Jump to content

Search the Community

Showing results for tags 'karar'.

  • Search By Tags

    Type tags separated by commas.
  • Search By Author

Content Type


Categories

  • Records
  • Lozan Antlaşması
  • Hastane Enfeksiyonlarının Hukuki Yansımaları
  • Darbeye Teşebbüs Suçu
  • Kubilay Olayı
  • Milli Nizam Partisi Dosyası

Forums

  • hukuk lobisi
    • Hukuki Gelişmeler
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Fakülteleri Bilgi Paylaşım Alanı
  • Hukuk Deposu's Hukuk Sözlükleri
  • Ankahukuk Arşiv's Arşiv Haberler
  • Ankahukuk Arşiv's Blog Yazıları

Blogs

  • Hukuk Dünyası's Ceza Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Avukatlık Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ceza Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Gayrimenkul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İdare Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Aile Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İcra - İflas Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İş Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Kira Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Medeni Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sigorta Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sosyal Güvenlik Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ticaret Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Tüketici Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Diğer Hukuk Dalları
  • Hukuk Dünyası's Borçlar Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Anayasa / Kamu Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Miras Hukuku
  • AnkaBlog's Sosyoloji
  • AnkaBlog's Tarih
  • AnkaBlog's Fotoğraf
  • AnkaBlog's Politika
  • AnkaBlog's Bilim
  • AnkaBlog's Sinema
  • AnkaBlog's Felsefe
  • AnkaBlog's Radyo Tiyatrosu
  • AnkaBlog's Belgesel
  • AnkaBlog's Edebiyat
  • AnkaBlog's Kültür
  • AnkaBlog's Magazin
  • AnkaBlog's Müzik
  • AnkaBlog's Psikoloji
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Eğitimi Dökümanları
  • Hukuk Eğitimi's Hakimlik-Savcılık Sınavları
  • Hukukçular Lokali's Yazıyorum
  • Hukuk Deposu's E-Makaleler

Find results in...

Find results that contain...


Date Created

  • Start

    End


Last Updated

  • Start

    End


Filter by number of...

Joined

  • Start

    End


Group


Hukuk Fakültesi Mezunu musunuz? / Öğrencisi misiniz?


