gerekmektedir. Birden fazla kişi zarar görmüşse sigortacı, poliçede gösterilen limitle sorumlu olacağından zarar gören üçüncü kişiler oranlama yoluyla (garameten-oranlı eşit paylaştırma esasına göre) tazminat isteyebileceklerdir. Sigortacının sorumluluğu aynı olaydan zarar gören tüm kişilere karşı ise de sigortacının başkaca tazminat istemlerinin olabileceği bilinmeksizin zarar görenlerden birine veya bir kaçına kendilerine düşecek orandan fazla ödemede bulunması ancak iyiniyete dayanıyorsa, sigortacı yaptığı ödeme çerçevesinde, diğer zarar görenlere karşı da borcundan kurtulmuş sayılacaktır. Sigortacının yaptığı ödemelerde iyi niyetli olmadığının anlaşılması hallerinde, sigortacının yaptığı ödemeye rağmen, aynı olaydan zarar gören üçüncü kişilere karşı sorumluluğu devam edecektir. Somut olayda, davalı sigortacı dava konusu yangın sebebiyle zarara uğrayan dava dışı şirkete limit dahilinde ödeme yapmış, bu ödemeyle birlikte sorumluluktan kurtulduğunu savunmuştur. Ancak, davalı sigorta bu gibi hallerde sorumlu olduğu tazminat yönünden zarar gören bir kişiye ödeme yaparak aynı olaydan zarar gören diğer şahıslara karşı sorumluluktan kurtulamaz. Böyle bir durumda sigortacı olay nedeniyle tüm zararları değerlendirerek gördükleri zarar oranına göre ve limit dahilinde "garameten" ödeme yapmak zorundadır. Bu suretle; iyiniyetli ödemede bulunduğunu ispat etmediği sürece, davalı sigortacının olayda zarar görenlere karşı limit dahilinde sorumluluğu nazara alınarak, davacının sigortalısına verilen zarar miktarı oranında garameten belirlenecek tazminatı ödemek zorunda olduğu nazara alınmaksızın davalı sigorta şirketi hakkında açılan davanın reddi doğru görülmemiştir. 2- Davacı, sigortalısına iş yeri sigorta poliçesine dayalı olarak yaptığı ödemenin rücuen tahsili talebini, yangının davalı ...Kimya San. Ve Tic. Ltd. Şti.'nin işyerinde çıkması sebebiyle, zarar sorumlusu olan adı geçen davalıya yöneltmiştir. Dolayısıyla, sigortalının uğradığı tüm zarardan sorumlu olan davalı, davacının sigortalısına yaptığı ödeme sınırları içerisinde kalan gerçek zarardan sorumlu tutulacaktır. Bu suretle; adı geçen davalı hakkında garameten belirlenen tazminat miktarına hükmedilmesi doğru olmadığı…" gerekçesiyle oybirliğiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 26.04.2017 gününde oybirliği ile karar verildi.
  21. Anayasa Mahkemesi, 1136 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği aşamada açılan bir iptal davası zımmında “avukatlığın kamu hizmeti” olduğunu kabul etmiştir. Kamu hizmeti ve serbest meslek niteliklerinin bağdaşamıyacağı yolundaki iddiayı reddetmiştir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi 20.03.2014 tarihli Esas 2012/16008, Karar 2014/3224 sayılı kararında avukatların “kamu görevlisi” olduğunu kabul etmiş ve “ihmali davranışla görevini yapmayan avukatın görevi kötüye kullanma suçunu işlediği, ayrıca masraf yapılacağını beyanla masraf adı altında para talep edip, gönderilen parayı (289 Avro) mal edinmesi eyleminin aynı kanunun 250/2 maddesine uyan ikna suretiyle irtikap suçunu oluşturacağı görüşüyle yerel mahkemenin kararını bozmuştur. (1) Yüksek Mahkemenin kararının gerekçesinde “Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesindeki “avukatlığın kamu hizmeti ve yargının kurucu unsurlarından olduğuna ilişkin belirleme 2. maddesinde yazılı amacı, 76/1 ve 109/1, 2 maddelerindeki baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olduğuna ilişkin hükümler ile TCK’nun 6/1-c maddesindeki tanım ve gerekçesi ile birlikte değerlendirildiğinde avukatların 1136 sayılı Kanunun 35/1 ve 35/A maddelerinde yazılı ve münhasıran avukatlar tarafından yapılacak iş ve işlemler ile uzlaştırma işlemi ve barolar ile TBB organlarında ifa ettikleri görevleri yönünden kamu görevlisi olduklarında kuşku bulunmadığı 5237 sayılı TCK’nın “özel kanunlarla ilişkisi” başlıklı 5. maddesinde “bu kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır” hükmünün bulunduğu; bu nedenle “bu kanunda belirlenen genel ilkelerin özel kanunlarda tanımlanan suçlar açısından da uygulanmasının temin edilmesi gerekmektedir” denilmek suretiyle yasa koyucunun amacı ortaya konulduğu TCK’nın 5. maddesinin 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe girmiş olması nedeniyle anılan kanunun genel hükümlerine aykırı olan sınırlayıcı nitelikler Avukatlık Kanunu’nun 62. maddesinin de özel nitelikteki “görevi kötüye kullanma” suçları açısından zımmen ilga edilmiş sayılacağı gerektiği anlaşılmaktadır” denmektedir. Yüksek Mahkemenin bu kararı, daha önce verilmiş olan 20.06.2013 tarihli Es.2012/11197, Ka. 2013/6909 sayılı kararında belirlenen esaslar ile de kabul edildiğinden, Dairenin yerleşik içtihadı niteliğinde olduğu belirmektedir. (2) Yüksek Mahkemenin görüşüne göre “avukatlık bir kamu görevi”dir. Öncelikle bu görüşü tartışmak isterim. Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesi “avukatlık kamu hizmeti ve serbest bir meslektir” demektedir. Bu maddeye 2.5.2001 tarih ve 4667 sayılı Yasa ile eklenen ikinci fıkrada ise “Avukat, yargının kurucu unsuru olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder” denmektedir. Bu maddenin olumladığı iki temel ilke vardır: • Avukat kamu hizmeti görür (yargının kurucu unsuru) dür. • Avukat bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder. Bu aşamada “kamu hizmeti” ile “kamu görevi”ni iyi belirlemek ve karıştırmamak gerekir. Avukat, savcı ve yargıç ile birlikte yargının üç kurucu unsurundan biridir. Yargı, kuşkusuz kamu hizmetidir. Ancak yargıç ve savcı gibi avukat da kamu görevlisi değildir. Anayasa Mahkemesi, 1136 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği aşamada açılan bir iptal davası zımmında “avukatlığın kamu hizmeti” olduğunu kabul etmiştir. (3) Kamu hizmeti ve serbest meslek niteliklerinin bağdaşamıyacağı yolundaki iddiayı reddetmiştir. Kuraldaki “serbest meslek” deyimi, savunmanın bağımsızlığını belirlemektedir. Avukatlık serbest meslektir. Çünkü avukatlık ücreti’ni ödeyen, kamu kaynağı değil, iş sahibidir. Ve avukatlık ücreti serbestçe belirlenir. Serbest meslek deyimi aynı zamanda vergi yükümlülüğünün de bir tanımıdır. Avukatlık uğraşını yaparken bağımsızdır. Meslek kuralları ve çalışma ilkeleri de bunu belirler: Davayı reddetme hakkı; sır saklama yükümlülüğü, vekaletten çekilme hakkı, işin reddi zorunluluğu, çekişmeli hakları edinme yasağı vb. (Avukatlık Kanunu md 35-65) Yüksek Mahkeme kararında TCK.6.maddesinin (c) bendi dayanak alınmış ve tartışılmıştır. Anılan fıkrada belirlenen “kamu görevlisi” tanımına avukatların da girdiği kabul edilmiş; bu nedenle TCK 250. maddesinde düzenlenen “irtikap” suçunun işlendiğini kabul etmiştir. Oysa, “avukatlar” TCK. 6. maddesinde (c) bendinde değil (d) bendinde yargıç ve savcılarla birlikte anılmaktadır. Yani TCK açısından da Kanun koyucu savunma mesleğinin yargının kurucu unsuru olduğunu kabul etmiştir. 