Şehir hayatının çocuklar üzerinde daha derin etkiler bırakacağı kesin. Köyde veya ilçede hayatın içinde yuvarlanıp giden çocuk, şehir hayatının (para kaynaklı) dayatmaları karşısında ailesi üzerinde büyük baskılar oluşturmaktadır.

“Ah çocukluk! Ey muhteşem zaman!

“…şimdi herkes kişiliğini tam olgunluğa erdirmek, hayatı tanımak çabasındadır. Ne var ki olgunlaşacağız derken, evrende yapayalnız olduklarını gördükleri için, bu çabaları kendi kendilerini yok etmekle sonuçlanır. Çünkü günümüzde herkes kopmuştur toplumdan, kendi kabuğuna çekilmiştir. Herke birbirinden uzaklaşıyor, saklayabileceğince şeyi de kendine saklıyor. Sonunda insanlardan kaçmaya başlıyor kişi. Kendi başına para biriktirirken şöyle düşünüyor: Şimdi ne güçlüyüm! Hiçbir şeyden korkum yok artık!” Oysa ne denli zengin olursa onu yok edecek güçsüzlüğün içine o enli gömüldüğünü bilmez çılgın. Çünkü tek kendine güvenmeye alışmıştır. Toplumdan kopmuş, ruhuna, insanların yardımına inanmamayı, insanlardan bir şeyler beklememeyi öğretmiştir. Paralarının, onların ona verdiği hakların kaybolmasından korkar yalnızca. Çağımızda insanlar, güçlü bir inatla, kişiliğin gerçek güvenliğinin, yalnız başına çalışmakta değil, tüm insanların beraberliğinde olduğunu anlamamakta diretiyorlar. Ama hiç kuşku yok ki, bir gün gelecek, bu ürkünç yalnızlık da sona erecek, insanlar birbirlerinden kopmalarının anlamsızlığını bir anda anlayacaklar. Bunca zaman karanlıkta nasıl oturduklarına, ışığı göremediklerine şaşacaklar.”

(Dostoyevski-Karamazof Kardeşler’den)       

Bugün çalışma odamda bir şeyler yerken dışarıdan köpek sesi duydum. Baktım, bizim karşı komşunun oğlu, Sheela adını verdiği yeni köpeğiyle, çalımlı bir edayla geziniyor etrafta. Bizim kapıcının çocukları da etrafında. Kapıcımız da çocuklarına bağırıyor, köpeğe yaklaşmasınlar diye. Çocuğun, elinde köpeğin tasmasıyla etrafta gezinişini seyrederken içim bir hoş oldu. Kapıcının çocuklarını düşündüm, kim bilir nasıl içleri gidiyordu? Komşumuzun oğlu Caner’in anne babası çalışıyor. İkisi de özel sektörde, durumları iyi. Altlarında iyi bir araba, her şey çocuğun hizmetinde; futbol topu, bisiklet, yürüyüş ayakkabısı, sınırsız internet, sinema cd arşivi ve (muhtemelen yaz aylarında anne baba işteyken) çocuğun canı sıkılmasın diye yeni alınan köpek. Pazar günleri (tercihe göre) Eymir ve Mogan Gölü’nde gezinti ve eğlence. Diğer taraftan oynayacak toplarını bile görmediğim kapıcı çocukları. Bugün varolan küresel ekonomik düzenin isyan ettiren en temel özelliklerinden biri bu; (Ruşen Keleş Hocanın da belirttiği gibi) zenginle fakir o kadar içi içe girdi ki,  herkes paranın nimetlerini gözüyle görüyor ve parasızlığı yüzünden ezilen gururunu, yok edilen onurunu, haysiyetini kurtarmak için para kazanmak istiyor. Stephane Hessel’in tüm dünyada büyük yankı uyandıran “Kızın/Öfkelenin” başlıklı makalesi şu gerçeğin altını çiziyor: “En zenginlerle en fakirler arasındaki fark hiçbir zaman bugünkü kadar büyük olmadı. Altın buzağı için dans -para, rekabet- bu denli (zincirlerinden) boşanmamıştı.” 

Vay Benim Beyhude Ömrüm!

Sende yok diye başkasının malına özenmek ne kötüdür ama çocuksun, tek maharetin istemek. Ve çocuklar bu konuda çok zalim. Öyle bir cimrilik yaparlar ki hayat boyu acısını unutamazsın. Bugün Caner de öyle bir kasılarak geziyordu ki, küçücük çocuk (bilmeden) nasıl da eziyor etrafını. Düşünemiyor, akledemiyor diye her şeylerini bağışladığımız çocukların bizden tek farkı, kötülükleri içgüdüsel yapmaları belki de, yoksa bizdeki duyguların çoğu onlarda hem de bizden fazla oranda var. Arkadaşını ya da kardeşini kıskanan bir çocuğun yaptıklarına şahit olunca insan, bazen donup kalıyor. “Nasıl oluyor?” diyorsun, “kötülük nedir bilmeyen bu saf ve masum varlık nasıl bu kadar bencil, vahşi ve saldırgan oluyor?” Ömrümüz onların peşinde geçiyor, kendimizi habire erteleyip duruyoruz onlar için, ha büyüdü büyüyecekler derken bir de bakıyorsun, seni terk edip gitmişler ve üstelik yanlarında istemiyorlar. Vay benim beyhude ömrüm!