Cinsiyet


About Me


Meslek


Mezun Olduğunuz / Okuduğunuz Hukuk Fakültesi

  1. Kural olarak zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Uğranılan zararın miktarının tam olarak ispat edilemediği hallerde hakim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirleyebilir. (BK m.42, TBK m. 50) Yargıtay 3.Hukuk Dairesi 2015/16137 E., 2016/8576 K. T.31.05.2016 Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi ÖZET : Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin malzeme deposunda, 17.02.2012 tarihinde yangın çıktığını, depoda bulunan araç gereçlerle, yiyeceklerin yandığını, yanan malzemelerin toplam bedelinin 104.763,10 TL olduğunu belirterek; fazlaya ilişkin hakları saklı tutup; 104.763,10 TL'nin olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı elektrik dağıtım şirketinden tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 17.09.2013 havale tarihli ıslah dilekçesinde; tespit olunan zararın tamamının davalıdan tahsili yönünde hüküm tesis edilmesini istemiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde; yangının meydana geldiği akşam şiddetli fırtına olduğunu, elektrik nakil hatlarının birbirine teması sonucu yangının çıktığını, yangının çıkışında müvekkiline atfedilebilecek bir kusur bulunmadığını, davacının yandığını iddia ettiği malzemelere ilişkin sunduğu faturaların gerçeği yansıtmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir. KARAR: Dava; yangın nedeniyle uğranılan maddi zararın tazmini istemine ilişkindir. Temyize konu uyuşmazlık; zararın kapsam ve miktarı ile belirlenen zarar miktarının tazmininden davalının sorumlu tutulup tutulamayacağı ve sorumlu tutulacağının kabulü halinde ise ne kadarından sorumlu tutulacağı noktasında toplanmaktadır. Yangının, davalıya ait elektrik tellerinden sıçrayan kıvılcımlardan çıktığı ve davalının elektrik hattının sahibi olarak yapı eseri maliki sıfatıyla zararın tazmininden sorumlu olduğu tartışmasızdır. Somut olayda, davacının zararı 36.653,45 TL olarak tespit edilmesine rağmen mahkemece, davalının kusuru nispetinde, 21.990,00 TL'nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 163. maddesi (818 sayılı BK m.142) gereğince; müteselsil sorumlulukta, zarar gören dilediği borçluya başvurma hakkına haizdir. Zarar gören dilerse sorumlulardan birine, dilerse hepsine veya bir kısmına karşı dava açabilir. Zira; müteselsil sorumlulukta kural olarak borçlulardan her biri borcun tamamından sorumludur. O halde mahkemece; davacı tarafın hem dava dilekçesinde, hem de ıslah dilekçesinde, zararın tamamının davalıdan tahsilini talep ettiği nazara alınarak, müteselsil sorumluluk ilkesi gereğince, zararın tamamından davalının sorumlu tutulması gerekirken, yanlış değerlendirme sonucu kusur nispetinde tazminata hükmedilmesi doğru görülmemiş, bu husus hükmün davacı yararına bozulmasını gerektirmiştir. Diğer taraftan, davacı taraf, yanan mallar arasında dana etinin bulunduğunu iddia etmiştir. Delil olarak dayandığı 14.02.2012 tarihli faturada, 200 kg dana etinin satın alındığı anlaşılmaktadır. Davaya konu yangın, sözü geçen faturanın düzenlendiği tarihten üç gün sonra, 17.02.2012 tarihinde çıkmıştır. Bir kısım tanıklar depoda yanmış et gördüklerini beyan etmişlerdir. Dosya içerisinde mevcut toplanan bu delillerle; yangın raporunda da belirtildiği üzere yanan mallar arasında dana etinin de bulunduğunun kabulü gerekir. Kural olarak zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Uğranılan zararın miktarının tam olarak ispat edilemediği hallerde hakim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirleyebilir. (BK m.42, TBK m. 50) Hakimin bu konudaki takdir yetkisi, hem zararın varlığı, hem de miktarı konusundadır. Hal böyle olunca mahkemece; davacının dayandığı yangın raporu, fatura ve tanık beyanları göz önünde bulundurularak, yangın sırasında depoda dana etinin bulunduğunun kabulü ile fatura tarihinden 3 gün sonra yangının çıktığı, bu bağlamda faturada yazılı 200 kg etin bir kısmının yangın öncesi kullanılmış olabileceği göz önünde bulundurularak, ete yönelik hesaplanacak zarar miktarından, bir miktar indirim yapılarak, hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu davacının dana etine yönelik zararını ispat edemediği gerekçesiyle yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. Ayrıca, HMK'nın 266. (HUMK m.275) maddesi gereğince; mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Somut olayda; davacının yangın nedeniyle uğradığını iddia ettiği zararın tespiti, özel ve teknik bilgiyi gerektirdiği için bu hususta bilirkişi raporu alınması gerekirken, eksik inceleme sonucu zarar tespitine yönelik rapor alınmaksızın karar verilmesi de doğru görülmemiştir. Davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine gelince; Kusur durumuna yönelik olarak alınan 14.06.2013 havale tarihli raporda; Vangölü Edaş'ın %60, Gevaş Belediye Başkanlığı'nın %20, bina sahibinin %20 oranında kusurlu olduğu rapor edilmişken, 16.01.2014 tarihli raporda; bina sahibinin %40, Vedaş'ın %60 oranında kusurlu olduğu belirtilmiş, bu rapora davalı itiraz etmiş ise de, mahkemece davalı tarafın itirazları dikkate alınmaksızın 16.01.2014 tarihli rapor benimsenerek hüküm kurulmuştur. HMK'nın 279/2. maddesi gereğince; bilirkişi raporu Yargıtay denetimine de elverişli olacak şekilde bilgi ve belgeye dayanan gerekçe ihtiva etmelidir. Ancak bu şekilde hazırlanmış raporun denetimi mümkün olup, hükme dayanak yapılabilir. Kural olarak bilirkişi raporu hâkimi bağlamaz. Hâkim raporu serbestçe takdir eder. Hâkim, raporu yeterli görmezse, bilirkişiden ek rapor isteyebileceği gibi gerçeğin ortaya çıkması için önceki bilirkişi veya yeniden seçeceği bilirkişi vasıtasıyla yeniden inceleme yaptırabilir. Bilirkişi raporları arasındaki çelişki varsa çelişki giderilmeden karar verilemez. Ancak, Yargılama sırasında alınan kusur raporları arasında çelişki bulunmaktadır. Zira; ilk raporda, inşaat denetimini yapmayan buna rağmen Gayri Sıhhi Müesseselere ait açılma ruhsatı düzenleyen Gevaş Belediye Başkanlığı'nın %20 oranında kusurlu olduğu belirtilmişken, hükme esas alınan ikinci raporda Belediyenin kusuruna yönelik herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Buna göre mahkemece; yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilerek, dosyanın önceki bilirkişiler dışında oluşturulacak konusunda uzman üç kişilik bilirkişi kuruluna tevdii ile dosyadaki raporlar arasındaki çelişkileri giderecek ve tarafların itirazlarını da karşılayacak şekilde Yargıtay denetime elverişli rapor alınarak, varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, birbiriyle çelişen raporlardan sonuncusuna dayanılarak, raporlar arasındaki çelişki giderilmeden, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı görülmüş, bu husus hükmün davalı yararına bozulmasını gerektirmiştir. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davalı taraf için duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 1.350 TL vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalı tarafa verilmesine ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 31.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  2. Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret kavramı, Kıdem Tazminatı hesabı ve Yargıtay'ın konuya yaklaşımı Kıdem tazminatı hesabında esas alınacak ücret, işçinin son ücretidir. Başka bir anlatımla, iş sözleşmesinin feshedildiği anda geçerli olan ücrettir. İhbar öneli tanınmak suretiyle yapılan fesihte önelin bittiği tarihte fesih gerçekleştiğinden, önelin bittiği tarihteki ücret esas alınmalıdır. Bildirim öneli tanınmaksızın ve ihbar tazminatı da ödenmeden (tam olarak ödenmeden) işverence yapılan fesih durumunda ise, bildirim öneli sonuna kadar işyerinde uygulamaya konulan ücret artışından, iş sözleşmesi feshedilen işçinin de yararlanması ve tazminatının bu artan ücret esas alınarak hesaplanması gerekir. Kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, işçinin brüt ücretidir. O halde, kıdem tazminatı, işçinin fiilen eline geçen ücreti üzerinden değil, sigorta primi, vergi sendika aidatı gibi kesintiler yapılmaksızın belirlenen brüt ücret göz önünde tutularak hesaplanır. Tazminata esas aylık ücret, saat ücretinin önce yedibuçuk sonra da otuz ile çarpımı sonucu belirlenmelidir. Aksine, aylık ücretin tespitinin işçinin fiilen çalıştığı gün sayısı üzerinden hesaplanması doğru olmaz. Son ücret kavramı, işçinin iş ilişkisi kapsamında iş gördüğü ve ücrete hak kazandığı en son ücreti ifade eder. İş ilişkisinin askıya alınması ve askı süresi içinde iş sözleşmesinin feshedilmesi durumunda kıdem tazminatı hesabında dikkate alınması gereken ücret, iş sözleşmesinin askıya alınmasından önce hak kazanılan son ücret olmalıdır. İşe iade davasının yargılaması sırasında en çok dört aya kadar olan sürenin hizmet süresine ekleneceği konusunda Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin kararları istikrar kazanmıştır. Yine Dairece, işçinin işe alınmayacağının açıklandığı veya bir aylık işe başlatma süresinin sonu, fesih tarihi olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle fesih tarihindeki kıdem tazminatı tavanı gözetilmelidir. Aynı şekilde tazminata esas alınacak ücretin de, 1475 sayılı Yasanın 14 üncü maddesi hükmü gereğince, fesih tarihindeki ücret olması gerekir. Kıdem tazminatına esas alınacak olan ücretin tespitinde 4857 sayılı İş Kanununun 32 nci maddesinde sözü edilen asıl ücrete ek olarak işçiye sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler göz önünde tutulur. Buna göre ikramiye, devamlılık arz eden prim, yakacak yardımı, giyecek yardımı, kira, aydınlatma, servis yardımı, yemek yardımı ve benzeri ödemeler kıdem tazminatı hesabında dikkate alınır. İşçiye sağlanan özel sağlık sigortası yardımı ya da hayat sigortası pirim ödemeleri de para ile ölçülebilen menfaatler kavramına dahil olup, tazminata esas ücrete eklenmelidir. Satış rakamları ya da başkaca verilere göre hesaplanan pirim değişkenlik gösterse de, kıdem tazminatı hesabında genişletilmiş ücret kavramı içinde değerlendirilmelidir. İşçiye sağlanan koruyucu elbise, işyerinde kullanılmak üzere verilen havlu, sabun yardımı, arızi fazla çalışma, ulusal bayram genel tatil ve hafta tatili alacakları dikkate alınmaz. Uygulamada ağır vasıta ve özellikle tır şoförleri bakımından gidilen mesafeye göre yol primi adı altında ödemeler yapıldığı görülmektedir. Çoğunlukla asgari ücret seviyesinde sabit ücret ödenmekte ve ücretin esaslı kısmı belirtilen primlerle sağlanmaktadır. Yurt dışına sefer yapan bir tır şoförünün sadece asgari ücretle çalıştığının kabulü mümkün değildir. Bu itibarla, tazminata esas ücretin tespitinde yol pirimi adı altında yapılan ödemelerin de dikkate alınması gerekir. Dairemiz kararları bu yönde kökleşmiştir. 7. Hukuk Dairesi kararlarında, ücret dışındaki para veya para ile ölçülebilen menfaatlerin, tazminata yansıtılmasında son bir yıl içinde yapılan ödemeler toplamının 365’e bölünmesi suretiyle bir güne düşen miktarın belirleneceği kabul edilmektedir. Dönemsel bir niteliği olmayan parasal haklar bakımından, yıl içinde yapılan ödemelerin 365 güne bölünmesi suretiyle bir güne düşen tutarın belirlenmesi yerindedir. Örneğin tır şoförünün yıl içinde aldığı sefer (yol) primi sürekli değişiklik gösterebilir ve belli bir dönemin hesaplamada esas alınması zorluk taşıyabilir. Öte yandan, işçiye dini bayramlarda yılda iki kez ödenen harçlığın belli bir dönem için yapıldığını söylemek pek olası değildir. Burada yıllık ödeme tutarının 365 rakamına bölünmesi yerinde olur. Son olarak belirtmek gerekir ki, yılda bir kez yapılan parasal yardımların (yakacak yardımı gibi) tazminata esas ücrete yansıtılacağı ve yıllık tutarın 365’e bölünmesi suretiyle gerçekleştirileceği tartışmasızdır. Yıl içinde düzenli ve belirli periyotlarla ödenen parasal haklar bakımından ise, kıdem tazminatının son ücrete göre hesaplanması gerekir. Gerçekten işçinin son ücreti üzerinden kıdem tazminatı hesaplandığına ve yıl içinde artmış olan ücretlerin ortalaması alınmadığına göre, ücretin ekleri bakımından da benzer bir çözüm aranmalıdır. Örneğin işçinin yıl içinde aldığı üç ikramiyenin eski ücretten olması sebebiyle daha az olması ve fakat son ikramiyenin işçinin son ücreti üzerinden ödenmesi halinde tazminata esas ücretin tespitinde dikkate alınması gereken ikramiye de bu son ikramiye olmalıdır. Hesaplamanın, son dilim ikramiyenin ait olduğu dönemdeki gün sayısına bölünerek yapılması hakkaniyete de uygundur. Daha somut bir ifadeyle, yılda dört ikramiye ödemesinin olması durumunda her bir ikramiye 3 aylık bir dönem için uygulanmaktadır. İşçinin artmış olan ikramiyesinin ait olduğu doksan güne bölünmesi suretiyle, bir güne düşen ikramiye tutarının bulunması, kıdem tazminatının son ücretten hesaplanacağı şeklinde yasal kural ile daha uyumlu olacaktır. Aynı uygulamayı yol ve yemek yardımı gibi ödemeler için de yapmak olanaklıdır. İşçiye aylık olarak yapıldığı varsayılan bu gibi ödemelerin son ay için ödenen kısmının fiilen çalışılan gün sayısına bölünmesi suretiyle bir güne düşen tutar tespit edilmelidir. Buna göre periyodik olarak ödenen ve yıl içinde artmış olan parasal haklar yönünden son dönem ödemesinin ait olduğu dilim günlerine bölünmesi ile tazminata esas ücrete yansıtılacak tutar daha doğru biçimde belirlenebilecektir. Dairemizin kararları da bu yöndedir Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E: 2014/21139 K: 2015/21873 T: 09.11.2015 kararı metninden
  3. Talep ekinde yer alan faturaların irsaliyeli fatura olduğu ve ayrıca da cari hesap mutabakatına ilişkin belge de bulunduğu gözetildiği yaklaşık ispat kuralı uyarınca talebin kabulü gerekirken reddi doğru görülmemiştir. T.C YARGITAY 19.Hukuk Dairesi Esas: 2015 / 685 Karar: 2015 / 13030 Karar Tarihi: 19.10.2015 ÖZET: Talep ekinde yer alan faturaların irsaliyeli fatura olduğu ve ayrıca da cari hesap mutabakatına ilişkin belge de bulunduğu gözetildiği yaklaşık ispat kuralı uyarınca talebin kabulü gerekirken reddi doğru görülmemiştir.(2004 S. K. m. 68, 257) Dava: Taraflar arasındaki ihtiyati haciz talebinin incelenmesi sonunda kararda yazılı nedenlerden dolayı talebin reddine yönelik olarak verilen kararın süresi içinde ihtiyati haciz talep eden vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. Karar İhtiyati haciz talep eden vekili, borçlunun 26.08.2014, 23.08.2014 tarihli fatura tutarlarını ödemediğini, alacağın teminat altında olmadığı için ve borçlunun mal kaçırma girişimleri olduğundan ihtiyati haciz kararı verilmesi istenmiştir. Mahkemece, sunulan belgelerin ihtiyati haciz talebine yeterli olmadığı gerekçesiyle talebin reddine karar verilmiş, karar talep eden vekili tarafından temyiz edilmiştir. İcra İflas Kanunun 257. maddesi uyarınca ihtiyati haciz kararı verilebilmesi için yaklaşık ispat kuralı uygulanır. Mahkemenin davanın reddine gerekçe gösterdiği sunulan belgelerin İİK 68e uygun olmadığı gerekçesi alacağın ispatı ile ilgilidir. Bu nedenle talep ekinde yer alan faturaların irsaliyeli fatura olduğu ve ayrıca da cari hesap mutabakatına ilişkin belge de bulunduğu gözetildiği yaklaşık ispat kuralı uyarınca talebin kabulü gerekirken yazılı gerekçesiyle yazılı gerekçeyle reddi doğru görülmemiştir. Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün ihtiyati haciz talep eden yararına bozulmasına, peşin harcın istek halinde iadesine, 19.10.2015 gününde oybirliği ile, karar verildi. (Kaynak)
  4. Kira sözleşmesi devam ederken kiracının geri verme yükümlülüğü doğmadığı gibi hor kullanma tazminatı borcu da doğmaz. T.C. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Esas No:2015/8886 Karar No:2016/3511 K. Tarihi:28.04.2016 MAHKEMESİ : Sulh Hukuk Mahkemesi Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı alacak davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü. Dava, kira alacağının ve hasar bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulü ile 4.900 TL kira alacağının ve 500 TL hasar bedelinin tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili dava dilekçesinde, davalıya aylık 700 TL olmak üzere işyeri kiralandığını, ancak dava tarihine kadar sadece bir aylık kira ödendiğini, 8 aylık kira bedelinin ödenmediğini, ödenmeyen kira miktarının 5.600 TL olduğunu, ayrıca davalının binaya vermiş olduğu zarar miktarının 3.000 TL olduğunu, bununla ilgili olarak delil tespiti yapıldığını belirterek 5.600 TL kira alacağı ve 3.000 TL hasar bedelinin tahsilini istemiştir. Davalı, Mayıs ayı hariç tüm kiraları ödediğini belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davanın kısmen kabulü ile 4.900 TL kira alacağının ve 500 TL hasar bedelinin tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. 1-Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verilmiş olmasına ve takdirde de bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2-Davalının tazminata ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesinde; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 316.maddesi hükmü uyarınca kiracı kiralananı tam bir özenle kullanmak ve aynı Kanunun 334. maddesi gereğince sözleşme sonunda aldığı hali ile kiralayana teslim etmekle yükümlüdür. Ancak, kiracı sözleşmeye uygun kullanma dolayısıyla oluşan eskime ve bozulmalardan sorumlu olmayıp, münhasıran kötü kullanım nedeniyle oluşan zarar ve hasardan sorumludur. Taraflar arasında imzalanan 01.09.2013 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşme ön yüzünde lokanta niteliğindeki işyerinin boya badana yapılmış temiz vaziyette teslim edildiği yazılmıştır. Mahkemece alınan bilirkişi raporunda mutfakta yemek yapıldığından boya ve badanada hasar oluştuğu, boya badana bedelinin 400-600 TL olduğuna dair rapor düzenlenmiş, Mahkemece bu rapor doğrultusunda davalı kiracının boya badana bedelinden sorumlu olduğu gerekçesiyle 500 TL hasar bedeline hükmedilmiştir. Dava sırasında Tekman Sulh Hukuk Mahkemesi' nin 2014/1 D.iş sayılı dosyasında yapılan tespite göre davalı kiracının halen kiralananda faaliyette bulunduğu, tespit dilekçesinde de davacı kiraya verenin bu şekilde beyanda bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda davaya konu taşınmazın tahliye edilmemiş olduğu anlaşılmaktadır. ./.. Yukarıda açıklandığı üzere kiracının kiralananı geri verme yükümlülüğü kira sözleşmesinin bitiminde doğmaktadır. Kira sözleşmesi devam ederken kiracının geri verme yükümlülüğü doğmadığı gibi hor kullanma tazminatı borcu da doğmamıştır. Bu nedenle henüz kira ilişkisi bitmeden hor kullanma tazminatına karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir. Hükmün bu nedenlerle bozulması gerekmiştir. SONUÇ:Yukarıda 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 28.04.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  5. Basamak yükseltme olanağı sağlayan yasa ile konuya ilişkin uygulamayı biçimlendiren diğer düzenlemeler, primlerinin sosyal güvenlik kuruluşu tarafından sigortalılık süreci içerisinde tahsil edilip nemalandırılması ve aktüeryal dengeyi bozmayacak biçimde sigorta yardımlarına yansıtılması gerekleri gözetilerek oluşturulmuş; prim borcunun, basamakta bekleme süresini tamamlayacak olan ayların primleri ile basamak yükseltme farkı da gözetilerek, sigortalının talepte bulunduğu tarihte yürürlükte olan gelir tablosuna göre hesaplanması ve basamak intibaklarının yapıldığı tarihten itibaren üç yıl sonra yaşlılık aylığı yönünden değerlendirilebilmesi olanağı öngörülmüştür. 24.7.2003 tarihli 4956 Sayılı Kanunun geçici 2. maddesi "1479 Sayılı Kanuna tabi sigortalı olanlar, bulundukları basamak dahil, bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren üç ay içinde yazılı talepte bulunmak şartıyla, bulundukları basamakları en fazla oniki basamak yükseltebilirler. Basamak yükseltme primi, sigortalının talep tarihinde bulunduğu basamaktan, yükselerek intibak etmek istediği basamağa kadar her basamak için öngörülen bekleme süresindeki prim tutarına basamak yükseltme farklarının ilave edilmesi suretiyle hesaplanır. Bu tutarın, ilk taksitinin talep tarihini takip eden ay içerisinde ödenmesi şartıyla ilk taksitin ödendiği ayı takip eden üçer aylık dönemler halinde üç eşit taksitte ödenmesi zorunludur. Basamak yükseltme tutarının tamamen veya kısmen ödenmesi halinde, sigortalı son ödemenin yapıldığı tarihi takip eden aybaşı itibariyle bu ödemenin tam olarak karşıladığı basamağa intibak ettirilir. Basamak yükseltme primleri, primi ödenmiş süreler olarak değerlendirilmez. Basamak yükseltme hakkından yararlanan sigortalılara, basamak intibaklarının yapıldığı tarihten itibaren üç yıl sonra, bu Kanunda öngörülen diğer şartları taşımak ve talepte bulunmak kaydıyla yaşlılık aylığı bağlanır. Basamak yükseltme talebinde bulunan sigortalının, basamak yükseltme priminin bir kısmını veya tamamını süresi içinde ödemeden ölümü halinde, hak sahipleri basamak yükseltme primlerini, bu Kanunda öngörülen ödeme süresinin dolduğu tarihten itibaren üç ay içinde ödeyebilirler. Bu tutarın tamamen veya kısmen ödenmesi halinde, birinci fıkra hükümleri uygulanır. Malullük veya ölüm aylığı bağlanmasında basamak yükseltme primlerinin ödenmesi şartıyla ikinci fıkrada öngörülen üç yıllık bekleme süresi aranmaz." düzenlemesini içermekte olup; basamak yükseltme primlerinin hesaplanma yöntemi ise, 7.8.2003 tarihli, 2003/6 Sayılı Kurum genelgesindeki, "Basamak yükseltme primleri, sigortalının bulunduğu basamaktan , yükselerek, intibak etmek istediği basamağa kadar her basamak için öngörülen bekleme süresindeki prim tutarlarına, basamak yükseltme farklarının ilave edilmesi suretiyle hesaplanır. Bu tutara, ayrıca sigortalının basamak yükseltme talebinde bulunduğu tarihteki basamağını bir üst basamağa yükseltmek için talepte bulunulan ay dahil, gerekli olan bekleme süresini tamamlayacak olan ayların primleri ile basamak yükseltme farkı da ilave edilecektir. Basamak yükseltme primlerinin hesabında sigortalının talepte bulunduğu tarihte yürürlükte olan gelir tablosuna göre hesaplanan prim oran ve tutarları esas alınacaktır. Hesaplamalara sağlık sigortası primleri dahil edilmeyecektir." düzenlemesiyle ortaya konulmuştur. Nimet-külfet dengesi, sosyal güvenlik hukukunun temel ilkelerinden biri olup; anılan ilke, gelecekte elde edeceği sosyal sigorta yardımlarına karşılık olarak daha fazla prim ödeme külfeti altına giren sigortalıların, fazladan katlanılan külfet karşılığında daha fazla yardıma hak kazanması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Başka bir ifadeyle sosyal güvenlik kuruluşlarınca sigortalılardan alınacak primlerle ileride yapılacak yardımlar arasında mutlak bir bağlantı, paralellik sağlanmalıdır. Basamak yükseltme olanağı sağlayan yasa ile konuya ilişkin uygulamayı biçimlendiren diğer düzenlemeler, primlerinin sosyal güvenlik kuruluşu tarafından sigortalılık süreci içerisinde tahsil edilip nemalandırılması ve aktüeryal dengeyi bozmayacak biçimde sigorta yardımlarına yansıtılması gerekleri gözetilerek oluşturulmuş; prim borcunun, basamakta bekleme süresini tamamlayacak olan ayların primleri ile basamak yükseltme farkı da gözetilerek, sigortalının talepte bulunduğu tarihte yürürlükte olan gelir tablosuna göre hesaplanması ve basamak intibaklarının yapıldığı tarihten itibaren üç yıl sonra yaşlılık aylığı yönünden değerlendirilebilmesi olanağı öngörülmüştür. YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ E. 2011/1295 K. 2011/3468 T. 15.3.2011 tarihli kararından KARAR METNİNİN TAMAMI T.C. YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ E. 2011/1295 K. 2011/3468 T. 15.3.2011 • BASAMAK SATIN ALMA İŞLEMİ ( Gerçekleştiği İçin Basamak İntibak İşlemini Geçmiş Döneme Yansıtmayıp Münhasıran Basamak Satın Alma İşleminin Gerçekleştiği Tarih Sonrası Dönem Kısmi Aylığının Hesabında Satın Alınan Basamak Değerlerini Gözetir İşlem Yapılması Gerektiği ) • MÜNHASIRAN BASAMAK SATIN ALMA İŞLEMİ ( Gerçekleştiği Tarih Sonrası Dönem Kısmi Aylığının Hesabında Satın Alınan Basamak Değerlerini Gözetir İşlem Yapılması Gerektiği ) • YAŞLILIK AYLIĞI ( Öncesi ve Sonrası Döneme İlişkin Kısımlarının Satın Alınan Basamakların Geçmişe Yönelik Olarak da İntibak İşlemi Gerçekleştirilmek Suretiyle Değerlendirilmesi Gerektiği - Dava Tarihine Kadar Davacıya Ödenmesi Gereken Her Bir Aylık Miktarının Hesaplanması Gerektiği ) 1479/m.11, Ek.20 ÖZET : Basamak satın alma işlemi gerçekleştiği için, basamak intibak işlemini geçmiş döneme yansıtmayıp, münhasıran basamak satın alma işleminin gerçekleştiği tarih sonrası dönem kısmi aylığının hesabında satın alınan basamak değerlerini gözetir işlem yaparak, yasal düzenlemenin gereklerine uygun intibak işleminden kaçınıp kaçınmadığı yönleri açıklığa kavuşturulmamıştır. Basamak yükseltme hakkından yararlanarak prim borcunu ödeyip üç yıllık süreyi de geçirdikten sonra aylık başvurusunda bulunan davacıya , bağlanan yaşlılık aylığının; 1.1.2000 öncesi ve sonrası döneme ilişkin kısımlarının, satın alınan basamakların geçmişe yönelik olarak da intibak işlemi gerçekleştirilmek suretiyle değerlendirildikten ve varsa 1479 Sayılı Kanunun Ek 20. maddesi kapsamında yapılması gereken sosyal güvenlik destek primi kesintisi de gözetilerek tahsis tarihinden, dava tarihine kadar davacıya ödenmesi gereken her bir aylık miktarı hesaplandıktan sonra, bu dönemde davacıya ödenmiş olan aylık miktarlarıyla yapılacak karşılaştırma sonucuna göre karar verilmesi gerekir. DAVA : Dava, farklı yaşlılık aylığı alınmasına sebep olan mevzuatın, eşitlik ilkesine aykırılık sebebiyle Anayasa Mahkemesine başvuru yoluyla iptali sağlanarak, iptal sonrasında tahsis tarihinden itibaren geçen süre için gelişme oranlarının yaşlılık aylığına yansıtılması; ayrıca. 