Türk kültür tarihinin önemli kişiliklerinden biri olduğu artık tartış­masız kabul edilen İbrahim Müteferrika’nın hayatı ve eserlerinin aydınlatılmasına ışık tutacağını umduğum bu çalışma, esas itibarıyla, Avrupa’da icat edildiği tarih­ten 274 yıllık bir gecikmeyle de olsa Türkiye’ye getirilmiş olan matbaanın, Türk Dü­şünce Dünyası’nda meydana getirdiği değişimlerin, farklı bir bakış açısıyla ele alınma­sından oluşmaktadır.

Matbaanın ülkemize ge­tirilmesinde, benimsenme­sinde ve kullanılmasında İb­rahim Müteferrika’nın payı çok büyük olmuştur. Bundan dolayı, matbaanın ülkemiz sınırları içerisindeki serüve­nini ele alırken, özellikle de konuya ilişkin açık düşünce­ler geliştirebilmek bakımın­dan, Müteferrika’nın yaşa­mı, yapıtları ve matbaanın kuruluşu esnasında sergilediği olağanüstü çabayı dikkate almak gerekmektedir. Bu çalışmada, İbra­him Müteferrika’nın yaşamı ve yapıtları üzerinde ağırlıklı olarak durulmuş, matbaanın kurulmasında gösterdiği olağanüstü çaba bu bağlamda açıklanmaya çalışılmıştır.

     Sorgulanmak istenen asıl problem, Müteferrika’nın ilk kitabını bastığı 1729 yılından önceki Osmanlı düşünce yaşamının niteliğiyle yine Müteferrika’nın son kitabını yayımladığı 1742 yılından sonraki Osmanlı düşünce yaşamının niteliği arasın­daki ilişkinin boyutlarıdır. Başka bir deyişle Batı’da bir gereksinimden doğdu­ğu açıkça anlaşılan matbaa, Türkiye’ye devlet desteği ve özel çabayla getirilmiş olma­sına karşın, acaba daha sonra toplumsal anlamda bir kabul görmüş müdür? Yoksa sade­ce belli bir kesimin ilgi ve gayretiyle yaşatılabilmiş bir girişim olarak mı kalmıştır? Bu soru temel soru olmakla birlikte, birçok soruyu da be­raberinde getirmektedir. Örneğin hangi konularda kitap basılmıştır? Matbaa kurulmadan önce Türk entelektüel çevresi hangi konularla ilgileniyordu? Hattatlar hangi kitapların siparişini almaktaydı­lar? Matbaayla birlikte bu konularda bir değişim oldu mu? Ya da Türk insanının gereksinim duy­duğu bilim, sanat ve genel kültür yapıtlarının se­çilmesi amaçlanmış mıydı? Yoksa matbaa da pek çok kurum gibi siyasetin gölgesinde, yönetime ba­ğımlı, onu hoşnut edecek sıradan yapıtları yayım­lamanın dışında bir şey yapmayıp, çok sıradan bir kurum olarak mı kalmıştı?

     Bu sorular yalnızca Müteferrika matbaasının faaliyetleriyle sağlıklı bir biçimde yanıtlanamaya­bilir.  Ancak, bu dönem, hiç olmazsa olası yanıtla­rın ipuçlarını barındırıyor olmalıdır. Çünkü basımı yapılan 16 kitabın seçilmesinin gerekçeleri yeterin­ce aydınlatıcı olabilecek niteliktedir. Bundan dola­yı bu çalışmada 16 kitabın içeriklerine olabildiğin­ce yer verilmeye çalışılmıştır.

     Diğer önemli bir nokta da; matbaanın gecik­mesinin nedenlerinin başında Os­manlı Devleti’nin “Teknolojiye karşı olan tutucu durumu” gerekçe gösterilmekte ve bu gerekçe, üze­rinde uzlaşılmış bir “doğruluk” gibi, hemen bütün araştırmacılar tarafından kabul edilmektedir. Bu düşünce bir an için doğru kabul edilse bile, ünlü mühendis Urban’a dev topları döktürmekte bir sakın­ca görmeyen Osmanlı yönetiminin neden matbaaya karşı tutucu bir yaklaşım sergilemiş olduğu soru­su cevapsız kalmaktadır. Bu soru aslında Osmanlı kültür yaşamı ve yönetim anlayışı bakımından son derece can alıcı bir belirleme içer­mektedir. Çünkü güçlü olmayı, cihan devleti olmayı bir yüksek amaç edindiği tarihsel olarak apa­çık olan bir devletin, kültürel an­lamda güçlü olmayı düşünmemiş olması ya da bu konuya yeterince değer vermemiş olması anlaşılır bir şey değildir. Bu konuları aydınlatabilmek için Lale Devri’nin siyasi ve toplumsal yapılanmasına da gerektiği kadar eğilmeye özen gösterilmiştir.

     Matbaanın ülkemiz sınırları içerisindeki se­rüveninin diğer bir önemli tartışma noktası da, matbaanın açılması sırasında Şeyhülislam Abdul­lah Efendi’den alınan fetvanın içeriğiyle ilgilidir. Çoğunlukla fetvanın dinî kitapların basılması konusunda sınırlamalar getirdiği ve aslında, bu bakış açısının egemen olması dolayısıyla Osman­lı Devleti’nin matbaaya yeterince değer verip, zamanında benimsenmesine ve yaygınlaşmasına önayak olmadığı ileri sürülmüştür. Bu iddianın doğruluk değerinin ve geçerlilik derecesinin nes­nel bir biçimde ortaya çıkarılabilmesi için de, fetva üzerinde değerlendirmelere gidilmiştir.

     Nihayet Osmanlı Devleti’nin bilim topluluk­larının o günkü etkinliklerinin doğası ve yazdık­ları risale ve kitapların gerçek değerleri konusuna değinilmiş, böylece Osmanlı Kültür Dünyası’nın doğası net bir biçimde aydınlatılmaya dolayısıyla da, bir kültür aracı olan matbaanın gelişim serüve­ninin anlaşılmasına çalışılmıştır.

İbrahim Müteferrika’nın Hayatı ve Eserleri
A- Hayatı

     Türk matbaacılığının ve dolayısıyla da yayım hayatının doğmasında önemli bir kilometre taşı olan İbrahim Müteferrika’nın (1674–1747) Osman­lılara katılmadan önceki yaşamıyla ilgili bilgiler son derece kısıtlıdır. Bundan dolayı onun yaşamı, eğitimi, dini ve mezhebi bakımından pek çok araş­tırmacı, kendine yakın bulduğu yönde tanımlamak gereksinimini görmüş ve öylece değerlendirmiştir. Pek çok araştırmacı Müteferrika’nın Macar kra­lı Thököli’nin (1657–1705) isyanı sırasında fidye alınabilir amacıy­la, esir alındığı ve kendisine fid­ye veren kimse çıkmadığı için de İstanbul’a getirilip kaba ve zalim bir adama satıldığını kabul eder­ken, onun dostu olan De Saussure de Müteferrika’nın böylece uzun süre sefil bir yaşam sürdürdüğü­nü, sonunda köleliğe dayanama­yıp Müslümanlığı kabul ettiğini, kendisine İbrahim adı verildiğini, zeki ve becerikli bir kimse olduğu için kısa sürede Türkçeyi, Türk örf ve âdetlerini ve İslam adabını öğre­nip muktedir bir efendi olduğunu belirtmektedir.

      Buna karşılık bazı araştırmacı­lar da, onun esir alınmadığını, aile­sinin fakir olmadığını, Müslüman olmadan önceki adının Abraham olması gerektiğini, Müteferrika’nın yaşamı hakkında iki önemli kay­nak olan De Saussure ve Imre Karacson’un, Katolik olmaları nedeniyle, din de­ğiştirmesini hazmedemediklerinden dolayı, onu küçük düşürmek amacıyla esir düştüğünü ve fakir bir aileye mensup olduğunu yazdıklarını belirte­rek, yukarıdaki iddiaları kabul etmemektedirler.

     Bu karmaşayı aşmak kolay görünmese de, ko­nuyla ilgili belgelere ve tarihsel olaylara dayana­rak gerçekleştirilmiş güvenilir çalışmalar ışığında yaşamını betimlemeye çalıştığımızda, öncelikle Müteferrika’nın Macaristan’daki yaşamı, ailesi ve oradaki adının ne olduğu konusunda herhangi ke­sin ve güvenilir bir bilginin bulunmadığını ifade edebiliriz. Ancak onun, tarihte Erdel olarak bilinen Transilvanya bölgesinin merkezi durumundaki bugün Rumence Cluj, Macarca Kolozsvar (Koloj­var) adını taşıyan şehirde, kesin olmamakla birlik­te yaygın olarak kabul edilen 1674 ya da biraz daha önceki bir yılda (belki 1670–71) doğduğunu ve bu şehirde papaz eğitimi aldığını söyleyebiliriz.

     Benzer şekilde, Müteferrika’nın hangi mezhep adına papazlık eğitimi aldığı konusu da tartışma­lıdır. Pek çok kaynak onun bir Kalvinist olduğunu belirtmektedir. Oysa kendisinin yazmış olduğu Risâle-i İslâmiye (İslam Risalesi) adlı kitabında be­lirttiği inanç ve fikirler dikkate alındığında, bu gö­rüşün doğru olmadığı aksine,Kalvinist olmaktan çok, Uniteriyen mezhebine bağlı olduğu anlaşıl­maktadır. Uniteriyen olması dolayısıyla da, Türk­lere karşı Avusturya ordusunda savaştığı ve esir düşerek satıldığı ve bu yüzden Müslüman olma­yı seçtiği görüşü doğruluk değerini yitirmektedir. Çünkü o dönemde Transilvanya yani Osmanlıla­rın Erdel dediği bu bölgede üç Hristiyan mezhe­bi çatışma hâlindeydi: Katoliklik, Kalvinistlik ve Uniteriyenlik. Michael Servetius’un (1511–1553) kurucusu olduğu bu üçüncüsü, teslis inancını be­nimsemediği için uzun süre takibe alınmış, başta Servetius olmak üzere taraftarları yok edilmiştir. Avrupa’da bu baskılar yaşanırken Osmanlı ege­menliğindeki Erdel’de Uniteriyenlik korunmuş ve diğer iki inanca karşı çok daha fazla güçlenmiştir. Bununla birlikte Erdel, Avusturyalıların eline geçince, Kalvinistler bu inanca karşı baskı uygulamaya başlamış­lardır. Ancak Uniteri­yenciler, Servetius’un Biblica Sacra adıyla bastığı farklı bir İncil’i gizlice okumayı sür­dürmüşlerdir. İbrahim Müteferrika da Risâle-i İslâmiye adlı çalışma­sında yasaklanmış bu ve benzeri eserleri ol­duğunu belirtmektedir. Böylece İslamiyet’i yakın­dan bilen Müteferrika’nın, Erdel’i ele geçirmek için savaşan baskıcı Habsburgların yönetiminde yaşa­maktansa; Osmanlılara katılıp isteyerek Müslü­man olduğunu söylemek yerinde olur. Kaldı ki Os­manlılara katıldıktan sonra yöneldiği matbaacılık, coğrafyayı gerekli bilimlerin başında kabul etmesi ve bilime bağlılığı da onun Uniteriyenci yönlerini göstermesi açısından çok önemlidir. O dönemde kilise taassubuna karşı olması, din ve devlet ayrı­mını savunması, inanç özgürlüğünü ileri sürmesi, hatta fizik, matematik, astronomi ve tıp alanla­rında yeni bilgiler ortaya koyması Macaristan’da matbaacılığı geliştiren kimselerde görülen ortak özelliklerdir.

      1692’de Osmanlı’ya katılan İbrahim Mütefer­rika, Latince, Macarca, Arapça ve Farsça bilmesin­den dolayı âdeta devletin gören gözü ve duyan ku­lağı olmuştur. Hem III. Ahmet hem de I. Mahmud dönemlerinde hemen her konuda kendisinden ya­rarlanılmıştır. Resmî görevleri arasında diplomat­lık, mihmandarlık, çevirmenlik, müteferrikalık ve hacegânlık vardır. Ancak Müteferrika daha çok bir tarihçi, bilim adamı, yazar ve matbaacıdır. Zaten Türkçe öğrenip İslamiyet’i benimsedikten sonra, kısa zamanda Bâb-ı Âlî’de yükselmeye başlaması ve Müteferrikalık, yani padişahın özel hizmetine bakan kimse durumuna gelmesi bu niteliklerin so­nucudur.

     Bazı arşivlerden edinilen yeni belgelerle, İbra­him Müteferrika’nın Osmanlı Devleti’nin hizmeti­ne girdikten sonraki görevlerine ilişkin daha ayrın­tılı ve sağlıklı bilgilere ulaşmak mümkün olmuştur. Buna göre, Müteferrika’nın, 18 Nisan 1716 tarihin­den önce kapıkulu süvarilerinin en seçkin ve göz­de kısmı olan 41. sipahi bölüğünde 29 akçe yevmi­yeyle görev aldığı anlaşılmaktadır. Ancak Sipahi Ocağı’na ne zaman katıldığı belgelenememiştir. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin hizmetine gir­dikten sonra mı, yoksa başka görevlerin ardından mı buraya atandığı belirsizdir. Bununla birlikte, bu bölükteyken 1715’te Mora meselesi hakkında Pa­dişahın mektubunu Viyana’ya götürdüğü ve Prens Savoieli Eugene ile görüşmelerde bulunduğu an­laşılmaktadır. Hatta Avusturya seferinde yaptığı hizmetlerden dolayı,

     18 Nisan 1716 ta­rihinde Dergâh-ı Alî Müteferrikalığı’na getirilmiştir. 1716’da Nemçe’ye karşı top­lanan Macarların ter­cümanı ve komiseri olarak Belgrad’a gön­derilen İbrahim Mü­teferrika, Pasarofça Antlaşması’ndan son­ra (2 Temmuz 1718) da Tekirdağ’da bulu­nan Macar Prensi II. Rakozci’nin yanına, Bâb-ı Âlî tarafından tercüman olarak atanmıştır. Bu hizmeti, II Rakozci’nin 1735’te ölmesine kadar sürmüştür. Kendisinden çok mem­nun kalan Prens, ölmeden önce, Sadrazam Ali Paşa’ya hitaben yazdığı mektupta Müteferrika’yı “Hasseten sadık tercümanım İbrâhim Efendi’yi Padişahın Lûtfu inâyetine tevdi ederim” şeklinde yücelten bir ifadeyle onurlandırmak gereksinimini duymuştur.