1136 Sayılı Kanunun 1. maddesi ile TCK 6. maddesi uyum halindedir. Yüksek Mahkemenin 250. maddede belirlenen suç öznesi “kamu görevlisi” kabulü yerinde değildir. Kamu hizmeti gören herkesin kamu görevlisi sayılması yerinde değildir. Avukatlığı (savunma mesleğini) kamu görevi sayan bazı rejimler vardır. Otoriter rejimler (sosyalist blok benzeri) savunmanın serbestliğini düzene bağlamak amacıyla avukatları kamu görevlisi saymıştır. Güdümlü yargı, güdümlü savunma ile tamamlanır. Demokratik hukuk devletlerinde bağımsız yargı, bağımsız savunma ile kurulur. Avukatlık Meslek Kuralları bu bağımsızlığın etik ilkelerini belirler. Uluslararası İnsan Hakları Belgeleri savunmanın bağımsızlığını yargı bağımsızlığının temeli saymaktadır. (Örneğin A.İ.H.S.nin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı 6/c maddesi şöyledir: “Her kişi, kendi kendini savunmak, ya da kendi seçeneği bir savunmacı, ya da bir savunmacı atamak için parasal olanaklardan yoksun bulunuyorsa ve adaletin esenliği gerektiriyorsa mahkeme tarafından atanacak bir avukatın ücretsiz yardımından yararlanmak hakkına sahiptir." Benzer hüküm, 16 Aralık 1966 tarihli Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 14. maddesinde de yer almaktadır. “Herkes mahkeme ve yargı önünde eşittir" diye başlayan 1. bendi izleyen 3. bendde “savunmasını hazırlamak için ve seçtiği bir avukatla ilişki kurmak üzere yeterli zaman ve kolaylığa sahip olmak” hakkı tanınmıştır.) Ayrıca çeşitli uluslararası kuruluş ve kongrelerde kabul edilen belgelerde de avukatlığın serbest meslek nitelikleri ve savunmanın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Hukuk devletinde “yargının bağımsızlığı”nın kurucu unsuru bağımsız savunmayı temsil eden avukattır.” Avukatlık bir “serbest meslek”tir. Bu nedenlerle avukatın TCK.‘nın 6. meddisinin (c) bendine değil savcı ve yargıçla birlikte (d) bendine tabi olduğu kabul edilmektedir. “Kamu görevlisi” kimdir? Anayasa’nın 128 ve 129.maddeleri “kamu görev”lilerinin nitelik, görev ve yetkileri ile sorumluluklarını belirlemektedir. Bu kurallar Anayasa’nın “Yürütme” erki ile ilgili ikinci bölümü kapsamındadır. (Madde 101-197) Yargıçlar ve savcılar Anayasa’nın Üçüncü Bölümü olan Yargı Erki içindedirler. Yani TCK. 6. maddesinin (c) bendinde değil (d) bendinde yer almaları da bu nedendendir. “Hakimler mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre görev yaparlar” (madde 140) Yargıçlar ve savcıların görevleriyle ilgili suçlarından dolayı soruşturma yapılması, hakimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir. Aynı esaslar bağımsız savunmayı temsil eden yargının üçüncü kurucu unsuru olan avukatlar için de geçerlidir. Yani TCK. 6/c değil, 6/d maddesi kapsamındadır. (4) Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesindeki tanımı iki farklı biçimde yorumlayan hukukçular da var. Bunların bir bölümüne göre ‘Avukatlık bir “kamu görevidir”. Bir bölümüne göre de “serbest meslektir.” (5) (6) Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bize göre avukatlar her iki görüşün de dışındadır. Yasanın 1. maddesinde belirtildiği üzere “kamu hizmeti ve serbest meslek”tir. Kurallar Dizgesi (Normlar hiyerarşisi) açısından özel yasa - genel yasa ilişkisi Yüksek Mahkemenin kararında tartışılan bir konu da “özel yasa - genel yasa” ilişkisidir. Mahkeme “özel kanunlarla ilişkiler” başlıklı 5. maddesinde “bu kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır” hükmünün gerekçesinden alıntı yaparak genel kurallara aykırı uygulamaların yolunu kapamak istemiştir. Kararda “sanık avukatın, keşif gideri olarak istediği parayı harcamayıp kendine mal etmesinin TCK.257/2 maddesine göre görevi kötüye kullanma değil, TCK 250/2. maddesine uyan “ikna suretiyle irtikap” suçu olacağı kabul edilmiştir. Bu gerekçenin de zorlama olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki: TCK. 250/2 maddesi “görevinin sağladığı güveni kötüye kullanmak suretiyle gerçekleştirdiği hileli davranışlarla kendisine veya başkasına yarar sağlamasına veya bu yolda vaadde bulunulmasına bir kimseyi ikna eden “kamu görevlisi”nden söz etmektedir. Yukarıda da belirtmeye çalıştığım üzere avukat “kamu görevlisi” değildir. Yargıç ve savcılarla birlikte ayrı bir kamu hizmeti gören kişidir. Olayda, avukat iş sahibinden “hileli davranış”la para almış değil,yargılama gideri olarak harcanmak üzere bir meblağ istemiş ve almıştır. Bunu amaca uygun kullanmayıp harcamaması halinde iade etmesi gerekir. Yedinde tutması, hesap vermemesi olsa olsa “görevi kötüye kullanma”dır. Bu durumda uygulanacak hüküm Avukatlık Kanunu’nun 62. maddesinin yollaması ile TCK 257. maddesinde belirtilen “görevi kötüye kullanma”dır. Özel kanun, eylemin cezası için genel kanuna gönderme yapmakla yetinmiştir. Bu gönderme TCK 5. maddesine uygundur. Eylem suç olarak nitelenirse, cezası bellidir. Bu maddenin dışına taşarak “kamu görevlileri” için öngörülmüş “irtikap” suçunun unsurlarını aramak, “fail” ile de uyarlı ve uygun sayılmaz. İrtikap, “yiyicilik” anlamına gelmekte olup, TCK 250. maddesi kamu görevlileri için öngörülmüştür. Avukatlar da yargıç ve savcılar da “kamu görevlisi” olmadığına göre, 250 madde içinde sayılmazlar. Disiplin Suçu - Meslek Kurallarına Aykırılık Yüksek Mahkeme kararında kovuşturma konusu olan eylemin suç sayılması halinde bile kuşkuludur. Avukatlık Kanunu’nun Onuncu kısmı “Disiplin İşlem ve Cezaları”nı düzenlemektedir. 134. madde, “avukatlık onuruna, düzen ve gelenekleri ile meslek kurallarına aykırı hareket”ten söz etmektedir. Meslek Kuralları’nın 42. Maddesi “avukat, işle ilgili giderleri karşılamak üzere avans isteyebilir. Avansın işin gereğini çok aşmamasına, avanstan yapılan harcamaların müvekkile zaman zaman bildirilmesine ve işin sonunda avanstan kalan paranın müvekkile geri verilmesine dikkat edilir.” demektedir. Görülüyor ki, karar konusu olayda sanık avukatın, iş sahibinden aldığı avans, Meslek Kuralları’na uygundur. Kusurlu davranış, harcanmayan avansın hesabının zamanında verilmemesidir. Bu bir “disiplin suçu” sayılabilir. Bence kovuşturma konusu olayda “irtikap” suçunun yasal öğeleri bulunmadığı gibi, “görevi kötüye kullanma” suçunun manevi unsurunun bulunduğu da tartışmalıdır. Belirtilen nedenlerle yerleşik görüş haline geldiği anlaşılan içtihada katılmanın olası bulunmadığı görüşündeyim. AV. ATİLLA SAV - ANKARA BAROSU ANKARA BAROSU DERGİSİ, 2015-1 Notlar (1) Yargıtay 5. Ceza Dairesi 20.3.2014 t. es.2012/16008, Ka. 2014/3224 (2) Yargıtay 5. Ceza Dairesi 20.06.2013, Es.2012/11197, Ka. 2013/6909 Yargıtay Kararları Dergisi. Kasım 2013, sayfa 2417. (3) Anayasa Mahkemesi 21 Ocak 1971 t. Bs. 1969/37, Ka. 1971/8. (Resmi Gazete yazısı ile birlikte Ankara Barosu Dergisi Yaz 2008 tarihli, Yıl: 66, Sayı: 3, Sayfa 171’de de bulunabilir. (4) Av. Atila Sav, Savunma Mesleği Bir Kamu Hizmetidir. Ankara Barosu Dergisi, Sayı: 2010/1, Yıl: 68, Sayfa: 133 (5) Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları, Savunma Günleri Paneli konuşması. (13 Mayıs 2003) (Aynı Görüş. N. Kunter, F. Yenisey) (6) Av. Şamil Demir, Avukatlık Kariyeri Üzerine Düşünceler, Ankara Barosu Dergisi, Yaz 2009, Yıl: 67, Sayı: 3, Sayfa: 61-70.