4956 Sayılı Yasadan yararlanarak 12. basamak tan 23. basamağa yükselip prim farkı ödemesine ve daha sonra 24. basamağa yükselmesine karşın, emsallerine göre düşük düzeyden bağlanan yaşlılık aylığının, basamak yükseltme işlemi gözetilerek hesaplanması istemine ilişkindir. Mahkeme, davanın reddine karar vermiştir. Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Ercan Turan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi: KARAR : 1-) Bir davanın dinlenebilmesi ( esasına girilebilmesi ) için gerekli şartlar arasında, davacının o davayı açmakta hukuki yararının bulunması, başka bir deyişle hukuki korunma ihtiyacının varlığının gerekli olmasına; salt ekonomik gerekçeler ileri sürülerek, yasal düzenlemelerin iptali ve buradan çıkacak sonuca göre aylıkların yükseltilmesi istemiyle açılan davada, yargı önünde dava yoluyla korunması gereken bir hukuki yararın bulunmadığı; farklı dönemlerde aylığa hak kazananlar arasındaki farklılıkların, yasa koyucu tarafından oluşturulacak düzenlemelerle giderilmesinin mümkün olduğuna ilişkin mahkeme yaklaşımında usul ve yasaya aykırılık bulunmamaktadır. 2-) 24.7.2003 tarihli 4956 Sayılı Kanunun geçici 2. maddesi "1479 Sayılı Kanuna tabi sigortalı olanlar, bulundukları basamak dahil, bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren üç ay içinde yazılı talepte bulunmak şartıyla, bulundukları basamakları en fazla oniki basamak yükseltebilirler. Basamak yükseltme primi, sigortalının talep tarihinde bulunduğu basamaktan, yükselerek intibak etmek istediği basamağa kadar her basamak için öngörülen bekleme süresindeki prim tutarına basamak yükseltme farklarının ilave edilmesi suretiyle hesaplanır. Bu tutarın, ilk taksitinin talep tarihini takip eden ay içerisinde ödenmesi şartıyla ilk taksitin ödendiği ayı takip eden üçer aylık dönemler halinde üç eşit taksitte ödenmesi zorunludur. Basamak yükseltme tutarının tamamen veya kısmen ödenmesi halinde, sigortalı son ödemenin yapıldığı tarihi takip eden aybaşı itibariyle bu ödemenin tam olarak karşıladığı basamağa intibak ettirilir. Basamak yükseltme primleri, primi ödenmiş süreler olarak değerlendirilmez. Basamak yükseltme hakkından yararlanan sigortalılara, basamak intibaklarının yapıldığı tarihten itibaren üç yıl sonra, bu Kanunda öngörülen diğer şartları taşımak ve talepte bulunmak kaydıyla yaşlılık aylığı bağlanır. Basamak yükseltme talebinde bulunan sigortalının, basamak yükseltme priminin bir kısmını veya tamamını süresi içinde ödemeden ölümü halinde, hak sahipleri basamak yükseltme primlerini, bu Kanunda öngörülen ödeme süresinin dolduğu tarihten itibaren üç ay içinde ödeyebilirler. Bu tutarın tamamen veya kısmen ödenmesi halinde, birinci fıkra hükümleri uygulanır. Malullük veya ölüm aylığı bağlanmasında basamak yükseltme primlerinin ödenmesi şartıyla ikinci fıkrada öngörülen üç yıllık bekleme süresi aranmaz." düzenlemesini içermekte olup; basamak yükseltme primlerinin hesaplanma yöntemi ise, 7.8.2003 tarihli, 2003/6 Sayılı Kurum genelgesindeki, "Basamak yükseltme primleri, sigortalının bulunduğu basamaktan , yükselerek, intibak etmek istediği basamağa kadar her basamak için öngörülen bekleme süresindeki prim tutarlarına, basamak yükseltme farklarının ilave edilmesi suretiyle hesaplanır. Bu tutara, ayrıca sigortalının basamak yükseltme talebinde bulunduğu tarihteki basamağını bir üst basamağa yükseltmek için talepte bulunulan ay dahil, gerekli olan bekleme süresini tamamlayacak olan ayların primleri ile basamak yükseltme farkı da ilave edilecektir. Basamak yükseltme primlerinin hesabında sigortalının talepte bulunduğu tarihte yürürlükte olan gelir tablosuna göre hesaplanan prim oran ve tutarları esas alınacaktır. Hesaplamalara sağlık sigortası primleri dahil edilmeyecektir." düzenlemesiyle ortaya konulmuştur. Nimet-külfet dengesi, sosyal güvenlik hukukunun temel ilkelerinden biri olup; anılan ilke, gelecekte elde edeceği sosyal sigorta yardımlarına karşılık olarak daha fazla prim ödeme külfeti altına giren sigortalıların, fazladan katlanılan külfet karşılığında daha fazla yardıma hak kazanması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Başka bir ifadeyle sosyal güvenlik kuruluşlarınca sigortalılardan alınacak primlerle ileride yapılacak yardımlar arasında mutlak bir bağlantı, paralellik sağlanmalıdır. Basamak yükseltme olanağı sağlayan yasa ile konuya ilişkin uygulamayı biçimlendiren diğer düzenlemeler, primlerinin sosyal güvenlik kuruluşu tarafından sigortalılık süreci içerisinde tahsil edilip nemalandırılması ve aktüeryal dengeyi bozmayacak biçimde sigorta yardımlarına yansıtılması gerekleri gözetilerek oluşturulmuş; prim borcunun, basamakta bekleme süresini tamamlayacak olan ayların primleri ile basamak yükseltme farkı da gözetilerek, sigortalının talepte bulunduğu tarihte yürürlükte olan gelir tablosuna göre hesaplanması ve basamak intibaklarının yapıldığı tarihten itibaren üç yıl sonra yaşlılık aylığı yönünden değerlendirilebilmesi olanağı öngörülmüştür. Ayrıca, basamak satın alma yoluyla yükselme olanağı getiren düzenlemenin gerekçesinde de, primlerin ve emeklilik aylıklarının hesaplanmasında esas alınan basamak sayısının, 1479 Sayılı Yasada sonradan yapılan düzenleme ile 24 olarak benimsenmesi nedeniyle, "bu düzenleme sonucu emeklilik programlarını oniki basamaklı sisteme göre ayarlayan sigortalıların mağduriyetinin önlenmesinin," amaçlandığı belirtilmiştir. Sıralanan maddi ve hukuki olgulara ve konuya ilişkin yasal düzenleme, prim ödeme karşılığında "intibak ettirilir hükmünü içerdiğinden; davalı Kurumun, bu olanaktan yararlanarak 16.10.2003 tarihli başvuruyla basamak satın alıp 12. basamaktan 23. basamağa ( sonra 14.8.2006 tarihli basamak yükseltme dilekçesiyle 24. basamağa ) yükselen sigortalının yaşlılık aylığını, 1479 Sayılı Kanunun geçici 11. maddesi uyarınca hesaplarken. 1.1.2000 tarihinden önceki gelir basamağını, intibak gereğine uygun olarak belirleme zorunluluğu bulunmaktadır. Yargılama sürecinde, davalı Kurumun 1.1.2000 tarihi öncesi basamağı, Yasal düzenlemeye aykırı biçimde 12. basamak olarak kabul edip etmediği; basamak satın alma işlemi 1.1.2000 tarihinden sonra gerçekleştiği için, basamak intibak işlemini geçmiş döneme yansıtmayıp, münhasıran basamak satın alma işleminin gerçekleştiği tarih sonrası dönem kısmi aylığının hesabında satın alınan basamak değerlerini gözetir işlem yaparak, yasal düzenlemenin gereklerine uygun intibak işleminden kaçınıp kaçınmadığı yönleri açıklığa kavuşturulmamıştır. Basamak yükseltme hakkından yararlanarak prim borcunu ödeyip üç yıllık süreyi de geçirdikten sonra aylık başvurusunda bulunan davacıya , 1479 Sayılı Kanunun geçici 11. maddesi uyarınca bağlanan yaşlılık aylığının; 1.1.2000 öncesi ve sonrası döneme ilişkin kısımlarının, satın alınan basamakların geçmişe yönelik olarak da intibak işlemi gerçekleştirilmek suretiyle değerlendirildikten ve varsa 1479 Sayılı Kanunun Ek 20. maddesi kapsamında yapılması gereken sosyal güvenlik destek primi kesintisi de gözetilerek tahsis tarihinden, dava tarihine kadar davacıya ödenmesi gereken her bir aylık miktarı hesaplandıktan sonra, bu dönemde davacıya ödenmiş olan aylık miktarlarıyla yapılacak karşılaştırma sonucuna göre karar verilmesi gereği gözetilmeksizin, yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak, bu yöndeki istemin gerekçesiz olarak reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. SONUÇ : Temyiz edilen hükümün yukarda açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde davacıya iadesine, 15.3.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi. (Kaynak: Kazanci.com)
  6. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin mal rejiminin tasfiyesinde zamanaşımı süresinin BAŞLANGICINA yönelik 10.02.2016 E. 2014/21309, K. 2016/2135 günlü kararı Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin mal rejiminin tasfiyesinde zamanaşımı süresinin BAŞLANGICINA yönelik 10.02.2016 E. 2014/21309, K. 2016/2135 günlü kararı ile on yıllık zamanaşımı süresinin yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihten başlatılmasına yönelik ÖNCEKİ UYGULAMASINDAN VAZGEÇEREK, tanıma tenfiz kararının kesinleşmesinden itibaren işletilmesi kabul edildi. Karar Metninden... "...... Mal rejiminin tasfiyesi davalarında zamanaşımı süresi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146.maddesine göre, on yıl olarak kabul edilmektedir. Çözüme kavuşturulması gereken husus, zamanaşımı süresinin yabancı mahkeme kararının kesinleştiği tarihte mi? yoksa, tanıma tenfiz kararının kesinleştiği tarihte mi? başlayacağıdır. Yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk Mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır (5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'nun 50). Kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi, tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine (5718 sayılı MÖHUK'nun 58/1), kesin hüküm veya kesin delil etkisi ise yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade eder (5718 sayılı MÖHUK'nun 59). Karşılığı Mülga 2675 sayılı Kanun'da bulunmayan 5718 sayılı MÖHUK'nun 59.maddesi, yabancı mahkemelerce verilen kararların maddi hukuk bakımından ülkemizde hüküm ifade etmeye başlayacağı tarihi göstermeye ilişkindir. Söz konusu yasal düzenlemeyle, özellikle ticaret, borçlar, miras ve aile hukuku yönünden belirsizliği ortadan kaldırmak adına önemli eksiklik giderilmiştir. Mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalar yönünden, anılan Kanun maddeleri değerlendirildiğinde, tanıma tenfiz kararı verilmek koşuluyla, eşler yabancı mahkemece boşanmanın kabulüne ilişkin verilen kararın kesinleştiği tarihte itibarıyla boşanmış sayılırlar. Bu yasal düzenlemeye göre, tanıma tenfiz kararı daha sonraki tarihlerde verilse dahi, evlilik birliği yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihte sona ermiş kabul edilecektir. MÖHUK'nun 59. maddesi ile getirilen bu düzenleme sayesinde, eşlerin yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihten, tanıma tenfiz kararının verildiği tarihe kadar geçen ara dönemde edindikleri malvarlıkları, evlilik birliği dışında edinilen mal olarak kabul edilecektir. Diğer yandan, bu ara dönemde birbirlerine mirasçı olamayacaklar, duruma göre bu dönemde doğan çocuk evlilik dışı doğmuş sayılacaktır. Bu düzenlemeyle, yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarih ile tanıma tenfiz kararının kesinleştiği tarih arasındaki ara dönemdeki belirsizlik ortadan kaldırılmıştır." KARAR METNİ 8. Hukuk Dairesi 2014/21309 E. , 2016/2135 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Mal Rejiminden Kaynaklanan Alacak ... ile ... aralarındaki mal rejiminden kaynaklanan alacak davasının reddine dair ... 3. Aile Mahkemesi'nden verilen ... gün ve ... sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü: KARAR Davacı ... vekili, mal rejiminin tasfiyesi ile alacak isteğinde bulunmuştur. Davalı ... vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın zamanaşımı süresinin geçtiği gerekçesiyle reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Mal rejiminin tasfiyesi davalarında zamanaşımı süresi, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 146.maddesine göre, on yıl olarak kabul edilmektedir. Yargıtay'ın ve Dairemiz'in görüşü bu yöndedir. Çözüme kavuşturulması gereken husus, zamanaşımı süresinin yabancı mahkeme kararının kesinleştiği tarihte mi? yoksa, tanıma tenfiz kararının kesinleştiği tarihte mi? başlayacağıdır. Yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilamların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk Mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır (5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'nun 50). Kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi, tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine (5718 sayılı MÖHUK'nun 58/1), kesin hüküm veya kesin delil etkisi ise yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade eder (5718 sayılı MÖHUK'nun 59). Karşılığı Mülga 2675 sayılı Kanun'da bulunmayan 5718 sayılı MÖHUK'nun 59.maddesi, yabancı mahkemelerce verilen kararların maddi hukuk bakımından ülkemizde hüküm ifade etmeye başlayacağı tarihi göstermeye ilişkindir. Söz konusu yasal düzenlemeyle, özellikle ticaret, borçlar, miras ve aile hukuku yönünden belirsizliği ortadan kaldırmak adına önemli eksiklik giderilmiştir. Mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalar yönünden, anılan Kanun maddeleri değerlendirildiğinde, tanıma tenfiz kararı verilmek koşuluyla, eşler yabancı mahkemece boşanmanın kabulüne ilişkin verilen kararın kesinleştiği tarihte itibarıyla boşanmış sayılırlar. Bu yasal düzenlemeye göre, tanıma tenfiz kararı daha sonraki tarihlerde verilse dahi, evlilik birliği yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihte sona ermiş kabul edilecektir. MÖHUK'nun 59. maddesi ile getirilen bu düzenleme sayesinde, eşlerin yabancı mahkeme ./. ilamının kesinleştiği tarihten, tanıma tenfiz kararının verildiği tarihe kadar geçen ara dönemde edindikleri malvarlıkları, evlilik birliği dışında edinilen mal olarak kabul edilecektir. Diğer yandan, bu ara dönemde birbirlerine mirasçı olamayacaklar, duruma göre bu dönemde doğan çocuk evlilik dışı doğmuş sayılacaktır. Bu düzenlemeyle, yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarih ile tanıma tenfiz kararının kesinleştiği tarih arasındaki ara dönemdeki belirsizlik ortadan kaldırılmıştır. Aksi düşünceyle, on yıllık zamanaşımı süresini yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihte başlatmak; tanıma tenfiz kararı verilene kadar geçen sürede eşler, Türk Kanunlarına göre halen evli sayılacaklarından, ara dönemde boşanmaya bağlı olarak Türkiye de açılacak tazminat, nafaka, velayet ve mal rejiminin tasfiyesi gibi bazı dava haklarından yararlanma imkanı olmayacak, açılmış davaların da görülebilirlik ön koşulu (evlilik devam ettiğinden) gerçekleşmediğinden reddedilmesi sonucu ile karşılaşılacaktır. Başka bir anlatımla, tanıma tenfiz kararından önceki ara dönemde, taraflar boşanmaya bağlı diğer dava haklarını kullanamayacak, ancak zamanaşımı işlemeye devam edecektir. Tanıma tenfiz kararından sonra açılacak davalarda ise, zamanaşımı, yabancı mahkeme kararının kesinleştiği tarihte başlatılmış olacağından zamanaşımının geçmiş olması olasılığı ile karşılaşılacaktır. Bu görüş, hak sahibinin haktan yararlanmasına izin verilmeden, zamanaşımını işletmeye başlatmak demektir ve hak arama yolunun kapatılması anlamına gelir. Katılmadığımız bu görüş TBK'nun 149/1 ve 153/6 maddelerine de aykırıdır. İleri sürülmesi zamanaşımına bağlanan hakların kullanılmasında, zamanaşımı, söz konusu hakkın kullanılabilir duruma geldiği tarihte başlar. Bir hak kullanılabilir duruma gelmeden zamanaşımı işletilemez. Tüm bu açıklamalar nedeniyle, Dairemizce on yıllık zamanaşımı süresinin yabancı mahkeme ilamının kesinleştiği tarihten başlatılmasına yönelik önceki uygulamasından vazgeçilerek, tanıma tenfiz kararının kesinleşmesinden itibaren işletilmesi kabul edilmiştir. Somut olaya gelince; Eşler ... Asliye Hukuk Mahkemesi'nin ... tarihinde kesinleşen ilamı ile boşanmışlardır. Söz konusu ilam,... 2.Aile Mahkemesi'nin ... tarihinde kesinleşen kararıyla tenfiz edilmiştir. Mal rejiminin tasfiyesine ilişkin temyize konu dava ise 17.08.2012 tarihinde açılmıştır. Kaldı ki davalı tarafça, süresinde zamanaşımı def’inde bulunulmamıştır. Mahkemece iddia ve savunma çerçevesinde toplanan ve toplanacak olan taraf delillerine göre uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının bu nedenle kabulüyle hükmün 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK'nun 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 25,20 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 10.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  7. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi'nin, mal rejiminin tasfiyesi davalarının "BELİRSİZ ALACAK DAVASI'' olduğuna ilişkin içtihadı KARAR METNİ 8. Hukuk Dairesi 2014/19870 E. , 2016/1924 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Katkı Payı ve Katılma Alacağı ... ile ... aralarındaki katkı payı ve katılma alacağı davasının açılmamış sayılmasına dair ..... Aile Mahkemesi'nden verilen 10.06.2014 gün ve 106/398 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü: KARAR Davacı ... Çıtlak vekili, evlilik birliği içinde edinilen taşınmazlar nedeniyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 500,00 TL katkı payı alacağı, 500,00 TL katılma alacağı olmak üzere toplam 1.000,00 TL alacağın yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı ... vekili, davacının ev hanımı olduğu, davacının katkısı bulunmadığından açılan davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, talebin katkı payı ve katılma alacağı talebini içerdiği, katkı payı talepli davanın belirsiz alacak davası olmadığı, davacı vekilinin talebini açıklamadığı, verilen süre içinde talep sonucundaki eksikliği gidermediği HMK 120. maddesi gereğince davanın usulden reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile davanın verilen süreye rağmen talep ile ilgili açıklama yapılamadığı, eksik harcın da yatırılmadığından davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirme yapmak ve uygulanacak kanun maddelerini belirlemek hakime aittir (6100 sayılı HMK m. 33). İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, katkı payı alacağı ve artık değere katılma alacağı isteğine ilişkindir. Somut olaya gelince; eşler, 12.03.1983 tarihinde evlenmiş, 27.11.2013 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir (TMK m. 225/son). Sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı(743 sayılı m. TKM 170), bu tarihten mal rejiminin sona erdiği tarihe kadar ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4722 sayılı yasanın m. 10, TMK m. 202). Tasfiyeye konu taşınmazların bir kısmının, eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde, bir kısmının ise, edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde edinildiği anlaşılmaktadır. Mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı bulunduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır (TMK m. 179). 