Birey- devlet ilişkilerinde birey ile devletin bu ilişkiden doğan tanımı, bireyin konumu ve devlet algısı önemlidir. Üzerinde her türlü baskı aygıtını hisseden kişiye birey, yönetme ile yönetilme arzusunun arasında kalan cereyana toplum, bu toplumun ortak kararından oluşan hastalıklı kuruma da devlet denir.

Birey- devlet ilişkilerinde birey ile devletin bu ilişkiden doğan tanımı, bireyin konumu ve devlet algısı önemlidir. Üzerinde her türlü baskı aygıtını hisseden kişiye birey, yönetme ile yönetilme arzusunun arasında kalan cereyana toplum, bu toplumun ortak kararından oluşan hastalıklı kuruma da devlet denir.

Birey baskı aygıtlarını hisseder, çünkü üryan ve ağlayarak geldiği dünyaya alışabilmesi için baskı bir çeşit tedavi biçimidir! Yönetme arzusu doğamızda var demek resmi tarih yalanlarına eş değer bir bilgi. Ancak hiçbir doğada hiçbir canlı bir diğerini yönetme eğiliminde bulunmaz. Üstelik insan denilen canlının bir bilinçle dahi bunu algılayamaması kendi doğasıyla uyumsuzluğunun, kendi paradoksunun bir tezahürüdür. Yönetilme arzusu diye bir olgu yoktur ancak yönetenler kendi doğalarında olmayan bir olguyu kabullendikleri gibi, yönetecekleri kişilerin de doğasında nelerin olup olmadığını, kimyalarını dahi belirleme hakkına sahiptir! Bu yalana inanan yöneten sınıf, yönettiği toplumun doğasıyla oynamak gibi bir rüyada bulur kendini. Adına iktidar da diyebiliriz bu rüyanın. Bireyi, toplumu, yapay bir doğayı ve suni iktidar dualarını üst üste topladığımızda o hastalıklı kurumu elde ederiz yani devleti. Zaten yönetilmeyi kendi doğasında bulunan bir değermiş gibi gören bireylerin oluşturduğu toplum artık mutant eksenli yöneten erkin her türlü dayatmasını kabullenebilir bulacaktır. Zira birlikte yaşama isteğinin tezahürü devletmiş gibi bir algı, kişinin doğumundan ölümüne kadar zihnine aralıklarla enjekte edilir. Ki nerden bakılsa bu metodu kullanmayan devlet biçimi yoktur.

Sistemin hep getirilerine bakan ancak ''götürdükleriyle'' ilgilenmeyen bireyin devlet karşısındaki konumu silikleşmeye başlar. Birey devletleşmiştir artık. Çünkü kendisinden feragat eden birey ne kadar devletleşirse o kadar güçleneceğini de bilir. Oysa demokratik olduğu iddia edilen parlamenter sistemde bile ne kadar temsil edildiği meçhul olan bireyin, karar mekanizmasını 'h'içselleştirip kendi yerine karar verenlerle ortaklığı nasıl bir gücün temsilidir? Temsiliyetin pek vücut bulamadığı bir düzende birey kendisini mi yoksa oylarıyla, vergileriyle yaşattığı devleti mi yaşar? Ya da ne kadarı, olması gerekeni yani doğasını yansıtır? Devlet nezdinde bir oy karşılığı ve vergi getirisine göre kıymeti ve hakkı bulunan bireyin düşünmesi gerekenler nelerdir peki?

Birey çatısı (baskısı) altında yaşadığı devletin karşısında hem konumunu belirlemek ve korumak hem de kendisi olma şansını bulabilmek adına şunu düşünerek, devletçi-gelenekçi kimliğinden sıyrılabilir: '' içimdeki devleti öldürdüm, kendimi kazandım''. Anarşizan bir tavra çokça benzeyen bu duruşun öz yönetim açısından değeri bireyin kendi kimliğini, sahip olduğu değerleri her fırsatta biraz da militanlaşarak yaşatabilme olanağıdır. Bu ihtimal bireyin devletleşen bireyi değil kendisi olan bireyi yaşatabilmesi açısından kendisine kural olarak koyabileceği tek şarttır. Çünkü insan doğası birlikte yaşamaya açık ancak birlikte devlet kurmaya kapalı olmalıdır.

Bir siyasi otoriteyi reddeden, yahut bir devlet çatısı altında yaşamayı sadece kendisi olma hakkına karşılık kabul eden bireyin karşılaşacağı soru veya sorunların da yönetici sınıf tarafından zihinlerimize enjekte edildiği savını biraz daha bilincimizin yüzeyine çıkarırsak; ortada en az dünyaya geldiğimiz üryanlık kadar çıplak olan gerçekleri de görebiliriz.

Yöneten erkin dayatmaya yakın, gerçeklikten uzak birkaç klişesini incelersek devletin kötü bir aygıt olduğunu da anlayabiliriz.

