“Hukuk, yalnız şekil, kaide ve mefhum işi değil, aynı zamanda bir lisan, bir edebiyat işidir”

Toplumumuzda hukukun alabildiğine tartışıldığı, eleştirildiği, önemli gösterilerin konusu olduğu, büyük arayışların merkezinde bulunduğu günümüzde, hukuk dilinden söz etmek tuhaf gelebilecek bir davranış olarak nitelenebilir. Yargıç, savcı ve avukatların, hukuk insanlarının yol arayışları içinde bulundukları yaşadığımız günlerde hukuk dili konusunda bir şeyler yazmak gerçekten önemsenmeyecek bir davranış olabilir. Bu konunun seçilmesinin nedeni şudur ki, toplumumuzda son beş yılda yabancı sözcüklerin yaygınlığı ve Türkçeyi silip atarcasına topluma egemen olmaları tartışılmaz bir gerçektir. Eğer dillerin savaşı varsa, eğer dillerle uygarlıklar arasında alabildiğine bir yarış varsa son yıllarda bu yarışı herhalde Türkçe kaybetmiştir. Türkçe ile ilgili bir çaba görülmemektedir. Geçmiş zamanlarda çalışmalarını etkin şekilde sürdüren, dergi, kitap, sözlük çıkaran Türk Dil Kurumu’nun öğretim ve eğitimdeki etkinliği artık çok zayıfladı. Bugün böyle bir kurum gündemde görünmüyor. Bunun hukuktaki yansıması da maalesef büyük bir açıklıkla hissediliyor. Yıllarca önce İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki Prof. Dr. İsmet Sungurbey ve Prof. Dr. Ergun Özsunay’ın emeklerinin bugün devam ettirilmediği görülüyor. Hukuk dili üzerinde özenle durulduğunu savunabilme olanağı da yok. Ancak ve sadece Prof. Dr. Sami Selçuk’un bireysel çabaları belirtilebiliyor. Bu durum insanda karamsarlık yaratıyor. Bu noktada insan, tam altmış dört yıl önce konuyu ele alan Nurullah Ataç ile maalesef birleşiyor: “… Dil işi, kullandıkları sözlerin ne demek olduğunu bilmek isteyenlerin işidir. Türk aydınların çoğunda ise bu dilek yok. O yüzden dil işi çözümlenemiyor…”1* Ataç, bu düşüncesini bir başka yazısında şöyle tamamlamıştı: “…bilim, sanat, düşünce işleri ile uğraşan bir kişinin önce dile önem vermemesini anlayamıyor. Dilini işlemeyen kişi, düşüncesini işlemiyor demektir. Kişioğlunun düşündüklerini bildirmek için elinde dilden başka bir araç mı vardır? …”2*

Bu kısa bilgileri hukuk bilimine uyarladığımızda konunun, bu yazının hemen başında belirttiğimiz toplumdaki yaygın eğilimden farklı olmadığını hemen görebilmekteyiz: Katalog, celse, duruşma, tutanak, zabıt, mahkeme, adliye, yargıtay, hâkim, muhakeme, usul, yargılama, kanun, yasa, yaptırım, ceza, müeyyide, tedbir, önlem, garantör, muhakemat, avukat, büro, ofis… gibi sözcükler bu alandaki karmaşayı, özensizliği, yol aramayışları, hatta çaresizlikleri ortaya koymaktadır. Bugün gelinen nokta odur ki, hukuk dili toplumdaki genel eğilime, başıbozukluğa kendini bırakmıştır. Kanunlarda, yönetmeliklerde, hukuk kitaplarında, mahkeme kararlarında bunu açıklıkla görebilmek mümkündür.

Oysa gene yıllarca önce ünlü bir hukuk insanı, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, “Türkiye’de Üç Devir” kitabında aynen şöyle diyordu: “…Hukukta yalnız güdücü fikirler ve hukuk kitabları değil, kanun kaideleri, avukat lâyihaları, bilhassa mahkeme ilamları da güzel yazılmalıdır. Fransız avukatlarından bazılarının ceza davalarındaki müdafaanameleri her bakımdan birer edebiyat numunesidir. Meşhur İtalyan hukukçusu Ferri’nin “Difese penali” (Cezai müdafaaları) da böyledir. Tanınmış Alman hukukçusu ve hukuk felsefecisi Stammler’in, Alman tarihindeki meşhur hukuk davalarını izah eden “Deutsches Rechtsleben-Alman Hukuk Hayatı” adlı eseri güzel bir Almanca ile yazılmıştır.

İsviçre’nin en yüksek mahkemesi olan, “Federal Mahkeme”nin kararları en güzel ve en açık bir Almanca, Fransızca veya İtalyanca ile yazılmaktadır.

Bizdeki mahkeme dosyaları gözden geçirilirse, birçok lâyihalarda ve birçok kararlardaki ifadenin, edebiyatla alâkası şöyle dursun, sadece lisans disiplini ile alâkası olmadığı görülür; onlarda, bozuk Türkçe’nin, derece derece, en laubali örneklerine rastlamak mümkündür. Ne yazık!

Hukuk, yalnız şekil, kaide ve mefhum işi değil, aynı zamanda bir lisan, bir edebiyat işidir.

Adalet, dünyanın en güzel şeyidir; onun vasıtası olan hukukun dilinin de güzel olmasına dikkat etmek her hukukçuya düşen bir vazifedir sanıyorum.”3*

Velidedeoğlu’nun özlemle belirttiği bu amaca ulaşabilmek için önce dilimizi çok iyi bilmemiz, sevmemiz, dili geliştirme yönündeki çabalara saygı duymamız ve bunlara dayanarak titiz çalışmalar yapmamız gerekir. Ancak, Hepçilingirler’in dediği gibi “…kendi dillerine sahip çıkmalarını istediğimiz insanlarda önce bir dil sevgisi yaratılmalıdır. Yapılacak iş budur. Ortaöğretimden başlayarak Türkçe’yi… En güzel örnekleri ile Orhan Veliler, Nazım Hikmetler, Yaşar Kemallerle sevdirmelisiniz. Bakın o zaman nasıl üstüne titrer dilinin…”4* Her ne kadar Ataç, dilin geliştirilmesi için akademilerin kurulmasını yeterli bulmamakta ise de gene de birtakım öğretim kurumlarının Türkçe’nin daha ileriye gitmesinde yararlı olabileceğini düşünmek imkanı vardır. Ancak gene Ataç, bu düşüncede dahi Hepçilingirler ile birleşmektedir. Ataç’a göre: “…akademi kendi kendine kurulur. Sonra hükümet, devlet kabul eder onu. Bizde bir akademi kurabilecek yazarlar, düşünürler bulunsaydı kendi kendine toplanırdı onlar, halk onların yetkisinin kabul ederdi. Yok öyle bir şey…”5*

İşte hukuk dilimizin durumu bu… İç açıcı değil, yarınlar için üzülerek belirtmek gerekir ki umutlu da değil…

Prof. Dr. Köksal Bayraktar

Güncel Hukuk Dergisi

dipnotlar

1. Nurullah Ataç, Günce, 1953-1955, Ankara, 1972, s. 15

2. Ataç, s.423

3. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Türkiye’de Üç Devir, C.I, Ankara, 1972, s.60

4. Feyza Hepçilingirler, Türkçe “Off”, 16.bs, İstanbul, 2001,s.73

5. Ataç, s.16

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Disqus Yorumları