     Bundan sonra da siyasi görevlerini sürdür­müş olan Müteferrika, 1737’de Leh Antlaşması’nın yenilenmesi, 1737-1739’da Türk, Avusturya, Rus Savaşı esnasında Osmanlı saflarına katılan Macar askerlerinin yazımını üstlenmiş ve 1738’de Or­voşa Kalesi’nin Türklere teslimi görüşmelerinde bulunmuştur. 2 Şubat 1738’de top arabacıları kâ­tipliğine getirilen Müteferrika, böylece Divân-ı Hümâyun’da hacegân sınıfına yükselmiştir. Kay­tak hanlarından Asmay Ahmed’in nasbi emrini Dağıstan’a götürme işinden dolayı bu görevinden ayrılmıştır.

     İbrahim Müteferrika, bu yolculuktan döndük­ten sonra, Divân-ı Hümâyun tarihçiliğine getiril­miş ve 7 Kasım 1745’te bu görevinden ayrılmıştır. Bu sıralarda Yalova’da kâğıt fabrikası kurma giri­şimlerinde bulunmuş, Lehistan’dan ustalar getirt­miştir. Artık bir hayli yaşlanmış ve yorgun düşmüş olan İbrahim Müteferrika, bir süre sonra 1747’de ölmüştür. Önce Aynalıkavak Mezarlığı’na defne­dilmiş, kabri daha sonra 1942 senesinde buradan alınarak Galata Mevlevihanesi’ne nakledilmiştir.

     Şair Nevres, İbrahim Müteferrika için 36 satır­lık bir şiir yazmış ve bu şiirin 14 satırı mezar taşına işlenmiştir. Bu 36 satırlık şiirin mezar taşına işle­nen 14 satırı şöyledir.

Hâce-i divân İbrâhim Efendi kim ânın
Basmamışlardı bir nazîri sahn-ı imkâna kadem

Zâtı mâhiyyât-ı eşyâya medâr-ı inkişâf
Tab-ı pâki resm ü âyîn-i tıbâatda alem

İtdi nakd ü vaktini masrûf-ı tasnîf-i fünûn
Kıldı kilk-i kudreti mevkûf tertîb-i hikem

Eyledi zabt-ı terâvih ile isbât-ı vücûd
Oldu ihyâ-ı ulûm ile kalemrân-ı rakam

Hâdimü’l-lezzât ânında kâmını telh eyleyüp
Saki-i merg âna da sundu dolu bir kâse sem

Nahl-i bâlâ şâh-ı cismin hâksâr itdi felek
Ola bârî hissemend-i mîve-i bâğ-i irem

Hasb-i hâli ola nevres mısra-i târih ânın
“Basdı İbrâhim Efendi sahn-ı firdevse kadem!”

Eserleri:
a. Çevirileri
1- Târîh-i Seyyâh:

       İbrahim Müteferrika’nın yaptığı ilk çevi­ri Tadee Krozinski adlı Polonyalı Cizvit misyoner olan bir papazın ilk önce Paris’te Latince olarak ba­sılan, ancak daha sonra Târîh-i Seyyâh der Beyân-ı Zuhûr-ı Agvaniyân ve Sebeb-i İnhidâm-ı Binâyı Devlet-i Şâhân-ı Safaviyân adıyla yayımlanan ve daha çok Târîh-i Seyyâh adıyla bilinen rûznâme­dir. Bu kitap aynı zamanda Müteferrika’nın matbaasında bastığı üçüncü eserdir. Kitap esas itibarıyla Afganlıların İran’ı istila etmeleri, İranlıların yap­tıkları savaşlar ve Safavi denilen İran krallarının mücadelelerinden bahsetmektedir. Müteferrika yazdığı ön sözünde kitabın aslının Latince olduğu­nu belirtmektedir.

     Kitabın diğer bir özelliği de, Müteferrika’nın büyük bir titizlikle Türkçeye aktardığı çalışmasının daha sonra özet olarak tekrar Latinceye çevrilmiş olmasıdır.

2- Füyûzât-ı Mıknatısiye:
Müteferrika’nın ikinci çevirisi, 1732’de yayım­ladığı ve matbaasında bastığı onuncu kitap olan pusulanın faydalarını ve nasıl kullanılacağını açık­ladığı Füyûzât-ı Mıknatısiye (Pusulanın Yararları) adlı çalışmasıdır.

     Müteferrika’nın kimden çevirdiğini açıkla­madığı Pusulanın Yararları kitabı Müteferrika matbaasında basılan bilim konulu birkaç kitaptan birisidir. Kitapta mıknatıs taşı ve pusula hakkında tarihsel bilgilerle, pusula iğnesinin sapma ve eğim açılarına dayanarak coğrafi enlem ve boylam belir­lenmesi konusu ele alınmaktadır. Kitap 1721 yılın­da Leipzig’de basılmış bir makalenin çevirisidir.

     Kitabın tamamı dikkate alındığında, mıknatıs taşı ve pusulaya ilişkin çok kısa ve eksik bilgiler içerdiği anlaşılan Pusulanın Yararları, mıknatıs özelliklerine dayanılarak ülkelerin enlem ve boy­lamlarının belirlenebileceği tezini işleyen Batı’da yazılmış bir makalenin özet çevirisinden oluşan bir çalışmadır. Fakat aktardığı bilgilerin o dönem için güncelliğini yitirmiş bilgiler olması bakımından da iyi seçilmemiş bir kitap niteliğindedir. Çünkü Batı’da enlem ve boylam belirleme sorunu, Pusu­lanın Yararları’nın basılmasında kısa bir süre sonra başka temellere dayanılarak çözüme kavuşturul­maya başlanmıştır.

3- Mecmua-i Hey’et el-Kadim ve el-Cedid:
İbrahim Müteferrika’nın bir de çevirdiği hâl­de basılmamış ve yazma olarak günümüze kadar gelmiş Mecmua-i Hey’et el-Kadim ve el-Cedid (Eski ve Yeni Astronomi Kitabı) adlı bir yapıtı daha vardır. Bu kitap, III. Ahmet’in emriyle, Hol­landalı kozmoğraf, coğrafyacı ve matematikçi, Andreas Cellarius’un (17. Yüzyıl) birinci baskısı 1665 ve ikinci baskısı 1708’de yapılmış olan Atlas coelestis ya da Harmonia Macrocosmica, Seu Atlas Universalis et Novus Totius Universi Creati (Gök Atlası, Evrensel Uyum ya da Yaratılmış Bütün Ev­renin Evrensel ve Yeni Atlası) adlı çalışmasından yapılan çevirilerden oluşturulmuştur. Bu kitabın ilk sayfasında dünyanın o zamana kadar gelen ünlü astronom ve kozmoğraflarının resimleri, Ye­rin, Güneş’in, Ay’ın, Başak ve Terazi burçlarının sembolik tasvirleri bulunmaktadır. İbrahim Mü­teferrika yazdığı ön sözde “Astronomlar (rasıtlar) Meclisi) adını verdiği bu resmi açıklamaya çalışa­rak, yanlarında zat el-kürsî usturlab ve rûbu daire gibi aletler bulunan birkaç astronomdan birinin Batlamyus (MS 150) diğerinin Tycho Brahe (1546-1601), üçüncüsünün Kopernik (1473-1543) ve dör­düncüsünün de Uluğ Bey (1394-1449) olduğunu ileri sürerken, Adnan Adıvar (1882-1955) giyimi, uzun saçları ve şapkasıyla bu resmin Uluğ Bey’e ait olmadığını, ancak bir başka Batılı astronomun resmi olması gerektiğini belirtmektedir. Mütefer­rika aynı zamanda kitabın başında Cihânnümâ’ya yazdığı eklerden astronomi ve kozmoğrafyaya ait olanlarını da buraya aktarmıştır.

b- Yazdığı Kitaplar
1- Risâle-i İslâmiye:

Müteferrika’nın yazdığı ilk kitap Risâle-i İslâ­miye (İslam Risâlesi) olup, kitaptaki kayıtlardan 1710 senesinde yazılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kitabın yazılmasındaki amaç Tevrat ve İncil’i Üni­teriyenci bakış açısıyla eleştirmek ve tevhid fikrini savunmaktır. Burada özellikle bu eski kutsal kitap­lardaki tebşirât, yani Hz. Muhammed ve İslam’ı öven pasajlar ön plana alınmıştır.

     İbrahim Müteferrika Risâle-i İslâmiye’de bu konuları işlerken, Yahudiliğin ve Hristiyanlığın temel ilkeler bakımından bozulup, başkalaştığını, çünkü temel kitaplarının (Tevrat ve İncil) kasıtlı olarak tahrif edildiğini belirtmektedir. Vurgulanan temel konulardan birisi papaların para karşılığın­da günah bağışlamalarıdır. Şiddetle eleştirdiği bu konuya bağlı olarak aynı zamanda Kilise teşkilatı­na yönelik bilgiler de vermektedir.

     İbrahim Müteferrika, bu çalışmasında Yahu­diler ve Hristiyanların kendi kutsal kitaplarından tebşirât konularını çıkardıklarını belirterek eleştir­mekte ve her şeye karşın Hz. Muhammed ve Müs­lümanlara ilişkin pek çok açık kanıt ve işaretlerin yine de bu kitaplarda bulunduğunu belirtmekte­dir.

 2- Vesile el-Tıbâ’a;
Tarih sırasına göre Müteferrika’nın yazmış ol­duğu ikinci yapıt Vesile el-Tıbâ’a (Matbaanın Ge­rekleri) adlı çalışmasıdır. Bunun yazılış tarihi ise 1726’dır. Matbaanın gerekliliğini, önemini, sağla­yacağı yararları anlattığı bu çalışmasını, İbrahim Müteferrika daha sonra yayımladığı ilk kitap olan Vankulu Sözlüğü’nün baş tarafına eklemiştir.

     On maddelik bu çalışma şöyledir:
1- Lügât, tarih, heyet (astronomi), coğrafya ve devlet işleriyle ilgili önemli eserlerin basım yoluy­la çoğaltılması her sınıf halkın tahsil durumunun yükselmesi için faydalıdır.
2- İslam devletlerinin kuruluşundan o zamana kadar yazılmış değerli eserlerin basılması, bu ki­tapların Müslümanlar arasında yayılmasını sağlar.
3- Basım yoluyla çoğaltılacak eserlerin yazıla­rı açık ve güzel, yanlışsız olacağından, öğrenciler ve öğretmenler okudukları ve okuttukları eserle­rin doğruluğundan emin olurlar. Basılan eserlerin mürekkepleri sabit olduğundan yazmalarda oldu­ğu gibi rutubetten çabucak bozulmaz ve devamlı (kalıcı) olur.
4- Basım kârlı bir iştir. Bir cilt yazmak zahmeti ile binlerce cilt doğru yazılmış eser elde edilir. Böy­lece kitapların fiyatları ucuzlayacağından zengin fakir herkes, öğrenciler de dâhil, kitap satın alabi­lir.
5- Basılmış eserlerin başlarına kısa ve sonla­rına uzun fihristler eklemek suretiyle istenilen bir şeyin eserde kolayca bulunması sağlanır.
6- Basılı kitapların ucuz olması nedeniyle, on­ları herkes, hatta taşra şehirlerindekiler de satın alabilir. Bundan dolayı da cehaletin ortadan kalk­ması mümkün olur.
7- İstanbul’da ve imparatorluğun öbür şehirle­rinde matbaa sayesinde kütüphaneler kurulur. Öğ­renciler tahsilleri için kitabı kolayca temin edebilir ve memleket kalkınır.
8- Osmanlı padişahları yaptıkları savaşlar yü­zünden, İslamlığın yüzünü ağartmış ve şanını yük­seltmişlerdir. Kitaplar basım yoluyla çoğaltılırsa, Müslümanlara ayrıca büyük hizmet etmiş olurlar.
9- Avrupa Devletleri, Arapça, Farsça ve Türk­çe yazılmış eserlerin değerini bildiklerinden onları bastırmaktadırlar. Örneğin; Kânûn, Şifâ, Nüzhet el-Müştak ve Öklides vb. eserleri bastırdıkları bi­linmektedir. Ancak şimdilik bastıkları eserlerin yanlışlarını düzeltecek adamları olmadığından, bu kitaplar hatalarla doludur. Eserler Mağrib yazısıy­la basıldığından güzel değildir. İleride Doğu dille­rinden anlayan bilgili insanlar bulunarak bastıra­cakları eserleri İslam memleketlerine göndererek para çekebilirler. Müslümanlar, diğer hususlarda Hristiyanlardan ileride olduklarından basım sana­tında da onları geçmelidirler.
10- Bu faydalı sanatın alınması eskiden dü­şünülmüş ve devlet yöneticileri (vükelâ-i devlet) konuyu incelemişse de, uğraştırıcı ve sıkıntılı bir iş olması ve basım sanatından anlayan bir kim­senin bulunmamasından ötürü ileri bırakılmıştır. İslamiyet’i benimsemiş bütün milletlerin kitaba ih­tiyaçları fazladır. Basımın kabul edilmesi ve eserle­rin basılması, devletin şan ve şerefini artıracaktır.

3- Usûl el-Hikem fi Nizâm el-Ümem:
     İbrahim Müteferrika’nın yazdığı üçüncü kitap Usûl el-Hikem fi Nizâm el-Ümem (Milletlerin Dü­zeni Hakkında Teknik Düşünceler) adını taşımak­tadır. Devleti yönetenleri, Avrupa’da uygulanan düzenin orduya ve devşirmelere de uygulanması için ikna etmek ve coğrafyanın büyük devlet me­murları için gereği ve yararını anlatmak amacıyla yazılmıştır. Müteferrika’nın matbaasında bastığı kitapların hemen tümünün coğrafya ağırlıklı ol­masını anlamamızı kolaylaştıran bu kitap, Baron Reviczki tarafından Fransızcaya çevrilmiş ve Traité de la Tactique ou Méthode Artificielle pour Ordon­nance des Troupes (Orduların Düzenlenmesi için Taktik ya da Teknik Yöntem kitabı) adıyla 1769’da Fransa’nın Vienne şehrinde yayımlanmıştır.