  22. Sadakat Yükümlülüğünün ihlali halinde , aldatan eşin ve üçüncü kişinin, aldatılan eşe karşı manevi tazminat sorumluluğuna ilişkin, HGK Kararı T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2017/4-1334 K. 2017/545 T. 22.3.2017 DAVA : Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Şanlıurfa 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 19.11.2013 gün ve 2012/178 E. 2013/448 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin 07.05.2015 gün ve 2014/6538 E., 2015/5839 K. sayılı kararı ile; ( ... Dava, kişilik haklarına saldırı nedeni ile uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, istemin bir bölümü kabul edilmiş, karar davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde dava dışı eşi ile birlikte olduğunu, eyleminin kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğunu iddia ederek, uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. Davalı, davacının iddialarını kabul etmediğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece, toplanan delillere göre davalının, davacının eşi ile evli olduğunu bilerek birlikte olduğu hususu sabit görülerek davanın kısmen kabulü ile davacı eş yararına manevi tazminata hükmedilmiştir. TMK.nun 185. maddesine göre, “Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur. Eşler birlikte yaşamak, birbirlerine S. kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.” Aynı Yasanın 174. maddesine göre de, “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.” Evlenmeyle eşler arasında kurulan aile birliğinin taraflara yüklediği ödevlerin ihlali veya yerine getirilmemesi durumunda bu yükümlülüğü yerine getirmeyen eş yönünden Türk Medeni Kanunundaki sonuçları, boşanma ve boşanma sebebi olması durumunda, bu olaylar yüzünden kişilik haklarının saldırıya uğraması halinde manevi tazminat talep edilebileceğidir. BK. 41 ( TBK 49 ). maddesine göre, kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Yine BK. 49 ( TBK.58 ) maddesinde "Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir." Haksız fiile dayalı bir borcun doğabilmesi için, hukuka aykırı bir fiil bulunmalı, fiili işleyenin kusuru olmalı, sonuçta bir zarar doğmalı, zarar ile işlenen fiil arasında da uygun nedensellik bağı bulunması gerekir. Somut olaya gelince, davalının ve dava dışı eşin davacıya yönelik ve bütün olarak aldatma mahiyetindeki davranışlarının manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğinin tartışılması gereklidir. Yukarıda incelenen yasa maddeleri uyarınca, davacının dava dışı eşinin TMK.nın evlenmeyle eşe yüklediği ödevler arasında bulunan sadakat yükümlülüğünü ihlali nedeniyle, Yasanın 185. ve 174. maddeleri uyarınca boşanma sebebi ve istek halinde manevi tazminatı gerektirir nitelikte olduğu kuşkusuzdur. TMK. daki düzenleme, dava dışı eşin evlenme ile kurulan aile birliğinin tarafı olması sıfatından kaynaklanmaktadır. Zira dava dışı eş kendi iradesi ile bu birliğin tarafı olmayı kabul etmiş ve yasanın kendisine tanıdığı hak ve yükümlülükler altına girmiştir. Davalının eyleminin manevi tazminatı gerektirip gerektirmeyeceğine gelince, davalının doğrudan davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Söz konusu Yasada yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmemiştir. Dava konusu eylemin gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunan 818 sayılı BK.nun müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerinin de uygulanma imkanı bulunmamaktadır. Zira, sözkonusu Yasanın 50. maddesinde haksız fiil nedeniyle müteselsilen sorumluluğuna gidilebilecekler gösterilmiştir. Yukarıda açıklanan yasal duruma göre, davalı zararın meydana gelmesinden asli olarak sorumlu tutulamaz. Yine yasa hükmünün aradığı anlamda iştirak hali de söz konusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olması gerekir. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir. Açıklanan nedenlerle, BK.49 ( TBK.58 ) maddesine göre, davalının eylemi, davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilemez. Mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, davacının manevi tazminat isteminin tümden reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir... ), Gerekçesiyle oyçokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: KARAR : Dava, haksız eylem nedeniyle kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin eşi S. Ç. ile 2006 yılında evlendiklerini, müşterek iki çocukları olduğunu, müvekkilinin eşi S. Ç.'ın uzun süreden beri davalı ile ilişkisi olduğunu, bu ilişkiden rahatsızlık duyunca ve evde huzursuzluk oluşunca eşi S. Ç.'ın evi terk ederek davalı ile birlikte yaşamaya başladığını, bu gayrimeşru ilişkinin aile bütünlüğüne haksız bir saldırı niteliğinde olup müvekkili ve çocuklarının aile düzeninin bozulduğunu, her türlü uyarı ve ikazlara rağmen davalının, eşi ile gayrimeşru ilişkisini devam ettirdiğini ileri sürerek F. Ç. için 20.000,00 TL ve her bir çocuk için 5.000,00'er TL olmak üzere toplam 30.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı davacının eşi S. Ç.'ı kendisinin alıkoymadığını, bir yıl önce Adana'da tanıştıklarını, eşinden soğuduğunu söylediğini, iki çocuk babası olan S. Ç.'ın iki çocuğunu da bırakacak kadar mutsuz olduğunu, beraberliklerinden dolayı hakaretlere uğradıklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davacının eşi S. Ç.'ın rızası ile de olsa davalı ile birlikte yaşadıkları, bu durumun davacıda üzüntü ve psikolojik rahatsızlık oluşturduğu, kendisinin ve aile yaşamının bu durumda olumsuz etkilendiği, davalının davacının resmi nikâhlı eşi ile birlikte yaşaması eyleminin davacının aile bütünlüğüne haksız bir saldırı oluşturduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacı F. Ç. için 5.000,00 TL, her bir çocuk için 2.000,00'er TL olmak üzere toplam 9.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki karardaki gerekçelerle ve karşı oy görüşü benimsenerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacının eşi ile duygusal ve cinsel ilişkiye girdiği tarafların ve mahkemenin kabulünde olan davalının bu eyleminin, davacının ve çocuklarının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre davalının hukuki sorumluluğunu gerektirip gerektirmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, hukukumuzda yer alan sorumluluk kaynaklarının ve buna bağlı olarak da taraflar arasındaki hukuki bağın niteliğinin irdelenmesinde yarar vardır. Dava tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nda, “Borçların Teşekkülü” başlığı altında, sözleşmeden doğan borçlar ( md.1–40 ) ile haksız fiilden doğan borçlar ( md.41–60 ) düzenlenmiş; yine aynı başlık altında, borçların üçüncü genel kaynağı olarak, haksız ( sebepsiz ) iktisaba ( md.61–66 ) yer verilmiştir. Bunların dışında, ne hukuki bir işlemde açıklanan bir iradeye, ne de hukuka aykırı bir eyleme dayanan, kanundan doğan borçlar bulunmaktadır. Özetle, hukukumuzda borçların kaynağı; sözleşme, haksız fiil, sebepsiz iktisap ya da bir kanun hükmü olarak kabul edilmiştir. Sözleşme, tek taraflı hukuki işlemden farklı olarak, en az iki irade beyanını içerir, bu irade beyanlarının birbirine uygun ve karşılıklı olması gerekir. Borçlar Kanunu'nda sorumluluğun diğer bir genel kaynağı olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için, bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir. Kanundan doğan borçlarda da, borç kaynağını kanundan almakta ve sorumluluk buna göre belirlenmektedir. Borçlar Kanunu'nda sorumluluk nedenleri arasında düzenlenen