Mustafa Kutlu’nun “Beyhude Ömrüm” diye uzun bir hikâyesi vardır. Ömrünü bahçesine adamış bir köylünün, hanımı öldükten sonra (ah yalnızlık! Gençken özgürlük, yaşlıyken esaret!) şehre, çocuklarının yanına gitmek zorunda kalışını, köydeki bahçenin bakımsız hale gelişini, adamın toprak hasretini, ciğerini yakan bahçe özlemini ve bir gün dayanamayıp kış ortasında şehirden kaçarak köye gidişini, lapa lapa kar yağarken bahçenin ortasına yığılıp can verişini okurken nasıl da üzülüyor insan!… Bu hikâye geleneksel değerlerin modern hayat karşısındaki yenilgisidir aynı zamanda. Ölen sadece yaşlı baba değil, onun temsil ettiği kültürel ve ahlâkî değerlerdir. Benzer hikâyeleri yaşayan birçok örnek bulmak mümkün. Anne babasının bahçeli evlerine gitmeyi can sıkıcı bulan nesiller, hele baba öldükten sonra, otuz yıl babalarının gözü gibi baktığı bahçeyi ve evi satarak şehirde ev almaya çalışırlar ya, maviden ve yeşilden yoksun beton duvarların arasına girebilmek için bu kadar bedel ödemek çok fazla değil mi? Ama farkında değiliz, güneş girmeyen eve artık huzur da girmiyor. İşte güneş girmeyen bu apartman duvarları arasına sıkışmış, ağaçları, hayvanları, toprağı, bitkileri ve yemyeşil çayırları ancak ders kitaplarındaki hikâyelerden öğrenen, sosyal imkânlardan mahrum olmaları yüzünden elindekini paylaşma kabiliyetinden uzak, güvenlik endişesiyle sokağa çıkamayan bu çocuklar bizden çok daha acımasız olacaklar büyüdüklerinde.

Ah çocukluk! Ey muhteşem zaman

Paylaşmayı, yokluğu gören çocuklar daha iyi biliyor. Kendi yokluk günleri gelir aklına insanın. “Çocukluğumuz en büyük sığınağımızdır” derler ya, o dönemde yaşananlar asla unutulmaz. Baba ocağı en güzel anıların mekânıdır. Meselâ, çocukluğumuzun sıcak aile ortamında, köydeki evimizde, annemiz yemek hazırlıkları yapar, ablamız çamaşırları toplar, babamız alnında birikmiş teriyle evin yolunu tutarken, sobanın yanındaki divanda bir güzel çocukluk uykumuz vardır ki, ne güzel hatıradır! Dışarıda soğuk bir rüzgâr kar tanelerini savurur etrafa. Sobadan, içine yeni atılmış, çatır çutur yanan odunların sesleri gelir, güğümdeki su yavaştan fokurdamaya doğru ilerliyordur. Hafif bir buhar yükselir odanın içine, havanın kuruluğunu alır. Ne terlersin, ne üşürsün, ne de bunalırsın. Yaşadığını bilirsin o divanda. Zaman öyle bir geçer ki! Ah çocukluk!

“Ey muhteşem zaman /ey geçen zaman /Ey mutlak yalnızlık!”

Çocukluk deyince edebiyat dünyasında en çok Rilke gelir akla. Annesi tarafından 6 yaşına kadar kız gibi giydirilen Rilke’nin bu yüzden içine kapandığı ve iletişim sorunu yaşadığı söylenir. İçtenlikle anlattığı zayıf ve ince ruhlu çocukluk yıllarını aynı zamanda korkuyla da anar annesinin bu tutumu yüzünden. Bu içine kapanık Prag çocuğunun hayatındaki ilk büyük sıçraması Lou Salome ile olur. Hani daha önce Nietzsche’nin sevgilisi olan bu kadın Rilke’yi sanat dünyasına kazandırır. Ve sonra da terkeder. “İnsanın hayatını çocukluğu belirler” tezi ne kadar doğrudur bilinmez ama Rilke’nin yaşamını belirlediği kesin. “Hiç kimsenin çocuğu, nasıl anlatayım / yoksul ve yapayalnız biri”dir sanki.