     Kendi alanında yazılmış başarılı bir tür siya­setname olan bu çalışmada Müteferrika, değişen dünya koşullarına imparatorluğun ayak uydura­bilmesi, özellikle de Avrupa ve Rusya’da olup bi­tenlerden haberdar olunmasının ne kadar önemli olduğu konusunu ısrarla vurgulayarak çeşitli as­kerî, teknik ve uygulamalı çözüm önerilerinde bu­lunmuştur. Kitap, Müteferrika’nın kendi matbaa­sında bastığı dokuzuncu kitaptır.

     Matbaanın Kısa Tarihi ve Johann Gutenberg
Matbaanın ne zaman icat edildiğini belirle­yebilmek için öncelikle matbaa sözcüğünün neyi kapsadığını betimlemek yerinde olur. Matbaa te­rimi, sadece hareketli harflerle yapılan baskıyı be­lirtmektedir. Bu tip baskıda kullanılacak harfler, noktalama işaretleri veya semboller için ayrı bir matris kullanılmaktadır. Matristen harfler elde edi­lir. Yalnız bir cins matrisin oluşturduğu harfler di­zisine ise font denir. Bu şekilde elde edilen harfler bir araya getirilerek metnin bir sayfası oluşturulur. Bunun dışında bir de klişe baskı denilen basım türü vardır ki, bu işlem oyulmuş tahta veya madeni lev­ha kullanılarak yazı ve resimlerin grafik röprodük­siyonunu elde etmek anlamına gelir. Klişe baskıda her sayfa, bir bütün olarak levha üzerine oyulur.

     Bu ikinci tür basım işi gerçekten çok eski dö­nemlerden bu yana bilinmekte olan bir sanattır. Ancak kesin bir tarih belirtmek olanaklı ol­mamakla birlikte, bili­nen ilk baskı Budizmin Japonya’da yayılmasını sağlayan İmparatoriçe Shotoko (Ölümü MS 769) devrine aittir. Bu dinde, Budha’nın re­simlerinin ve Kutsal Sutra’nın metinlerinin çoğaltılması büyük bir sevap olduğundan İm­paratoriçe Japon pa­godalarına konulmak üzere bir milyon nüs­ha muska bastırmıştır. Bunlar Sanskrit dilinde fakat Çin yazısıyla ha­zırlanmıştı.

     Bu baskı tekniği Çin’de ise Tang sülale­si (618–906) zamanında gelişmeye başlamış ve Feng Tao zamanında Konfüçyüs klasikleri yayımlanmaya başla­mıştır. Ve nihayet Sung İmparatorları dönemin­de (960–1279) ilk kez, ayrı ayrı harfler dökerek baskı yapmayı, 1041’de Pi Sheng adlı bir Çinli denemiştir. Pi Sheng’in porselenden harfler dökerek matbaanın ilk önemli adımını başlattığı kabul edilmektedir. Aslında Çin alfabesi 50.000 harfi olan bir alfabedir. Yazabilmek için bunlardan en az 3.000 tanesinin kullanılması gerekmektedir. Tek tek harflerle baskı yapmaktan­sa, kalıp hâlinde sayfalar oymak daha kolaydır. Bu yüzden Pi Sheng’in böyle bir işi neden denediği anlaşılamamıştır.

     Kore’de ise 1403 yılından itibaren matbaanın kullanıldığı görülmektedir. Bu matbaada önceleri tahta, pişmiş kil ve porselen kullanılmaktayken, zamanla bunların yerini bronz harfler almaya baş­lamıştır. Ancak Uzakdoğu alfabelerinin ideografik (İdeografi: Sözleri veya düşünceleri, sesleri gös­teren harflerle değil çeşitli işaret veya simgelerle yazma sistemi) oluşu, klişe baskının gelişmesine ve matbaanın bu bölgelerde etkisiz kalmasına ve yeterince gelişme gösterememesine neden olmuş­tur. Öyle ki tekrar klişe baskı öne çıkmış ve matbaa zamanla ortadan kalkmıştır.

     Ancak bazı araştırmacılar, Çinli Pi Sheng’e örnek olacak ilk baskıyı Uygurların bulduğunu savunmaktadırlar. Bu iddiayı destekleyen bazı ka­nıtlar bulunmaktadır. Bunların başında 1902-1907 yılları arasında Doğu Türkistan’da, Turfan’da ya­pılan kazılarda Tun-Huang Mağaraları’nda Uygur harfleriyle yazılmış pek çok kitap ve bunların yanında bir torba içeri­sinde tek tek hazırlan­mış Uygur harflerinin bulunması gelmektedir. Ancak matbaanın Uy­gurlarca bulunduğunu söylemek yine de pek olanaklı görünmemek­tedir. Çünkü Uygur me­tinlerinin hiçbiri matba­ada basılmış değildir. Tamamı el yazmasıdır. Diğer taraftan bunların tarihinin 868’den ön­ceye gitmediği kabul edilmektedir. Bu tarih Çin’de bu tür basım tekniğinin çok gelişmiş olduğu bir dönemdir. Bu nedenle Uygurların bu tekniği Çinlilerden aldığını belirtmek daha makul görünmektedir. Hatta Uygur eserlerinde sayfa numaraları Çince verilmiştir.

     Bütün Bunlar bu­gün anlaşıldığı anlamda ve yukarıda betimlendi­ği biçimiyle matbaanın ilk kez kimin tarafından bulunduğu sorusunun yanıtını zorlaştırmaktadır. Ancak, Uzak Doğu’da başlayan bu çalışma, Avrupa’da matbaanın icat edilmesinden önce de, benzer bir gelişme göster­miş ve 14. yüzyılda bu sanatın en seçkin örnekleri Hollanda’da verilmeye başlamıştır.

     Bütün bu anlatılanlardan, matbaanın kimin ta­rafından icat edildiği konusunun, her ulusun ken­disine mal etmek istemesi nedeniyle, biraz karışık olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, yapılan ayrıntılı incelemeler Johann Gutenberg üzerin­de karar kılınmasını sağlamıştır. Ancak üzerinde durulan bir diğer kişi de Laurens Janszoon Cos­ter olmuştur. Coster’in 1430 yılında Hollanda’nın Harlem kentinde matbaayı icat ettiği savunulmak­tadır. Ancak onun matbaayı bulduğunu belirten kaynakların çok sonradan yazılmış kaynaklar ol­ması, Coster’in bastığı kabul edilen hiçbir kitabın izine rastlanmaması bu iddiaları güçsüz kılmakta­dır. Ancak klişe baskı tekniğin orada bir hayli ge­lişme göstermesinin, matbaayla ilgili bu yanılgının doğmasına neden olduğu anlaşılmaktadır.

     15. yüzyılda Avrupa’nın her yerinde kâğıt ima­latının yapılmaya başlaması, matbaanın çabuk ge­lişmesinde önemli bir etmen olmuştur. Rönesans’ın getirdiği kültür anlayışının, hümanizm ve yeniden yapılanma gibi faktörler sayesinde basılmış kitap­ların değerinin artmasını sağlaması da kısa sürede matbaanın Avrupa’nın pek çok kentinde yaygın­laşmasında önemli rol oynamış­tır. Yaklaşık onar yıllık aralıklarla matbaa Almanya’dan başlayarak, İtalya, Fransa, İspanya, İngiltere ve diğer ülkelere yayılmıştır.

     Matbaanın Avrupa’da geliş­mesi kitap için yepyeni bir süreci başlatmıştır. Çünkü matbaayla bir­likte ucuzlayan kitap, geniş halk kitlelerinin ulaşabileceği bir araç hâline gelmiş, bilgi halka inmeye başlamıştır. O dönemde zaten kötü koşullar altında yaşayan büyük halk kitleleri, daha kolay ulaşabil­dikleri bilgi sayesinde, kendisini kuşatan sihir, büyü gibi batıl inanç­ların yerine, bu bilgiyi kullanmaya başlamıştır. Sonuçta akla dayalı kendine güvenen yeni bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Bu aslında Francis Bacon’ın Batı kültürü için idealize ettiği “yeni düşünce dünyası”na giden yolun açılmasıdır. Çünkü Batı için Rönesans anlamına gelen bu uyanış sonunda, yeni değerlere dayanan siyasal ve toplumsal dü­zen kurumlaşmaya başlamıştır.

     A- Ülkemize Matbaanın Girişi
     İnsanların yaşamında topyekûn değişimlerin hazırlayıcısı ya da en azından birisi olan matbaa, ülkemize ne yazık ki 274 yıllık bir gecikmeyle gelebilmiştir. Bunun nedenini açıklamadan önce Osmanlı Devleti’nin matbaayla aslında çok daha önceden azınlıklar aracılığıyla tanıştığını belirt­mek yerinde olur. Müteferrika matbaasına kadar Osmanlı Devleti sınırları içerisinde 37 matbaa ku­rulmuştur.

     15. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı yö­netiminde bulunan azınlıkların matbaa kurdukları anlaşılmaktadır. Türkçeye matbaayı ilk önce Yahu­diler getirmiş ve ilk kitabı 1494’te İstanbul’da bas­mışlardır. Kim tarafından basıldığı bilinmeyen bu kitabın Tevrat ve Yorumu olduğu sanılmaktadır. Avrupa’da uygulanan yoğun baskı ve engizisyo­nun bir katliama dönüşmesiyle birlikte, 1492’den itibaren Yahudiler kitleler hâlinde Türkiye’ye gel­meye başlamışlardır. İstanbul’da 1494’te ilk kitabın basılmış olması bu bakımdan anlamlıdır. Yahudiler İstanbul’dan başka Selanik, Edirne ve İzmir’de de matbaalar kurmuşlardır. Buralarda bastıkları ki­tapların birçoğu bugün British Museum ve Bibliot­heque Nationale’de bulunmaktadır. Bu matbaalar­da Yahudiler, Arapça ve Türkçe yasaklandığı için, İbranice, İspanyolca, Yunanca ve Latince kitaplar basmışlardır. Kitapların çoğu dinî konularda ol­makla birlikte, içlerinde tarih, gramer ve sosyoloji kitaplarına da rastlanmaktadır.

     Matbaayla Ermeniler de ilgilenmiştir. İlk Er­meni matbaacısı Abgar, Venedik’te öğrendiği bu sanatı patrikleri Sebasti Mikâel’in yardımlarıyla İstanbul’da 1565’te kurmuştur. Bu tarihten sonra, Er­meniler arasında da yaygınlaşma­ya başlayan matbaa aracılığıyla, kitapların dışında, gazete ve dergi­ler de basılmaya başlanmıştır. Ch­teémaran Bidani Kideliatz dergisi ve Archalouis Araradian günlük gazetesi bunlar arasındadır. Bura­da basılan kitaplar dinî ağırlıklıdır, içlerinde tarih, coğrafya ve astro­loji konularında yazılmış olanları da bulunmaktadır. Daha sonra Er­meni matbaaları siyasi etkinliklere karışınca çoğu kapatılmış, geriye kalanları 1728’de çıkan yangında ortadan kalkmıştır. Rumlar ise 19. yüzyılda matbaa çalışmalarını ye­niden canlandırmışlar, ancak sık sık siyasi etkinliklerde bulunmala­rı sonucu matbaalar devlet tarafın­dan kapatılmıştır.

     Benzer bir durum cizvitler için de söz konusu olmuştur. 1703’de yani ilk Türk matbaasının kurul­masından 25 yıl önce yayıncılık faaliyetine başlayan cizvitler, yal­nızca dinî propaganda ağırlıklı yayınlar yapınca, matbaaların faaliyetleri sık sık durdurulmuştur. Ancak yine de bütün yüzyıl boyunca etkinliklerini sürdürmeyi başarmışlardır.

     1726’da ilk Türk matbaası kuruluncaya kadar ülkemizde Türkçe kitap basılmamıştır. Bunda, o zamana kadar bir Türk matbaasının kurulmamış olmasının yanında, azınlıklara Türkçe ve Arapça kitap basmama koşuluyla matbaa kurma izni ve­rilmesinin payı büyük olmuştur. Ancak Türkiye dışında, 1728’den önce Türkçe ve Arapça kitap basıldığı bilinmektedir. Örneğin, İbn Sînâ’nın El-Kânûn fî el-Tıb (Tıb Kanunu) adlı yapıtı 1593’de ve Nasîrüddin el-Tûsî’nin Tahriru Öklides fî Usûl el-Hendese (Geometrinin Temel İlkeleri Üzerine Eukleides’in Kitabı) adlı kitabı da 1594’de basıl­mıştır. Yine aynı şekilde 1612 yılında Institutionum Lingue Turcicoe (Türk Dili Kuralları) ve 1630 yılın­da Rudimenta Grammatices Turcicoe (Türkçenin Gramer Kuralları) adlı iki gramer kitabının basıl­dığı görülmektedir. 1680 yılında ise Thesaurus Li­nuearum Orientalum Turcicoe, Arabicoe, Persicoe (Türkçe, Arapça, Farsça Sözlük) adlı bir kitap Me­ninski tarafından yayımlanmıştır.