haksız fiil ise hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir. Haksız fiilden söz edilebilmesi için şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur: Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalı; bu fiili işleyenin kusurlu olmalı; kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalı ve sonuçta doğan zarar ile hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda haksız fiilin varlığından söz edilemez. Eldeki dava, açıklanan bu sorumluluk kaynaklarından haksız eyleme dayalıdır. Dava konusu haksız eylemin gerçekleştiği ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 41. maddesinde “Mesuliyet Şartı” başlığı altında: “Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur. Ahlaka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur.” Hükmü yer almakta; Aynı Kanunun “Şahsi Menfaatlerin Haleldar Olması” başlıklı 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” Düzenlemesine yer verilmektedir. Yine aynı Kanunun “Müteselsil Mesuliyet”e ilişkin hükümlerinden “Haksız Fiil Halinde” başlıklı 50. maddesinde de: “Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde müşevvik ile asıl fail ve fer'an methali olanlar, tefrik edilmeksizin müteselsilen mesul olurlar. Hakim, bunların birbiri aleyhinde rücu hakları olup olmadığını takdir ve icabında bu rücuun şumulünün derecesini tayin eyler. Yataklık eden kimse, vaki olan kardan hisse almadıkça yahut iştirakiyle bir zarara sebebiyet vermedikçe mesul olmaz.” Şeklinde düzenleme bulunmaktadır. Dava tarihinden sonra yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda da haksız eylem sorumluluğu, benzer nitelikteki hükümler ile düzenlenmiştir. Diğer taraftan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 185. maddesinde; "...evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur... Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar." Denilmektedir. Görüldüğü üzere, haksız eylem nedeniyle sorumluluk hallerinden birisi ahlaka aykırı bir fiil ile bilerek başka bir kimsenin zarara uğramasına neden olmaktır. Yine, müteselsil sorumluluğa ilişkin düzenlemeler ile haksız eylemi birlikte gerçekleştirenler birbirinden ayırt edilmeksizin, zarar görene karşı müteselsilen sorumlu olurlar. Öte yandan, evlilik birliğinde eşlerin zorunlulukları yasal düzenleme altına alınmış ve sadakat borcu da bunlar arasında sayılmıştır. Tüm bu açıklamalar ve ortaya konulan yasal düzenlemeler ışığında somut olay irdelendiğinde: Davacı, eşi S. Ç. ile davalı arasında uzun süredir devam eden duygusal ve cinsel ilişki bulunması, eşinin evini terk ederek davalının yaşadığı Adana iline gidip onunla birlikte yaşamaya başlaması, bu gayrimeşru ilişkinin aile bütünlüğüne haksız bir saldırı niteliğinde olup aile düzeninin bozulması nedeniyle kendisi ve çocukları için manevi tazminat talep etmektedir. Davalının ise, davacının eşiyle evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiği yönünde açık kabulü bulunduğu, savunma olarak da iki çocuk babası olan S. Ç.'ın iki çocuğunu da bırakacak kadar mutsuz olduğunu dile getirdiği görülmektedir. S. Ç.'ın annesi ve babası olan davacı tanıklarının beyanlarından, davacının eşinin Adana'da davalı ile birlikte yaşadığı, iki kez kendi isteği ile gelerek pişman olduğunu bir daha gitmeyeceğini söylemesine rağmen tekrar kaçıp gittiği, davacının bu olaydan dolayı çok üzüntü hissettiği, manen yıprandığı ve çevrenin psikolojik baskısına maruz kaldığı anlaşılmaktadır. Dava dışı eşin açtığı boşanma davası ise, taraflarca takip edilmemiş ve davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Hemen belirtmekte yarar vardır ki, gerek Anayasada, gerek Türk Medeni Kanununda aile toplumun temeli olarak kabul edilmiş ve aileyi koruyan hükümlere yer verilmiştir. Aile sadece mensubu olan kişiler için değil toplum için de önemlidir ve hem yazılı hukuk düzenimizde hem de örf ve adet hukukumuzda özel bir yere sahiptir. Bu nedenledir ki, ailenin korunmasına yönelik düzenlemeler sadece aileyi değil, tüm toplumu ilgilendirmektedir. Aile mensuplarının birbirlerine karşı yükümlülüklerinin ihlali çoğu zaman toplum düzenini de etkilemekte, yasalar nezdinde koruma önlemlerinin alınması yoluna gidilmektedir. Böylesi öneme sahip aile kurumuna mensup erkekle, evli olduğunu bilerek kurulan duygusal ve cinsel ilişkinin aile kurumuna vereceği zarar kaçınılmazdır ve davalının bunu öngörmemiş olması düşünülemez. Bu nedenledir ki, evli kişilerle ilişki uzun süre suç sayılmış ve aile kurumu bu yolla da koruma altına alınmak istenmiştir. Bu tür eylemlerin daha sonraki yasal düzenlemeler sırasında suç olmaktan çıkarılmış olması, bu eylemin ahlaka aykırılığını ve dolayısıyla haksızlığını da ortadan kaldırmayacaktır. Zira, bir eylemin ceza kanununa göre suç teşkil etmemesi ve müeyyidesinin düzenlenmemiş olması, borçlar hukuku hükümlerine göre ahlaka ya da hukuka aykırı olarak kabul edilmesine engel teşkil etmemektedir. Diğer taraftan, eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayrıresmi ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle, gerek yasalarca gerek örf ve adet hukukunca korunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir. Eş söyleyişle, esasen dava dışı eşin, evlilik birliğinin gerektirdiği sadakat yükümlülüğü bulunmakla birlikte; onun evli olduğunu bilen ve buna rağmen onunla ilişkiye giren davalı kadının da dava dışı kocanın sadakatsizlik eylemine katıldığında ve her ikisinin de bu haksız eylemlerinden birlikte ve müteselsilen sorumlu olduklarında kuşku bulunmamaktadır. O halde olayda, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 50. maddesinde düzenlenen birden fazla şahsın müşterek kusurlarıyla bir zarara yol açmaları, diğer bir deyimle tam teselsül hali mevcut olup, davalı doğan zarardan, davacının eşi ile birlikte müteselsilen sorumludur. Müteselsilen sorumluluğun bulunduğu durumda da davacı, alacağını sorumluların tamamından isteyebileceği gibi bunlardan biri veya birkaçından da isteyebilir. Bunlardan birisinin ölmüş olması diğerini sorumluluktan kurtarmaz. Zarar gören dilerse davasını bu kişiye yöneltebilir. Şu durumda; sorumlulardan birisi olan davacının eşinin vefat etmesi, teselsül ilişkinde bulunan davalının sorumluluğunu ortadan kaldıracak bir olgu olarak kabul edilemez ve davalının haksız eyleminin varlığını ortadan kaldırmaz. Böylece, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu gibi, bu eyleme katılan kişinin eylemi de bundan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur. Nitekim aynı ilke Hukuk Genel Kurulu'nun 24.03.2010 gün ve 2010/4-129 E.