6100 sayılı HMK'nun 107. maddesinde, belirsiz alacak davaları; davanın açıldığı tarihte miktarı yahut değeri tam ve kesin olarak belirlenemeyen, belirlenmesi davacıdan beklenemeyen veya bunun imkansız olduğu, ancak karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olan davalar olarak tanımlanmıştır. Aynı maddede, belirsiz alacak davalarında, alacaklının hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle açacağı belirsiz alacak davalarında, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebi artırabileceği hükmüne yer verilmiştir. Kanun koyucu, madde metninde “miktarı ve değeri tam ve kesin olarak belirlenemeyen” tabirini bilinçli olarak kullanmıştır. Bu düzenlemeyle dava konusu alacak miktarının belirlenmesine yarayan bilgilere ulaşılmanın imkansız ya da çok zor olduğu durumlarda belirsiz alacak davalarının açılmasına imkan verilmiştir. Bununla yargı yükünün azaltılması, hak aramanın kolaylaştırılması ve yargılamanın en kısa sürede, en az masrafla tamamlanması amaçlanmıştır. Belirsiz alacak davasında davacı alacağını dava açtığı sırada belirleyememektedir, ancak dava sırasında alacağın tespiti, yani belirlenebilir hale gelmesi üzerine yeni bir dava açmasına gerek olmaksızın aynı davada alacağının tümünü talep edebilmektedir. Başlangıçtaki belirsiz olan alacak en geç ispat aşamasında; delillerin toplanması ya da bilirkişi incelemesi yaptırılması ya da hâkimin takdiri ile belirlenebilir hale gelmektedir (PEKCANITEZ, H., Belirsiz Alacak Davası, DEÜHFD, C.11, Özel Sayı: 2009, s. 535). Yukarda açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler uyarınca yapılan incelemede; Davacı dava dilekçesindeki açıklamalarında talebini katkı payı ve katılma alacağı olarak belirterek bunun tespitini ile 500,00 TL katkı payı alacağı ve 500,00 TL katılma alacağı olmak üzere toplam 1.000,00 TL alacağın tahsilini talep ettiği görülmektedir. Davacının dava dilekçesindeki anlatımlarıyla alacağını dava açtığı sırada belirleyemediği, ancak delillerin toplanması ya da bilirkişi incelemesi yaptırılması ya da hâkimin takdiri ile belirlenebilir hale gelebileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle, davacının davasını dava açılmadan önce yürülüğe giren 6100 sayılı HMK m. 107'de düzelenen 'belirsiz alacak davası' niteliğinde açtığının kabulü gerekir. Mal rejiminin tasfiyesi davalarının niteliği gereği belirsiz alacak davası olduğunun kabulü gerekir. Durum böyle iken mahkemece, davacının talebini açıklamadığı ve yapması gereken açıklmaya göre harcını tamamlamadığı gerekçesiyle davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru olmamıştır. O halde, mahkemece yapılacak iş, yargılamanın kaldığı yerden devamı ile tahkikata ilişkin usul işlemlerinin yürütülmesi, tahkikat sonucuna göre davacının talebi hakkında bir karar vermek olmalıdır. SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarda gösterilen sebeplerle 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3.maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK'nun 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 25,20 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 08.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  8. 6502 sayılı Kanunun 3. maddesinde “Tüketici işlemi; eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dahil olmak üzere kurulan her türlü sözleşme ve işlemi kapsar.” şeklinde yeniden tanımlanmıştır. Bu hüküm mülga 4077 sayılı Kanunun 3/h bendindeki tüketici işlemi tanımından daha kapsamlıdır. 20. Hukuk Dairesi 2015/14583 E. , 2016/321 K. Taraflar arasındaki itirazın iptali davasında Bakırköy 1. Asliye Hukuk ve Bakırköy 2. Tüketici Mahkemelerince ayrı ayrı görevsizlik kararı verilmesi nedeni ile yargı yerinin belirlenmesi için gönderilen dosya içindeki tüm belgeler incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Dava, ifanın ayıplı olmasından kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Bakırköy 1. Asliye Hukuk Mahkemesince, "Uyuşmazlığın tükeci işleminden kaynaklandığı" gerekçesiyle görevsizlik yönünde hüküm kurulmuştur. Bakırköy 2. Tüketici Mahkemesi ise, "Dava konusu taşınmazın mal sahibi olan ... ...'ın 6502 sayılı Kanunda tanımlanan satıcı vasfına sahip olmadığı" gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, kararlar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. 28.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 3. maddesi, tüketici işleminin kapsamını esaslı biçimde değiştirmiş, aynı Kanunun 83/2. maddesi ise "Taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu işlemler ile diğer kanunlarda düzenleme yapılması bu işlemin tüketici işlemi sayılmasını ve bu kanunun görev ve yetkiye ilişkin hükümlerinin uygulanmasını engellemez." diyerek kanunun uygulama alanını daha da genişletmiştir. 6502 sayılı Kanunun 3. maddesinde “Tüketici işlemi; eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dahil olmak üzere kurulan her türlü sözleşme ve işlemi kapsar.” şeklinde yeniden tanımlanmıştır. Bu hüküm mülga 4077 sayılı Kanunun 3/h bendindeki tüketici işlemi tanımından daha kapsamlıdır. Bundan böyle, 6502 sayılı Kanunun tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamaların tüketici mahkemelerinde çözümünü öngören 73. maddesi hükmü ile içeriği az yukarıda yer alan 83/2. maddesinin açık hükmü nedeniyle yukarıda sayılan sözleşme ve işlemler tüketici mahkemesinin görev alanına girmiştir. Somut olayda davacının, davalı emlak komisyoncusu ile aralarında simsarlık sözleşmesi, müteahhit olan diğer davalı ile ise alım - satım sözleşmesi mevcuttur. Davacı bu sözleşmelerin gereği gibi ifa edilmemesinden kaynaklanan alacağının tahsilini talep etmiştir. Dava tarihi itibariyle yürürlüğe girmiş olan 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 3, 73/1 ve 83/2 maddeleri uyarınca bu tür davalara bakma görevinin tüketici mahkemelerine ait olduğu nazara alındığında uyuşmazlığın tüketici mahkemesinde görülüp sonuçlandırılması gerekir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, 6100 sayılı HMK’nın 21 ve 22. maddeleri gereğince Bakırköy 2. Tüketici Mahkemesinin YARGI YERİ OLARAK BELİRLENMESİNE 14/01/2016 gününde oy birliğiyle karar verildi.
  9. Anayasanın 129/5. maddesi gereğince memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet kusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunması karşısında; dava dilekçesinde sıralanan maddi olgularda davalının salt kişisel kusuruna dayanılması nedeniyle davanın adli yargı yerinde çözümlenmesi gerekir. Hukuk Genel Kurulu - 2014/110 E. , 2015/2600 K. "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Malatya 2. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.03.2012 gün ve 2011/315 E 2012/139 K sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 06.03.2013 gün ve 2012/10074 E 2013/3884 K sayılı ilamı ile; (..Dava, psikolojik baskı ve bezdiri uygulandığı gerekçesi ile kişilik haklarına saldırıdan dolayı uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davalı tarafından temyiz olunmuştur. Davacı, ... Üniversitesi .......... Bölüm Başkanı olarak görev yaptığını, fakülte dekanı olan davalının tutum ve davranışları ile psikolojik baskı ve yıldırma politikaları uyguladığını, davalıyı üniversite yönetimine şikayet etmesine rağmen sonuç alamadığını, aksine bu şikayeti nedeniyle disiplin cezası ile cezalandırıldığını, davalı tarafından diğer öğretim elamanlarının "Kadir beye dikkat edin, onunla görüşmeyin, uzak durun, ...vs."şeklinde uyarıldığını, davalı tarafından kendisine karşı dışlama ve tecrit etme politikası uygulandığını, mesaiye dikkat etmesine rağmen önceki bir tarihte mesaiye gelmediğinden bahisle hakkında soruşturma açıldığını, söylemediği sözlerin söylenmiş gibi rektörlük makamına çarpıtılarak yansıtıldığını, bir takım resmi yazılarla gereksiz uyarılara maruz kaldığını, davalının bezdiri uygulamaları nedeni ile ruh ve beden sağlığının zarar gördüğünü belirterek uğradığı manevi zararın ödetilmesi isteminde bulunmuştur. [ilgiliicerik icerik_id="157"] Davalı, davacının açtığı haksız ve hukuki dayanaktan yoksun davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Yerel mahkemece, davacının iddiaları sabit görülerek istemin bir bölümünün ödetilmesine karar verilmiştir. Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi ilgili kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır. (T.C. Anayasası 40/III, 129/V, 657 Sy.K.13, HGK 2011/4-592 E., 2012/25 K.) Bu konuda yasal düzenlemeler emredici hükümler içermektedir. Diğer yandan Sorumluluk Hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır. Davaya konu edilen olayda, davalının ......... Üniversitesi ...... Fakültesi dekanı olduğu, davacı hakkında haksız şikayette bulunduğu ve bu nedenle soruşturma geçirmesine ve uyarma cezası almasına neden olduğu, diğer öğretim görevlilerine davacıdan uzak durmaları için telkinde bulunduğu, diğer öğretim elemanlarına yönelik bir uygulama olmadığı halde mesai saatleri içinde davacının yerinde olup olmadığını takip ettirdiği, davalının yöneticilik sıfatını kötüye kullanarak davacının kişilik haklarını zedelediği ileri sürüldüğüne göre, Anayasa'nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası'nın 13/1. maddesi gereğince adli yargı yerinde davalıya yönelik açılan davada husumet nedeni ile davanın reddine karar verilmesi gerekir. Yerel mahkemece açıklanan yasal düzenleme gözetilerek, davalı hakkındaki davanın husumet nedeniyle reddedilmesi gerekirken, işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir......) gerekçesiyle oyçokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava; kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat isteğine ilişkindir. [ilgiliicerik icerik_id="33917"] Davacı vekili, müvekkilinin ... Üniversitesi ..... Fakültesinde ..... Bilimleri bölüm başkanı ve ..... anabilim dalı başkanı olarak görev yaptığını, fakülte dekanı olan davalı profesör Dr. G.. A..'ın davacıya karşı psikolojik baskı ve yıldırma politikaları ile mobbing kapsamında değerlendirilecek davranışlarda bulunduğunu, fakültede görev yapan diğer öğretim elemanlarının davalı tarafından '' K..beye dikkat edin, onunla görüşmeyin, uzak durun... vs '' şeklinde uyarıldığını, fakültede yapılan görev dağılımlarında, eğitim – öğretim ile ilgili oluşturulan komisyonlarda davacıya görev verilmediğini, gerçekleştirilen etkinliklere davacı davet edilmeyerek dışlama ve tecrit etme politikası izlendiğini, davacının mesai saatlerine gereken özeni göstermesine rağmen mesaiye riayet etmediğinden bahisle hakkında soruşturma başlatıldığını, davacının sarfetmediği birtakım sözlerin davalı tarafından rektörlük makamına davacı söylemiş gibi yanlış bir şekilde ya da çarpıtılarak yansıtıldığını, davacıya sıklıkla resmi yazılarla gereksiz uyarılar yapıldığını, bu olaylar neticesinde davacının kişilik haklarının tahrip edildiğini, ruh ve beden sağlığının zedelendiğini, davalının yöneticilik sıfatını kötü niyetli olarak davacının kişilik haklarını zedelemek amacıyla kullandığını belirterek manevi tazminata karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davacının iddialarının asılsız olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel Mahkemece; davalının işyerinde amir pozisyonunu kullanarak davacının kişilik haklarını çiğnediği, çalışma arkadaşları arasında davacıyı küçük düşürdüğü gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 5000 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmiştir. Karar davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda yazılı gerekçelerle bozulmuştur. Yerel Mahkemece; önceki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını, davalı vekili temyiz etmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu eylemlerin hizmet kusuru mu yoksa hizmetten ayrılabilen kişisel kusur mu olduğu, varılacak sonuca göre davanın Anayasa’nın 129/5 ve 657 sayılı Kanun'un 13. maddesi uyarınca husumet yokluğu nedeniyle reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. Öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemeler ortaya konularak somut olayda davalının eylemlerinin görevden ayrılabilir salt kişisel kusur mu, yoksa görev kusuru mu oluşturduğu irdelenmeli, husumet ehliyeti de buna göre ele alınmalıdır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 129/5. maddesinde; “Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.” düzenlemesi yer almaktadır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun “Kişilerin uğradıkları zararlar” başlıklı 13. maddesinin 06.06.1990 tarih 3657 sayılı Kanun'un 1 maddesi ile değişik birinci fıkrasında ise; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.” kuralı getirilmiştir. Anayasanın sözü edilen hükmü tüm kamu personelini içermekte olup, kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak, zarara uğrayan kişilerin açacakları tazminat davalarında pasif husumeti düzenleyen usulü bir kural niteliğinde olup 657 sayılı Kanun'un yukarıda açıklanan 13. maddesi ile de aynı doğrultudadır. Bu bağlamda; anılan maddeler ile yasa koyucunun, memur ve kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken, işledikleri fiillerden dolayı haklı haksız yargı önüne çıkarılmalarını önlemek ve kamu hizmetinin sürekli, eksiksiz görülmesini sağlamak, mağdur için de daha güvenilir bir tazminat sorumlusu tespit etmek amacını güttüğü söylenebilir. Ne var ki, personelin kişisel eylem ve davranışlarının idari eylem ve işlem sayılmadığını da burada hemen belirtmek gerekir. Gerçektende Anayasa’nın 125/son fıkrası uyarınca “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” Anayasa’nın 137. maddesinde ise “...konusu suç olan emri yerine getiren kimsenin sorumluluktan kurtulamayacağı” belirtilmektedir. Görüldüğü üzere Anayasa’da kamu personelinin kanuna aykırı eylem ve işlemlerinden şahsen sorumlu tutulacağı ilkesinin de kabul edildiği çok açıktır. Diğer yandan memur veya kamu görevlisinin tamamen kendi iradesi ile kasten ya da yasalardaki açık hükümler dışına çıkarak ve bunlara aykırı olarak suç sayılan eylemiyle verdiği zararlarda eylem ile kamu görevinin yürütülmesi arasında objektif bir illiyet bağının varlığından söz edilemez. Bu gibi hallerin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 13. maddesinin hukuksal alanı dışında tutulduğunda şüphe olmamalıdır. Zira, görevden kolayca ayrılabilen ve görev dışında kalan kusurlu eylem ile kamu görevi arasındaki bağ kesilerek salt memurun ya da kamu görevlisinin kişisel kusuru ile karşı karşıya kalınmaktadır. İşte bu noktada görev kusuru ile kişisel kusurun ayrımında kişisel kusurun alanı ve unsurlarının açık bir biçimde saptanması önem taşımaktadır. Bilindiği gibi, görev kusuru daha çok kamu görevlisinin görevinden ayrılamayan kişisel kusuru olarak kendini gösterir. Bu kişisel kusur, görev içinde ve dolayısıyla idarenin ajanına yüklediği ödev yetki ve araçlarla işlenmektedir. Kişisel kusurda ise; kamu görevlisinin eyleminde açıkça ve kolayca görevinden ayrılabilen tasarruf ve hatalar görülür. Bir başka deyişle, kişisel kusurda idare nam ve hesabına hareket eden bir kamu görevlisinin idareye atıf ve izafe olunacak yerde, doğrudan doğruya kendi şahsına isnat olunan ve kişisel sorumluluğunu intaç eden hukuka aykırı eylem ve işlemleri belirgindir ve burada kamu görevlisi zarar doğurucu eylemini kamusal görevin yerine getirilmesi saiki ile ancak salt kişisel kusuru ile işlemiştir. Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda personelin kişisel eylem ve davranışları idari eylem ve işlem sayılmamış, kişisel kusura dayanan davaların inceleme yerinin adli yargı olduğu, hasmının da kişinin kendisi olduğu kabul edilmiştir (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 1993, s. 505; tanım yönünden Cüneyt Ozansoy, Tarihsel ve Kuramsal Açıdan İdarenin Kusurdan Doğan Sorumluluğu, Doktora Tezi, 1989, s. 330) Diğer yandan, Uyuşmazlık Mahkemesinin 05.03.1966 gün ve 65/64 E., 1966/1 Karar sayılı kararı ve aynı görüşün devamı niteliğinde 1982 Anayasası döneminde verdiği 17.03.1986 gün ve 1985/20-1986/27 sayılı kararında “dikkatsizlik tedbirsizlik ve meslekte acemilik nedenlerle verilen zararlarda ancak şahsi kusurun söz konusu olacağı”, “ idarenin ajanı durumundaki kişilerin şahsi kusurları yönünden kendilerine açılan tazminat davalarının adli yargı yerinde görülmesi gerektiği” ilkesi benimsenmiştir (Cüneyt Ozansoy, s. 247 vd.; Hukuk Genel Kurulunun 26/09/2001 gün ve 2001/4-595 E., 2001/643 K. sayılı kararı) Sonuç olarak, Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Kanun’un 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabilir. İdare aleyhine böyle bir davanın açılabilmesi, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Kamu görevlisinin, özellikle haksız eylemlerde, Anayasa ve özel yasalardaki bu güvenceden yararlanma olanağı bulunmamaktadır. Bu genel açıklamalar ışığında somut olay ele alındığında; davacı, kendisine karşı psikolojik baskı ve bezdiri uygulandığı gerekçesi ile manevi tazminat isteminde bulunduğundan davacının istemini dayandırdığı bu maddi olgulardan, davalı dekanın göreviyle ilgili bir eylemine değil, salt kişisel kusuruna dayanıldığı anlaşılmaktadır. Anayasanın 129/5. maddesi gereğince memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin davaların idare aleyhine dava açılabilmesinin, eylemin hizmet kusurundan kaynaklanmış olması koşuluna bağlı bulunması karşısında; dava dilekçesinde sıralanan maddi olgularda davalının salt kişisel kusuruna dayanılması nedeniyle davanın adli yargı yerinde çözümlenmesi gerekir. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 15.11.2000 gün ve 2000/4-1650 E. 2000/1690 K.; 26.09.2001 gün ve 2001/4-595 E. 2001/643 K.; 29.03.2006 gün ve 2006/4-86 E. 2006/111 K.; 17.10.2007 gün ve 2007/4-640 E. 2007/725 K.; 20/02/2008 gün ve 2008/4-156 E., 2008/140 K.; 11.11.2009 gün ve 2009/4-411 E., 2009/491 K.; 18.11.2009 gün ve 2009/4-448 E., 2009/545 K.; 30.10.2013 gün ve 2013/4-44-1512 E., K.; 30.04.2014 gün ve 2013/4-1537 E., 2014/573 K.; 21.05.2014 gün ve 2013/4-1601 E., 2014/681 K. sayılı ilamlarında da aynı ilke benimsenmiştir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; davalının yöneticilik sıfatını kötüye kullanarak davacının kişilik haklarının zedelendiğini iddia edildiğinden davanın husumet yokluğundan reddi gerektiği belirtilmiş ise de bu görüş çoğunluk tarafından benimsenmemiştir. Hal böyle olunca, Özel Dairenin husumete ilişkin bozmasına karşı yerel Mahkemenin direnmesi yerindedir. Ne var ki, mahkemece hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiş olduğundan, dosyanın temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerekir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun bulunduğundan dosyanın işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 11.11.2015 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
  10. CMK'nın 326/2. maddesi uyarınca birlikte suç işleyen sanıklara yargılama giderlerinin ayrı ayrı yerine müteselsilen yükletilmesine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. T.C YARGITAY 13.Ceza Dairesi Esas: 2014 / 35814 Karar: 2015 / 20091 Karar Tarihi: 16.12.2015 (7201 S. K. m. 35) (5237 S. K. m. 53) (5271 S. K. m. 326) Dava ve Karar: Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü: Sanık S.. B..'e Tebligat Kanununun 35.maddesine göre yapılan tebligatın sanığın askerlik adresine yapıldığı, dosya içerisindeki belgeye göre sanığın askerlik görevinin 22.11.2013 tarihinde bittiği, bu tarihten sonra yapılan tebligatın geçersiz olması nedeniyle sanığın temyiz talebinin süresinde olduğu kabul edilerek yapılan temyiz incelemesinde; Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçun sanıklar tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz nedenleri de yerinde görülmemiştir. Ancak; 1- Anayasa Mahkemesi'nin 08.10.2015 günlü, 2014/140 Esas ve 2015/85 Karar sayılı, 24.11.2015 gün ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan kısmi iptal kararı uyarınca, 5237 sayılı TCK 53.madde 1.fıkra b. bendinde düzenlenen seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasi hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına hükmünün iptal edilmesi nedeniyle uygulanamayacağının gözetilmesi zorunluluğu ve kasten işlemiş olduğu suç dolayısıyla hapis cezasıyla mahkûmiyetin yasal sonucu olarak sanıkların, 5237 sayılı TCK nın 53/1. maddesinin (a), (c), (d) ve (e) bentlerinde yazılı haklardan aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca cezanın infazı tamamlanıncaya kadar, kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından ise anılan maddenin 3. fıkrası uyarınca mahkûm olduğu hapis cezasından koşullu salıverilinceye kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması, 2- CMK'nın 326/2. maddesi uyarınca birlikte suç işleyen sanıklara yargılama giderlerinin ayrı ayrı yerine müteselsilen yükletilmesine karar verilmesi, Bozmayı gerektirmiş, sanıklar E.. A.., S.. B.. ve D.. F..'ın temyiz istemleri bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle tebliğnameye aykırı olarak bozulmasına, bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK un 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, hüküm fıkrasından TCK'nın 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin bölümlerin çıkartılarak, yerine Kasten işlemiş olduğu suç için hapis cezasıyla mahkûmiyetin yasal sonucu olarak sanığın, 5237 sayılı TCK nın 53/1. maddesinin (a), (c), (d) ve (e) bentlerinde yazılı haklardan aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca cezanın infazı tamamlanıncaya kadar, kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından ise anılan maddenin 3. fıkrası uyarınca mahkûm olduğu hapis cezasından koşullu salıverilinceye kadar yoksun bırakılmasına cümlesinin eklenmesi, yine yargılama giderine ilişkin kısmın çıkarılarak yerine Toplam 40,25-TL yargılama giderinin sanıklardan payları oranında ayrı ayrı tahsiline, ancak her bir sanığın ödemesi gereken 13,41- TL yargılama giderinin 6352 sayılı yasanın 100. maddesi ile CMK'nın 324. maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen cümle gereğince, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 106. maddesindeki terkin edilmesi gereken tutardan az olduğu ve bu nedenle de sanıklara yargılama gideri olarak yükletilemeyeceğinden yargılama giderinin hazine üzerinde bırakılmasına” cümlesinin eklenmesi suretiyle, diğer yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün düzeltilerek ONANMASINA, 16.12.2015 gününde oybirliği ile, karar verildi.