     B- Müteferrika Matbaası
     Pasarofça Antlaşması’ndan (1718) sonra Os­manlı Devleti’nde yeni bir dönem başlamıştır. Pa­dişah III. Ahmed (1673-1736 / Saltanatı 1703-1730) ve onun sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın (öl: 1730) tarihi “Lale Devri” (1718-1730) adıyla geçen yönetim dönemi, zevk ve sefanın ya­nında, Osmanlıların Rönesansı olarak kabul ede­bileceğimiz, bilinçli olarak Batı’ya yönelme istek­lerinin de belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başladığı bir dönem olmuş­tur. Aslında bu Batı karşısında bilimsel, kültürel, askerî ve siyasi bakımlar­dan aciz kalındı­ğının açık bir gös­tergesidir. Çünkü özellikle Karlofça Antlaşması’ndan (1699) sonra Os­manlı Devleti, ken­disini yenen bu gücü tanımak iste­miştir. Daha önce­ki yıllarda sürüp gelen kayıtsızlık yerini tanımaya ve bilmeye bırakmıştır. Fransa’ya elçi olarak Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin gönderilmesi de (1720-21) bu isteğin sonucudur. Çünkü kendisine “Fransa’nın vesâ’it-i ‘ümrân ve ma’ârifine dahi layıkıyla kesb-i ıttılâ” ederek kâbil-i tatbîk olanların takrîri”, yani Fransa’nın uygarlık ve eğitim araçlarının gerektiği biçimde incelene­rek, uygulanabileceklerin rapor edilmesi talimatı verilmiştir. Bu bağlamda konuya yaklaşıldığında, matbaanın alınışının bu döneme denk düşmesinin de tesadüfi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu iki devlet adamının matbaanın getirilmesinde sağladıkları katkı, bu sıralarda Bâb-ı Âlî’de yıldızı parlayan bir kimse olan İbrahim Müteferrika’nın girişimiyle de desteklenince, yaklaşık bir çeyrek yüzyıl gecikmey­le de olsa, matbaa resmen tanınmış olmaktadır.

     Babası Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’ ile gittiği Paris’te matbaa aracılığıyla kitapların ko­laylıkla çoğaltıldığını görüp hayran kalan, bundan dolayı İstanbul’da da bir matbaa kurmayı düşünen Said Mehmet Efendi ile Müteferrika’nın tanışması­nın da bu olayın gerçekleşmesinde büyük rolü ol­muştur.

     Said Efendi tasarılarını Müteferrika’ya anlat­mış ve kuruluş aşamasında karşılaşılacak güçlük­leri yenmek için birlikte hareket etmeyi önermiştir. Zaten bu yönde düşünceleri olan İbrahim Müte­ferrika da faydasına inandığı bu girişimin sağlaya­cağı olanakları anlatmak ve destek toplamak ama­cıyla Vesîle el-Tıbâ’a (Matbaanın Gerekleri, 1726) adlı bir kitapçık hazırlayıp, başta Sadrazam Damat İbrahim Paşa olmak üzere, birçok devlet ileri gele­nine ulaştırmakla işe başlamıştır.

     Müteferrika bu kitapçığında, basımın önemini belirtmek için, İsrailoğulları’nın kutsal kitaplarına değer verip saklamadıklarından, bugün kavimle­rini kanıtlayamadıklarını, Cengiz Han’ın kitapları Ceyhun’a, Hülâgu’nun Dicle’ye attırdığını, Hris­tiyanların Endülüs’te yaktıklarını örnek olarak göstermiş ve matbaanın kurulması ile en kıymetli kitapların sonsuza kadar korunabile­ceğini anlatmıştır. Kitabın sonunda matbaanın yararla­rını on madde hâ­linde sıralamıştır.

     Sunulan bu ge­rekçeli açıklamadan sonra, Müteferrika izin için 1726 yı­lında bir dilekçey­le Damat İbrahim Paşa’ya başvurmuştur.Dilekçede şu noktalara dikkat çekilmektedir:

1- İlmin ilerle­mesinde matbaa­nın büyük fayda­lar sağlayacağı aşikâr olmakla beraber, Osmanlı Devleti’nin himmeti ve özellikle sadrazamın yar­dımı olmaksızın, bu iş başarılamaz.
2- Örnek olarak, birkaç sayfası dizilip provası sunulan Vankulu Sözlüğü çok aranan, fakat nadir bulunan bir kitap olması dolayısıyla, diğerlerine tercihen basılmalıdır.
3- Vankulu Sözlüğü’nün az masrafla ve kısa zamanda ortaya çıkması için, beş yüz nüsha basıl­malı ve durum kitabın başında belirtilmelidir.
4- Müteferrika baskı sanatını uzun uzadıya anlattıktan sonra, Şeyhülislâm’dan bu işe müsaa­de eylediğini ve dine aykırı bulunmadığını açıkça bildirmesini ve ilanını istemektedir.
5- Bu hayırlı işe önayak olanların adlarının ebediyen unutulmayacağını kaydeden İbrahim Efendi, lügat, fizik kozmoğrafya, tıp, hesap, ana­tomi, geometri ve coğrafya ile sair meslek kitap­ları basılması için padişahın bir hatt-ı hümayûn vermesini talep etmekte ve bunun her kitabın baş tarafına yazılacağını arz etmektedir.
6- İyi ve faydalı eser basımı için, dizilenlerin basılmadan önce dikkatle tashih edilmesi gerekti­ğine işaret eden Müteferrika, bu işi başaracak kim­selerin memur edilmesini rica etmektedir.
7- İlk Türk matbaasını kurma yolunda sekiz yıldan beri çalıştığını belirten Müteferrika, Sadra­zamdan bu büyük işin gerçekleşmesi için gerekli parayı vermesini ve bir müddet, tamamıyla bu iş­lere eğilebilmek için serbest kalmasının ve geçim sıkıntısı çekmemesinin sağlanmasını istemektedir.
8- İbrahim Müteferrika’nın ilk hazırlıklarından beri yanında çalışan ve baskıcılık sanatına vakıf bulunan Yona adlı Yahudi ustanın bundan böyle de baskı işinde çalıştırılmasına müsaade edilmesi ve kendisine teminat verilmesini arz etmektedir.
9 – İbrahim Efendi bu dilekleri kabul olduğu takdirde, işe hemen başlayıp kısa bir zaman sonra çeşitli boyda harflerle nefis basılmış eserler ortaya konulacağını vadetmektedir.
10- Müteferrika dilekçesinin baş tarafında bu girişimi yürütmek ve geliştirmek için maddi yardı­ma muhtaç bulunduğunu belirttiği hâlde, sonunda bu noktaya tekrar temas eder. Gerek kendisinin, gerekse o zamana kadar bu girişimi finanse eden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu Said Efendi’nin güçlerinin tükendiğini belirterek, ken­disinin şahsi veya resmî bir geliri bulunmadığın­dan Sadrazamın yardımlarına muhtaç olduklarını tekrarlamaktadır.
11- Dilekçesinin sonunda, kitabın basılması bitince, halka kolaylık üzere bir makul ve mudetil kıymet takdir olunup, bu fiyattan yukarıya veya aşağıya satış yapılmamasının temini rica olunmak­tadır.

İbrahim Müteferrika’nın yapmak istediklerini, gerekçelerini ve işin mahiyetini açıklayan bu ayrın­tılı dilekçesinden sonra, yapılan çeşitli görüşmeler sonucu Sadrazam Damat İbrahim Paşa, talep edi­lenleri olumlu karşılamış, ancak konuyla ilgili ola­rak Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi’den bir fetva alınmasını emretmiştir.

     Fetvanın sadeleştirilmiş metni şöyledir:
“Basma sanatında mahareti olan bir kimse, tashih edilmiş bir kitabın harflerini ve kelimelerini bir kalıba doğru olarak nakşedip kâğıtlara basarak az zamanda zahmet çekmeksizin birçok nüshalar elde ederse, çok kitabın ucuz alınmasına sebep olur. Bu suretle çok faydalı olacağı için, o kimseye müsaade olunup, birkaç âlim kimseler sureti nakş olacak kitabı tashih için tayin buyurulur ise gayet iyi bir iş yapılmış olur.”

     Böylece kitap basımına izin verilmiştir. Fetva istenirken, yalnızca lügat, mantık, hikmet, heyet vb. kitaplar diyerek başvurulduğunda, tefsir, ha­dis, fıkıh ve kelam kitaplarının basılması doğrudan doğruya matbaada basılacak kitapların dışında tu­tulmuş, böylece yalnızca bilimsel eserleri yayınla­mak koşula bağlanmıştır.

     Bu olumlu fetvadan sonra, Sadrazam matba­anın imtiyazını dönemin padişahı III. Ahmed’e “Mucibince amel oluna” emriyle başlayan ve sad­razam Mektûbi Kalemi halifelerinden Said Efen­di ile Dergâh-ı Âli müteferrikalarından İbrahim Efendi’nin “Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam kitapları basmamak şartı ile matbaa kurmalarına izin veren Hattat-ı Hümâyûn’u imzalatmasıyla 1726 yılında matbaa resmen kurulmuştur.

     Daha önceden gerek duyulan ustaları getirt­miş olan Müteferrika derhal işe koyulmuş ve ba­sımda kullanılacak harflerin tamamını İstanbul’da döktürmüştür. Bu konuda bir Fransız araştırmacı başlıklarda kullanılan harflerin süslemeli olarak yaptırıldığını, bu yönüyle de Batı’da kullanılmakta olan harflerden farklı olduğunu belirtmektedir.

     C- Matbaanın Gecikmesinin Nedenleri
Matbaanın Osmanlı Ülkesi’ne 274 yıllık bir gecikmeyle gelmesine şu dört önemli gerekçenin neden olduğu gözlemlenmektedir:

1- Hattatlık mesleğinin yaygın ve geleneksel bir uğraş olarak etkin olması,
2- Dinsel tutuculuk,
3- Teknik nedenler,
4- Toplumun hazır olmaması.

     Bununla birlikte, bunların hiçbirinin asıl ne­den olmadığı da düşünülebilir. Ancak, durum ne olursa olsun, gecikmenin gerçek neden ya da ne­denlerinin belirlenmesinde de yine bu konuların irdelenmesinin gerekli olduğu açıktır. Konunun aydınlatılabilmesi için bu dört gerekçeye bağlı ola­rak bazı ikincil soruların yanıtlarının aranmasına da gerek duyulmaktadır:

1- Avrupa’da matbaanın icat edilmesi ne an­lama gelmektedir? Osmanlı Devleti’nin içinde bu­lunduğu koşullar bu bağlamda değerlendirilebilir mi?
2- Matbaanın önemi Osmanlılar tarafından yeterince anlaşılabilmiş midir? Matbaaya halkın ilgisi nedir? Halk matbaayı bir gereksinim olarak duyumsamış mıdır? Halkın kültürel, düşünsel, sosyolojik yapısı ve düzeyi matbaayı gerektirmiş midir?
3- Matbaanın Osmanlı Devleti’ne azınlıklar aracılığıyla, birçok Avrupa ülkesiyle aynı tarihler­de girdiği göz önüne alındığında “resmî” olarak geç kullanılmaya başlaması, acaba o dönem içeri­sinde Osmanlı’nın yaşadığı genel bir Batılılaşma –belki uygarlaşma- daha doğru bir anlatımla, Batı­lılaşamama sorunu olarak götürülebilir mi?
4- Bilim alanında Batılılaşma nasıl anlaşılmış­tır?

    Bu sorular bağlamında konuyu ele aldığımız­da, aşağıda sıralanan ilk üç gerekçe aslında ikincil nedenlerdir. Asıl neden dördüncü gerekçede be­lirtildiği üzere Osmanlı Devleti’nin 15. yüzyıldan başlamak üzere kendisini düşünsel ve kültürel açı­dan yenileyememesidir.

     1- Hattatlık Mesleği:
     Daha önce İslam Dünyası’nda başlamış olan bu sanatsal açıdan pek çok başarılı örneklerine tanık olduğumuz hattatlık, Osmanlı Devleti’nde de başarıyla sürdürülmüş bir uğraştır. Değişik kaynaklarda hattatların sayısının yaklaşık 90.000 olduğu yazılmaktadır. Sayı ne olursa olsun bu uğ­raşla geçimini sağlayan hatırı sayılır bir kitlenin var olduğu açıktır. Matbaanın bulunması ve yay­gın olarak kullanılmasıyla birlikte, hattatların işini sekteye uğratma olasılığı yüksek olmakla birlikte, matbaanın yaklaşık 274 yıllık bir gecikmeyle ül­keye getirilmesi arasında çok yakın, nedensel ve sıkı bir ilişki kurmak pek doğru gözükmemekte­dir. Çünkü Müteferrika’nın 3 yıl içerisinde bastığı kitap sayısı 17’dir. Bunlar 24 cilt hâlinde toplam 12.500 adet basılmıştır. Bu sayı son derece azdır ve hattatlık mesleğini ortadan kaldırmaya yetmez. Zaten matbaayla birlikte hattatlığın da devam etti­ği bilinmektedir.

     2- Dinsel Tutuculuk
Bu açıdan bakıldığında da durum pek farklı değildir. Pek çok aykırı durumu meşrulaştırmak için Şeyhülislamdan fetva alabilen kudretli padi­şahlar, isteselerdi matbaayı da ülkeye getirebilir ve Türk insanının hizmetine daha önceden suna­bilirlerdi. Kaldı ki 1880 yılında Mısır’da yapılan kazılarda MS 900–1350 yılları arasında basıldığı sanılan Kur’an sayfaları bu­lunmuştur. Kur’an’ı bile her­hangi bir baskı tekniğiyle çoğaltmayı gerçekleştirmiş bir anlayışın matbaayı din­sel kaygılarla reddettiğini ya da değişmiş olabile­ceğini varsaysak bile, yine de bu belirlemenin haklılığını göstermek kolay olmamaktadır. Dinî kitapların ba­sılmamasının, kitap talebinin azalmasına neden olduğu ve matba­anın kurulmasını değil, ancak gelişmesini önemli ölçüde engellediği söylenebilir. Eğer basılan ki­taplar halkın talep edeceği dinî kitaplar olsaydı matbaanın daha çok kitap basma ve satma olana­ğına kavuşacağı kesindi. Bu durum Osmanlı’nın kültürel yaşamının çeşitlenmesi ve zenginleşmesi bakımından olmasa bile, matbaanın varlığını uzun yıllar sürdürebilmesi ve daha etkin konuma ge­çebilmesi açısından dikkat çekilmesi gereken bir eksiklik olarak önem taşımaktadır. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin matbaayı bakışını belirleyen olumsuzluğun asıl nedeninin daha çok kültürel ve siyasi olduğu anlaşılmaktadır.