-173 K. sayılı kararında da benimsenmiştir. Sonuç itibariyle, davalının davacının eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiğinin tarafların ve mahkemenin kabulünde olmasına göre; davalının sorumluluğu ahlaka ve adaba aykırılık nedeniyle gerçekleşen “haksız fiil”den kaynaklanmakta; dava da yasal dayanağını haksız fiile ilişkin hükümlerden almaktadır. Türk Medeni Kanunu'nun 185. maddesinde yer alan "evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur... Eşler birlikte yaşamak, birbirine S. kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar." biçimindeki düzenleme gereğince, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğindedir. Bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur. Ayrıca eşlerin bu yüzden boşanmış olup olmaları da önem taşımaz. Bu nedenlerle somut olayda mahkemece davalının açıklanan şekilde gerçekleşen eyleminden sorumluluğu kabul edilerek davacı eş yararına tazminata hükmedilmesi yerindedir. Ne varki davacının kendi adına asaleten ve yaşı küçük çocuklarına velayeten açmış olduğu davada, mahkemece “eşe karşı yapılan haksız fiilden dolayı verilecek olan tazminatın aile kurumunun ayrılmaz bir parçası olan çocukları kapsaması gerektiği, aksi düşüncenin aile kurumunun bütünlüğü ile bağdaşmayacağı, aile kurumunun dağılmasının eşlere vereceği zararın çocuklara da yansıyacağı, çocukların yaşları dikkate alındığında davalının eyleminin çocukların kişilik haklarına da haksız saldırı niteliğinde olduğu” gerekçesiyle her iki çocuk lehine de manevi tazminata hükmedilmiş ise de; 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 49. maddesinde düzenlenen sorumluluğu genişletmek olanaksız olduğu gibi, çocukları bu kapsamda değerlendirmek söz konusu değildir. Yansıma yoluyla da manevi tazminat istenilemeyeceğinden çocuklar yönünden Özel Daire bozma kararına uyularak davanın reddine karar vermek gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Türk Medeni Kanunu'nun 185. maddesinde düzenlenen sadakat yükümlülüğünün eşler arasında olduğu, bu yükümlülüğün ihlalinin boşanma sebebi olup eşlerin birbirinden bu nedenle manevi tazminat talep edebileceği, davacının sadakat hakkının mutlak değil nispi bir hak olduğu ve herkese karşı ileri sürülemeyeceği, davalının davacıya karşı sadakat yükümlülüğü bulunmadığı gibi eyleminin açık ve emredici bir kanun hükmüne aykırı olmadığı, davalının doğrudan doğruya davacının bedensel veya ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiili bulunmadığı, davacıya zarar verme kastı ile hareket etmiş olmadığı, ahlaka aykırılık unsurunun gerçekleşebilmesi için objektif ahlaka aykırılık olması gerektiği, olayda müstakilen ve asli olarak işlenebilen bir eylem olmadığından iştirak halinin de söz konusu olamayacağı, davalının eyleminin davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte olmadığı, bu nedenle Borçlar Kanunu hükümlerine göre tazminatla sorumlu tutulamayacağı, Yasada olmayan bir sorumluluğun ihdas edilmesinin doğru olmadığı kanaatiyle direnme kararının davacı eş yönünden de bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Hal böyle olunca direnme kararı bu değişik gerekçe ve nedenlerle bozulmalıdır. SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 22.03.2017 gününde oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY : Dava; Haksız eylem nedeniyle, kişilik haklarına saldırı iddiasına dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacı, dava dışı koca ile halen evli olduklarını, bu evliliklerinden 2 çocukları olduğunu, kocasının evi terkettiğini ve davalı kadın ile bir süreden beri birlikte yaşadıklarını, cinsel ve duygusal birlikteliklerinin olduğunu, bu nedenle aile bütünlüğünün bozulduğunu, davalının bu şekildeki tutumlarının kendisine ve çocuklarına yönelik haksız eylem oluşturduğunu iddia ederek, kendisi ve iki çocuk için manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Mahkemece, iddia olunan olaylar sabit görülerek, bu durumun davacıda üzüntü ve psikolojik rahatsızlık yarattığı, kendisine ve aile bütünlüğüne haksız bir saldırı oluşturduğu kabul edilerek, davanın kısmen kabulü ile davacı için 5.000TL, her bir çocuk için ayrı ayrı 2.000'er TL manevi tazminata hükmedilmiştir. Hükmün davalı tarafça temyizi üzerine özel Dairece, sadakat yükümlülüğünün dava dışı eşe ait olduğu, davalının doğrudan davacının bedensel ve ruhsal bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir eyleminin bulunmadığı, yasada sadakat yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler yönünden herhangi bir düzenleme getirilmediği, müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerin olaya uygulanmasının mümkün olamayacağı, dava dışı kocanın eylemine iştirak halinin de sözkonusu olamayacağı ve eylemin davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturmayacağı düşünülerek, talebin tümden reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle oy çokluğuyla bozulmuştur. Mahkemece, Önceki kararın gerekçesi genişletilerek ve karşı oy görüşü kısmen benimsenerek, direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını davalı temyiz etmiştir. Somut olayda, dava dışı kocanın davalı kadın ile duygusal ve cinsel birliktelik yaşadığı ve eş aldatması olarak tanımlanan eyleminin sadakat yükümlülüğüne aykırılık oluşturduğu hususu tartışmasızdır. Davaya konu eylemin tamamlandığı ve davanın açıldığı tarih itibariyle 818 sayılı Borçlar Kanunu yürürlüktedir. Sadakat yükümlülüğünün tanımı yasada yapılmamakla birlikte, TMK.185/3 maddesinde, eşlerin birbirlerine sadık kalmak zorunda oldukları düzenlenmiştir.Bu yükümlülük öncelikle eşler arasındaki cinsel sadakati kapsamakla birlikte sadece bundan ibaret değildir. Eşlerin birbirlerine dürüst davranmaları, birbirlerinden gizli işler yapmamaları, sır saklama, yalan söylememe, gerçekleri gizlememe gibi yükümlülükleri de kapsamaktadır. Eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması durumunda, diğer eş dilerse TMK.174/2 maddesi hükmü gereğince şartları varsa boşanma sonucunda manevi tazminat talep edebileceği gibi, BK. 49 . ( TBK.58 ) maddesine dayanılarak, müstakil bir dava açmak suretiyle de kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiasıyla diğer eşe karşı manevi tazminat talep edebilir.Bu hususlarda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Ancak, Somut olayda olduğu gibi, dava dışı kocanın cinsel sadakatsizlik eylemi sırasında birlikte olduğu davalı kadın yönünden haksız eylemin varlığı veya kocanın haksız eylemine katıldığı kabul edilerek tazmini sorumluluğuna gidilebilirmi? Bunun için öncelikle sadakat yükümlülüğünün hukuki niteliğinin doğru şekilde tesbiti gerekir. Bu yükümlük TMK.185/3 maddesinde açıkça düzenlendiği şekilde, evlilik sözleşmesinden kaynaklanan bir yükümlülük olup, yalnızca sözleşmenin tarafları yani eşlerin birbirlerine karşı ileri sürebilecekleri nisbi hak niteliğindedir. Evlilik sadece iki kişi arasında haklar ve yükümlülükler doğuran bir sözleşmedir. Bu nedenle davacı eş davalı 3.kişi konumundaki kadına karşı kişilik hakkının ihlal edildiği iddiasını ileri süremez. Davacı, 818 sayılı BK.nun haksız fiil sorumluluğuna ilişkin temel düzenlemesi olan 41/1 ( TBK.49/1 ) ve kişilik değerlerinin zedelenmesine ilişkin 49 ( TBK58. )maddesine de dayanamaz. Çünkü; sözkonusu yasa maddeleri gereğince haksız fiil sorumluluğundan söz edilebilmesi için diğer şartların yani fiil, kusur, zarar, illiyet bağı yanında ayrıca zarara sebep olan fiilin hukuka aykırı olması yani emredici bir hukuk normuna aykırı olması gerekir. Yukarıda da belirtildiği üzere, sadakat yükümlülüğü sadece eşler arasında hüküm ve sonuç doğuracağından ve sadece eşlerce ihlal edilebilecek bir nisbi hakka dayandığından, TMK.185.maddesindeki emredicilik, sadece eşler açısından hukuka aykırılık unsurunun gerçekleşmesini sağlamaya uygundur. Yani olayımızda, eş olmayan davalı 3.kişi yönünden fiilin hukuka aykırılık şartı gerçekleşmemiştir. Yine, somut olayda, müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerin de uygulanması mümkün değildir. Zira, BK.50, 51 ( TBK.61 )maddesinde Birden fazla kişinin birlikte bir zarara yol açmaları veya aynı zarardan çeşitli sebeplerle sorumlu olmaları durumunda müteselsil sorumluluğun sözkonusu olacağı düzenlenmiştir. Bu kapsamda sorumluluğa gidilebilmesi için, 3.kişi konumundaki davalının fiilinin de hukuka aykırı olması gerekir. Davalı kadının dava dışı koca