  11. Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti arasında imzalanan Sosyal Güvenlik Sözleşmesi nedeniyle davacının Alman Rant Sigortasına giriş tarihinin Türkiye'deki sigortalılığın başlangıcı kabul edilebilmesi için borçlanma işleminin yapılmasına gerek olmadığının kabulü gerekir. T.C YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2015 / 10-1824 - Karar: 2015 / 2903 Karar Tarihi: 09.12.2015 ÖZET: Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti arasında imzalanan Sosyal Güvenlik Sözleşmesi nedeniyle davacının Alman Rant Sigortasına(uzun vadeli sigorta) giriş tarihinin Türkiyedeki sigortalılığın başlangıcı kabul edilebilmesi için borçlanma işleminin yapılmasına gerek olmadığının kabulü gerekir.(2709 S. K. m. 90) (5510 S. K. m. 4, 38) (506 S. K. m. 108, Geç. m. 20) (3201 S. K. m. 5) (Türkiye Cumhuriyeti İle Federal Almanya Cumhuriyeti Arasında Sosyal Güvenlik Konusunda Yapılan Sözleşme m. 29) Dava: Taraflar arasındaki "tespit-iptal" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 15.03.2013 gün ve 2013/145 E.2013/176 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesi'nin 02.05.2013 gün ve 2013/6879 E. 2013/9080 K. sayılı ilamıyla bozulmuş, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. (...Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalı Kurum vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. Mahkemenin, henüz yapılmış bir borçlanma işlemi bulunmadan, sigorta başlangıcına ilişkin kabulü eksik inceleme ve araştırmaya dayalıdır. Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti arasında imzalanan Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin, konuya ilişkin 29uncu maddesinin 4üncü bent hükmü, bir kimsenin Türk sigortasına girmeden önce, Alman rant sigortasına girmiş bulunması halinde, rant sigortasına giriş tarihinin, Türk sigortasına giriş tarihi olarak kabul edileceğini öngörmüştür. Ancak, anılan sözleşme hükmünün uygulanabilmesi; davacı tarafa yöntemine uygun şekilde verilecek mehille, Alman Rant sigortasına giriş olan 01.02.1983 tarihini içerecek şekilde ve 17.12.2012 günlü borçlanma talep tarihinde ki şartlar çerçevesinde yurt dışı borçlanması, 5510 sayılı Yasanın 4/1-b madde kapsamında öngörülen sigortalılık niteliğinde olmak üzere, usulünce sağlanmalı ve borçlanmanın varlığı halinde, sigorta başlangıcına hükmedilmelidir. Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın, eksik inceleme ve araştırmayla yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Davalı vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, davacının, Alman Rant Sigortasına giriş tarihinin Türkiyede sigorta başlangıcı olarak tespiti ile yurt dışında Türk Vatandaşlığı döneminde geçen süreleri 5510 sayılı Yasanın 4/1-a madde kapsamında borçlanabileceğinin tespiti istemlerine ilişkindir. Mahkemece, davacının 3201 sayılı kanun uyarınca borçlanma talebinde bulunduğu tarihteki Türk vatandaşı olma şartı aranmaksızın Türk vatandaşı iken yurtdışında geçen çalışma sürelerini borçlanmaya hakkı bulunduğu, 18 yaşını ikmal ettiği tarih itibari ile Alman Rant sigortasına giriş tarihinin Türkiye Sigorta başlangıç tarihi olarak kabul edilmesi gerektiği ve 3201 sayılı Kanunun 5. maddesi gereği, yurtdışı hizmet borçlanmasına ait süreler 5510 sayılı sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanununa göre hangi sigortalılık haline göre geçmiş sayılacağının belirlenmesine; Türkiye'de sigortalılık varsa borçlanma talep tarihindeki en son sigortalılık haline göre, sigortalılıkları yoksa aynı kanunun 4.maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında geçmiş sigortalılık süresi olarak kabul edileceğinden davacının Türk vatandaşlığından çıkmadan önceki yurtdışı çalışmalarını 5510 sayılı Kanunun 4/1-a maddesi kapsamında borçlanabileceğinin tespitine ilişkin talebinin reddi gerektiği gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçe ile bozulmuştur. Yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize taraf vekilleri getirmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yurt dışında geçen çalışmaların Türkiye'de sigortalılık başlangıç tarihi kabul edilebilmesi için 3201 sayılı Yasaya göre borçlanmanın yapılmasının gerekli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Konuyla ilgisi bakımından öncelikle sigortalılık süresinin başlangıcı kavramına açıklık getirilmelidir. Uzun vadeli sigorta kolları bakımından sigortalılık süresini düzenleyen 5510 sayılı Kanunun 38 inci madde hükmü; malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında dikkate alınacak sigortalılık süresinin başlangıcını; sigortalının, 5417, 6900, 506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun geçici 20 nci maddesi kapsamındaki sandıklara veya bu Kanuna tâbi olarak malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tabi olarak ilk defa kapsama girdiği tarih olarak kabul edileceğini; kanunun uygulanmasında 18 yaşından önce malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına tâbi olanların sigortalılık süresinin, 18 yaşının ikmal edildiği tarihte başlamış olacağını, bu tarihten önceki süreler için ödenen malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primlerinin, prim ödeme gün sayısı hesabına dâhil edileceğini öngörürken, uluslararası sosyal güvenlik sözleşme hükümlerini saklı tutmuştur. Mülga 506 sayılı Kanunun 108. maddesinde ise malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında nazara alınacak sigortalılık süresinin başlangıcı, sigortalının, yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı Kanunlara veya bu Kanuna tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarih olarak belirtilmektedir. Yurt dışında çalışan Türk vatandaşlarının sigortalılık başlangıcı yönünden, bulundukları ülke ile yapılan ikili uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde açık hüküm bulunmayan veya hiç sözleşme yapılmayan ülkelerde bulunanların durumu 3201 Sayılı Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan madde uyarınca borçlanma konusu hizmetlerinden sonra Türkiye'de tescili bulunan sigortalılar yönünden sigortalılık başlangıcı, tescil tarihinden itibaren borçlanılan süre kadar geriye gidilerek bulunacak tarih olacak, hiç tescili olmayanlar için de, borcun tamamen ödendiği tarihten borçlanma süresi kadar geriye gidilerek bulunacağı kabul edilmekte iken, 17.4.2008 tarihli 5754 sayılı Yasanın 79. maddesi ile 3201 sayılı Yasanın 5. maddesine eklenen son fıkra ile Sosyal güvenlik sözleşmesi yapılmış ülkelerdeki hizmetlerini, bu Kanuna göre borçlananların, sözleşme yapılan ülkede ilk defa çalışmaya başladıkları tarih, ilk işe giriş tarihi olarak dikkate alınmaz düzenlemesi ile yurt dışında geçen çalışmaların Türkiye'de sigortalılık başlangıcı sayılamayacağı kabul edilmiştir. Daha sonra 19.10.2014 tarihi 6552 sayılı Yasanın 29. maddesi ile 3201 sayılı Yasanın 5. maddesinin son fıkrasına eklenen Ancak, uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde Türk sigortasına girişinden önce âkit ülke sigortasına girdiği tarihin Türk sigortasına girdiği tarih olarak kabul edileceğine ilişkin özel hüküm bulunan ülkelerdeki sigortalılık sürelerini borçlananların âkit ülkede ilk defa çalışmaya başladıkları tarih, ilk işe giriş tarihi olarak kabul edilir' cümlesi eklenerek yurt dışında geçen ve Uluslararası Sosyal Güvenlik sözleşmesi bulunan akit ülke ile yapılan sözleşmede özel hüküm bulunması hainde yurt dışında geçen çalışmanın Türkiyede sigortalılık başlangıç tarihi kabul edilebilmesi için sigortalılık süresinin borçlanılması gerektiği kabul edilmiştir. Öte yandan, 10.04.1965 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak 01.11.1965 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti arasında imzalanan Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin uzun vadeli sigorta kollarından olan Malullük, Yaşlılık ve Ölüm Sigortaları (aylıkları)' başlıklı beşinci bölüme 02.11.1984 tarihinde imzalanıp 05.12.1985 tarihli 3241 sayılı Yasayla onaylanıp yürürlüğe giren Ek Sözleşme ile getirilen sözleşmenin 29 uncu maddesinin 4üncü bent hükmüne göre, bir kimsenin Türk sigortasına girişinden önce, bir Alman Rant Sigortasına girmiş bulunması halinde, Alman Rant Sigortasına giriş tarihi, Türk Sigortasına giriş tarihi olarak kabul edileceği açıkça ifade edilmiştir. Bu nedenle Ek Sözleşmenin 29. maddesinin 4. bendi hükmü uyarınca yurtdışında ilk defa çalışmaya başlanılan tarihin Türkiyede sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Şu duruma göre, karşımıza, aynı konu hakkında bir tarafta iç hukuk alanında kabul edilen bir yasa kuralı diğer tarafta uluslararası sözleşmede yer alan farklı bir düzenleme çıkmaktadır. Bu sorun kurallar kademelenmesindeki (Normlar Hiyerarşisindeki) sıralamaya göre çözümlenmesinde kuşku bulunmamaktadır. 2004 yılında Anayasa'nın 90. maddesinde 5170 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonucunda, uluslararası temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümlerinin iç hukuk hükümleri ile çatışması halinde sözleşmeye öncelik verilmesi esası kabul edilmiştir. Bu kapsamda, sosyal güvenlik hakkı'nın temel hak ve özgürlükler kapsamında bulunduğu AİHM kararlarıyla belirgin bulunmaktadır. Anayasanın 90/son maddesinde öngörüldüğü üzere; yöntemine göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Öyle ki, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine dahi başvurulamaz. Anayasa; böylece uluslararası sözleşmenin bir kuralını iç hukuk açısından "Yasa" gücünde görmüş "normlar hiyerarşisi" yönünden daha alt sırada kabul etmemiştir. Bu durumda denilebilir ki, uluslararası sözleşmenin bir kuralına, uygulanma açısından yasal güç tanımak Anayasal bir zorunluluktur. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti arasında imzalanan Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin 29/4 fıkrasında Bir kimsenin Türk sigortasına girişinden önce bir Alman rant sigortasına girmiş olması halinde, Alman rant sigortasına girişi, Türk sigortasına giriş olarak kabul edilir.' düzenlemesi nedeniyle davacının Alman Rant Sigortasına giriş tarihinin Türkiye'deki sigortalılığın başlangıcı kabul edilebilmesi için borçlanma işleminin yapılmasına gerek olmadığının kabulü gerekir. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında bir kısım üyelerce; Alman Rant Sigortasına giriş tarihinin Türk sigorta başlangıcı olarak kabulünün özünde söz konusu tarih itibariyle bir gün çalışıldığının kabulü anlamını da taşıdığını, bu nedenle Türk Sigorta başlangıcı olarak kabul edilen tarihe ilişkin sürenin fiilen borçlanılmış ve Türk sosyal güvenliği bakımından değerlendirilebilir hale getirilmiş olmasını aramanın yerinde olacağını, nitekim 10.09.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6552 sayılı Kanunun 29. maddesi ile 3201 sayılı Kanun'un 5/5. maddesine eklenen Ancak, uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde Türk sigortasına girişinden önce âkit ülke sigortasına girdiği tarihin Türk sigortasına girdiği tarih olarak kabul edileceğine ilişkin özel hüküm bulunan ülkelerdeki sigortalılık sürelerini borçlananların âkit ülkede ilk defa çalışmaya başladıkları tarih, ilk işe giriş tarihi olarak kabul edilir.' ek cümlesi ile de yurt dışında geçen çalışmaların Türkiye'de sigortalılık başlangıç tarihi sayılabilmesi için sigortalılık sürelerinin borçlanılması gerektiğinin kabul edildiği bu nedenle direnme kararının bozulması gerektiği görüşü dile getirilmiş ise de, bu görüş, yukarıda belirtilen nedenlerle çoğunluk tarafından kabul edilmemiştir. Açıklanan maddi ve yasal olgular dikkate alındığında usul ve yasaya uygun olan yerel mahkeme kararı onanmalıdır. Sonuç: Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarda açıklanan nedenlerden dolayı ONANMASINA, 09.12.2015 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi. (Kaynak)
  12. "Zübükzade başkan" sözü, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, eleştiri niteliğinde olması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının somut olayda taşımaz. Somut olayda; sanığın, belediye başkanı olan katılan hakkında, Denizli Valiliği'ne vermiş olduğu dilekçesinde belirttiği ifadelerin, Anayasal şikayet hakkı ve TCK'nın 128. maddesinde düzenlenen iddia dokunulmazlığı kapsamında kaldığı, yine halk arasında katılan için sarfettiği "zübükzade başkan" sözünün de, sövme, somut bir fiil ya da olgu isnadı olarak kabul edilemeyeceği, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, eleştiri niteliğinde olması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetilmeden, sanığın beraati yerine, hükümlülük kararı verilmesi bozmayı gerektirmiştir. T.C YARGITAY 18.Ceza Dairesi Esas: 2015 / 9326 Karar: 2015 / 12196 Karar Tarihi: 30.11.2015 (5237 S. K. m. 128) (YCGK 14.10.2008 T. 2008/4-170 E. 2008/220 K.) Dava ve Karar: Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede, başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; Ceza Genel Kurulu'nun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. İnceleme konusu somut olayda; sanığın, belediye başkanı olan katılan hakkında, Denizli Valiliği'ne vermiş olduğu dilekçesinde belirttiği ifadelerin, Anayasal şikayet hakkı ve TCK'nın 128. maddesinde düzenlenen iddia dokunulmazlığı kapsamında kaldığı, yine halk arasında katılan için sarfettiği "zübükzade başkan" sözünün de, sövme, somut bir fiil ya da olgu isnadı olarak kabul edilemeyeceği, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, eleştiri niteliğinde olması nedeniyle hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetilmeden, sanığın beraati yerine, hükümlülük kararı verilmesi, Kanuna aykırı ve sanık H.. P..'in temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnamedeki düşünceye aykırı olarak, hükmün bozulmasına, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 30.11.2015 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
  13. Davacı vekili UYAP ortamından gönderdiği mazeret dilekçesinde, bir başa mahkemede keşfi bulunduğu yönünde geçerli bir mazeret bildirmiştir. Aynı yöntemle, belirlenecek duruşma gününün öğrenilmesi mümkün olup, yeni duruşma gününün tebliği için masraf yatırılmamış olması mazeretin reddini gerektirmez. Dava, işçilik alacakları istemine ilişkindir. Davacı vekili belirtilen tarihteki duruşmaya UYAP ortamından gönderdiği mazeret dilekçesinde, Giresun Dereli Asliye Hukuk Mahkemesinin dosyalarındaki keşifler sebebi ile katılamayacağını bildirmiş ve yeni bir duruşma günü belirlenmesini talep etmiştir. Mahkemece, eksik kalan gider avansının tamamlanmadığı ve mazeret dilekçesi ekinde masraf bulunmadığı, davacı vekilinin duruşma gününden ne şekilde haberdar edileceğini de bildirmediği gerekçesi ile mazeretinin reddine karar verilmiştir. Ardından 6100 sayılı Kanun'un 320/4. maddesi gereğince ikinci kez takipsiz bırakılan dava açılmamış sayılmıştır. Davacı vekili UYAP ortamından gönderdiği mazeret dilekçesinde, Giresun Dereli Asliye Hukuk Mahkemesinde keşfi bulunduğu yönünde geçerli bir mazeret bildirmiştir. Aynı yöntemle, belirlenecek duruşma gününün öğrenilmesi mümkün olup, yeni duruşma gününün tebliği için masraf yatırılmamış olması mazeretin reddini gerektirmez. Mahkemece mazeretin kabulü ile yargılamaya devam edilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile mazeretin reddedilmesi ve ardından dosyanın ikinci kez takipsiz bırakıldığı gerekçesi ile davanın açılmamış sayılması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. T.C.YARGITAY 22. HUKUK DAİRESİE. 2015/29624K. 2015/30479T. 09.11.2015 * DURUŞMAYA UYAP ÜZERİNDEN MAZERET BİLDİRİLMESİ (Mazeret Dilekçesinde Asliye Hukuk Mahkemesinde Keşfi Bulunduğu Yönünde Geçerli Bir Mazeret Bildirildiği - Aynı Yöntemle Belirlenecek Duruşma Gününün Öğrenilmesi Mümkün Olup Yeni Duruşma Gününün Tebliği İçin Masraf Yatırılmamış Olmasının Mazeretin Reddini Gerektirmeyeceği) * VEKİLİN GEÇERLİ MAZERETİ (Uyap Üzerinden Keşfi Bulunduğu Yönünde Geçerli Bir Mazeret Bildirdiği - Aynı Yöntemle Belirlenecek Duruşma Gününün Öğrenilmesi Mümkün Olup Yeni Duruşma Gününün Tebliği İçin Masraf Yatırılmamış Olmasının Mazeretin Reddini Gerektirmeyeceği) * İŞÇİLİK ALACAKLARI DAVASI (Davacı Vekilinin Uyap Ortamından Gönderdiği Mazeret Dilekçesinde Asliye Hukuk Mahkemesinde Keşfi Bulunduğu Yönünde Geçerli Bir Mazeret Bildirdiği - Mazeretinin Reddine ve 2. Kez Takipsiz Bırakılan Davanın Açılmamış Sayılması Karar Verilemeyeceği/Mazeretin Kabul Edileceği) * DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASI (Davacı Vekilinin Uyap Ortamından Geçerli Bir Mazeret Bildirdiği - Mazeretin Reddedilmesi ve Ardından Dosyanın İkinci Kez Takipsiz Bırakıldığı Gerekçesi İle Davanın Açılmamış Sayılmasının Hatalı Olduğu) 6100/m.30,150,320/4 DAVA : Davacı, kıdem, ihbar tazminatı, ücret alacağı, fazla mesai, ulusal bayram ve genel tatil ile yıllık izin ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme, davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir. Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: KARAR : Davacı, davalı şirket bünyesinde çalışırken iş sözleşmesinin davalı tarafından haklı sebep olmadan feshedildiğini belirterek kıdem tazminatı ile ödenmeyen bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir. Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, 21.05.2014 tarihli duruşmada, yeni duruşma gününün tebliği için masraf yatırılmadığı gerekçesi ile davacı vekilinin mazeretinin reddine karar verilmiş ve ikinci kez takipsiz bırakılan dava açılmamış sayılmıştır. Karar, süresi içerisinde davacı tarafından temyiz edilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 150/1. maddesinde; "Usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar duruşmaya gelmedikleri ve gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri taktirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir" Anılan Kanun'un 320/4. maddesinde; "Basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır." düzenlemesine yer verilmiştir. Dava, 12.08.2011 tarihinde 6100 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce açılmıştır. Davacı vekili ilk defa 04.06.2013 tarihinde, anılan kanun yürürlüğe girdikten sonra davayı takipsiz bırakmış ve mahkemece dosya işlemden kaldırılmıştır. 17.02.2014 tarihli duruşmada, bilirkişi raporundaki hesap hatalarının giderilmesi için ek rapor alınmasına ve 65,00 TL gider avansının davacı tarafından iki haftalık kesin süre içerisinde ödenmesine karar verilmiştir. Duruşma 21.05.2014 tarihine bırakılmıştır. Davacı vekili belirtilen tarihteki duruşmaya UYAP ortamından gönderdiği mazeret dilekçesinde, Giresun Dereli Asliye Hukuk Mahkemesinin 2014/93-94-95-96 esas sayılı dosyalarındaki keşifler sebebi ile katılamayacağını bildirmiş ve yeni bir duruşma günü belirlenmesini talep etmiştir. Mahkemece, eksik kalan gider avansının tamamlanmadığı ve mazeret dilekçesi ekinde masraf bulunmadığı, davacı vekilinin duruşma gününden ne şekilde haberdar edileceğini de bildirmediği gerekçesi ile mazeretinin reddine karar verilmiştir. Ardından 6100 sayılı Kanun'un 320/4. maddesi gereğince ikinci kez takipsiz bırakılan dava açılmamış sayılmıştır. Davacı vekili UYAP ortamından gönderdiği mazeret dilekçesinde, Giresun Dereli Asliye Hukuk Mahkemesinde keşfi bulunduğu yönünde geçerli bir mazeret bildirmiştir. Aynı yöntemle, belirlenecek duruşma gününün öğrenilmesi mümkün olup, yeni duruşma gününün tebliği için masraf yatırılmamış olması mazeretin reddini gerektirmez. Mahkemece mazeretin kabulü ile yargılamaya devam edilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile mazeretin reddedilmesi ve ardından dosyanın ikinci kez takipsiz bırakıldığı gerekçesi ile davanın açılmamış sayılması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 09.11.2015 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY : Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, kararın onanması gerekir görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılamıyorum. KARŞI OY : "... 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanun'un 7. maddesine göre İş Mahkemelerinde uygulanan şifahi yargılama usulünü düzenleyen HUMK'un 473 vd. maddeleri 6100 sayılı HMK'nın 450. maddesinle yürürlükten kaldırılmıştır. Yasa'nın 316/d bendine göre "hizmet ilişkisinden doğan davalara", 316/g maddesine göre de "Diğer kanunlarda yer alan ve yazılı yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen dava ve işlere" basit yargılama usulünün uygulanması gerektiğinden eldeki uyuşmazlığa basit yargılama usulünün uygulanması gerektiği açıktır. Basit yargılama usulüne ilişkin kurallar HMK'nın 316-322. maddelerinde düzenlenmiş olup Yasa'nın 320/4 maddesine göre basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, davanın açılmamış sayılmasına karar verilir ve Yasa'nın 322/1 maddesine göre bu Kanun ve diğer kanunlarda basit yargılama usulü hakkında hüküm bulunmayan hâllerde, yazılı yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır. HMK'nın 150. maddesine göre usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar, sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır. 6100 HMK'nın 30. maddesine "Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür" ve HMK'nın 150/2 maddesinde ifade edildiği üzere "geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez." Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde; Anayasa'nın 141/son ve HMK'nın 30. maddelerine göre "Davalarınen az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması" biçiminde açıklanan temel ilke çerçevesinde davacının duruşmaya katılmama gerekçesi "geçerli bir özür" olarak kabul edilebilir. Somut olayda davacı vekili bir başka mahkemede görülmekte olan davaların aynı gün yapılacak keşiflerin de hazır bulunacağını belirterek mazeretli sayılmasını ve yeni duruşma günü belirlenmesini talep etmiştir. Ancak temyiz dilekçesine eklemiş olduğu keşfe ilişkin ara karar zaptının mazeret dilekçesine eklenmediği gibi yeni duruşma günü ve saatinin tebliği için gerekli tebligat pulunuda vermemiştir. Mahkemece davacı vekilinin bir önceki duruşmada hazır olduğu verilen ara kararlarından haberdar olduğu mazeret dilekçesi ekinde masraf olmadığı gibi duruşma gününden ne şekilde haberdar edilmek istendiğine ilişkin beyanda bulunmadığı gerekçesiyle ikinci kez müracata bırakılan davanın HMK 320/4. md. uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Davacı adına iki vekil Avukat O. K. ve A. A. K.'nın vekalet görevini üstlenmiş olduğuda gözetilerek sadece Avukat O. K. tarafından verilen ve "Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması" biçimdeki temel ilkeye aykırı olarak yeni duruşma gününün tebliğ masrafını içermeyen ve belgelenmeyen mazeretin reddine ilişkin mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olduğundan kararın bozulmasına ilişkin sayın çoğunluğun görüşüne katılmamaktayım.