Başlayalım;

''Muhakkak devlet var olmalıdır yoksa ahlaki çöküntü yaşanır'' diyenlerin dönüp bakması gereken önemli bir realite vardır: şeriat devlerinde de olmak üzere hemen hemen bütün devlet biçimleri tarafından organize edilen genelevler. Ahlaki olmayanın parasal karşılığı devlet eliyle organize ediliyorken, dindar nesil naraları altında unutulmaya çalışılıyorken, kadına yönelik şiddetin ve sömürünün son durağı ve en büyük görülüş biçimi genelevler iken; hangi birey ahlaki çöküntünün yaşanmadığına inanabilir? Tecavüz ettiği çocukları hapse mahkum eden bir devlete birey ne kadar odaklanabilir? Paranın, karşılığı olmayan bir irade sonucu tecavüzü meşru kılabileceğine gerçekten inanabilir mi? Eğer bu yalana inanıyor ve istatiksel verilerle yaşamın anlamında bir çıkarım elde etme gayesindeyseniz, sizin için iki ihtimal var: ya siz de sömürüye ve insani olmayan gayri ahlaki metotların ''meşru'' karşılığı olan devlete ortaksınızdır, ya da gerçek anlamda sömürülen ve kendi yaşamını devlete karşı kişisel genelevinde sergileyen bir bireysinizdir. Hangisi olacağınıza yine sizler karar vereceksinizdir.

Resmi ağızların ve kendisine benzetilen bireylerin orgazmsal yalanlarından birisi de '' devletin olmadığı yerde kaos olur'' söylemidir. Bu söylem karşısında yine dönüp bakmamız gereken bir realite var: ilkel olarak tanıtlanan ilk insanların birlikte yaşam biçimi. Yöneten yahut yönetilen diye bir ayrımın olmadığı o güzelim doğanın, ''birlikte yaşam ancak devletle sağlanabilir'' yalanına üstün geldiği ''ilkel'' bir yaşama biçimi. İlkel komünal toplum yapısını incelemektense, zamanın sayfalarını geriye doğru sarmaktansa, günümüz dünyasında var olan kaosu incelemekte fayda var. Dünya üzerinde yaşayan bütün toplumlar bir devlet çatısı altında yaşıyorlar. Modern olduğu söylenen bilgi ve birikimin en üst düzeyde olduğu bir çağda bu kadar savaşın karşılığı nasıl olur da kaos değil de düzen olduğu söylenebilir? Üstelik yine devletlerin organizasyonunu gördüğümüz kan pıhtısında bile bu açık beyan ortadayken, hangi birey kaosun içinde yaşamadığını söyleyebilir? Her türlü özgürlük talebine taviz gözüyle bakan devletlerde demokrasi mi totalitarizm mi hakimdir? Hep birlikteliğin ve bütünlüğün vurgulandığı ağızlarda yatan gerçek çoktan bir kaosun ve kan havuzunun içinde yüzdüğümüz gerçeği değil midir? Bir kaos olacaksa bunu devlet yapmalıdır demekse toplumsal bir trajedidir. Bu noktada bilinmesi gereken bir şey var: eğer bir ülkede insanların özgürlüğünden bahsedilmesi dahi resmi ideoloji tarafından ülkenin yıkılmasına, milletin bölünmesine yönelik bir tehdit olarak algılanıyorsa; bilinmelidir ki o ülke çoktan yıkılmış, o millet çoktan bölünmüştür. Güncel bir konuyla da örneklendirirsek; anadilde eğitim, anadilde savunma, özgürlüğün bütün çeşidi bu ülkeyi bölüyorsa; kimse bütün olduğumuzu söylemesin. Zira Türkiye'de savaş başladığında doğan çocuklar ömürlerinin yarısını çoktan tükettiler. Onlar bilhassa bizler, çocukluğu savaşın ve kaosun devlet biçimiyle şekillenen ancak düşünmeye başladıkça, sorguladıkça resmiyeti reddeden bir nesiliz.

Böyle bir düzen karşısında bireyin kendi konumunu yeniden belirlemesi gerekir. Ahlaki çöküntünün devlet eliyle gerçekleştirilmesi, asıl kaosun suni bir düzende vücut bulması, yıllardır ''anarşik'' diye ötekileştirilen doğal insan ideolojisinin toplumsal bilince dönüştürülmesiyle yok edilebilir.. Yönetme arzusunun makulleşebildiği ortamda devlet var olurken, yönetilme arzusunun reddedildiği yerde anarşizm var olur. Bu gerçekse devlet karşısında militanlaşması gereken bireyin koruması gereken doğal pozisyonudur.

http://www.solukbeniz.com/devletlesen-bireyden-militanlasan-bireye

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Bu içerik ile ilgili görüşler