     3- Teknik Nedenler
Teknik nedenlerin başında; kâğıt, yetişmiş ele­man ve az harfli alfabe sistemi sorunları gelmek­tedir.

     Bunlar içerisinde en önemlisi yazıyı taşıyacak araç olan kâğıttır. Kâğıt bütün tarihimiz boyunca temel bir sorun olarak varlığını hissettirmiştir. Bu­gün de kâğıt sorunu gerçek anlamda çözüme ka­vuşmuş değildir.

     Kâğıt sorunu kadar etkili olmasa da, yetişmiş teknik eleman olmayışı da matbaaya sıcak bakıl­mamasına neden olmuştur. Müteferrika matbaayı kurduğu yıllarda, Yona adlı bir Yahudi’nin yardı­mından söz etmektedir. Devletin sınırları içerisin­de teknik elemanın bulunmaması da süreci gecik­tirmiş olmalıdır.

     Diğer bir teknik neden, alfabe sisteminden kaynaklanan güçlüktür. O dönemde kullanılmakta olan Arap alfabesinin, eğitimin ve öğretimin yete­rince etkin olmasını ve yaygınlaşmasını önlediğine yönelik tartışmalardan hareketle, aslında İbrahim Müteferrika’nın bu alfabeyi basım tekniğine uy­gun hâle getirmesinin bile başlı başına bir başarı olduğunu anlamaktayız.

     Bilindiği üzere matbaanın gelişiminde az harf­li alfabe sisteminin önemli olduğunu belirtmiştik. Konuya bu açıdan yaklaştığımızda Arap alfabesi­nin gerçek bir sıkıntı yarattığını hemen belirtmek­te yarar vardır. Çünkü bu alfabede her harfin kul­lanıldığı yere göre değişen dört ayrı şekli vardır. Her harf tek başına kullanıldığında ayrı, kelimenin başında, ortasında ve sonunda kullanıldığında ise ayrı bir şekle girmektedir. Böy­lece Osmanlıca toplam 31 harf­li bir alfabe olmasına karşın, 124 harfli bir alfabeye dönüş­mektedir. Buna ek olarak harflerin bitişik yazılma­ları ve yerine göre gerek­tiğinde hareke eklen­mesi zorunluluğu da güçlüğü daha da ak­tarmaktadır. Durum böyle olunca İbrahim Müteferrika’nın asıl başarısı, Batı dillerin­de kolaylıkla uygulanabi­len matbaa tekniğini Arapça harfli bir dile uyarla­yabilmesidir.

     4- Toplumun Hazır Olmaması:
     Durum her ne olursa olsun, matbaanın bir ge­reksinimin sonucu ortaya çıktığı ve bu gereksinimi doğuran asıl nedenin de sosyal boyutlu olduğu anlaşılmaktadır.  Eğer sosyal açıdan matbaa bir gereksinim olarak Osmanlı Devleti’nde hissedil­miş olsaydı, bu tekniği merak edip öğrenecek in­sanlar mutlaka çıkacaktı. Şu hâlde temel sorunun aslında toplumun hazır olmamasıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü okumaya, bilgiye duyulan ilgi ve dolayısıyla kitaba olan talep matbaaya olan gereksinimi belirleyen asıl etmenlerdir. Yukarıda sıralanan bütün gerekçeler bir araya getirildiğin­de, sorunun altında yatan asıl nedenin toplumun hazır olmaması olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Matbaanın ancak Lale Devri’nde alınmış olması da bu durumu kanıtlamaktadır. Çünkü matbaanın ge­lişi Lale Devri’ne denk gelmektedir. Lale Devri de Osmanlı için bir tür Rönesans anlamını taşımakta­dır. En önemli özelliği yenilik arayışı ve yeniliğin benimsenmesinde gösterilen istektir. Batı’ya kapı­larını açan yenilik yanlısı yönetim kadrosu ve ule­manın bir araya geldiği bir dönem olması da bu süreçte etkili olmuştur. Aşağıda da ayrıntılı olarak gösterildiği üzere, matbaa Batı’da Rönesans döne­minde icat edilmiş bir araçtır, Osmanlı’nın bu ara­cı benimseyip kullanmaya başlaması da onun bir tür Rönesans’ı olan Lale Devri’nin “yeni düşünce ortamı”nda gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, bu anlam­da Osmanlı’nın matbaayı 274 yıllık bir gecikmeyle ülkesinde resmî olarak kullanmaya başlaması do­ğal görünmektedir. Aşağıda ayrıntılı olarak göste­rildiği üzere, bunu yapa­bilmek için gerekli olan bilgi ve bilinç düzeyine aslında bu dönemde ula­şılabilmiştir.

     Batı Dünyası, Rö­nesans düşüncesiyle, toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlarda, özel­likle de bilim ve felsefe alanında, tarihinin he­men hiçbir döneminde rastlanmayan büyük bir atılımı gerçekleştirmiştir. Bunu gerçekleştirirken, kabul ettiği yeni anlayış ve yöntem bir yandan do­ğaya ilişkin yeni ve güve­nilir bilgiler üretmeyi çok kolaylaştırmış, diğer yan­dan da, yine bu dönemin bir ürünü olan matbaa­nın icadıyla, bu bilgilerin doğru ve hızlı bir biçim­de geniş halk kitlelerine ulaştırılması olanaklı hâle gelmiştir. Batı kültür dün­yasında önemli bir çığır açıcı gelişmelerin kayde­dilebilmiş olması aslında bu düzenin sonucudur.

     Batı’da bunlar olup biterken, Osman­lı Devleti’nde henüz bu gelişmenin farkına varıl­dığına ve sonunun ne­reye varacağının kestirilmesine yönelik düşünce ve bunun gerçekleştirilmesine yönelik atılımlarla karşılaşılmamaktadır. Yeniyi bulup çıkarmaya yö­nelmiş, köklü ve devrimsel atılımlarla kendi ayırt edici niteliklerini ortaya koymuş Rönesans dü­şüncesinin ise, ilk bakışta, Osmanlı Devleti’ndeki yansımalarının ancak 18. yüzyılda ortaya çıkmaya başladığı izlenimi edinilmektedir. Çünkü yaygın bir kanıya göre, bu dönemde, belirgin bir şekil­de, özellikle askerî alanlarda geleneksel anlayışın değiştirilmesinin gerekliliğine yönelik düşünceler ön plana çıkmaya başlamıştır. Ancak, yapılacak ayrıntılı bir inceleme aslında bu belirlemenin de eksik, yapay ve desteksiz olduğunu göstermekte­dir. Çünkü bu yeni dönemi kavradığı varsayılan Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin yapmış olduğu Şehrezûrî’nin (Ölümü: 1298) eş-Şeceretü’l-İlâhiyye (el-Şecer el-İlâhiyye) adlı kitabının tabîiyyât-fizik- bölümüne ilişkin çevirisi, 18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin bilim ve kültür dünyasının Batı karşı­sındaki konumunun anlaşılmasını sağlaması bakı­mından önemli ipuçları taşımaktadır.

     Düşünce alanında içine düşülen bu gerileme, aslında doğal olarak, bütün kültür katmanlarının doğasını göz önüne seren bir göstergedir. Öyle ki, bu gerilemeye koşut ola­rak devletin hızla toprak kaybetmeye başladığı gö­rülmektedir. Bütünüyle feodal bir yapıya sahip bir devlette uyanışı tetik­leyen en önemli etmen de aslında bu toprak kay­bı olmuştur. Kötü gidişi durdurabilmek için ça­renin, öncelikle orduyu yenileştirmek ve o günkü koşullara ayak uyduracak bir konuma ulaştırmak, sonra diğer alanlarda yenileştirme çabalarına girmek gerektiği ancak böylelikle anlaşılabilmiş­tir. Nitekim bu anlayış yalnızca askerî alanlarla sınırlı kalmamış, sonuçta bütün toplum kesimle­rinin geliştirilmesine ve yenileştirilmesine yönelik çalışmalar başlatılmıştır.

     Bu yüzyılda devletin bütünüyle çıkmaza girdi­ğini iyice anlayan Padişah III. Ahmed ve Sadrazamı Damat İbrahim Paşa, kül­türel alanda başlatılan ge­liştirme çabalarını daha fazla etkin kılabilmek için 30 kişilik komisyon­dan oluşan bir çeviri bürosu kurdurmuşlardır. Bu girişim Osmanlı yöneticilerinin zihinsel anlamda ciddi dönüşümlere uğradıklarını gösteren değerli bir atılıma işaret etmektedir. Ancak doğa ve ma­tematik alanlarında hiçbir çalışmanın çevirisinin öngörülmemesi, hem bilginin değerinin yeterince kavranamadığını, hem de başlatılan ciddi girişi­min gerekli yararı sağlamasını engellediğini gös­termektedir. Çevrilmesini istedikleri yapıtlardan birisi antik çağın büyük düşünürü Aristoteles’in Fizik kitabıdır. Bu çeviri işini dönemin önde gelen aydınlarından Yanyalı Es’ad Efendi (öl. 1730) üst­lenmiştir.

     Bütün bu gelişmelerden Osmanlı’nın matbaa­ya bakışı ve genel anlamda bilim anlayışına yöne­lik çıkarımlarda bulunmak olanaklıdır:

     Her şeyden önce Osmanlı Devleti, büyük bir cihan devletidir ve bunun gerektirdiği en temel davranış biçimi de bu büyüklüğü korumak ve kollamaktır. Bunun için gerekli olan sadece fizik­sel güçtür. Bu güç asla Francis Bacon’ın kastettiği anlamda bilgiye dayalı güç değildir. Bu gücün yer aldığı kaynak ordudur ve her şeyden önce ordu­nun, devletin mağlup olmasını engelleyecek bir donanıma sahip olması gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlı Devleti öncelikle askerî alanda reforma gitmiş ve ordusunun gelişmiş ordularla mücadele edebilmesini sağlayacak bilgi ve becerileri kazan­dıracak yeni askerî okullar –“Mühendishâne-i Ber­rî-i Hümâyûn”  ve “Mühendishâne-i Bahrî-i Hü­mayûn” – açmıştır. Bu okullar kuramsal araştırma birimleri değil, tamamen uygulamalı eğitimin ve­rildiği yerlerdir. Bu nedenle kuramsal fizik değil, mekanik veya tamamen geometri bilgisini gerek­tiren yansıma optiği ve ayna incelemeleri gibi dal­lar ön plana çıkarılmıştır. Bu yüzden 1585 yılından 1850 yılına kadar geçen dönem içerisinde kuramsal fizik çalışması yapılmamıştır. Bu bağlamda konuya yaklaşıldığında, Reform ve yenileşme hareketleri­nin kaynağı da doğal olarak askerî alanda yapılan atılımlar olmuştur. Böylece 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumunun birçok alanda önemli deği­şimler yaşadığı, ancak kültür alanındaki değişimin ise çok yavaş olduğu anlaşılmaktadır. Doğal olarak matbaa da öncelikli bir gereksinim olarak görülme­miş, bütünüyle İbrahim Müteferrika’nın kişisel ça­balarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu yüzden matbaanın aslında geç ya da erken gelmiş olması, Osmanlı için bir anlam taşımamaktadır.

D- Matbaada Basılan Kitaplar
1- Kitâb-ı Lügat-ı Vankulu:

     İbrahim Müteferrika, nihayet Sultan Selim semtinde, kendi evinde işletmeye başladığı mat­baada, ilk kitabını 31 Ocak 1729’da (Gurre-i Receb 1141) yayımlamayı başarmıştır. Bu kitap, İmâm Ebû Nasr İsmâil İbn Hammad el-Cevherî’nin (öl. 1002) Sıhâh el-Cevherî adlı Arapça sözlüğünün Mehmed ibn Mustafa el-Vânî, diğer adıyla Van­kulu Mehmed Efendi tarafından yapılmış Türkçe çevirisi olan Kitâb-ı Lügat-ı Vankulu’dur (Arapça-Türkçe Vankulu Sözlüğü).

     Çok hacimli olması dolayısıyla, istinsah edi­lirken pek çok yazım hatası söz konusu olan ve kopyalanması uzun zamanı gerektirdiğinden hat­tatların çoğaltmaktan kaçındıkları ya da çok para istedikleri bir eserin ilk basılacak kitap olarak seçilmesi anlamlı ve yerinde bir karar olmuştur. Müteferrika’yı böyle bir çalışmayı basmaya iten diğer bir neden de kuşkusuz ki, içeriğinin dinî ol­maması ve o dönemde Arapça öğreniminin ve öğ­retiminin yaygın olmasıdır.

     2- Tuhfe el-Kibâr fî Esfâr el-Bihâr
Matbaada basılan ikinci kitap Kâtip çelebi’nin (1609–1657) Tuhfe el-Kibâr fî Esfâr el-Bihâr (Deniz Savaşları) adlı eseridir. Osmanlıların deniz savaş­larını anlatan ve haritalar içeren bu eser de yine aynı yıl 29 Mayıs 1729’da (Gurre-i Zilkade 1141) 1.000 adet olarak basılmıştır. Kitap 75 formalık çift sayfalar hâlinde düzenlenmiştir. Kitapta 5 adet harita bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Yer kü­reyi, ikincisi Akdeniz ile Karadeniz’i, üçüncüsü Osmanlı Devleti’nin elindeki adaları, dördüncüsü Adriyatik Körfezi ile adalarını ve nihayet beşincisi biri Türkçe, diğeri de İran ve Hindistan’da kullanı­lan dillerde yazılmış rüzgâr isimlerini belirten iki deniz pusulasını göstermektedir.

     Kitap Osmanlıların Akdeniz’de, Ege’de, Karadeniz’de, Kızıldeniz’de, İran ve Venedik kör­fezlerindeki savaş ve çarpışmalarını anlatmakta­dır. Ayrıca Tuna, Fırat ve Dicle nehirlerinde oluşan askerî hareketler de derlenmiştir. Kitabın sonuna Kaptanpaşaların ve büyük Osmanlı amirallerinin bir listesi de eklenmiştir. İbrahim Müteferrika ki­taba yazdığı ön sözde bu kitabın, yalnızca deniz savaşlarını anlatmayıp yol ve güzergâhları büyük bir açıklıkla gösterdiği için kara ve deniz seyahat­lerinde de faydasının büyük olduğunu belirtmiştir. Bundan dolayı iki kez basılmıştır. Fiyatı üç kuruş­tur.