  14. Aşağıda çevirisini okuyucuya sunduğumuz karar, devlet televizyonunda çalışan gazetecinin yöneticileri tarafından gerçekleştirilen sansür uygulamalarını ifşa etmesi üzerine işten çıkarılması ile ilgilidir. Çalıştığı televizyonda uygulanan sansürü eleştiren kitap yazan başvurucunun işten çıkarılması ifade özgürlüğünün ihlalini oluşturur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu kararıyla kamu yayıncılığı alanında uygulanan sansür hakkında kamuoyunu bilgilendiren bir gazeteci bağlamında whistleblowerların (İfşa ve ihbarda bulunan işçi) korunmasının önemini vurgulamıştır. Çeviri: Yusuf Enes KAYA - Anayasa Mahkemesi Raportör Yardımcısı ANKARA BAROSU DERGİSİ, 2016/4 İKİNCİ DAİRE MATUZ/MACARİSTAN DAVASI(Başvuru No: 73571/10) KARAR STRAZBURG 21 Ekim 2014 KESİNLEŞME 21/1/2015 İşbu karar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir. Matuz/ Macaristan davasında Başkan Guido Raimondi; Hakimler Işıl Karakaş, Andras Sajo, Nebojsa Vucinic, Egidijus Kuris, Robert Spano, Jon Fridrik Kjolbro ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, 16Eylül 2014 tarihinde gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından yine aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: USÛL 1. Macaristan aleyhine açılan (73571/10 no.lu) davanın temelinde, Macar vatandaşı olan Gabor Matuz’un (başvurucu), 3 Aralık 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. 2. Başvuran, Mahkeme önünde, Budapeşte’de görevini icra eden Avukat G. Trinn tarafından temsil edilmiştir. Macaristan Hükümeti ise Adalet ve Kamu Yönetimi Bakanlığında görevli olan Z.Tallodi tarafından temsil edilmiştir. 3. Başvurucu, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak gizli belgeleri ifşa ettiği için devlet televizyonundaki işinden kovulması nedeniyle özellikle ifade özgürlüğü kapsamında bilgi verme hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. OLAY VE OLGULAR I. DAVANIN KOŞULLARI 4. Başvurucu 1963 yılında doğmuştur ve Balassagyarmat’da yaşamaktadır. 5. Başvurucu bir gazetecidir. Başvurucu 15 Şubat 2001 tarihinden beri Macar Devlet Televizyonu’nda çalışmaktaydı. 10 Temmuz 2002’de iş sözleşmesindeki değişikliği takiben belirsiz süreli olarak çalışmaya başlamıştır. Söz konusu tarihte başvurucu Devlet Televizyonu Şirketi’nde çalışırken aynı zamanda Kamu Hizmeti Yayıncıları Sendikası’nın başkanlığını yapmıştır. Başvurucu sanat ve kültür alanındaki kişilerle röportajlar yaptığı, Gece Sığınağı (Ejjeli Menedek) adlı bir kültür sanat programında editör ve sunucu olarak çalışmaktaydı. 6. İş sözleşmesinin 10. maddesine göre başvurucu mesleki olarak sır saklama yükümlüğüne uymak zorundaydı. İşi dolayısıyla elde ettiği ve başkalarına ve işverenine zarar verebilecek bilgileri ifşa etmemekle yükümlüydü. Yine iş sözleşmesine göre bu yükümlülüğü ihlal etmesi durumunda iş sözleşmesinin hemen feshedileceği hususuna dikkat etmesi gerekiyordu. 7. Yeni Kültür Sanat Direktörü’ nün atanması üzerine başvurucu Gece Sığınağı adlı programındaki bazı içeriklerin yeni Kültür Sanat Direktörü tarafından kesilmesini ve değiştirilmesini sansür olarak gördüğü için televizyon şirketinin genel müdürüyle görüşmüştür. 8. 6 Haziran 2003 tarihinde Gece Sığınağı adlı programın baş editörü televizyon şirketinin yönetim kuruluna bir mektup göndermiştir. Mektupta yeni Kültür Sanat Direktörü’ nün programdaki bazı içeriklerin kesilmesi ve değiştirilmesi yönündeki önerilerinin sansür olduğu belirtilmekteydi. 19 Haziran 2003’te Magyar Nemzet Online adlı internet gazetesinde bir makale yayınlanmıştır. Bu makalede Macaristan İnternet Gazetecileri Birliği’nin açıklamasının yanında Baş Editörün mektubuna da yer verilmişti. Makalede ayrıca Devlet Televizyonu Şirketi’ndeki sansüre bir son verilmesi isteniyordu. 9. 2004’te başvurucu bir kitap yayınlamıştır. Kitabın her bir bölümünde Kültür Sanat Direktörü’ nün talimatları doğrultusunda söz konusu programda yayınlanmayan 2003 yılında yapılan röportajlardan seçmeler yer alıyordu. Kitapta bu röportajların yanında Baş Editör ile Kültür Sanat Direktörü arasındaki önerilen değişiklere ilişkin kurum içi yazışmalar da vardı. Kitabın bölümleri başvurucunun kişisel görüşlerini yansıtan olayların kısa bir girişi ve özeti mahiyetindeydi. Kitabın önsözünde Devlet Televizyonu’nda gerçekleştirilen sansüre ilişkin belgeye dayalı kanıtların olduğu söyleniyordu ve okuyucular kitapta yer alan belgelerin kültür sanat direktörünün denetleme görevinin gereği olarak meşru bir faaliyette bulunduğunu mu yoksa yayıncının ifade özgürlüğüne müdahale edildiğini mi gösterdiğini karar vermeye davet ediliyordu. 10. 11 Kasım 2004 tarihinde Televizyon Şirketi derhal geçerli olmak üzere başvurucunun ve baş editörün görevine son vermiştir. Başvurucunun işten çıkarılma sebebi özetle söz konusu kitabı yayınlayarak iş sözleşmesindeki sır saklama yükümlülüğünü ihlal etmesiydi. 11. Başvurucu işten çıkarılmasına karşı dava açmıştır. Başvurucu kurum içi yazışmaları, sendika başkanlığı görevi dolayısıyla ve Devlet Televizyonu’nda gerçekleşen sansüre yönelik harekete geçebilmek için edindiğini ve kitabı da bu amaçla yazdığını ileri sürmüştür. 12. Budapeşte İş Mahkemesi 8 Nisan 2008 tarihli kararıyla başvurucunun işvereninin rızası olmadan işvereni ile ilgili bilgi ve belgeleri açıklayarak iş sözleşmesinin 10. maddesindeki yükümlülüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle davayı reddetmiştir. 13. Başvurucu yayınladığı kitabın ne işverenine ne de başka bir kişiye zarar verdiğini, yayınladığı belgeleri işi dolayısıyla değil sendika başkanı olması dolayısıyla edindiğini, bu görevi dolayısıyla çalışma arkadaşlarının çıkarlarını temsil etme görevinin onu Devlet Televizyonu’nda uygulanan sansüre karşı harekete geçmeye zorladığını iddia ederek kararı temyiz etmiştir. Anılan nedenlerle işten çıkarılmasının gerekçesi olan iş sözleşmesinin 10. maddesindeki şartın gerçekleşmediğini ileri sürmüştür. 14.13 Şubat 2009 tarihinde Budapeşte Bölge Mahkemesi, İş Mahkemesi’nin dayandığı gerekçelerin yanında söz konusu kitabın yayınlanmasının Televizyon Şirketi’nin saygınlığı üzerinde zarar verici bir etkisi olabileceği gerekçesiyle temyiz talebini reddetmiştir. Bölge Mahkemesi’ne göre işten çıkarma işverenaçısından hakkın kötüye kullanılması olarak görülemezdi, çünkü başvurucu iş sözleşmesini imzalayarak ifade özgürlüğüne yapılan sınırlandırmayı gönüllü olarak kabul etmişti. 15. Başvurucu kararın tekrar incelenmesi için Yüksek Mahkemeye başvurmuştur. Başvurucu Televizyon Yönetimince bu meseleye ilişkin araştırma yapılması için gösterdiği çabaların sonuçsuz kalması üzerine son çare olarak Devlet Televizyonu’nda uygulanan sansür hakkında kamuoyunu bilgilendirmek için yazdığı kitabın, sansür uygulandığına yönelik iddiaların çürütülemediği de dikkate alındığında, iş sözleşmesine aykırı davranmaktan ziyade ifade özgürlüğünün kullanımı olarak görülmesi gerektiği gerekçesiyle hukuka aykırı bir şekilde işten çıkarıldığını ileri sürmüştür. 16. 26 Mayıs 2010 tarihinde Yüksek Mahkeme başvurucunun başvurusunu reddetmiştir. Başvurucunun ifade özgürlüğüne ilişkin iddialarıyla ilgili olarak davanın kapsamının başvurucunun iş sözleşmesindeki yükümlülüklerine aykırı davranıp davranmadığının incelenmesinin ötesine geçemeyeceğini belirtmiştir.Mahkemeye göre başvurucu işverenine ait dokümanları izinsiz bir şekilde yayınlayarak iş sözleşmesine aykırı davranmıştır. Yüksek Mahkeme başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını kullanmasının iş sözleşmesinin ihlal edilmesini haklı çıkarıp çıkarmayacağı hususunu incelemekten özellikle kaçınmıştır. Bu karar 13 Temmuz 2010 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. II. İLGİLİ İÇ HUKUK 17. Anayasanın 61. maddesi “1. Macaristan Cumhuriyetinde herkes ifade hürriyetine ve kamu yararı olan bilgileri alma ve yayınlama hakkına sahiptir.” Söz konusu tarihte yürürlükte olan, 22 sayılı İş Kanunu’nun 96. bölümü, aşağıdaki gibidir: “Bir işçi veya işveren iş sözleşmesini karşı tarafın; a) İş ilişkisinden kaynaklanan önemli bir yükümlülüğünü kasten yada ağır ihmal suretiyle ihlal etmesi durumunda ihbar önelsiz feshedebilir.” HUKUKİ DEĞERLENDİRME I. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA 18. Başvurucu işverenine ait dokümanları içeren bir kitap yayınlaması nedeniyle Devlet Televizyonu’ndaki işine son verilmesinin ifade özgürlüğünü ve özellikle bilgi ve kanaatlerini üçüncü kişilere açıklama özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu iddiasını Sözleşme’nin 10. maddesine dayandırmaktadır. Sözleşme’nin ilgili maddesi ise aşağıdaki gibidir: “1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğü ve haber ve fikir alma ve de yayma özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir. 2. Görev ve sorumluluklarda yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Hükümet bu görüşe karşı çıkmıştır. A. Kabul Edilebilirlik 19. Mahkeme bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. paragrafının a) fıkrası bağlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik nedeni görmediğini kaydetmektedir. AİHM, bu nedenle başvurunun kabul edilebilir olduğunu belirtmiştir. B. Esas Hakkında 1. Tarafların Beyanları 20. Başvurucu yayınladığı bir kitap nedeniyle işten çıkarılmasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvurucu Devlet Televizyonu’nda çalışan bir gazeteci ve sendika başkanı olarak televizyon şirketinde uygulanan sansür hakkında kamuoyunu bilgilendirme hakkının ve yükümlülüğünün olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca kitabında dile getirdiği iddiaların çürütülmediğini ve meslek etiğine uygun olarak iyiniyetle hareket ettiğini vurgulamıştır. 21. Başvurucu Yerel Mahkemeler‘in kararlarında sözleşmedeki haklarına ilişkin bir inceleme yapmadıklarını belirtmiştir. Başvurucu Yerel Mahkemeler‘in davanın niteliğini ve koşullarını dikkate almaksızın şekli olarak iş ilişkilerinde ifade özgürlüğünün sınırlı olabileceği olgusunu kabul ettiklerini vurgulamıştır. 22. Hükümet başvurucunun Devlet Televizyonu’nda çalışan bir işçi olarak iş sözleşmesine ve özellikle de sır saklama yükümlülüğüne uymak zorunda olduğunu ileri sürmüştür. Hükümete göre başvurucunun sendika başkanı olması onu iş sözleşmesindeki yükümlülüklerine uymaktan muaf tutmayacaktır. Başvurucu kitabı izin almaksızın yayınlayarak ve gizli kalması gereken belgeleri açıklayarak yükümlülüklerine aykırı davranmış ve bu nedenle sözleşmesi feshedilmiştir. 23. Hükümet ayrıca kitapta isim verilerek belirtilen kişilere ait ifadelerin ve yazışmaların yer aldığını, bu nitelikteki kişisel verilerin yayınlanmasının ilgilinin iznini gerektireceğini,ancak başvurucunun böyle bir izni almadığını ileri sürmüştür. 24. Hükümet başvurucunun ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale olmadığını, çünkü başvurucunun Devlet Televizyonu’nda uygulandığını iddia ettiği sansür hakkındaki kitabının yayınlandığını ve kitabın içeriğine herkesin ulaşabildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu bu görüşe karşı çıkmıştır. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi a)Müdahalenin VarlığıHakkında 25. Mahkeme başvurucunun işten çıkarılmasının mesleki yeterliliğine ilişkin daha ileri bir inceleme yapılmaksızın kitabının yayınlanması nedeniyle meydana geldiğini gözlemlemektedir. Bu doğrultuda şikâyet edilen tedbir esasen ifade özgürlüğünün kullanımıyla ilgilidir (bkz. Wille/Lihtenştayn[BD], B.No: 28396/95, § 50, ECHR 1999-VII, andKudeshkina/Rusya, B.No: 29492/05, § 79, 26 Şubat 2009). 26. Mahkeme Sözleşme’nin 10. maddesinin koruma alanın işyerlerinde de geçerli olduğunu vurgular. Bu noktada başvurucu İş Kanunu hükümlerine tabi olsa da devlete ait bir televizyon şirketinde çalışmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece kamu hukuku ilişkilerine değil özel hukuk ilişkilerine de uygulanabileceğini hatırlatır. Buna ek olarak bazı durumlarda devletin özel hukuk kişileri arasındaki ilişkilerde de bireylerin ifade özgürlüğünü korumak şeklinde pozitif bir yükümlülüğü vardır ( Fuentes Bobo/ İspanya, B.No: 39293/98, §38, 29 Şubat 2000). 27. Mahkeme, başvurucunun işvereni hakkında gizli kalması gereken belgeleri içeren bir kitabı yayınlaması nedeniyle işten çıkarılmasının Yerel Mahkemelerce de kabul edildiği gibi, Sözleşme’nin 10. maddesinde korunma altına alınan haklarına bir müdahale oluşturduğu kanaatindedir. 28. Bu tür bir müdahale 10. maddenin ikinci paragrafındaki gereksinimleri yerine getirmediği takdirde söz konusu maddeyi ihlal edecektir. Bu nedenle müdahalenin “kanun tarafından öngörülen şekilde”, anılan paragrafta belirtilen bir ya da daha fazla meşru amaca yönelik olup olmadığının ve ilgili amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratikbir toplumda gerekli” bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. b. Kanunla Öngörülme 29. Mahkeme, başvurucunun iş sözleşmesinin 10. maddesindeki yükümlülüğünü ihlal ettiği için İş Kanunu’nun 96. maddesindeki hükme dayalı olarak işten çıkarıldığı hususunda taraflar arasında bir tartışma olmadığını not etmektedir. c. Meşru Amaç 30. Mahkeme, müdahalenin Sözleşme’nin 10. Maddesinin 2. fıkrasında sayılan başkalarının saygınlığının ya da haklarının korunması amacına ilaveten gizli bilgilerin yayınlanmasının önlenmesi gibi meşru bir amaca da hizmet ettiğini kabul etmektedir. d. Müdahalenin Demokratik Toplumda Gerekli Olup Olmadığı i) Mevcut Olayda Uygulanabilecek Olan Genel Prensipler 31. Başvurudaki temel mesele ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplumda gerekli olup olmadığının incelenmesidir. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı sorusuna ilişkin temel ilkeler, Mahkeme içtihadında oturmuş olup, aşağıdaki gibi özetlenmiştir. (bkz, diğerleri arasında, Vogt/ Almanya,26 Eylül 1995, §52, Series A no. 323; Hertel/ İsviçre, 25 Ağustos 1998,§ 46, Steel ve Morris/ Birleşik Krallık,B. No. 68416/01, § 87, ECHR 2005-II): “(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. Maddenin 2. paragrafı uyarınca bu, kabul gören veya zararsız veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil, aynı zamanda kırıcı,şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik toplumun” olmazsa olmaz çok seslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10. Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve ikna edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir. (ii) 10. Maddenin 2.Fıkrasında belirtilen anlamda“zaruri” sıfatı “acil bir sosyal ihtiyaç” anlamındadır. Sözleşmeci Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve kararları kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir “sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir. (iii) Denetim yetkisinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere, davayı bir bütün olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirti- len gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de Mahkeme, ulusal otoritelerin 10. Madde kapsamında bulunan ilkelere uygun standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayalı oldukları konusunda olumlu kanaata varmalıdır.” 32. Mahkeme, başvurunun kamu televizyonu yayıncılarının gazeteciler tarafından eleştirilmesi kapsamında ifade özgürlüğünün ihlaline karar verildiği Fuentes Bobo ve Wojtas Kaleta/Polonya B.No: 20436/02, 16 Temmuz 2009) davalarıyla benzerlik gösterdiği kanaatindedir. Aynı şekilde bu başvuruda da başvurucu, yöneticilerini ve işverenini eleştiren bir kitap yayınlayan bir gazetecidir. Dolayısıyla bu başvuruda asıl sorun, bu nitelikteki kurumlarda çalışan gazetecilerin sadakat yükümlülüğünün sınırlarının nasıl tespit edileceği ve kamusal tartışmalarda gazetecilere ne gibi bir sınırlama getirileceğidir. Bu bağlamda Mahkeme çalışanların işverenlerine karşı bağlılık ihtiyat ve ketumluk ödevinin bulunduğunu da unutmamak gerektiğini kaydeder (bkz. Vogt/Almanya, 26Eylül 1995, §53,Series A no. 323; Ahmed ve Diğerleri/ Birleşik Krallık, 2 Eylül 1998, §55,Dava Raporları 1998-VI). Bu doğrultuda başvurucunun gizliliği ihlal ettiği için işten çıkarılması şeklindeki tedbir özünde Sözleşme’nin 10. maddesinin gerekleriyle uyumlu değildir. 33. Mahkeme mevcut davada İş Kanunu hükümlerine göre Devlet Televizyonu’nda çalışan başvurucunun durumunun; kamu görevlisinin tek başına ya da küçük bir grupla birlikte işyerinde olanların farkında olan bir kişi olması ve böylece işvereni ya da kamuoyunu haberdar ederek kamu yararına uygun olarak hareket edebilecek durumda olması halinden farklı olduğu kanaatindedir (bkz. Marchenko/Ukrayna, B.No: 4063/04, § 46, 19 Şubat 2009; Heinisch /Almanya, B.No: 28274/08, §§ 63-64, ECHR 2011; ve Bucur ve Toma/Romanya, B.No: 40238/02, § 93, 8Ocak 2013). Ancak kamuoyunun haber almasında önemli bir rol oynayan Devlet Televizyonu’nda çalışan başvurucunun Sözleşme’nin 10. maddesi açısından kamu görevlisi ile aynı kategoriye girip girmediğinin belirlenmesine gerek yoktur. Çünkü Devlet Televizyonu’ndaki programların şeffaf bir şekilde yönetilmesindeki kamusal fayda söz konusu tedbirin ölçülü olup olmadığının her durumda yerel makamlarca denetlenmesini gerektirecektir. 34. Sır saklama yükümlülüğü olan bir kişinin ifade özgürlüğüyle işverenin çalışanlarını yönetme hakkı arasında denge kurulurken Mahkeme içtihatlarında belirtilen şu hususlara bakılması gerekir (bkz. Guja/Moldova [BD], B.No:14277/04, §§ 74-78, ECHR 2008): İfşa edilen bilginin temsil ettiği kamu yararı, b) ifşa edilen bilginin gerçekliği, söz konusu ifşanın kamu kurumuna verdiği zarar c) ifşa eden kişinin bunu hangi saikle yaptığı) ketum olma yükümlülüğü karşısında ifşa eden kişinin üst ya da diğer yetkili makamlara başvurmasını müteakiben bu ifşa eylemini son çare olarak yapıp yapmadığı ve ifşa nedeniyle uygulanan yaptırımın ağırlığı 35. Söz konusu tedbirin ölçülü olup olmadığını değerlendirirken yargılamanın adil olup olmadığı ve sağlanan usuli güvenceler göz önünde bulundurulmalıdır (gerekli değişikliklerle birlikte yukarıda anılan Steel ve Morris/ Birleşik Krallık, § 95) Etkili bir yargısal denetim olmaması Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlaline yol açabilir (bkz. Saygılı ve Seyman/Türkiye B.No: 51041/99, §§ 24-25, 27 Haziran 2006, and Lombardi Vallauri/İtalya B.No: 39128/05, §§ 45-56, 20 Ekim 2009) Yerel Mahkemelerin gerekçesi Sözleşme’nin 10. maddesinde belirlenen genel ilkelerle uyumlu değilse, yetkili makamların takdir yetkisi çok daha dar olacaktır. Mahkeme’nin daha önce vurguladığı gibi tedbirin gerekliliği konusunda gerçekleştirilen hukuki incelemenin kalitesi, ilgili taktir yetkisinin uygulanması konusu dahil olmak üzere bu konuda özel bir önem taşımaktadır (bkz. Animal Defenders International/Birleşik Krallık [BD], B.No: 48876/08, § 108, ECHR 2013). ii) Belirtilen Prensiplerin Mevcut Olaya Uygulanması 36. Başvurucu kitabında Kültür Sanat Direktörü’ nün programda yaptığıdeğişikliklerin basın özgürlüğü ilkelerine uygun olmadığını iddia etmiştir. Başvurucu Kültür Sanat Direktörü’ nün programda yaptığı kesintilerin ve değişikliklerin sansür anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Ayrıca kitabın önsözünde başvurucu okuyucuları yayınlanan belgelerin sansürün kanıtı mı yoksa direktörün çalışanlarına verdiği talimatlar mı olduğu noktasında karar vermeye davet etmiştir. 37. Bu durumda kamu hizmeti yayıncılarının bağımsızlığının önemi göz önüne alındığında kitap, üçüncü kişilere ilişkin bilgiler ( bkz. Hükümetin bu kapsamdaki beyanları, §23) içerse de esasında kamu yararını ilgilendiren bir konuya ilişkindir. Bu bağlamda dava dosyasında herhangi bir üçüncü kişi tarafından söz konusu kitap hakkında bir iddia veya şikâyet olduğuna ilişkin bir bilgi olmadığı görülmektedir. 38. Mahkeme, başvurucunun iş sözleşmesinde gizlilik yükümlülüğü olsa da sendika başkanı ve gazeteci olarak söz konusu belgeleri kamuoyuna duyurmak ve kamu yararı olan meselelerde görüşlerini açıklamak gibi bir hakkı ve yükümlülüğü olduğu şeklindeki beyanını not etmektedir. 39. Mahkeme başvurucunun mesleğinin ve sendika başkanı olmasının müdahalenin demokratik toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirirken dikkate alınması gerektiği kanaatindedir. Gazetecilerin toplumda üstlendiği rol ve kamusal tartışmalara katkı sağlamak şeklindeki sorumlulukları dikkate alındığında bilgi ve düşünceleri yayma görevlerinin doğası gereği ketum olma yükümlülüğünün onlara aynı şekilde uygulanacağı söylenemez. Söz konusu dava bağlamında başvurucunun sadakatli ve ihtiyatlı olma yükümlülüğünün çalıştığı yayın şirketinin kamusal karakteri karşısında dengelenmesi gerekmektedir (bkz. yukarıda anılan Wojtas-Kaleta, §§ 45-47). 40. Başvurucunun durumuna ilişkin tüm bu unsurlar dikkate alındığında, Mahkeme yerel makamların başvurucunun kitap yayınlaması şeklindeki eyleminin sağladığı kamu yararına özel bir önem vermesi gerektiğini düşünmektedir. 41. İfşa edilen bilginin gerçekliği kriteri açısından, kitapta yayınlanan bilgilerin doğru olmadığı ne işveren tarafından ileri sürülmüştür ne de Yerel Mahkemeler bu bilgilerin doğru olmadığı,çarpıtıldığı ya da olgusal bir temelden yoksun olduğu şeklinde bir tespitte bulunmuştur. Ayrıca kitaptaki bazı ifadeler değer yargısı içeren ifadelerdir ve doğrulukları ispata elverişli değildir (bkz, örneğin, Lingens/Avusturya, 8 Temmuz 1986, § 46, Series A no. 103). 42. Söz konusu kitabın zarar verici olabileceğine ilişkin olarak Mahkeme, Bölge Mahkemesi’nin söz konusu kitabın televizyon şirketinin itibarı üzerinde potansiyel bir zarara yol açabileceği şeklindeki değerlendirmesini hatırlatır (bkz. yukarıda §14). 43. Bununla birliktebu başvurudaki sorun, kamuoyunda daha öncesinde bilinen ya da çok sayıda kişi tarafından öğrenilmiş olabilecek bilgilerin yayınlanmasının önlenmesinin gerekli olup olmadığına ilişkindir (bkz. Weber/İsviçre, 22 Mayıs 1990, § 51, Series A no. 177; and Vereniging Weekblad Bluf!/Hollanda, 9 Şubat 1995, §41, Series A no. 306-A). Mahkeme 9 Haziran 2003 tarihinde başvurucunun kitabının yayınlanmasından önce internet gazetesinde Devlet Televizyonu’ndaki sansüre ilişkin bir makalenin yayınlandığını kaydeder (bkz. yukarıda §8). Böylece söz konusu kitaptaki belgeler; Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen görev ve sorumluklar anlamında gizliliği ihlal etse de, genel olarak özü itibarıyla internette yayınlanan bir makale aracılığıyla daha öncesinde ulaşılabilir konumdadır ve çok sayıda insan tarafından öğrenilmiştir. 44. Söz konusu belgeleri yayınlamaktaki saik açısından başvurucu Devlet Televizyonu’ndaki sansüre kamuoyunun dikkatini çekmek için iyi niyetle hareket ettiğini iddia etmiştir. Hükümet açısından başvurucunun bu eyleminin amacı sözleşmesel yükümlülüklerinin bilerek ihlal edilmesinden başka bir şey değildir. 45. Kişisel hınç ya da şikâyet nedeniyle gerçekleştirilen bir fiil ya da özellikle, şahsi bir kazanç gibi çıkar için gerçekleştirilen bir fiil, yüksek bir korumadan faydalanmaz(Kudeshkina, yukarıda anılan, § 95). 46. Söz konusu davada başvurucunun saikinin yerinde olup olmadığı Yerel Mahkemeler önünde sorgulanmamıştır. Başvurucunun gizli belgelere kitabında yer vermesinin sansür hakkındaki iddialarını güçlendirmekten başka bir niyetle yapıldığı iddia edilmemiştir. Ayrıca kitapta haksız bir kişisel saldırının yer aldığı da söylenemez. 47. Mahkeme’ye göre başvurucunun söz konusu belgeleri yayınlaması Devlet Televizyonu’nun Genel Müdürü’ne yaptığı şikâyetin ve Baş Editörün yönetim kuruluna yazdığı mektubun bir karşılık bulmadığını görmesi üzerine gerçekleşmiştir (bkz. yukarıda §7 ve §8). Bu nedenle Mahkeme başvurucunun şirketteki gazetecilik faaliyetlerine yapılan müdahalelere karşı bir çare bulamadığını yani etkili bir alternatif yol olmadığını anladıktan sonra kitabı yayınladığı noktasında tatmin olmuştur. 