ile birlikteliği şeklindeki davranışı davacı yönünden haksız fiil olarak nitelendirilemeyeceğinden, müteselsil sorumluluk esasına göre de sorumluluğuna gidilemez. Yine, olayda iştirak hali de sözkonusu olamaz. Zira iştiraken işlenebilir bir eylemin varlığının kabul edilebilmesi için, eylemin müstakilen ve asli olarak da işlenebilir olması gerekir. Ayrıca, Haksız fiil sorumluluğunu geniş ve yasada tanımı yapılmamış olan sadakat yükümlülüğüne iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecek, yasada yeri olmayan bir sorumluluk ihdas edilmiş olacaktır. Örneğin, kazandığı paranın tamamını kumara, içkiye veya benzeri alışkanlıklarına harcayan ve bu nedenle evin giderlerine katılmayan eşin bu sadakatsiz davranışlarına muhatap olan ve evli olduğunu bilen herkesin, bu eşin sadakatsizlik eylemine iştirak ettiği kabul edilerek, sorumlu tutulması gerekecektir. Bunun hukuken kabulü mümkün değildir. Mahkeme kararının gerekçesinde yer almamakla birlikte; BK.41/2 ( TBK.49/2 ) maddeleri gereği, fiilin emredici bir norma değil de sadece ahlaka aykırı olması durumunda, sorumluluğa gidilebilmesi için, öncelikle subjektif değil, objektif ahlaka aykırılığın sözkonusu olması ve ayrıca failin zarar görene zarar verme kastıyla adeta öç alma duygusuyla hareket etmiş olması gerekir. Olayımızda, davalı davacıyı hiç tanımamakta ve böyle bir amaçla hareket ettiği iddia dahi edilmemiştir. Ayrıca, davacı kadın, sadakatsiz davranan dava dışı koca aleyhinde boşanma yada tazminat talebiyle herhangi bir dava açmamıştır. Kocanın açtığı boşanma davası ise takipsiz bırakılmıştır. Davacının bu şekildeki tutumu hakkaniyet duygusuyla da bağdaşmamaktadır. Belirtilen nedenlerle, Yüksek Özel Daire bozma kararının yerinde olduğunu, mahkeme kararının tümden bozulması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle, çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
  23. İki haklı ihtar sebebiyle açılacak tahliye davaları, dava açma süreleri ve diğer önemli hususlar * İki haklı ihtar sebebiyle açılacak tahliye davasının kira süresinin, bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde açılması zorunludur. * İki haklı ihtar sebebiyle açılan davada tahliyeye karar verilebilmesi için kiracıya bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde, bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya bir kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulması gerekir. * İhtar tebliğinden sonra yapılan ödemeler iki haklı ihtarın oluşmasına engel teşkil etmez. Süresiz sözleşmelerde ve kira parasının yıllık ödenmesi gereken hallerde iki haklı ihtar oluşmaz. * Yasal bir aylık süre geçirildikten sonra açılan dava süresinde açılmadığından, mahkemece tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekir. YARGITAY KARARI T.C.YARGITAY 6. HUKUK DAİRESİ E. 2016/51 - K. 2016/5316 - T. 20.9.2016 • İKİ HAKLI İHTAR SEBEBİYLE AÇILAN TAHLİYE DAVASI ( Kiracıya Bir Yıldan Kısa Süreli Kira Sözleşmelerinde Kira Süresi İçinde Bir Yıl ve Daha Uzun Süreli Kira Sözleşmelerinde İse Bir Kira Yılı veya Bir Kira Yılını Aşan Süre İçinde Kira Bedelini Ödemediği İçin Yazılı Olarak İki Haklı İhtarda Bulunulacağı/Davanın İhtarların Yapıldığı Kira Yılının Bitiminden Başlayarak Bir Ay İçinde Açılacağı - Dava Bir Aylık Süre Geçirildikten Sonra Açılmış Olduğundan Sürenin Geçtiği/Davanın Reddi Gerektiği ) • KİRALANANIN TAHLİYESİ ( İki Haklı İhtar Nedeniyle/Bir Yıldan Kısa Süreli Kira Sözleşmelerinde Kira Süresi İçinde Bir Yıl ve Daha Uzun Süreli Kira Sözleşmelerinde İse Bir Kira Yılı veya Bir Kira Yılını Aşan Süre İçinde Kira Bedelini Ödemediği İçin Yazılı Olarak İki Haklı İhtarda Bulunulacağı - Dava Bir Aylık Süre Geçirildikten Sonra Açılmış Olduğundan Sürenin Geçtiği/Davanın Reddi Gerektiği ) • YAZILI İHTARDA BULUNMA ( Kiracıya Bir Yıldan Kısa Süreli Kira Sözleşmelerinde Kira Süresi İçinde Bir Yıl ve Daha Uzun Süreli Kira Sözleşmelerinde İse Bir Kira Yılı veya Bir Kira Yılını Aşan Süre İçinde Kira Bedelini Ödemediği İçin Yazılı Olarak İki Haklı İhtarda Bulunulacağı/Davanın İhtarların Yapıldığı Kira Yılının Bitiminden Başlayarak Bir Ay İçinde Açılacağı - Dava Bir Aylık Süre Geçirildikten Sonra Açılmış Olduğundan Sürenin Geçtiği/Davanın Reddi Gerektiği ) • DAVA AÇMA SÜRESİ ( İki Haklı İhtar ve Süre Bitimi Sebebiyle Kiralananın Tahliyesi İstemi/Davanın İhtarların Yapıldığı Kira Yılının Bitiminden Başlayarak Bir Ay İçinde Açılacağı - Dava Süre Geçirildikten Sonra Açılmış Olduğundan Sürenin Geçtiği/Davanın Reddi Gerektiği ) • KİRA BEDELİNİN İHTARNAMENİN TEBLİĞİNDEN SONRA ÖDENMESİ ( İki Haklı İhtar Sebebiyle Tahliye Talebi - İhtarnamenin Tebliğinden Sonra Yapılan Ödemelerin İki Haklı İhtarın Oluşmasına Engel Olmayacağı/Süresiz Sözleşmelerde ve Kira Parasının Yıllık Ödenmesi Gereken Hallerde İki Haklı İhtar Oluşmayacağı )6098/m. 352/2 DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarda tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü: KARAR : Dava iki haklı ihtar sebebiyle kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulune karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 352/2. maddesi uyarınca iki haklı ihtar sebebiyle açılacak tahliye davasının kira süresinin, bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde açılması zorunludur. İki haklı ihtar sebebiyle açılan davada tahliyeye karar verilebilmesi için kiracıya bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde, bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya bir kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulması gerekir. İhtar tebliğinden sonra yapılan ödemeler iki haklı ihtarın oluşmasına engel teşkil etmez. Süresiz sözleşmelerde ve kira parasının yıllık ödenmesi gereken hallerde iki haklı ihtar oluşmaz. Olayımıza gelince; davacının davaya dayanak yaptığı ve hükme esas alınan 01/10/2002 başlangıç tarihli, bir yıl süreli yazılı kira sözleşmesinin varlığı, taraflar arasında uyuşmazlık konusu değildir. Davacı iki ayrı icra takibi üzerine ödeme emirlerinin tebliğ edilmelerinden sonra davalı tarafından ödemelerin yapıldığı iddiasıyla, iki haklı ihtara neden olan davalının tahliyesi istemi ile 03/12/2014 tarihinde iş bu davayı açmıştır. Yukarıda açıklanan esaslara göre iki haklı ihtar hukuki sebebine dayanılarak açılan davanın, kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içerisinde açılması gerekir. Kira sözleşmesinin bir yıl olan süresi 30/09/2003 tarihinde sona ermiş ve 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 347/1 madde gereğince, ayni koşullarla kendiliğinden birer yıllık sürelerle uzayarak dava tarihine nazaran süresi 30.09.2014 tarihinde son bulmuştur. Bu durumda yasal bir aylık süre geçirildikten sonra 03/12/2014 tarihinde açılan dava süresinde açılmadığından, mahkemece tahliye isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın süresinde açıldığının kabulüyle işin esasının incelenmesi doğru değildir. Karar bu sebeple bozulmalıdır. SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle temyiz itirazlarının kabulüyle 6100 Sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istenmesi halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 20.09.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (Kaynak)