     3- Târîh-i Seyyâh
Bu matbaada basılan üçüncü kitap, Polonyalı bir cizvit misyoner olan Tadee Krozinski’nin önce Paris’te Latince olarak basılan, ancak daha sonra İbrahim Müteferrika’nın büyük bir titizlikle Türk­çeye çevirip Târîh-i Seyyah der Beyân-ı Zuhûr-i Agvaniyân ve Sebeb-i İnhidâm-ı Binâyı Devlet-i Şâhân-ı Safaviyân (Afganlıların Ortaya Çıkışı ve Safavi Şahlarının Devlet Binasının çöküş Sebebi Hakkındaki Gezgin Tarihi) adıyla yayımladığı ve daha çok Târîh-i Seyyâh adıyla bilinen rûznâme­dir. İbrahim Müteferrika, bu kitabı Türkçeye çevi­rirken aynı zamanda birçok ekleme de yapmıştır.
Kitap ön sözü hariç 96 büyük boy sayfadan oluşmaktadır. Kitap 26 Ağustos 1729’da (Gurre-i Safer 1142) 1200 adet olarak basılmıştır. Fiyatı üç kuruştur.

     4- Târîh-i Hind-i Garbî
Basılan dördüncü eser, üzerinde yazarı belirtil­mediği için birçok kimse tarafından Kâtib Çelebi’ye ait olarak kabul edilen, gerçekte Emîr Mehmed İbn Emîr Hasan ibn Sinân ibn Ahmed el-Niksârî el-Su’ûdî (öl. 1591) tarafından kaleme alınmış olan Batı Hint Adaları ya da Amerika’nın tarihinin anla­tıldığı Târîh-i Hind-i Garbî’dir. (Amerika veya Batı Hindistan Tarihi). Kitapta Amerika’nın İspanyol­lar tarafından keşfedilmesi, onların gezileri ve ilk elli yılda başardıkları işler anlatılmaktadır. Kitapta dört harita bulunmaktadır. Bir tanesinin altında “Amel-i fakîr İbrahim” kaydı vardır. Kitap ayrıca Batı Hint Adaları’nda bulunan hayvan ve bitkilerle de süslenmiştir. 5 Nisan 1730’da (Evasıt-ı ramazan 1142) 500 adet basılmıştır. Fiyatı üç kuruştur.
Bu kitabın diğer bir özeliği de yazmalar ara­sından seçilerek basılmış olmasıdır. Yazmasının adı Kitab-ı İklim-i Cedid’dir. Aynı zamanda ilk re­simli basma kitabımızdır.

     5- Târîh-i Timur-i Gürgân
     Beşinci eser İbn Arabşâh’ın (1389-1450) Târîh Timur-i Gürgân (Timurlenk Tarihi)’dır. Hüseyin Murtezâ Nazmizâde (öl. 1722) tarafından Türkçe­ye çevrilmiş olan bu eser, 18 Mayıs 1730’da (Gur­re-i Zilkade 1142) 500 adet ve 129 sayfa olarak basılmıştır ve 3 kuruşa satılmıştır. Kitap aslında, Timur’un kendisinin yazmış olduğu açıklamalara dayanarak ilk kez Ahmet İbn Arabşâh tarafından bir araya getirilmiştir. Kitabı ya­rarlı bulan Bağdat Paşası Vezir Ali Paşa, Nazmizâde’yi bu eseri çe­virmekle görevlendirmiştir (1698). Çok iyi bir çeviri olmasına karşın, eserin orijinalinden kaynaklanan güçlüklerin yanında, bir de çevi­ride kullanılan çok süslü ve yük­sek düzeyli anlatımlardan dolayı, herkesin anlayabileceği bir eser ol­maktan uzak kaldığını düşünen o dönemki Bağdat Paşası Gazi İsmail de halkın anlayabileceği bir düzey­de yeniden çevrilmesini emretmiş ve eser 1699’da yeniden çevrilmiş­tir. Müteferrika tarafından basımı yapılan ikinci çevirisidir.

     Kitap, biri Timurlenk’in ya­şamını ve yaptıklarını, diğeri de onun torunu Sultan Kali’nin kısa yaşam öyküsünü anlatan iki kısım­dan oluşmaktadır. Kitapta Timur­lenk tam anlamıyla olumsuz bir kişilik olarak anlatılmakta, baba­sının hırsız olduğu, kendisinin de hayvan çalarken iki okla yaralan­dığını, bu oklardan birinin omzu­na ve diğerinin de kalçasına isabet etmesi sonucunda sakat kaldığını ve bundan dola­yı kendisine “lenk”, yani “topal” lakabının verildi­ğini belirtilmektedir. Anlaşılan odur ki, yazar eseri tarihî gerçekleri çarpıtarak oluşturmuştur. Buna bir de çevirmenin ilk anda nedeni anlaşılamayan çarpıtmaları eklenince, gerçekten, burada anla­tılan Timur’un diğer tarihî kaynakların anlattığı Timur’la ilgisini kurmak mümkün değildir. Bunun nedeni Timurlenk’in tarihini yazarken Türklerin, Osmanlı Devleti’nin görkemini küçük düşürdüğü­nü düşündükleri, Sultan Yıldırım Bayezit’i (1360–1403) güç durumlara sokmuş olan bu tarihî kişili­ğin ününü azaltmak istemeleri olabilir. Çünkü pek çok kaynak Timur’u, bambaşka nitelikleriyle an­latmakta, onun Cengiz Han’a kadar dayanan ünlü bir sülaleden geldiğini, topal olmasına, Şehzâde Hasan’ın emrinde yaptığı savaşlarda aldığı yarala­rın yol açtığını, kalem erbabını koruyan büyük bir fatih olduğunu belirtmektedir.

     6- Târîh-i Mısr-i Kadîm ve Mısr-i Cedid
Matbaada basılan altıncı eser Tarîh-i Mısr-i Ka­dîm ve Mısr-i Cedid (Mısır’ın Eski ve Yeni Tarihi) adlı Süheylî Efendi’nin (1632) yazmış olduğu kitap­tır. Kitap iki cilt olarak basılmıştır. Yazar Mısır’da kâtip olarak çalıştığından, kolaylıkla ulaşabildiği yazmalardan yararlanarak oluşturduğu bu ese­rinin birinci cildini, o dönemde (1611) Kahire’yi yöneten Vezir Mustafa Paşa’ya ithaf etmiştir. Bu ciltte dünyanın yaradılışından, 1515 yılına kadar geçen süredeki Mısır tarihi anlatılmaktadır. Men­fis Valisi olan Osman Bey’e ithaf edilen ikinci cilt ise, 1515’ten itibaren olup bitenleri anlatmakta ve 1628’e kadar Bab-ı Âli’nin atadı­ğı Mısır valilerinin ve paşalarının listesini vermektedir. 17 Haziran 1730’da (Gurre-i Zilhicce 1142) 500 adet basılmıştır. Fiyatı üç kuruştur.

     7- Gülşen-i Hulefâ
Yedinci eser Nazmizâde Hü­seyin Murtezâ Efendi’nin (öl. 1722) yazmış olduğu Gülşen-i Hulefâ’dır. (Halifeler Tarihi). Ki­tapta Babil Halifeleri, Bağdat’ın kuruluşu ve Kanunî Sultan Süley­man (1495-1566) tarafından zapt edilişi. Osmanlı’dan başlayarak II. Ahmet’e kadar padişahların sıralanışı ve Osmanlı sultanları­nın yaptıkları ayrıntılı olarak an­latılmaktadır. 16 Ağustos 1730’da (Gurre-i Safer 1143) büyük boy 130 sayfa olarak 500 adet basılan bu eser de beş kuruşa satılmıştır.

     8- Grammaire Turque
Sekizinci eser Johann Babtist Holderman’ın Grammaire Turque –ou Methode Courte et Facile Pour Apprendre la Langue Turque’dir (Türkçe Grameri veya Türk Dili­ni Öğrenmek İçin Kolay Yöntem). 1730 yılında basılan bu eser Fransızlara Türkçeyi kolay öğretmek amacını taşıyan bir gramer kita­bıdır. Devlet nazırı Cardinal de Fleuri’ye yazılan ithafiye, ön söz, fasıl, doğru ve yanlış cetvelleri ha­riç dörderlik formalardan oluşan 194 sayfalık bir kitaptır. Fiyatı Türkiye’de üç kuruş, Fransa’da 40 franktır.

     9- Usûl el-Hikem fî Nizâm el-Ümem
Dokuzuncu kitap Usûl el-Hikem fî Nizâm el-Ümem (Milletlerin Düzeni Hakkında Yöntemsel Düşünceler) adlı eserdir. 13 Şubat 1732 (Evasıt-ı Şaban 1144) tarihinde 500 adet olarak basılan ve bir kuruşa satılan İbrahim Müteferrika’nın yaz­mış olduğu bu eser, saray erkânına ve Sultana, Avrupa’da uygulanan yeni askerî eğitim ve düzeni ile savaş teknik ve yöntemleri hakkında bilgi ver­mek ve bu yeni yapının orduya uygulanması için ikna etmek amacıyla yazılmıştır. Çok daha temel ve çarpıcı yönü ise, Müteferrika’nın burada Türklerin Batılılara karşı gerilemelerinin nedenlerini belir­lemek amacıyla Batı uluslarının tarihlerini, askerî teşkilatlarını, savaş yöntemlerini ve devlet biçim­lerini inceleyerek, Osmanlı’nın yapısında oluşmuş çarpıklıkların nedenlerini ve yapılması gereken iyileştirme (ıslahat) çarelerini tartışması ve devlet ileri gelenlerinin gerekli adımları atmalarını sağla­maya çalışmasıdır. Genel yapısı göz önüne alındı­ğında bizde ilk kez ayrıntılı olarak kaleme alınmış bir tür Avrupalılaşma hareketinin manifestosu ni­teliğindeki bir kitaptır. Zaten Müteferrika da çalış­masını Sultan I. Mahmud’a (1696–1754 / Saltanatı 1730–1754) bir ıslahat projesi olarak sunmuştur.

     Eser üç bölümdür. Birinci bölümde, bütün milletlerin iyi idare edilmesinin gerekliliği üzerin­de durulmakta, değişik yönetim biçimleri olduğu belirtilmekte ve en önemlisi de ilk defa demokrasi­den söz edilmesidir. İkinci bölümde ise, hem kendi yönetim biçimimizin hem de komşularımızın yö­netim biçimlerinin tanımlanmasının gerekliliğine ve devlet idaresinde ilmin ve özellikle de coğrafya­nın ne kadar yararlı olduğuna dikkat çekerek, coğ­rafya ile askerî bilimlerin ilgisi gösterilmektedir. Üçüncü bölümde, Hristiyan ordularının zaman içerisinde Osmanlı Ordusuna galip gelmesinin asıl nedeninin ordularına yeni bir düzen vermeleri ve savaş araç gereçleri bakımından kendilerini yeni­lemeleri olduğunu belirten Müteferrika, bu ger­çek karşısında imparatorluğun da artık ordusunu “Nizâm-ı Cedîd” ile düzenlemesi gerektiğinin an­laşıldığını belirtmekte, aynı zamanda bu kitapta ilk kez “Nizâm-ı Cedîd” deyimini kullanmaktadır. Müteferrika, yine bu bağlamda Osmanlı’nın uğra­dığı gerilemenin nedenlerini sekiz madde hâlinde özetlemektedir:

1- Kanunları uygulamamak,
2- Adaletsizlik,
3- Devlet işlerinin ehliyetsiz ellere düşmesi,
4- Bilim adamlarının fikirlerine tahammülsüzlük,
5- Modern askerî teknoloji bilmemek,
6- Orduda disiplinsizlik,
7- Rüşvet ve devlet servetini kötüye kullanma,
8- Dış dünyadan habersizlik

     Sanki günümüz Türkiye’sini betimlemekte olan Müteferrika, Batı devletlerinin düzenlerini akli yöntemlerle elde ettikleri kanun ve kurallara dayandırdıklarını belirterek, Osmanlı’nın da re­form yapması gerektiğini ileri sürmektedir. Batı yöntemlerini uygulayarak ilerleme yoluna girmiş devlete örnek olarak Rusya’yı ve Petro’nun ıslaha­tını gösteren Müteferrika, böylece hem Osmanlı’nın Batılılaşmasının önemini, hem de Rusya’nın Ba­tılılaşmasının Osmanlı’nın geleceği için ne denli önem taşıdığını belirtmiş olmaktadır.

     10- Füyûzât-ı Mıknatısiye
Onuncu kitap yine İbrahim Müteferrika’nın çevirdiği 1721’de Leipzig’de basılmış pusulanın faydalarını ve nasıl kullanılacağını açıklayan Fü­yûzât-ı Mıknatısiye (Pusulanın Yararları) adlı eser­dir. 27 Şubat 1732 (Gurre-i Ramazan 1144) yılında 500 adet basılan bu kitabın satış fiyatı da bir ku­ruştur.

     11- Cihânnümâ
     On birinci kitap Kâtip Çelebi’nin bir coğraf­ya ve tarih kitabı olan Cihânnümâ adlı eseridir. Müteferrika bu çalışmayı yayımlamaya karar ver­diğini I. Mahmud’a (1696–1754) bildirmiş ve bu karara çok sevinen padişah, III. Ahmed’in vermiş olduğu matbaa iznini yinelemiştir. Yineleme fer­manında İbrahim Müteferrika’nın ortağı olan Said Efendi’nin matbaayla ilgisini kestiği ve aralarında­ki ortaklığın feshedildiği anlaşılmaktadır. Bundan sonraki beş yıl, matbaayı İbrahim Müteferrika tek başına yönetmiştir. 3 Temmuz 1732 (10 Muharrem 1145) yılında 500 adet basılan kitabın fiyatı 30, ciltli tezhipli olanının fiyatı 44 kuruştur. Kitabın yazma aslının tamamı basılmamış, buna karşılık İbrahim Müteferrika eklemeler yapmıştır. Kitapta 40 kadar harita ve şekil, coğrafya ve kozmoğrafyaya ilişkin ekler, 22 sayfalık da genel indeks bulunmaktadır.