48. Mahkeme ayrıca başvurucuya iş akdinin hemen etkili olacak şekilde feshedilmesi gibi oldukça ağır bir yaptırım uygulandığını kaydeder. 49. Son olarak,başvurucunun açtığı davanın incelenme şekline bakıldığında Yerel Mahkemeler başvurucunun işverenine zarar verdiği sonucuna ulaşmak için sadece kitabın yayınlanmasının yeterli olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak Yerel Mahkemeler başvurucunun kamu yararı adına ifade özgürlüğünü kullandığı şeklindeki savunmasını dikkate almamış, incelemelerini sadece başvurucunun akdi yükümlülüklerini ihlal ettiği hususuyla sınırlı tutmuşlardır. Dahası Yüksek Mahkeme kararında meselenin iş uyuşmazlığı ile sınırlı olduğunu, başvurucunun temel haklarıyla bir ilgisi olmadığını açıkça belirtmiştir (bkz. yukarıda §16). Sonuç olarak Sözleşme standartlarıyla ilke olarak uyumlu olabilecek yaklaşım; kitabının konusunun ve içeriğinin başvurucunun ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın kabul edilebilirliğini etkileyip etkilemediğinin ya da nasıl etkilediğinin incelenmesi olması gerekirken Yerel Mahkemeler bu hususu incelememişlerdir (bkz. Sokołowski/Polonya B.No: 75955/01, § 47, 29 Mart 2005; Ungváry ve Irodalom Kft./Macaristan B.No: 64520/10, §57,3 Aralık 2013). 50. Kamu yararını ilgilendiren meselelerde ifade özgürlüğü hakkının önemi ve diğer taraftan başvurucunun gazeteci olarak mesleki yükümlülükleri ve sorumlulukları ile çalışanların işverenine karşı yükümlülükleri ve sorumlulukları ve diğer farklı menfaatler dikkate alındığında Mahkeme başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplumda gerekli olmadığı kanaatindedir. 51. Açıklanan nedenlerle, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir. II. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI 52. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir: “Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf‟ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme,gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” A. TAZMİNAT 53. Başvurucu maddi tazminat olarak 32.250 avro tazminat talep etmiştir. Bu miktar açtığı davaları kazanması durumunda kendisine ödenecek olan gelir kaybından oluşmaktadır. Başvurucu manevi tazminat olarak 10,000 avro ödenmesini talep etmiştir. 54. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir. 55. Mahkeme, başvurucunun işten çıkarılmasının sonucu olarak maddi ve manevi olarak zarar gördüğünü kabul etmektedir. Hakkaniyet temeline dayanarak bir karar verilmesi gerektiği göz önüne alındığında, Mahkeme maddi ve manevi tazminat olarak başvurucuya 5.000 avro ödenmesine karar vermektedir. B. MASRAFLAR VE GİDERLER 56.Başvurucu ayrıca, Mahkeme önündeki yargılama masraf ve giderleri için toplamda 1.440 avro talep etmektedir. Bu miktar başvurucunun üç dereceli yargılama aşamasında ödediği harçlar ve davalı hükümete ödediği yargılama masraflarından oluşmaktadır. 57. Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir. 58. Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurucuya, masraf ve giderlerin ödenmesine karar verilebilmesi için, bu masraf ve giderlerin gerçek, zorunlu ve miktar bakımından makul olduğunun ortaya konulması gerekmektedir. Mahkeme, somut olayda elinde bulundurduğu belgeleri ve yukarıda belirtilen ilkeleri göz önünde bulundurarak, başvurucuya ihlali önlemek için mahkemeler önünde yaptığı tüm masraflar için 1.400 avro ödenmesine karar vermektedir. C. GECİKME FAİZİ 59. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası‟nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir. BU NEDENLERLE MAHKEME; OYBİRLİĞİYLE 1.Başvurunun kabul edilebilir olduğuna, 2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine, 3. a) Davalı Hükümet tarafından başvurucuya, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi doğrultusunda, üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilmek üzere i) her türlü vergiden muaf tutularak, başvurucuya maddi ve manevi zarar için 5.000 avro, ii) her türlü vergiden muaf tutularak, başvurucuya masraf ve giderler için 1.440 avro ödenmesine, b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren öde- menin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar verir. 4. Başvurucunun adil tazmine ilişkin taleplerinin geri kalanını reddeder. İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77.maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 21 Ekim 2014 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. Stanley Naismith Guido Raimondi Yazı İşleri Müdürü Başkan SONUÇ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu kararında ilk olarak; başvurucunun Macar Devlet Televizyonu’nda uygulanan sansür hakkında yazdığı kitabı yayınlamasını müteakiben işten çıkarılmasının ifade özgürlüğüne bir müdahale oluşturduğunu kabul etmiştir. İkinci olarak; başvurucunun işten çıkarılmasının İş Kanunu’nun 96. maddesi uyarınca kanunla öngörüldüğünü ve başkalarının haklarının korunması ve gizli bilgilerin yayınlanmasının önlenmesi gibi meşru amaçlara hizmet ettiğini kabul etmiştir. Ancak işten çıkarılma şeklindeki tedbirin demokratik toplumda gerekli ve ölçülü olmadığını belirtmiştir. Mahkeme bu kararında başvurucunun kamu yararını ilgilendiren bir meseleyi ifşa ettiği için ihbar önelsiz bir şekilde işten çıkarılmasının ağır bir yaptırım olduğunu söylemiştir. Mahkeme bu sonuca ulaşırken başvurucunun televizyon yöneticileri ile görüşmesinden sonuç alamaması üzerine son çare olarak kitabı yayınladığı hususuna dikkat çekmiştir. Mahkeme, Yerel Mahkemelerin bu meseleye ifade özgürlüğü meselesi olarak değil sözleşmesel yükümlülüklerin ihlali olarak yaklaşmasını eleştirmiştir. Bu kararın whistleblowerların korunması hususuna katkı yapacak nitelikte bir karar olduğu kuşkusuzdur. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 30 Nisan 2014 tarihli ve CM/Rec(2014)7 sayılı whistleblowerların korunması konulu tavsiye kararında da belirtildiği gibi kamunun menfaatlerini tehdit edecek ya da zarar verecek nitelikteki bilgileri ifşa eden bu kişiler devlet politikalarının şeffaflığına ve demokratik hesap verilebilirliğe katkıda bulunmaktadır.
  15. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 45. maddesinde, suç karşılığı uygulanacak yaptırımların, hapis ve adli para cezası olarak belirlendiği, diğer taraftan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 1. maddesinde bu Kanunun amacının, ... Ceza zamanaşımının kesilmesine ilişkin hususlar, disiplin hapsi mahiyetinde olan tazyik hapsi için geçerli değildir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 45. maddesinde, suç karşılığı uygulanacak yaptırımların, hapis ve adli para cezası olarak belirlendiği, diğer taraftan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 1. maddesinde bu Kanunun amacının, ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin usul ve esasları düzenlemek olduğunun belirtildiği, bu haliyle 5275 sayılı Kanun'un ceza ve güvenlik tedbirlerine dair hususları kapsamakta olup tazyik hapislerine ilişkin bir hususa yer vermediği, keza Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün 193/4. maddesinde yer alan "Disiplin hapsi ve tazyik hapsi kararları, tekerrüre esas olmaz, koşullu salıverilme hükümleri uygulanmaz ve adli sicil kayıtlarına işlenmez." hükmü ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14/11/2006 tarihli ve 2006/16-220-231 sayılı ilamı birlikte değerlendirildiğinde, disiplin ve tazyik hapsinin bir "hapis" cezası olmadığı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 2. maddesinde tanımlanan "disiplin hapsi" kavramı içinde kaldığının anlaşılmasına göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 71. maddesinde düzenlenen ceza zamanaşımının kesilmesine ilişkin hususların disiplin hapsi mahiyetinde olan tazyik hapsi için geçerli olmadığına ilişkin Yargıtay Kararını aşağıda sunuyoruz. T.C YARGITAY 11.Ceza Dairesi Esas: 2014 / 17801 Karar: 2014 / 17713 Karar Tarihi: 30.10.2014 (2004 S.K. m. 340, 354) (5237 S.K. m. 45, 71) (Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi İle Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük m.193) ÖZET: Ceza zamanaşımının kesilmesine ilişkin hususların disiplin hapsi mahiyetinde olan tazyik hapsi için geçerli olmadığı, İcra İflas Kanunu'nun maddesinde yer alan ceza zamanaşımı süresinin kesilmesine ilişkin başkaca bir yasal düzenlemenin de bulunmadığı gözetilerek, mercii İ. Anadolu .. İcra Ceza Mahkemesinin sayılı kararı isabetli olduğu cihetle, ihbarnamedeki düşünce yerinde görülmediğinden reddine karar verilmiştir. Dava: Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 24.06.2014 gün ve 2014-12960/43273 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 14.07.2014 gün ve KYB. 2014/250944 sayılı ihbarnamesi ile Borçlunun ödeme şartını ihlali suçundan sanık A. M.nin, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 340. maddesi uyarınca 3 ayı geçmemek üzere kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına dair Kadıköy 2. İcra Ceza (kapatılan) Mahkemesinin 07/02/2012 tarihli ve 2011/457 esas, 2012/41 sayılı kararını müteakip anılan tazyik hapsi kararının 14/03/2014 tarihinden itibaren iki yıllık zamanaşımını doldurduğundan bahisle ortadan kaldırılmasına ve infazına yer olmadığına ilişkin İstanbul Anadolu 7. İcra Ceza Mahkemesinin 21/03/2014 tarihli ve 2011/457 esas, 2012/41 sayılı ek kararına yönelik itirazın reddine dair İstanbul Anadolu 8. İcra Ceza Mahkemesinin 01/04/2014 tarihli ve 2014/23 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosyanın incelenmesinde; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 45. maddesinde, suç karşılığı uygulanacak yaptırımların, hapis ve adli para cezası olarak belirlendiği, diğer taraftan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 1. maddesinde bu Kanunun amacının, ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin usul ve esasları düzenlemek olduğunun belirtildiği, bu haliyle 5275 sayılı Kanun'un ceza ve güvenlik tedbirlerine dair hususları kapsamakta olup tazyik hapislerine ilişkin bir hususa yer vermediği, keza Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün 193/4. maddesinde yer alan “Disiplin hapsi ve tazyik hapsi kararları, tekerrüre esas olmaz, koşullu salıverilme hükümleri uygulanmaz ve adli sicil kayıtlarına işlenmez.” hükmü ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14/11/2006 tarihli ve 2006/16-220-231 sayılı ilamı ve Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 03/10/2013 tarihli, 2013/17785 esas, 2013/14246 karar sayılı ilamı birlikte değerlendirildiğinde, disiplin ve tazyik hapsinin bir "hapis" cezası olmadığı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 2. maddesinde tanımlanan "disiplin hapsi" kavramı içinde kaldığının anlaşılmasına göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 71. maddesinde düzenlenen ceza zamanaşımının kesilmesine ilişkin hususların disiplin hapsi mahiyetinde olan tazyik hapsi için geçerli olmadığı, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu'nun 354/2. maddesinde yer alan ceza zamanaşımı süresinin kesilmesine ilişkin başkaca bir yasal düzenlemenin de bulunmadığı gözetilerek itirazın kabulü yerine yazılı şekilde itirazın reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden bahisle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca, anılan kararın bozulması istenilmiş olmakla, Dairemize gönderilen dosya incelenerek gereği görüşüldü: Kadıköy 2. İcra Ceza Mahkemesinin 07/02/2012 tarihli ve 2011/457 esas, 2012/41 sayılı kararı ile sanık Abdülkadir Merdin hakkında borçlunun ödeme şartını ihlali suçundan, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 340. maddesi uyarınca 3 ayı geçmemek üzere kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına karar verildiği, hükmün itiraz edilmeden 14.03.2012 tarihinde kesinleştiği, cezanın infazı için sanığın 05.03.2013 tarihinde yakalanıp, açık cezaevine teslimi için 10 günlük süre verilerek serbest bırakıldığı, sanığın belirtilen sürede teslim olmadığı, cezasının infazı için 18.04.2012 tarihinde ilamat bürosuna gönderildiği, Cumhuriyet savcılığı ilamat bürosunun 19.03.2014 günlü istemi ile hükümlünün zamanaşımı süresinden önce yakalanmasının ceza zamanaşımını uzatıp uzatmayacağı hakkında mahkemeden bir karar verilmesi talep edildiği, İstanbul Anadolu 7. İcra Ceza Mahkemesinin 21/03/2014 tarihli ve 2011/457 esas, 2012/41 sayılı ek kararı ile, 14/03/2014 tarihinden itibaren iki yıllık zamanaşımını dolduğundan kararın ortadan kaldırılmasına ve infazına yer olmadığına karar verildiği, itiraz üzerine mercii İstanbul Anadolu 8. İcra Ceza Mahkemesinin 01/04/2014 tarihli ve 2014/23 değişik iş sayılı kararı ile itirazın reddine karar verilmiştir. Karar ve Sonuç: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 45. maddesinde, suç karşılığı uygulanacak yaptırımların, hapis ve adli para cezası olarak belirlendiği, diğer taraftan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 1. maddesinde bu Kanunun amacının, ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin usul ve esasları düzenlemek olduğunun belirtildiği, bu haliyle 5275 sayılı Kanun'un ceza ve güvenlik tedbirlerine dair hususları kapsamakta olup tazyik hapislerine ilişkin bir hususa yer vermediği, keza Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük'ün 193/4. maddesinde yer alan "Disiplin hapsi ve tazyik hapsi kararları, tekerrüre esas olmaz, koşullu salıverilme hükümleri uygulanmaz ve adli sicil kayıtlarına işlenmez." hükmü ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14/11/2006 tarihli ve 2006/16-220-231 sayılı ilamı birlikte değerlendirildiğinde, disiplin ve tazyik hapsinin bir "hapis" cezası olmadığı, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 2. maddesinde tanımlanan "disiplin hapsi" kavramı içinde kaldığının anlaşılmasına göre, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 71. maddesinde düzenlenen ceza zamanaşımının kesilmesine ilişkin hususların disiplin hapsi mahiyetinde olan tazyik hapsi için geçerli olmadığı, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu'nun 354/2. maddesinde yer alan ceza zamanaşımı süresinin kesilmesine ilişkin başkaca bir yasal düzenlemenin de bulunmadığı gözetilerek, mercii İstanbul Anadolu 8. İcra Ceza Mahkemesinin 01/04/2014 tarihli ve 2014/23 değişik iş sayılı kararı isabetli olduğu cihetle, ihbarnamedeki düşünce yerinde görülmediğinden REDDİNE, dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 30.10.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.
  16. Ülkemizde özellikle son yıllarda işverenler tarafından sağlanan servisler ile işçiler işyerlerine getirilip götürülmektedirler. Özellikle büyük şehirlerde trafik nedeni ile ve bazı illerde işyeri ile personelin ikamet ettiği yer arasındaki mesafenin çok olması nedeni ile; 2-3 saatlik (bazı durumlarda fazlası) zaman dilimi işveren tarafından sağlanan servis aracında geçirilmektedir. Çalışanlar da haklı olarak bu durumun çalışma süresi içine dahil edilip edilmediği hususunu merak etmekte kimi zaman da bu durum işçi ve işveren arasında mahkemeye intikal etmektedir. Çalışma Sürelerinden Sayılan Haller Nelerdir? Çalışma süresinden sayılan haller 4857 sayılı İş Kanunun 66.maddesi ile düzenlenmiştir. Günlük çalışma sürelerinden sayılan halleri sıralayacak olursak; a) Madenlerde, taşocaklarında yahut her ne şekilde olursa olsun yeraltında veya su altında çalışılacak işlerde işçilerin kuyulara, dehlizlere veya asıl çalışma yerlerine inmeleri veya girmeleri ve bu yerlerden çıkmaları için gereken süreler. b) İşçilerin işveren tarafından işyerlerinden başka bir yerde çalıştırılmak üzere gönderilmeleri halinde yolda geçen süreler. c) İşçinin işinde ve her an iş görmeye hazır bir halde bulunmakla beraber çalıştırılmaksızın ve çıkacak işi bekleyerek boş geçirdiği süreler. d) İşçinin işveren tarafından başka bir yere gönderilmesi veya işveren evinde veya bürosunda yahut işverenle ilgili herhangi bir yerde meşgul edilmesi suretiyle asıl işini yapmaksızın geçirdiği süreler. e) Çocuk emziren kadın işçilerin çocuklarına süt vermeleri için belirtilecek süreler. f) Demiryolları, karayolları ve köprülerin yapılması, korunması ya da onarım ve tadili gibi, işçilerin yerleşim yerlerinden uzak bir mesafede bulunan işyerlerine hep birlikte getirilip götürülmeleri gereken her türlü işlerde bunların toplu ve düzenli bir şekilde götürülüp getirilmeleri esnasında geçen süreler. Serviste Geçen Süre Çalışma Süresinden Sayılır Mı? Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi çalışma hayatında sık sorulan sorulardan biri olan, serviste geçen sürelere ilişkin yine 4857 sayılı İş Kanunun 66.maddesinde; “İşin niteliğinden doğmayıp da işveren tarafından sırf sosyal yardım amacıyla işyerine götürülüp getirilme esnasında araçlarda geçen süre çalışma süresinden sayılmaz.” Hükmü gereği işveren tarafından sosyal yardım amacı ile personele sağlanan servis aracında geçirilen süreler çalışma sürelerinden sayılmamaktadır. ANCAK; Özellikle belirtmemiz gerekiyor ki; İşçinin işveren tarafından başka bir yere gönderilmesi veya işveren evinde veya bürosunda yahut işverenle ilgili herhangi bir yerde meşgul edilmesi suretiyle asıl işini yapmaksızın geçirdiği süreler, madenlerde, taşocaklarında yahut her ne şekilde olursa olsun yeraltında veya su altında çalışılacak işlerde işçilerin kuyulara, dehlizlere veya asıl çalışma yerlerine inmeleri veya girmeleri ve bu yerlerden çıkmaları için gereken süreler ile demiryolları, karayolları ve köprülerin yapılması, korunması ya da onarım ve tadili gibi, işçilerin yerleşim yerlerinden uzak bir mesafede bulunan işyerlerine hep birlikte getirilip götürülmeleri gereken her türlü işlerde bunların toplu ve düzenli bir şekilde götürülüp getirilmeleri esnasında geçen süreler işçinin günlük çalışma sürelerinden sayılmaktadır. (Kaynak ) YARGITAY KARARI ÖZET: Olayda yanlış değerlendirme ile davacının işe gidiş gelişlerinde serviste geçen sürenin de çalışma süresinden sayılması hatalıdır. Ayrıca, imzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti tahakkuk ettirilen ayların tamamının hesaplama dışında tutulması yerine, ücreti ödenen fazla çalışma süresinin (saatinin) hesaplanan toplam fazla çalışma süresinden (saatinden) mahsup edilmesi de usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. T.C YARGITAY 22.Hukuk Dairesi Esas: 2013 / 1986 Karar: 2014 / 296 Karar Tarihi: 17.01.2014 (4857 S. K. m. 41, 66) İŞÇİ ALACAKLARI DAVASI - ÜCRETİ ÖDENEN FAZLA ÇALIŞMA SÜRESİNİN HESAPLANAN TOPLAM FAZLA ÇALIŞMA SÜRESİNDEN MAHSUP EDİLMESİNİN İSABETSİZLİĞİ - HÜKMÜN BOZULDUĞU Dava: Davacı, fazla mesai ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır. Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Z. Ayan tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, davacının davalı yanında 19.04.2000 tarihinden 31.12.2009 tarihine kadar şoför olarak çalıştığını, günde en az iki saat fazla çalışma yaptığını, ancak yapmış olduğu fazla çalışma ücretlerinin kendisine ödenmediğini ileri sürerek fazla çalışma ücreti alacağı istemiştir. Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kabulüne karar verilmiştir. Temyiz: Kararı kanuni süresi içinde davalı temyiz etmiştir. Gerekçe: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine, 2- Davacı işçinin, fazla çalışma yapıp yapmadığı hususu taraflar arasında uyuşmazlık konusudur. Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp ispatlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır. Fazla çalışmanın ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın bu tür yazılı belgelerle ispatlanamaması durumunda tarafların dinletmiş oldukları şahit beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır. İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazi kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille söz konusu olabilir. Buna karşın, bordroların imzalı ve ihtirazi kayıtsız olması durumunda dahi, işçinin geçerli bir yazılı belge ile bordroda yazılı olandan daha fazla çalışmayı yazılı delille kanıtlaması gerekir. İşçiye bordro imzalatılmadığı halde, fazla çalışma ücreti tahakkuklarını da içeren her ay değişik miktarlarda ücret ödemelerinin banka kanalıyla yapılması durumunda da ihtirazi kayıt ileri sürülmemiş olması, ödenenin üzerinde fazla çalışma yapıldığının yazılı delille ispatlanması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Somut olayda, hükme esas alınan bilirkişi raporunda, davacının işe gidiş gelişlerinde serviste geçirdiği süre de çalışma süresinden sayılarak fazla çalışma ücreti alacağı hesaplanmıştır. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 66. maddesi gereğince madenlerde, taşocaklarında yahut her ne şekilde olursa olsun yeraltında veya su altında çalışılacak işlerde işçilerin kuyulara, dehlizlere veya asıl çalışma yerlerine inmeleri veya girmeleri ve bu yerlerden çıkmaları için gereken süreler, işçilerin işveren tarafından işyerlerinden başka bir yerde çalıştırılmak üzere gönderilmeleri halinde yolda geçen süreler, demiryolları, karayolları ve köprülerin yapılması, korunması ya da onarım ve tadili gibi, işçilerin yerleşim yerlerinden uzak bir mesafede bulunan işyerlerine hep birlikte getirilip götürülmeleri gereken her türlü işlerde bunların toplu ve düzenli bir şekilde götürülüp getirilmeleri esnasında geçen süreler işçinin günlük çalışma sürelerinden sayılır. Aynı maddenin son fıkrasına göre ise, işin niteliğinden doğmayıp da işveren tarafından sırf sosyal yardım amacıyla işyerine götürülüp getirilme esnasında araçlarda geçen süre çalışma süresinden sayılmaz. Bu durumda, 4857 sayılı Kanun'un 66. maddesinin son fıkrası hükmü dikkate alınmadan, yanlış değerlendirme ile davacının işe gidiş gelişlerinde serviste geçen sürenin de çalışma süresinden sayılması hatalıdır. Ayrıca, imzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti tahakkuk ettirilen ayların tamamının hesaplama dışında tutulması yerine, ücreti ödenen fazla çalışma süresinin (saatinin) hesaplanan toplam fazla çalışma süresinden (saatinden) mahsup edilmesi de usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 17.01.2014 gününde oybirliği ile karar verildi.