  24. Her iki şirketin aynı faaliyet konusu ile iştigal ettiği ve adreslerinin aynı olduğu, davalıların arasında organik bağ olması nedeni ile davacının işçilik alacaklarından her iki davalının da müşterek ve müteselsilen sorumlu oldukları tespit edilmiştir. T.C.YARGITAY9. HUKUK DAİRESİ E. 2015/29651 K. 2016/11685 T. 10.5.2016 • İŞÇİLİK ALACAKLARI DAVASI ( Her İki Şirketin Aynı Faaliyet Konusu İle İştigal Ettiği ve Adreslerinin Aynı Olduğu/Davalıların Arasında Organik Bağ Olması Nedeni İle Davacının İşçilik Alacaklarından Her İki Davalının da Müşterek ve Müteselsilen Sorumlu Sayılması Gerektiği ) • DAVALI ŞİRKETLER ARASINDA ORGANİK BAĞ BULUNMASI ( İşçilik Alacakları Davası - Her İki Şirketin Aynı Faaliyet Konusu İle İştigal Ettiği ve Adreslerinin Aynı Olduğu/Davalıların Arasında Organik Bağ Olması Nedeni İle Davacının İşçilik Alacaklarından Her İki Davalının da Müşterek ve Müteselsilen Sorumlu Sayılacağı ) • TEMYİZ İNCELEMESİ YAPAN DAİRENİN BAŞKA DOSYALARDA DAVALI ŞİRKETLER ARASINDA ORGANİK BAĞ OLDUĞUNUN KABUL EDİLMESİ ( İşçilik Alacakları Davası - Her İki Davalı Şirketin de Müşterek ve Müteselsilen Sorumlu Sayılması Gerektiği ) 4857/m. 17 1475/m. 14 ÖZET : Dava, işçilik alacakları davasıdır. Davalılar arasında iş yeri devri gerçekleştiği gerekçesiyle, devir tarihinden itibaren 2 yılı aşan süreler yönünden (kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için) davalı şirketlerden biri hakkında davanın kısmen reddine karar verilmesi dosya kapsamındaki bilgi ve belgeler ile bağdaşmamaktadır. Her iki şirketin aynı faaliyet konusu ile iştigal ettiği ve adreslerinin aynı olduğu, davalıların arasında organik bağ olması nedeni ile davacının işçilik alacaklarından her iki davalının da müşterek ve müteselsilen sorumlu oldukları tespit edilmiştir. Dairemizce aynı temyiz incelemesi yapılan, başka dosyalarda davalı şirketlerin müşterek ve müteselsilen sorumlu oldukları kabul edilmiştir. İşçilik alacaklarından davalı şirketlerin birlikte müşterek ve müteselsilen sorumluluğuna karar verilmesi gerekir. DAVA : Davacı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ile fazla mesai ücreti, yıllık izin ücreti, ücret, asgari geçim indirimi, ikramiye, yemek ücreti, götürü iş ücreti, vergi iadesi alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hüküm süresi içinde davacı ile davalılardan ...'nin avukatı tarafından temyiz edilmiş, davalı ...'nin avukatınca duruşma talep edilmiş ise de; HUMK.nun438.maddesi gereğince duruşma isteğinin miktardan reddine ve incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor sunuldu, dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: KARAR : A-) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; müvekkilinin 15.9.2003 tarihinde davalı ... yanında çalışmaya başladığını, 2006 yılı 6. ayından sonra şirketin ... Mobilyaya geçtiğini, 2009 yılı Nisan ayında ise davalı şirketin ..i adıyla devam ettiğini, çalışanların bu şirkete devrolduğunu, davacının 9 aylık vergi iadesi ile birlikte 1 aylık maaşının, 1 senelik fazla mesai ücretinin, kıdem ve ihbar tazminatının, ikramiyenin, Ramazan ayındaki yemek ücretinin ödenmediğini, davacının 11. Noterliği'nin 10.11.2010 tarihli ihtarnamesi ile iş akdine son verdiğini, son aldığı maaşının net 850,00 TL olduğunu iddia ederek, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla mesai ücreti, yıllık izin ücreti, ücret alacağı, asgari geçim indirimi, ramazan ayı yemek bedeli ve ikramiye alacaklarının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini istemiştir. B-) Davalılar Cevabının Özeti: Davalı ... vekili; davacının müvekkili şirket çalışanı olmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Davalı ... vekili; davacının ... unvanlı işyerinde 2013 yılı Eylül ayında çalışmaya başladığını, daha sonra ... Mobilya Sanayi ve ...'nin kurulduğunu ve kişi şirketinin ... şirketine dönüştüğünü, İş Kanunu'nun 6. maddesi anlamında işyeri devri söz konusu olduğunu, müvekkilinin talep edilen işçilik alacaklarından sorumluluğu bulunmadığını, kendisi iş sözleşmesini fesheden davacının ihbar tazminatı talep edemeyeceğini, davacının hiçbir alacağı bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Davalı ... Şti'nin usulüne uygun tebligata rağmen duruşmalara katılmadığı, cevap dilekçesi de vermediği görülmüştür. C-) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüyle kıdem tazminatı, fazla mesai ücreti, yıllık izin ücreti, ücret alacağı ile asgari geçim indirimi alacaklarının davalılar ... ile ... Şti'den (davalı ... kısmen sorumlu tutularak) müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir. D-) Temyiz: Kararı, davacı vekili ile davalı ... vekili temyiz etmiştir. E-) Gerekçe: 1-)Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalı ...'nin tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2-) Mahkemece davalılar ... ile ... arasında iş yeri devri gerçekleştiği gerekçesiyle, devir tarihinden itibaren 2 yılı aşan süreler yönünden (kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için) davalı ... hakkında davanın kısmen reddine karar verilmesi dosya kapsamındaki bilgi ve belgeler ile bağdaşmamaktadır. Dosyadaki bilgi ve belgeler ile ticari sicil kayıtlarından her iki şirketin ( ... ile ...) aynı faaliyet konusu ile iştigal ettiği ve adreslerinin aynı olduğu, davalıların arasında organik bağ olması nedeni ile davacının işçilik alacaklarından her iki davalının da müşterek ve müteselsilen sorumlu oldukları tespit edilmiştir. Dairemizce aynı temyiz incelemesi yapılan, İstanbul Anadolu 19. İş Mahkemesi 2013/292 Esas, 2013/209 Karar sayılı (Dairemiz 2013/7231 Esas), İstanbul Anadolu 17. İş Mahkemesi 2013/900 Esas, 2014/327 Karar sayılı (Dairemiz 2014/29593 Esas) ve İstanbul Anadolu 1. İş Mahkemesi 2013/207 Esas, 2014246 Karar sayılı (Dairemiz 2016/14072 Esas) dosyalarında da davalılar ... ile ... Şti'nin müşterek ve müteselsilen sorumlu oldukları kabul edilmiştir. Açıklanan nedenlerle, mahkemece davalı ...'nin kabul edilen işçilik alacaklarından diğer davalı ... Şti ile birlikte müşterek ve müteselsilen sorumluluğuna karar verilmesi gerekirken, devir tarihinden itibaren 2 yılı aşan süre gerekçe gösterilerek kabul edilen işçilik alacaklarından kısmen sorumlu tutulması hatalıdır. SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenmesi halinde ilgilisine iadesine, 10.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (Kaynak)
  25. Taraflar, kural olarak, ellerindeki delilleri dilekçeleri ekinde mahkemeye sunmalı; başka yerlerden getirtilecek belgeler için masraf vermelidir. Delillerin sunulabileceği nihai zaman dilimi, ön inceleme aşamasıdır. Ancak delil sunulması kötü niyete ya da kusura dayanmıyorsa, mahkemece izin verilmek suretiyle tahkikat aşamasında da delil sunulabilir. Konusu suç teşkil eden bir hukuki ilişkiye dair delillerin sunulması için bu kısıtlamalar uygulanmaz. T.C YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2014 / 19-1119 Karar: 2016 / 627 Karar Tarihi: 25.05.2016 ÖZET: Davacı imza inkârına dayanarak bonodan dolayı borçlu bulunmadığının tespitini istemiş; davanın reddi üzerine temyiz itirazlarını içeren dilekçe ekinde, yargılama aşamasında sunmadığı ve davalı alacaklı hakkında tefecilikten açılmış davaya ilişkin belgeleri sunmuştur. Bu ceza davası sonunda tefeciliğe ilişkin maddi vakıanın varlığı veya yokluğu netleşeceğinden, taraflar arasındaki borç ilişkisinin de kesin hükümsüzlük yaptırımı ile karşılaşıp karşılaşmadığı belirginleşecektir. Mahkemece, belirtilen ceza dosyasının bekletici sorun yapılması Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 165 inci maddesi gereğidir. Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sırasında bir kısım üyeler tarafından, davalı hakkında tefecilik suçundan düzenlenen iddianame tarihinin, eldeki davanın derdest olduğu, bir diğer ifade ile henüz karar verilmeden önceki döneme rastladığı ve davacının suç duyurusunda bulunmasına rağmen, buna ilişkin bilgiyi süresi içinde hukuk mahkemesine sunmadığı; temyiz aşamasında delil sunulamayacağı görüşü ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğu tarafından bu görüş benimsenmemiştir. Bu sebeple direnme kararı bozulmalıdır.(6100 S. K. m. 119, 129, 165) (5237 S. K. m. 241) (6098 S. K. m. 26, 27) (2279 S. K. m. 17) (YİBK 18.03.1959 T. 1958/18 E. 1959/21 K.) Dava ve Karar: Taraflar arasındaki menfi tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 25.12.2012 gün ve 2012/217 E., 2012/732 K. sayılı karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 19.09.2013 gün ve 2013/9675 E., 2013/14260 K. sayılı kararı ile; "...Davacı vekili, müvekkili hakkında davalı alacaklı tarafından başlatılan icra takibine konu toplam bedeli 8.000.TL olan 4 adet bono üzerindeki keşideci imzalarının müvekkiline ait olmadığını belirterek takibe konu bonolar nedeniyle müvekkilinin borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, takibe konu bonolardaki imzaların davacıya ait olduğunu ileri sürerek davanın reddini istemiştir. Mahkemece iddia, cevap ve toplanan deliller doğrultusunda alacaklısı davalı A..Ü.. olan 4 adet bonoda borçlu olarak ismi bulunan davacıya atfen atılı imzaların davacı eli ürünü olduğu gerekçesiyle davanın reddine, takip tedbiren durdurulduğundan davalı lehine tazminata hükmedilmiş karar davacı vekilince temyiz edilmiştir. Dosya içerisinde bulunan ve davacı tarafın da müşteki olarak yer aldığı anlaşılan Mudanya Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2012/514 Esas, 2013/39 Karar sayılı dosyasında davalının davacıya karşı tefecilik suçunu işlediğinden bahisle kamu davası açıldığı ve bu dosyada görevsizlik kararı verildiği anlaşılmaktadır. Mahkemece davaya konu bonoların tefecilik yoluyla alındığının sabit olması durumunda bononun geçerliliğinin tartışılması gerekeceğinden yukarıda anılan ve görevsizlik kararı verilen dosyanın bekletici mesele yapılması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir..." gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava imza inkârına dayalı olarak, bonodan dolayı borçlu olunmadığının tesbiti istemine ilişkindir. Mahkemece takip konusu bonolar üzerindeki keşideci imzasının davacının eli ürünü olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekili temyiz dilekçesi ekinde müvekkilinin müşteki, davalının hakaret ve tehdit suçlarından sanık olarak yargılanıp mahkûm olduğu Karacabey Sulh Ceza Mahkemesinin 2011/975 E., 2013/697 K. sayılı ilamını ve müvekkilinin de dahil olduğu on altı kişinin müşteki, davalı ile yedi kişinin sanık olarak tefecilik suçlamasıyla yargılandığına dair Mudanya Asliye Ceza Mahkemesinin 2012/514 E., 2013/914 K. sayılı görevsizlik kararını dosyaya sunmuştur. Hüküm Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde gösterilen gerekçeyle bozulmuş, mahkemece direnme kararı verilmiştir. Hükmü temyize davacı vekili getirmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalı hakkında tefecilik suçundan açılmış ceza davası sonucunun menfi tesbit davasına konu edilen bonoların geçerliliğinin tartışılması bakımından bekletici sorun yapılmasının gerekip gerekmediği ve bu hususun davacı yanca süresi içinde ileri sürülmemesi karşısında dosyada delil olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle tefecilik suçu hakkında bilgi verilmelidir. Tefecilik suçu, 03.06.1933 gün ve 2279 sayılı Ödünç Para Verme İşleri Hakkında Kanunun 17 nci maddesi ile 11.09.1981 gün ve 2520 sayılı 2279 sayılı Ödünç Para Verme İşleri Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 3 üncü maddesinde düzenlenmişken, daha sonra 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 241 inci maddesiyle de düzenleme altına alınmıştır. Tefecilik suçunu oluşturacak şekilde bağıtlanan tüketim ödüncü sözleşmesinin Türk Borçlar Kanununun 26 ve 27/I inci maddeleri kapsamında yasaya ve bu arada ahlaka aykırı olduğu konusunda kuşku ve duraksama bulunmamaktadır. Kambiyo senedi niteliğindeki bononun tefecilik sebebiyle düzenlenip, karşı tarafa verildiğini ispat edebilmek için, kural olarak, yasal deliller (ikrar, yazılı delil) bulunmalı veya 18.03.1959 gün ve 18/21 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararındaki şartlar dairesinde, diğer bir ifade ile açık muvafakatle dinlenebilen tanık beyanları veya eldeki davada olduğu gibi tefecilik yaptığı iddia olunan kişi hakkında açılmış ve mahkumiyetiyle sonuçlanmış bir ceza mahkemesi kararı bulunmalıdır. Bu aşamada yargılama sürecinde sunulmayan delillerin, temyiz dilekçesi ekinde sunulmasının mümkün olup olmadığı üzerinde de durulmalıdır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 119 ve 129 uncu maddelerinde delillerin ileri sürülme zamanı hakkında düzenlemeler bulunmaktadır. Buna göre taraflar, kural olarak, ellerindeki delilleri dilekçeleri ekinde mahkemeye sunmalı; başka yerlerden getirtilecek belgeler için masraf vermelidir. Delillerin sunulabileceği nihai zaman dilimi, ön inceleme aşamasıdır. Ancak delil sunulması kötü niyete ya da kusura dayanmıyorsa, mahkemece izin verilmek suretiyle tahkikat aşamasında da delil sunulabilir. Somut olayda olduğu gibi konusu suç teşkil eden bir hukuki ilişkiye dair delillerin sunulması için bu kısıtlamalar uygulanmaz. Gerçekten de davacı yanca temyiz dilekçesi ekinde belgeleri sunulan ve Özel Dairece bekletici sorun konusu yapılması istenen ceza davası, maddi vakıaların belirlenmesi ve sonucu itibariyle taraflar arasındaki borç ilişkisinin kesin hükümsüzlüğünün anlaşılabilmesi için önem taşımaktadır. Nitekim borç ilişkisinin kesin hükümsüzlüğü hâkim tarafından re'sen göz önünde tutulacak nedenlerdendir ve buna ilişkin deliller her zaman ibraz edilebilir. Somut olay bu ilke ve kavramlar ışığında değerlendirildiğinde; davacı imza inkârına dayanarak bonodan dolayı borçlu bulunmadığının tespitini istemiş; davanın reddi üzerine temyiz itirazlarını içeren dilekçe ekinde, yargılama aşamasında sunmadığı ve davalı alacaklı hakkında tefecilikten açılmış davaya ilişkin belgeleri sunmuştur. Bu ceza davası sonunda tefeciliğe ilişkin maddi vakıanın varlığı veya yokluğu netleşeceğinden, taraflar arasındaki borç ilişkisinin de kesin hükümsüzlük yaptırımı ile karşılaşıp karşılaşmadığı belirginleşecektir. Bu durumda mahkemece, belirtilen ceza dosyasının bekletici sorun yapılması Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 165 inci maddesi gereğidir. Hukuk Genel Kurulu görüşmeleri sırasında bir kısım üyeler tarafından, davalı hakkında tefecilik suçundan düzenlenen iddianame tarihinin, eldeki davanın derdest olduğu, bir diğer ifade ile henüz karar verilmeden önceki döneme rastladığı ve davacının suç duyurusunda bulunmasına rağmen, buna ilişkin bilgiyi süresi içinde hukuk mahkemesine sunmadığı; temyiz aşamasında delil sunulamayacağı görüşü ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğu tarafından bu görüş benimsenmemiştir. O halde mahkemece bozma ilamında belirtildiği üzere ceza davasının bekletici sorun yapılarak sonucuna göre hüküm kurulması gerekir. Açıklanan nedenlerle, Özel Daire bozma ilamına uyulmak gerekirken direnme kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç: Yukarda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 25.05.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
×
×
  • Create New...