     İbrahim Müteferrika’nın Cihânnümâ’ya yaptı­ğı ekleri üç başlık altında toplamak mümkündür:

1- Coğrafya, geometri, astronomi ve kozmoğ­rafyaya ilişkin olanlar,
2- Kâtip Çelebi’nin Van eyaleti civarında bı­raktığı memleket tasvirlerinin, Anadolu’da Üskü­dar sahillerine kadar uzatılması,
3- Kâtip Çelebi’nin harita ve şekillerinin ta­mamlanması ve yenilerinin eklenmesi.

12- Takvîm el-Tevârih
On ikinci kitap Takvîm el-Tevârih (Kronoloji Cetvelleri) adlı bir tür padişahlar tarihi niteliğini taşıyan bir eserdir. Yazarı yine Kâtip Çelebi’dir. Bu kitap ilk insanın yaradılışından başlayarak Hazret-i Muhammed’in hicretine kadar 6.216 yıl geçtiğini belirterek, söz konusu olan dönemleri ve olayları Hazret-i Muhammed’in hicretinden önceki yıllar için ayrı, hicretten sonrakileri de hicri yıllara göre ayrı göstermektedir. Buna göre oluşturulan devre­ler şöyledir.

1. Devre: Dünyanın yaradılışından Nuh Tufanı’na kadar geçen önemli olaylardan,
2. Devre: Tufan’dan başlayıp İbrahim peygam­bere kadar geçen dönemdeki olaylardan,
3. Devre: İbrahim peygamberden Musa’nın ölümüne kadar geçen dönemdeki olaylardan,
4. Devre: Musa’nın ölümünden Nabukadna­zar zamanına kadar geçen dönemdeki olaylardan,
5. Devre: Bu kraldan başlayarak İskender’in Dara’yı yenmesine kadar geçen süredeki olaylar­dan,
6. Devre: İskender’in bu zaferinden İsa’nın do­ğumuna kadar geçen süredeki olaylardan,
7. Devre: İsa’dan Hazret-i Muhammed’in hic­retine kadar geçen süredeki olaylardan söz etmek­tedir.

     14 Haziran 1733 (Gurre-i Muharrem 1146) yı­lında 500 adet basılan bu kitabın fiyatı da üç kuruş­tur. Kitap İstanbul’da 15, Fransa’da ise 38 franga satılmıştır.

     13- Kitâb Târih-i Nâimâ
On üçüncü eser ise Kitâb Târih-i Nâimâ’dır. (Nâimâ Târîhi), Nâimâ (Ölümü: 1716) tarafından Türkçe olarak yazılmış bir Osmanlı tarihi olan bu kitap, dörder forma hâlinde, biri 701 ve diğeri de 771 sayfa olmak üzere iki cilt olarak düzenlenmiş ve her bir cilt beşyüzer adet basılmıştır. Kitap dev­letlerin doğuşu, yükselişi ve düşüşü üzerine ileri sürülen felsefi düşüncelerden başlayarak, tarih kitaplarının okunmasının her sınıf halkın fikirci yükselmesine çok yararlı olduğunu belirterek, çe­şitli durumların analizini vermektedir. Kitap aynı zamanda 1000 yılından itibaren Osmanlılardaki olayları anlatarak 1659 se­nesinde son bulmaktadır. Basım tarihi 1734’tür. Fiyatı 75 franktır.

     Bu kitabın sonunda İbrahim Müteferrika, mat­baasından basımını yaptığı kitapların isimlerini ve bas­kı sayılarını cetvel şeklinde vermiştir. Burada ilginç olan yön Türkçe-Fransızca gramer kitabının bu cetvel­de yer almamasıdır. Aynı zamanda bu tarihten sonra beş yıl boyunca matbaa­da kitap basılmamıştır. Bu durum matbaanın maddi bakımdan sıkıntıya düştü­ğünün göstergesi olabilir.

     14- Târih-i Râşid
     Matbaada basılan on dördüncü Eser Râşid Efendi’nin tarih kitabıdır. Râşid Efendi, (öl. 1735) Târih-i Râşid adlı kitabına Nâimâ’nın bıraktığı yerden başlamış 1660–1721 yılları arasındaki olayları anlat­mıştır. 17 Şubat 1741’de (Gurre-i Zilhicce 1153) ba­sılan kitabın fiyatı 30, ciltli ve tezhipli 40 kuruştur.

     15- Târih-i Asım
İbrahim Müteferrika’nın matbaada bastığı on beşinci kitap, Târih-i Râşid’e ek olarak tasarladığı Çelebizâde Asım Efendi’nin yazmış olduğu Târih-i Asım’dır. Çelebizâde Râşid Efendi’nin bıraktığı tarihten başlayarak 1721-1728 yılları arasındaki olayları ele almış. 17 Şubat 1741’de (Gurre-i Zilhic­ce 1153) basılan 311 sayfalık kitabın fiyatı, Târih-i Râşid ile birlikte ciltli 40, ciltsiz 30 kuruştur.

     16- Ahvâl-i Gazavât der Diyâr-ı Bosna
Matbaada basılan on altıncı eser Ahvâl-i Ga­zavât der Diyâr-ı Bosna (Bosna Savaşları’nın duru­mu) adlı, Bosna Diyarındaki askerî hareketleri an­latan Türkçe, 62 sayfalık küçük bir kitaptır. 19 Mart 1741 (Gurre-i Muharrem 1154) yılında basılan bu kitap, İmparator Charles III’ün (1545–1608) salta­natı sırasında Bosna’ya giren Avusturyalılara karşı Türklerin savaşları ve zaferlerini anlatmaktadır. Yazarı Bosnalı Ömer Efendi’dir. Fiyatı altı franktır.

     17- Kitâb Lisân el-Acem el-Müsemmâ bi-Ferheng-i Şuûri
Müteferrika’nın matbaasında bastığı on ye­dinci ve son kitap yine bir sözlüktür. Şuûri Hasan Efendi’nin Kitâb Lisân el-Acem el-Müsemmâ bi-Ferheng-i Şuûri adlı Acemce-Türkçe Sözlük’tür. 1 Ekim 1742 (Gurre-i Şaban 1155) tarihinde biri 454, diğeri de 450 olmak üzere iki cilt hâlinde basılmıştır. Fiyatı 120 frank, ciltli ve tezhipli olanı 150 franktır.

     Kaç nüsha basıldığı bilinmeyen bu kitabın ba­sım işiyle fiilen İbrahim Müteferrika uğraşamamış­tır. Bu sıralarda 68 yaşına gelmiştir ve çalışacak gücü yoktur. Bundan dolayı bu kitabın basım işini kendi­sinin yetiştirdiği İbrahim adında birisi üstlenmiştir. Bu tarihten sonra, ölünceye kadar başka kitap yayımla­yamamıştır.

     Müteferrika’nın bastı­ğı bütün eserler bunlardır, Müteferrika aynı zamanda dört tane de harita basmış­tır. Bunlar, Marmara, Kara­deniz, İran ve Mısır harita­larıdır.

     Marmara Haritası: Şimşir üzerine kazılmış, 19×48.5 cm boyutlarında olup, 1719–1720 tarihini ta­şımaktadır. Üzerinde “Be­nim devletlû efendim, eğer fermanınız olursa daha büyükleri yapılır” sözleri yazılıdır.

     Karadeniz Haritası: 65×95 cm boyutlarında, 1724–1725 tarihinde basılmış olan bu haritayı İbra­him Müteferrika, Sadrazam İbrahim Paşa’ya sun­muştur.

     İran Haritası: İran’ın çevresini ve bölgelerini gösteren bu harita, 1729–1730 yılında basılmıştır.

     Mısır Haritası: Haritanın varlığı kuşkulu ol­makla birlikte, Babinger böyle bir haritanın varlı­ğından söz etmektedir.

     E. Müteferrika’dan Sonra Matbaanın Durumu

     İbrahim Müteferrika’nın ölümünden iki yıl sonra 1747 yılında bizzat kendisinin yetiştirdiği, yukarıda adı geçen Rumeli kadılarından olan İbra­him Efendi ve onun kendisine ortak yaptığı Ana­dolu kadılarından Ahmed Efendi, I. Mahmud’a başvurarak, bir fermanla matbaa iznini kendi ad­larına yeniletmişlerdir. Ancak yedi yıllık bir süre daha matbaayı faaliyete geçirememişlerdir. 1754 yılında III. Osman matbaa iznini aynı kişiler adına bir kez daha yenilemiştir. Bu kez matbaayı faaliye­te geçirmeyi başaran İbrahim ve Ahmet Efendiler Vankulu Sözlüğü’nü 1755-1756 yılları içerisinde basmayı başarmışlardır. Ancak bundan başka bir kitap yayımlayamamışlardır.

     Bu tarihten itibaren 1783 yılına kadar tamamen devre dışı kalan matbaayı, I. Abdülhamid (1725-1789 / Saltanatı 1774-1789) yeniden canlandırmak için Divân-ı Hümâyûn’a Beylikçi Râşid Mehmed Efendi (1753-1797) ve Vak’a-nüvis Vâsıf Efendi’yi (öl. 1807) görevlendirmiştir. Bu kimseler matbaa­nın her türlü giderini karşılamayı kabul ederek işe başlamışlar ve tarih sırasıyla şu kitapları basmış­lardır:

     Sami, Şâkir ve Sup­hi Tarihleri: Bu kitap üç saray tarihçisinin yazdı­ğı bir Osmanlı tarihidir (1783). Kitabın muhte­melen Vâsıf Efendi tara­fından yazılmış olan ön sözünde, bu yeni matba­ada görev alan musah­hihlerin isimlerine de yer verilmiştir. Bunlar, İshak Efendi, Eski Selanik ka­dısı Pirzâde Sahip Efendi, Eski Galata kadısı Yanyalı Esad Efendi ve Kasımpa­şa dervişleri Tekkesi Şey­hi Musa Efendi’dir.

     Bu tarih kitabı, daha önce Çelebizâde Asım’ın yazmış olduğu tarih kitabının devamıdır. 1728 yı­lından başlayarak 1743 yılına kadar geçen olaylar anlatılmaktadır. Kitap dörder forma hâlinde iki kısma ayrılmıştır. Altı sayfa cetvel, iki sayfa ön söz ve 238 çift sayfa da metinden oluşmaktadır. Fiyatı 20 kuruştur.

     Tarih-i ‘İzzî: Yine bir saray tarihçisi olan ‘İzzî’nin yazdığı tarih kitabı (1784). Bu kitap da Sami, Şâkir ve Suphi Tarihleri’nin bıraktığı yerden başlayarak Osmanlı tarihini ele almaktadır. Yine dörder formalar hâlinde düzenlenmiş, 286 çift say­fadan ve 17 tek sayfadan oluşmaktadır. Fiyatı 15 kuruştur. Ancak daha sonra diğer tarih kitaplarıyla birlikte alınması hâlinde 25 kuruşa satılmıştır.

      İbnü’l Hâcib’in Kâfiye adlı Arapça gramer ki­tabı (1786).

     Bu sıralarda matbaaya mukâbeleci olarak atanmış olan Gelenbevi İsmail Efendi ile matbaa­nın imtiyaz sahibi Vâsıf Efendi geçinememişler ve bu yüzden Vâsıf Efendi matbaanın ortaklığından ayrılmış, Râşid Efendi son kitabı olan Kâfiye’yi yalnız başına çıkarmıştır.

     Bundan sonra matbaa yaklaşık 7 yıl daha atıl kalmıştır. 1790’da tahta çıkan Sultan III. Selim yeni­leşme ve ıslahat programları çerçevesinde, özellikle ordunun teknik beceri ve kuramsal bilgi açısından donatılması ve rütbeli askerlerin yetiştirilmesine yardımcı olması için, Marquis Sébastien Vauban’ın yazmış olduğu ve Kostantin İpsilânti’nin Türkçe­ye çevirdiği üç kitabın yayımlanmasına karar ve­rilmiştir. Bu kitaplar şunlardır. Fenn-i Harb (1792), Fenn-i Lâğım (1793),   Fenn-i Muhâsara (1794).

     Bu son iki kitap resimlidir ve bunlar Kapril ve İstepan adlı iki Ermeni usta tarafından resme­dilmişlerdir. Bu son kitapların baskısı özensiz ve harfleri de okunaksızdır. Bu durum Müteferrika matbaasının artık teknolojik olarak ömrünü dol­durduğunu, zaman içerisinde yenileştirilemediği­ni göstermektedir.

     Böylece 66 yıllık serüven sona ermiştir. Bu 66 yıllık süre içerisinde matbaa 18 yıl fiilen çalışmış, 48 yıl kapalı kalmıştır. Matbaayı 10 yıl İbrahim Müteferrika’nın kendisi, 2 yıl yetiştirdiği İbrahim ve Ahmet Efendiler, 2 yıl ise Vâsıf ve Râşid Efendiler ortak olarak, 4 yıl Râşid Efendi yalnız başına ça­lıştırmıştır. 1794 yılından sonra matbaa tamamen kapanmıştır. Matbaadaki araç gerecin ne olduğu konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Değerlendirme
İbrahim Müteferrika neden başarısız oldu? Bu soruyu birkaç başlık al­tında ele almak gerekmektedir.
     1- Kâğıt Sorunu:
     İbrahim Müteferrika kâğıt sorununu aşabilir miydi? Bilindiği üzere kitabı taşıyan en uygun, ucuz ve kullanışlı tek malzeme kâğıttır. Basım ve yayımcılığın gelişmesinde önemli bir etmen olan kâğıt, aynı zamanda ticari bir maldır. Bu boyutuyla kâğıt, matbaacılığın ekonomik yönünü belirlemek­tedir. Konuya bu bakımdan yaklaşıldığında, Os­manlı Devleti’nde kâğıtçılığın gelişmesine yönelik ciddi sorunların olduğunu görmekteyiz.