  17. Mahkemece, davacı vekiline, davaya muvafakati sağlanmayan Ö. F. E.'ın muvafakatini sağlaması yahut muvafakatinin sağlanamaması halinde terekeye temsilci atanması için dava açmak üzere mehil verilerek, bu şekilde taraf teşkili sağlandıktan sonra işin esası hakkında karar verilmesi gerekirken, usulünce taraf teşkili sağlanmadan davanın esası hakkında karar verilmesi doğru değildir. T.C YARGITAY 6.Hukuk Dairesi Esas: 2014 / 12421 Karar: 2014 / 13720 Karar Tarihi: 10.12.2014 Dava ve Karar: Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı kira sözleşmesinin iptali davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü. Dava, kira sözleşmesinin iptali istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir. MK'nun 640/2.maddesine göre mirasçılar terekeye elbirliği ile sahip olurlar ve sözleşme veya kanundan doğan temsil ya da yönetim yetkisi saklı kalmak üzere, terekeye ait bütün haklar üzerinde birlikte tasarruf ederler. İştirak halinde mülkiyet diğer bir deyişle elbirliği mülkiyetin esasında, iştirak halinde mülkiyeti meydana getiren kişilerin hepsinin bir arada hak sahibi olmaları yer alır. Bu mülkiyette malikler paydaş değil, ortaktır. Tüzel kişiliğe sahip olmayan bu ortaklıkta, hakkın süjesi ortaklık olmayıp bir bütün halinde elbirliğiyle hareket etmek zorunda olan ortaklardır (MK. md. 640/1). Ortaklar arasında zorunlu dava arkadaşlığı vardır. Somut olayda; davacı N. E. vekili, müvekkilinin D. A.'ün mirasçısı olduğunu, D. A.'ün vekili sıfatıyla hareket eden ve aynı zamanda D. A.'ün mirasçısı olan dava dışı Ö. F. E.'ın aldığı vekaletnameyi kötüye kullanarak, D. 'ye ait 1000 dönüm araziyi, 01.01.2010 başlangıç tarihli kira sözleşmesi ile 15 yıllığına toplam 1000 TL bedelle baldızı olan davalıya kiraya vermiş gibi noterde kira sözleşmesi imzaladığını, vekilin vekalet yetkisini kötüye kullandığını Bu nedenle sözleşmenin yapıldığı tarihten itibaren geçersiz olduğunu, yapılan işlemin gerçekte 15 yıllığına bağış olduğunu belirterek Ö. F. E.'ın D. A.'e vekaleten davalı N. D. ile imzaladığı Şanlıurfa 4. Noterliğinin 32271 Y.N 29.11.2010 tarihli kira sözleşmesinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Dosyaya sunulan mirasçılık belgesine göre D. A.'ün mirasçılarının Davacı N. E. ve Ö. F. E. olup dava sadece N. E. tarafından mirasçı sıfatıyla açılmıştır. Diğer mirasçı Ö. F. E. davada davalı sıfatıyla yer almadığı gibi, davacı tarafından açılan davaya ilişkin muvafakati de bulunmamaktadır. Bu nedenle davacı tarafından açılan davada taraf teşkili sağlandığı söylenemez. Mahkemece, davacı vekiline, davaya muvafakati sağlanmayan Ö. F. E.'ın muvafakatini sağlaması yahut muvafakatinin sağlanamaması halinde terekeye temsilci atanması için dava açmak üzere mehil verilerek, bu şekilde taraf teşkili sağlandıktan sonra işin esası hakkında karar verilmesi gerekirken, usulünce taraf teşkili sağlanmadan davanın esası hakkında karar verilmesi doğru değildir. Hüküm bu nedenle bozulmalıdır. Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK.ya 6217 Sayılı Kanunla eklenen geçici 3.madde hükmü gözetilerek HUMK.nın 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA bozma nedenine göre öteki yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına ve istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 10.12.2014 tarihinde oybirliği ile, karar verildi.
  18. Sanığın savunmasını yapmak üzere zorunlu müdafii görevlendirilmesi nedeniyle, müdafiiye ödenen avukatlık ücretinin, dosyadaki bilgilerden düzenli mali geliri bulunmadığı anlaşılan sanığa yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilemez. T.C YARGITAY 13.Ceza Dairesi Esas: 2014 / 9144 Karar: 2014 / 24703 Karar Tarihi: 09.09.2014 ÖZET: Sanığın savunmasını yapmak üzere zorunlu müdafii görevlendirilmesi nedeniyle, müdafiiye ödenen avukatlık ücretinin, dosyadaki bilgilerden düzenli mali geliri bulunmadığı anlaşılan sanığa yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilemeyeceği, diğer yargılama giderine ilişkin miktarın da ….. TL'nin altında kalması nedeniyle hazine üzerinde bırakılması gerektiğinin gözetilmemesi, bozmayı gerektirmiştir.(AİHS m. 6) (5237 S. K. m. 31, 50, 61, 168) (5271 S. K. m. 232, 324) Dava ve Karar: Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü: Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir. Ancak; 1-Suç tarihinde 18 yaşından küçük olan sanık hakkında hükmolunan kısa süreli hapis cezasının 5237 Sayılı TCK'nun 50/3. madde ve fıkrası gereğince aynı maddenin birinci fıkrasında sayılan seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, 2-5237 Sayılı TCK'nın 61/4-5. madde ve fıkralarında belirtilen sıralamaya aykırı olarak 31/3. maddesinin 168. maddeden sonra uygulanması, 3-Sanık müdafiinin adının gerekçeli karar başlığında belirtilmemesi suretiyle 5271 Sayılı CMK'nın 232/2-b maddesine aykırı davranılması, 4-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-c maddesindeki düzenlemeye göre, sanığın savunmasını yapmak üzere zorunlu müdafii görevlendirilmesi nedeniyle, müdafiiye ödenen avukatlık ücretinin, dosyadaki bilgilerden düzenli mali geliri bulunmadığı anlaşılan sanığa yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilemeyeceği, diğer yargılama giderine ilişkin miktarında 5271 Sayılı CMK'nın 6352 Sayılı Kanun'un 100. maddesiyle değişik 324/4. fıkrası gereği 20,00 TL'nin altında kalması nedeniyle hazine üzerinde bırakılması gerektiğinin gözetilmemesi, Sonuç: Bozmayı gerektirmiş, sanık E. A. müdafiinin temyiz itirazı bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA, 09.09.2014 tarihinde oy birliği ile, karar verildi. Sinerji
  19. Borçlar Kanunu'nun kefalete ilişkin kuralları icra kefaletine de uygulanmalıdır. Bu kurallara uyulmadan yapılmış olan icra kefaleti geçerli değildir. Y. 8. HD E.2013/14327 K 2013/12865 T. 23.9.2013 Şikayetçi icra kefili İcra Mahkemesine başvurusunda; 18.03.2013 tarihli haciz sırasında yapılan icra kefaleti işleminin; kendi el yazısı ile kefil olunan miktarın ve tarihinin yazılı olmaması, eşin rızasının alınmaması nedenleriyle geçerli olmadığını, kefalet işleminin ve buna bağlı olarak düzenlenen icra emrinin iptalini talep etmiştir. Mahkemece, icra kefaletinin İİK'nin 38. maddesinde düzenlendiği, Borçlar Kanunu’nun 581 ve devamı maddelerinde düzenlenen kefalet sözleşmesi şekil şartlarının burda uygulanmayacağı ve icra kefaletinde eşin rızasının aranmayacağı gerekçesiyle, şikayetin reddine karar verilmiş, hüküm şikayetçi vekili tarafından temyiz edilmiştir. İİK'nin 38. maddesinde, icra dairesindeki kefaletlerin ilamların icrası hakkında hükümlere tabi olduğu belirtilmiş, kefaletin şekli hakkında ise,özel bir düzenleme hükümlerine tabi olduğu belirtilmiş, kefaletin şekli hakkında ise, özel bir düzenleme getirilmemiştir. Bu nedenle genel yasa olan 27386 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’ndaki kefalete ilişkin, 581 ve takip eden madde hükümlerinin icra kefaletlerinde de uygulanması gerekmektedir. Anılan Yasa’nın kefalet aktinin şekil şartlarını düzenleyen 583. maddesinde; Kefalet sözleşmesi, yazılı şekilde yapılmadıkça ve kefilin sorumlu olacağı azami miktar ile kefalet tarihi belirtilmedikçe geçerli olmayacağı, kefilin, sorumlu olduğu azami miktarı, kefalet tarihini ve müteselsil kefil olması durumunda, bu sıfatla veya bu anlama gelen herhangi bir ifadeyle yükümlülük altına girdiğini kefalet sözleşmesinde kendi el yazısıyla belirtmesinin şart olduğunu, yine 584. maddesinde; eşlerden birinin diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabileceğini; bu rızanın sözleşmenin kurulmasından önce ya da en geç kurulması anında verilmiş olmasının mecburi olduğu belirtilmiştir. Somut olayda, borçlu şirket hakkındaki takip kesinleştikten sonra 18.03.2013 tarihli haciz sırasında, üçüncü kişi E... Y..’in “dosya borcu olan 93.454,71 TL’ye icra kefili olduğu” hususunu içeren haciz zabtı İcra Müdürünün elyazısı ile düzenlenmiş olup, Yasa’nın aradığı koşullara uygun değildir. Bu durumda Mahkemece, yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde şikayetin değerlendirilerek sonuçlandırılması gerekirken, eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir. SONUÇ Şikayetçi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nin 366. ve HUMK'un 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK'un388/4. (HMK m.297/ç) ve İİK'nin 366/3.maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunabileceği- ne, 23.09.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  20. Dava, yoksulluk nafakası isteğine ilişkindir. Uyuşmazlık, anlaşarak boşanma davasında nafaka isteği olmadığını açıklayan tarafın bu beyanının, boşanma yüzünden yoksulluğa düşmesi nedeniyle açacağı yoksulluk nafakası davasında kendisini bağlayıp bağlamayacağına ilişkindir. Hukuk Genel Kurulu’nun çoğunluğunca, tarafların boşanma sırasında nihai olarak anlaştıklarını bildirdikleri ve nafaka isteğinden feragat edildiği, davacının bu beyanında açıkça yoksulluk nafakasından sözedilmemiş ise de kendisini bağlayacağı, anlaşmalı boşanmanın kesinleşmesi ile istenebilecek tek nafakanın çocuklar için iştirak nafakası olduğu, somut olayda, davacının boşanma yüzünden yoksulluğa düştüğünden bahisle nafaka isteyemeyeceği, yerel mahkeme kararının istemi reddi hukuka uygundur. T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU 2012/3-836 E - 2013/306 K. - 6.3.2013 ANLAŞMALI BOŞANMA DAVASINDA NAFAKA İSTEĞİ OLMADIĞININ AÇIKLANMASI ( Nafaka İsteğinden Feragat Edildiği – Sonrasında Boşanma Yüzünden Yoksulluğa Düştüğünden Bahisle Nafaka Talep Edilemeyeceği ) YOKSULLUK NAFAKASI ( Anlaşmalı Boşanma Davasında Nafaka Davasından Feragat Ettiği/Davacı Beyanında Açıkça Yoksulluk Nafakası Demediyse de Beyanının Kendisini Bağlayacağı – Boşanma Sonrasında Yoksulluğa Düştüğünden Bahisle Açtığı Davanın Reddinin Hukuka Uygun Olduğu ) NAFAKA İSTEĞİ OLMADIĞININ BOŞANMA DAVASINDA AÇIKLANMASINDAN SONRA AÇILAN YOKSULLUK NAFAKASI DAVASI ( Anlaşmalı Boşanma Davasında Nafakadan Feragat Edildiği ve Kendisini Bağlayacağı – Sadece Çocuklar İçin İştirak Nafakası İstenebileceği ) BOŞANMA YÜZÜNDEN YOKSULLUĞA DÜŞME SEBEBİYLE NAFAKA TALEBİ ( Anlaşmalı Boşanma Davasında Nafakadan Feragat Ettiğinden Sonrasında Yoksulluk Nafakası Talep Edemeyeceği – Nafaka Takdirine Yer Olmadığı Yönünde Hüküm Kurulduğundan Bu Dava İle Talepte Bulunulamayacağı ) NAFAKADAN FERAGAT EDİLDİKTEN SONRA AÇILAN YOKSULLUK NAFAKASI ( Anlaşmalı Boşanma Davasında Nafakadan Feragat Ettiğinden Sonrasında Yoksulluk Nafakası Talep Edemeyeceği – Çocuklar İçin İştirak Nafakası İsteyebileceği ) 4721/m.175 1086/m.91 DAVA : Taraflar arasındaki “Yoksulluk Nafakası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 5. Aile Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 12.04.2011 gün 2010/636 E.–2011/453 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 21.11.2011 gün 2011/14455 E –18101 K. sayılı bozma ilamı ile; ( … Dava dilekçesinde, boşanmakla yoksulluğa düşüldüğü, anlaşmalı boşanmada nafaka hakkının saklı tutulduğu ileri sürülerek yoksulluk nafakasına hükmedilmesi istenilmiş; mahkemece, tarafların boşanmasına ilişkin ilamda, yoksulluk nafakasından feragat edildiği böylece nafaka takdirine yer olmadığı yönünde hüküm kurulduğu bu dava ile de yeniden yoksulluk nafakası talebinde bulunulamayacağı gerekçesiyle istemin reddine karar verilmiştir. TMK.’nun 175. maddesinde; boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafın, kusuru daha ağır olmamak kaydıyla diğer taraftan nafaka isteyebileceği düzenlenmiştir. HUMK.nun 91 ve devamı maddelerine göre de; feragat, iki taraftan birinin netice-i talebinden vazgeçmesidir. Bu vazgeçme beyanı dilekçe ile veya yargılama sırasında sözlü olarak yapılabilir. Duruşmada sözlü olarak ifade edilen feragat, tarafların huzurunda okunup imzalatılır. ( HUMK.mad.151/son ). Somut olayda; tarafların boşanmasına ilişkin Bursa 2.Aile Mahkemesinin 2010/205 E. 522 K. sayılı dava dosyasında yoksulluk nafakası isteminden açıkça vazgeçildiği yönünde bir dilekçe veya tutanağa aktarılmış usulüne uygun feragat beyanı bulunmamaktadır. Davacının 11.05.2010 tarihli celse beyanı incelendiğinde, açıkça “yoksulluk nafakasından feragat” edildiğinin kabulü mümkün bulunmamaktadır. Buna göre deliller toplanıp yoksulluk nafakası miktarı belirlenmek suretiyle karar verilmesi gerekirken delillerin yanılgılı değerlendirilmesi sonucu davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmamıştır… ), Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: KARAR : Dava, yoksulluk nafakası isteğine ilişkindir. Davacı, anlaşmalı boşanmakla ekonomik ve sosyal yönden yoksulluğa düştüğünü, boşanma ilamında nafakaya ilişkin hüküm verilmediğini ileri sürülerek yoksulluk nafakasına hükmedilmesini istemiştir. Davalı, anlaşmalı boşanma davasında nafaka ve tazminat talebinden açıkça feragat edildiğini bildirip davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece; anlaşmalı boşanma davasında davacının kendisi için nafaka ve tazminat talebinden vazgeçtiği, kararın kesinleştiği, davacının yoksulluk nafakası talebinde bulunamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda belirtilen bozma ilamında açıklanan nedenlerle karar bozulmuştur. Yerel Mahkemece, önceki gerekçeler genişletilerek direnme kararı verilmiş, direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, anlaşarak boşanma davasında nafaka isteği olmadığını açıklayan tarafın bu beyanının, boşanma yüzünden yoksulluğa düşmesi nedeniyle açacağı yoksulluk nafakası davasında kendisini bağlayıp bağlamayacağı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, bir kısım üyelerce, davacının anlaşmalı boşanma davasındaki beyanının boşanma davası devam ederken istenen tedbir nafakası yönünden hüküm ifade edeceği, yoksulluk nafakasının boşanmanın kesinleşmesinden sonraki dönüme için olduğu, davacının feragat beyanında açıkça yoksulluk nafakası ibaresinin bulunmadığı, feragat beyanının davacıyı yoksulluk nafakası yönünden bağlamayacağı, yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de Hukuk Genel Kurulu’nun çoğunluğunca bu görüşe itibar edilmemiştir. Hukuk Genel Kurulu’nun çoğunluğunca, tarafların boşanma sırasında nihai olarak anlaştıklarını bildirdikleri ve nafaka isteğinden feragat edildiği, davacının bu beyanında açıkça yoksulluk nafakasından sözedilmemiş ise de kendisini bağlayacağı, anlaşmalı boşanmanın kesinleşmesi ile istenebilecek tek nafakanın çocuklar için iştirak nafakası olduğu, somut olayda, davacının boşanma yüzünden yoksulluğa düştüğünden bahisle nafaka isteyemeyeceği, yerel mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olduğu benimsenmiş ve bu nedenle direnme kararının onanması gerekmiştir. SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 06.03.2013 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
  21. TCK'nın 191. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendinde "Kişinin, erteleme süresi zarfında; kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi … hâlinde, hakkında kamu davası açılır." şeklinde hükme bağlanan Israr Kavramı T.C YARGITAY 10.Ceza Dairesi Esas: 2018/ 5237 Karar: 2018 / 8102 Karar Tarihi: 19.11.2018 (5237 S. K m. 191) (7201 S. K m. 21) Dava: Adalet Bakanlığı'nın, 15/10/2018 tarihli yazısı ile kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan sanık … hakkındaki kamu davasının durmasına dair İstanbul Anadolu 64. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 03/05/2018 tarihli ve 2018/219 esas, 2018/435 sayılı kararının kanun yararına bozulmasına yönelik talebi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 22/10/2018 tarihli yazı ekinde dosyanın Dairemize gönderildiği anlaşıldı. Dosya incelendi. GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ: A) Konuyla İlgili Bilgiler: 1- Şüpheli hakkında, 28/07/2017 tarihinde işlediği iddia olunan kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan dolayı TCK’nın 191/2. maddesi uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesine, bir yıl süre ile tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına, ayrıca “yükümlülüklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alması, kabul etmesi veya bulundurması, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması” halinde erteleme kararının kaldırılarak kamu davası açılacağı hususunun ihtar edilmesine karar verildiği, 2- Şüphelinin tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin infazına başlaması için gönderilen uyarılı ilk başvuru davetiyesinin 11/01/2018 tarihinde tebliğ edildiği, 3- Ancak şüphelinin Denetimli Serbestlik Müdürlüğü’ne müracaat etmemesi üzerine ikinci kez uyarılı davetiye gönderildiği, bu davetiyenin de 03/02/2018 tarihinde tebliğ edildiği, 4- Şüphelinin bu tebliğlere rağmen Denetimli Serbestlik Müdürlüğü’ne müracaat etmemesi üzerine TCK'nın 191. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca “… yükümlülüklerine uygun davranmamakta ısrar ettiği…” gerekçesiyle kamu davasının ertelenmesi kararının kaldırılarak, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan kamu davası açıldığı, 5- İstanbul Anadolu 64. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 03/05/2018 tarihli ve 2018/219 esas, 2018/435 sayılı kararı ile “sanığa gönderilen tebligatların muhtara teslim edildiği, bu nedenle sanığa yeniden tebligat yapılması, bu tebligata rağmen de başvuruda bulunmadığı takdirde dava açılması gerekirken ısrar koşulu gerçekleşmeden kamu davası açıldığı" gerekçesiyle, “kamu davasının durmasına” karar verildiği ve kararın yasa yoluna başvurulmadan kesinleştiği, Anlaşılmıştır. B) Kanun Yararına Bozma Talebi: Kanun yararına bozma talebi ve ihbar yazısında, "Benzer bir olay sebebiyle Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 22/12/2015 tarihli ve 2015/1717 esas, 2015/33429 karar sayılı ilâmında da belirtildiği üzere, sanığa 10 gün içinde denetimli serbestlik müdürlüğüne başvurması gerektiği uyarısını içeren tebligatın yapılması ve sanığın başvuruda bulunmaması üzerine, yüklenen yükümlülüklere veya tedavinin gereklerine uygun davranmamakta "ısrar" ettiğinin kabul edilebilmesi için sanığa "önceki tebligat gereğince başvuruda bulunmadığı, bu tebligat üzerine öngörülen süre içinde de başvurmaması halinde yükümlülüklere ve tedavinin gereklerine uymamakta ısrar etmiş sayılacağı" uyarısı ile yeniden tebligat yapılması, bu tebligata rağmen de başvuruda bulunmadığı takdirde sanığın tedavi ve denetimli serbestlik tedbirlerine uymamakta ısrar edeceği, Dosya kapsamına göre, sanık hakkında İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 03/11/2017 tarihli ve 2017/172144 soruşturma, 2017/4843 sayılı kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı ile denetimli serbestlik tedbiri uygulandığı, sanığa denetimli serbestlik kararının yerine getirilmesi için 10 gün içerisinde Denetimli Serbestlik Müdürlüğüne başvurması konusunda çıkarılan tebligatın 11/01/2018 tarihinde usulü ile tebliğ edildiği, sanığın süresinde başvurmaması üzerine "önceki tebligat gereğince başvuruda bulunmadığı, bu tebligat üzerine öngörülen süre içinde de başvurmaması halinde yükümlülüklere ve tedavinin gereklerine uymamakta ısrar etmiş sayılacağı" uyarısı ile yeniden çıkarılan tebligatın da 03/02/2018 tarihinde usulü ile tebliğ edilmesine rağmen süresinde müracaat etmeyen sanık hakkında denetim yükümlülüklerine uymamakta ısrar koşulunun gerçekleştiği cihetle, yargılamaya devam olunarak esas hakkında bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde durma kararı verilmesinde isabet görülmemiştir." denilerek, İstanbul Anadolu 64. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 03/05/2018 tarihli ve 2018/219 esas, 2018/435 sayılı kararının bozulması istenmiştir. C) Konunun Değerlendirilmesi: TCK'nın 191. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendinde, "Kişinin, erteleme süresi zarfında; kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi … hâlinde, hakkında kamu davası açılır." hükmüne yer verilmiştir. Tebligat Kanunu’nun; 10. maddesinde, “Tebligat, tebliğ yapılacak şahsa bilinen en son adresinde yapılır. (…) Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır.” şeklinde düzenleme yer aldığı, maddesinin 2. fıkrasında; “Gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, muhatap o adreste hiç oturmamış veya o adresten sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırır. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.” şeklinde düzenlemeler yer aldığı, Somut olayda, hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesine ve tedavi ile birlikte denetimli serbestlik tedbirine hükmedilen şüpheliye tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin infazına başlaması için uyarılı ilk başvuru davetiyesinin gönderildiği, “tebliğden itibaren 10 gün içinde müracaat etmezse hakkında dava açılacağı” uyarısını içeren bu davetiyenin şüphelinin bilinen son adresi ve aynı zamanda MERNİS adresi olan adresin kapalı olması nedeniyle Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesi uyarınca 11/01/2018 tarihinde tebliğ edildiği, bu şekilde şüpheliye ilk uyarının yapılmış olduğu, ancak şüphelinin Denetimli Serbestlik Müdürlüğü’ne müracaat etmeyerek yükümlülüklerini birinci kez ihlal etmesi üzerine ikinci kez uyarılı davetiye gönderildiği, “tebliğden itibaren 10 gün içinde müracaat etmezse bu durumun yükümlülüklerine uymamakta ısrar sayılacağı ve hakkında dava açılacağı” uyarısını içeren bu ikinci davetiyenin de aynı adreste yine adresin kapalı olması nedeniyle Tebligat Kanunu’nun 21/2. maddesi uyarınca 03/02/2018 tarihinde tebliğ edildiği, bunun da ikinci uyarı olarak kabul edilmesi gerektiği, ancak şüphelinin yapılan bu ikinci uyarıya rağmen 10 gün içinde kuruma başvurmamak suretiyle tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin gereklerini yerine getirmeyerek, ikinci kez yükümlülüklerini ihlal ettiği, Anlaşılmıştır. Bu hali ile 2 kez uyarılmasına rağmen 2 defa yükümlülüklerini ihlal ettiği görüldüğünden, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan TCK'nın 191. maddesinin 1. fıkrası uyarınca sanığın cezalandırılması isteğiyle açılan davada "kovuşturma şartı" olan "ısrar koşulu" gerçekleşmiştir. Bu nedenle Mahkemece yargılamaya devam edilerek esas hakkında bir hüküm verilmesi gerekirken, “ısrar koşulunun oluşmadığı” gerekçesiyle “kamu davasının durmasına” karar verilmesi yasaya aykırı olup, kanun yararına bozma talebi yerinde görülmüştür. D) Karar: Açıklanan nedenlere göre; kamu davasının durmasına dair İstanbul Anadolu 64. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 03/05/2018 tarihli ve 2018/219 esas, 2018/435 sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nın 309. maddesinin 3. fıkrası gereğince kanun yararına BOZULMASINA, aynı Kanun'un 309. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca gerekli işlemin yapılması için, dosyanın Adalet Bakanlığı'na iletilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine, 19.11.2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
×
×
  • Create New...