Dostyoevski çocukların ve çocukluğun saflığı üzerinde ısrarla durur. “Kişinin baba ocağındaki çocukluk anılarından daha değerli hiçbir şeyi olamaz” der Karamazof Kardeşler’de. Ona göre dünyadaki güzelliklerin kaynağı ve hayatın anlamı çocuk saflığıdır adeta. Bir tek onlar masumdur. Büyüdükçe ahlaksızlaşır insan, kıyas yapmayı, ihanet etmeyi ve tuzak kurmayı öğrenir, bencilce zevklerini tatmin etmek için herkesi kullanır. Çocuk aldatmaz, doğru veya yanlış, iyi veya kötü isteğini açığa vurur ama yetişkin, plan yapar, gizler niyetlerini, istediğini almak ve kârlı çıkmak için hileler hazırlar çevresine. Gittikçe tanımak zorlaşır onu, yıllar geçtikçe yüzünü daha çok saklar. Bazen bir çocuğa bakarken yüzümüzde oluşan tebessüm de bu yüzdendir. Çocuk gizlemez ama biz? “Her insanda binlerce insan yaşar” diyen Cemil Meriç’in de çocukluğu kötü geçmiştir. Yabancı bir şehirde, tanımadığı insanlar arasında, arkadaşsız, kimliksiz, aidiyetsiz geçen çocukluk günlerinin kötü hatıraları ömrü boyunca bırakmamıştır peşini.

Paylaşarak eğlenme kültürü

Şehir hayatının çocuklar üzerinde daha derin etkiler bırakacağı kesin. Köyde veya ilçede hayatın içinde yuvarlanıp giden çocuk, şehir hayatının (para kaynaklı) dayatmaları karşısında ailesi üzerinde büyük baskılar oluşturmaktadır. Bir apartmanda aylığı iki bin liradan fazla, geliri yerinde insan da yaşamaktadır, asgarî ücretle geçinmeye çalışan fakir de. Aileler arası ekonomik uçurumun bu denli iç içe girmiş olması çocukların dünyasında daha bir acımasız hissettirir kendini. Hızla akıp giden zamana ve sürekli değişen şartlara uyum sağlayabilmek için karı-koca çalışmak zorunda kalan ailelerin çocukları da bu yarışın içindedir. Yeni çıkan teknolojik ürünler üzerinden sürüp giden bu yarışta en acımasız isyan çocuklardan gelir ve aileler “çocuğum eksik kalmasın” endişesiyle varını yoğunu harcayarak diğer ailelerin imkânlarına erişmeye gayret eder. Bununla baş edebilmek için çocuklara eşit şartlarda eğlenme imkânı sunan park ve eğlence yerlerinin konut mimarisinde daha fazla yer bulması gerekiyor. Bir bölgeye apartman dikileceği zaman, yetkili kurumların öncelikle çocuklar için birlikte gezip eğlenme, park ve bahçe mekânlarını sorgulaması ve bu şekilde düzenleme yapılması belki bu sıkıntıyı azaltabilir. Belediyelerin boş bulunan yerlere spor aletleri yapması kadar acil bir gereksinimdir bu. Eşit şartlarda, paylaşarak eğlenme kültürü sunmak, ömrümüzün beyhude geçmesini engelleyecek, yaşlılığımızda evlerini bizimle paylaşan çocuklar yetiştirmemizi sağlayacak çözümlerden biri olabilir. Komşu çocuklarının meraklı bakışları önünde, anne babasının arabasına binip eğlenmeye giden çocuktan, toplumsal sorunlarla ilgilenen bir birey olmasını beklemek hayal olur. Bisikleti olmadığı için komşu çocuğunu zavallı gözlerle izleyen çocukların büyümüş hali olan, paranın ezici gücünün altında ezilmenin ne demek olduğunu bilen bizler, insanın bütün hayatını etkileyen çocukluk döneminin, kendi çocuklarımız açısından sağlıklı ve toplumla barışık geçmesi için bunu yapmak zorundayız. Dün, “eti senin kemiği benim” diyerek ilkokul öğretmenine teslim edilen bizler, bugün çok daha erken yaşta kreş öğretmenine teslim ettiğimiz çocuklarımızın aylık taksitlerini ve sürekli artan masraflarını karşılamakla aile sorumluluğunu yerine getirmiş olmuyoruz. Dün yapılan yanlışlar, şekil değiştirmiş bir halde bugün de devam ediyorsa, anne babamızın şu an çektiği sıkıntıların çok daha fazlası (belki bir huzurevinde yapayalnız ölmek gibi bir son) bizi bekliyor demektir.

 

Ekrem Özdemir

İLBAK DERGİSİ - EYLÜL/EKİM 2012


Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Bu içerik ile ilgili görüşler