     Önceleri Doğu’dan kâğıt alımı yapan Osmanlı Devleti 14. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı kaynaklı kâğıt alımına başlamıştır. 15 ve 16. yüz­yıllarda gittikçe yaygınlaşan bu alımlar, 17. yüzyıl­dan itibaren Fransız kâğıt fabrikalarının gelişmesi ve bu dönemde Osmanlı-Fransız ticaret ilişkileri­nin yoğunlaşmaya başlamasıyla birlikte, daha çok Fransız kâğıtlarının alınmasıyla sonuçlanmış­tır. Ancak bazı kaynaklarda 15. yüzyılın başında Amasya’da bir kâğıt fabrikasının bulunduğu söz konusu edilmektedir. Aynı şekilde İstanbul’da Ha­liç kıyısındaki Kâğıthane semtinin adının da bura­da bulunan kâğıt fabrikasından geldiği belirtilmek­tedir. Belgelenemeyen bu açıklamaların yanında 1744’te Yalova’da bir kâğıt fabrikası açıldığı ancak, Avrupa’da üretilen kâğıtlarla rekabet edememesi ve fabrikanın gereksinim duyduğu suyun yeterin­ce sağlanamaması nedeniyle kapandığı bilinmek­tedir. Nitekim İbrahim Müteferrika, bastığı kitapla­rın çoğunda Fransız kökenli kâğıtları kullanmıştır. Daha sonra III. Selim döneminde Kâğıthane’de açılan 1804–1832 yılları ara­sında Beykoz’da faaliyet gösteren ve 1846’da üretime başlayan İzmit kâğıt fabri­kaları hep rekabet ve yeterli kâğıt üretememeleri nede­niyle kısa süre içerisinde ka­panmışlardır. Şu halde kâğıt, İbrahim Müteferrika için her zaman ciddi bir sorun olarak varlığını hissettirmiştir.

     2- Basılan kitapların Seçimi:
İbrahim Müteferrika’nın kitap seçimi isabetli midir? Burada dikkatimizi çeken en önemli yön, haritalar bir ta­rafa bırakılacak olursa, yuka­rıda ayrıntılı olarak içerikleri verilen kitapların büyük ço­ğunluğunun yalnızca siyasi tarih alanına ait olmalarıdır. Bunlar içerisinde Füyûzât-ı Mıknatısiye ve Cihânnümâ bilim alanında seçilmiş çalış­malar olarak karşımıza çık­maktadır. Ancak, Füyûzât-ı Mıknatısiye zaten içerdiği bilgiler bakımından güncel­liğini yitirmiş, bu bakımdan da yararsız bir çalışmadır. Dolayısıyla seçiminin gerekli ya da isabetli olduğunu söylemek olanak­lı değildir. Şu hâlde Cihânnümâ bir tarafa bırakı­lacak olursa, diğer kitapların hiçbiri bilim, felse­fe, edebiyat veya sanat gibi alanlara ait değildir. Oysa bu tarihe kadar bilim ve teknik konularında Osmanlı’da verilen ürünlerin sayısı hiç de az de­ğildir. Bu matbaada bu türün seçkin örneklerinin basılıp yayılması beklenirdi. Bu yapılmadığı gibi, basımı yapılan siyasi tarih konusundaki kitapların seçiminin de çok akıllıca yapıldığını düşünmek mümkün değildir. Devlet tarihçilerinin eserleri basılırken, Türklerin tarihini Tâcü’t-Teravih adıyla kaleme almış olan Hoca Saadettin’in bu kitabının basılmaması şaşırtıcıdır. Çünkü bu eser, Osmanlı sülalesini kökeninden başlayıp, oldukça ayrıntılı olarak I. Selim’e (1470–1520 / Saltanatı 1512–1520) kadar getirmektedir. Ayrıca eserin üslubu ve anla­tım zenginliği bakımından diğer pek çok tarih ki­tabından üstün olduğunu belirtmek yerinde olur. Aynı zamanda içeriği açısından bu kitabın daha çok satılması söz konusu olabilirdi ve bu bakım­dan da matbaanın çeşitli nedenlerle içine düştüğü maddi sorunlarının aşılmasını sağlayabilirdi. Diğer taraftan felsefe ve sanat konusunda hiç eser yayım­lanmamıştır. Tarih kitaplarının seçiminin büyük ölçüde siyasi amaçlara yönelik yapıldığı ve dola­yısıyla da, İbrahim Müteferrika’nın kitaplarının seçiminde büyük ölçüde özgürce davranmadığı ya da davranamadığı, çoğunlukla güncel olaylardan veya zorunluluklardan hare­ket ettiği anlaşılmaktadır. Bir Afgan elçisinin İstanbul’a gelmesiyle birlikte, İran-Af­ganistan ilişkilerinin gün­celliğinden yararlanmak yoluyla Târîh-i Seyyâh’ın yayınlanması bu durumun en güzel örneğidir.

3- Bilginin Yaygınlaş­ması:
     İbrahim Müteferrika’nın matbaasında 13 yıl içinde 24 cilt olarak 17 yapıt, ba­sılmıştır. Bunların toplamı da 12.500 adettir. Bu sayılar bize kitabın, dolayısıyla bil­ginin geniş halk kitlelerine ulaşmadığını açıkça göster­mektedir. Şu hâlde matbaa Osmanlı Devleti’nde Batı’da olduğu gibi, ülke çapında eğitim ve öğretimin gelişme­si, yaygınlaşması ve kültürel değişimin temel araçlarından biri olma görevini yerine ge­tirememiştir. Hatta böyle bir amaç gözetilmemiştir.
Buna karşılık matbaanın Batı’daki gelişimine ve so­nuçlarına baktığımızda, her şeyden önce, matba­ayla birlikte Orta Çağ’ın tek tip düşünce temeline dayanan dar, tutucu ve otoriteye bağlı anlayışının ortadan kalktığını açıkça anlayabilmekteyiz. Mo­dern dönem felsefecilerinden Bacon ve Descartes’in görüşlerini dikkate aldığımızda da bunu görmek olanaklıdır.

     4- Kitapların Fiyatları:
Matbaanın Osmanlı Devleti’nin kültürel gelişi­minde etkin rol oynayamamasının temel nedenle­rinden biri de kitap fiyatlarının beklenenin aksine, gerektiği ölçüde ucuz olmamasıdır. Aslında göreli olarak önemli bir ucuzlama olduğu anlaşılmak­tadır. Vankulu Sözlüğü’nün yazma nüshası 350 kuruşa satılırken, basma nüshasının yalnızca 35 kuruşa satılması on katlık bir ucuzlamanın gerçek­leştiğini ortaya çıkarmaktadır. Ancak, kitap fiyat­ları ile o dönemde yüksek rütbeli devlet memur­larının aldıkları günlük ücretler kıyaslandığında bu ucuzlamanın geniş halk kitlelerini kapsayacak ve onların kitaba yönelmelerini sağlayacak bir ni­telik taşımadığı muhakkaktır. Bunun temel nedeni kitap fiyatları ile diğer temel gereksinimlerin de­ğerleri arasındaki dengesizliktir. Şöyle ki Vankulu Sözlüğü’ne öğrencilerin satın alabilmesi için biçi­len 35 kuruşluk değer o sırada 10 altın etmekteydi. 10 altını bir sözlüğe verecek kaç öğrenci buluna­bilirdi. Bu durumu bir karşılaştırmayla daha açık olarak görebiliriz.

     Temmuz-Ağustos 1718 aylarında Kral Rakoczi Edirne’ye gelmiş, kendisi ve yanındakiler için üç ev kiralanmış ve on beş günlük kira karşılığı 2.400 akçe ödenmiştir. Yine 1722 yılında Kral Rakoczi ve yanındaki ünlü kişilerin gündelikleri şöyledir (1 kuruş=120 akçe)

Kral Rakoczi
7.500 akçe x 30 gün = 225.000 akçe : 120 = 1.875 kuruş
Mariasi (General)
240 akçe x 30 gün = 7.200 akçe  : 120 = 60 kuruş
Bercseny
600 akçe x 30 gün = 18.000 akçe : 120 = 150 kuruş
Horvath Frencz (Kapı Kâhyası)
120 akçe x 30 gün  = 3.600 akçe : 120 = 30 kuruş

     1725 yılında ise yine Rakoczi’nin emrine veri­len Müteferrika’nın günlüğü 50 akçe idi. Çevirmen Mustafa Ağa’ya ise 30 akçe verilmiştir.

     Müteferrika, bu durumda kendisine Füyûzât-ı Mıknatisiye’yi almaya kalksaydı; o tarihte 1 kuruş 120 akçe olduğuna göre, tam iki buçuk günlüğü­nü harcamak zorunda kalacaktı, hatta Vankulu Sözlüğü’nü almaya gücü yetmeyecekti.
Benzer şekilde Kral Rakoczi, aldığı gündelik 7.500 akçe yani 62,5 kuruşla ancak 35 kuruş olan Vankulu ile fiyatı 30 kuruş olan

     Cihânnümâyı sa­tın alabilir ve yarım kuruş borçlu kalırdı. Hele tüm kitapların koleksiyonunun fiyatı olan 212 kuruş göz önüne alınırsa, örneğin müteferrika kendi ko­leksiyonunu elde edebilmek için, hiçbir şeye para harcamamak koşuluyla, 545 gün çalışacaktı. Kral Rakoczi ise aynı koleksiyonu ancak 4,5 günlüğü­nün tamamını vermekle edinebilirdi.

     Görüldüğü üzere 13 yıl içerisinde koca Os­manlı Devleti’nde basılan 12.500 adet kitabın İs­tanbul veya birkaç büyük kentin dışına gitmediği ve yalnızca gelir düzeyi çok yüksek olan insanların elinde kaldığı anlaşılmaktadır.

     Bütün bunlar, Müteferrika matbaasını iyi ni­yetli bir amatörün çabalarından öteye geçemeyen güzel bir girişim olarak tanımamıza yol açmak­tadır. Matbaa daha çok ekonomik nedenlerden dolayı güçlüğe düşmüş, doğal olarak işlevini ya­pamaz hâle gelmiştir. Başlangıçta çok zengin olan İbrahim Efendi’nin ölürken bıraktığı miras sadece satılamayan pek çok kitaptır. Bütün bunlar göz önüne alınacak olursa, kitapların Osmanlı kültür yaşamında gerekli değişim ve dönüşümü sağlaya­madığı açıkça ortaya çıkar. Zaten Müteferrika’nın ölümünden bir süre sonra 1746 yılında, ne saray­dan ne de özel kimselerden gerekli desteği bulan matbaa, tamamen devre dışı kalmıştır.

     Sonsöz
Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, Müteferrika’nın ilk kitabını yayımladığı 1729 yı­lından önceki Osmanlı düşünce yaşamının nite­liğiyle, onun son kitabını yayımladığı 1742 ya da kendisinden sonra, matbaanın işletilmesi yoluyla son kitabın yayımlandığı 1794 yılından sonraki Osmanlı düşünce yaşamının niteliği arasında cid­di bir değişiklik olmamıştır. Her şeyden önce mat­baanın Osmanlı Devleti’ne toplumsal bir gereklilik sonucu gelmediği anlaşılmaktadır. Yukarıda ayrın­tısıyla anlatıldığı üzere, İbrahim Müteferrika’nın ölümünden sonra matbaa 39 yıllık bir duraklama süreci geçirmiştir. Bu da matbaanın ya da kitap basma işinin toplumdan gelme bir gerekliliğe da­yanmadığının ve yalnızca meraklı ve ilgili birkaç aydının özel uğraşı konumunda kaldığının açık bir kanıtıdır. Başka bir deyişle Batı’da bir gereksinim­den doğduğu açıkça anlaşılan matbaa, Türkiye’ye devlet desteği ve özel çabayla getirtilmiş olmasına karşın, daha sonra toplumsal anlamda bir kabul görmemiş, sadece belli bir kesimin ilgi ve gayretiy­le yaşatılabilmiş bir girişim olarak kalmıştır.

     Benzer şekilde, matbaa kurulmadan önce Türk entelektüel çevresinin ilgilendiği konularla, matbaa kurulduktan sonra yayımlanan kitapların konuları arasında büyük farklılıkların olmadığı anlaşılmaktadır. Matbaadan önce de ders kitapla­rı ve dinî konuları içeren kitaplar ağırlıklı olarak ilgi görmekteyken, matbaadan sonra da, bu eği­limin değişmediği ve matbaada basılan din dışı konulardaki kitapların da okuyucu bulamadığı anlaşılmaktadır. Çünkü İbrahim Müteferrika’nın ölümünden sonra yüzlerce kitabın satılmadan elde kaldığı görülmüştür. Bu durum iki noktayı çok açık bir biçimde gözler önüne sermektedir.

1- Halkın okuma yazma oranı çok düşüktür. Bilenlerin de okuma alışkanlığı yoktur.
2- Halkın ilgisi yoğunlukla din konularına yönelmiştir. Matbaaya dinî kitap basmamak koşu­luyla izin verildiğinden, matbaanın geniş halk kit­lelerince kabul görmesi ve basılmış kitap okuma alışkanlığını kazanması bu yolla yok edilmiştir.

     Basma yapıtları okuma alışkanlığının halka kazandırılamaması sonucunda, Türk insanının bi­lim, felsefe, sanat vb. üst entelektüel alanlara ilgi duyması sağlanamamıştır. Dolayısıyla matbaayla birlikte Türk insanının ilgi konularında bir değişim olmamıştır. Bu durum matbaanın bilginin yaygın­laştırması işlevini yerine getirmesini engellemiş ve matbaayı yararsız kılmıştır.

     Türk insanın gereksinim duyduğu bilim, sanat ve genel kültür yapıtlarının seçilmesi, dolayısıyla da arza talep yaratmak amaçlanmadığından, mat­baa da pek çok kurum gibi siyasetin gölgesinde, yönetime bağımlı, onu hoşnut edecek sıradan ya­pıtları yayımlamanın dışında bir şey yapmayan, sıradan bir kurum olarak kalmıştır.

Prof. Dr. Hüseyin Gazi Topdemir

TÜRKİYE DİL VE EDEBİYAT DERNEĞİ

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Bu içerik ile ilgili görüşler