“Felâtun Bey ile Râkım Efendi”, Ahmet Midhat Efendi’nin romancılığına hâkim olan bu durumu belirgin bir biçimde yansıtır. Bu romanda yazar, ele aldığı konu, bu konuyu işleyiş biçimi, çizdiği karakterler ve meddah üslubunu andıran anlatıcı tipi ile halkı, doğru Batılılaşma modeli ve erdemli bir aydın kimliğinin nasıl olması gerektiği yönünde eğitmek istemiştir.

Tanzimat Dönemi romancıları, romana eğitsel bir işlev yüklerler. Bu doğrultuda, toplumu aydınlatmak için yazarlar. Romancılar, farklı konuları işleseler dahi ortak paydaları roman aracılığıyla okurlarını çeşitli konularda eğitmek istemeleridir. Bu duruma Ahmet Midhat Efendi açısından bakıldığında, onun romancılığında toplumsal yararı merkeze aldığı görülür. Roman anlayışının merkezine toplumsal yararı koyan Ahmet Midhat Efendi, hem halka okuma alışkanlığı kazandırmayı hem de okuyucularını çok çeşitli konularda eğitmeyi istemiştir. “Felâtun Bey ile Râkım Efendi”, Ahmet Midhat Efendi’nin romancılığına hâkim olan bu durumu belirgin bir biçimde yansıtır. Bu romanda yazar, ele aldığı konu, bu konuyu işleyiş biçimi, çizdiği karakterler ve meddah üslubunu andıran anlatıcı tipi ile halkı, doğru Batılılaşma modeli ve erdemli bir aydın kimliğinin nasıl olması gerektiği yönünde eğitmek istemiştir.

Roman, Batı edebiyatında ortaya çıkmış bir yazınsal türdür.Bu türün ortaya çıkışında feodaliteden kapitalizme geçiş süreci belirleyici olmuştur. Bu süreçte orta sınıfın oluşması,birey olgusunun güçlenmesine yol açmış; yaşanan toplumsal değişim sürecinin yarattığı dönem ruhuna uygun bir anlatı olarak roman ortaya çıkmıştır.

Romanın Türk edebiyatında nasıl ortaya çıktığına dair değerlendirmelerin odak noktası ise,Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma sürecinde,yazarların Batı edebiyatını tanımasıyla Türk edebiyatına gelmiş olduğudur.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk romanının Batılılaşma sürecinin bir sonucu olduğuna dair şöyle söyler:“Türk romanı mütalaa edilirken göz önünde tutulması lâzım gelen ilk hakikat bu romanın memlekette öteden beri mevcut hikâye şekillerinin tabiî bir gelişmesiyle doğmadığı,bir an’anenin olduğu yerde bırakılıp yerine yenisinin kurulması şeklinde başladığı keyfiyetidir.Roman bize dışarıdan gelir. Bunu söylemekle  nev’i doğuran evolüsyonun cemiyetimiz içinde tamamlanmış olmadığını hatırlatmak istiyoruz.” (Tanpınar,2005:59)

Berna Moranda, Tanpınar’la benzer bir değerlendirmede   bulunur.   Ona   göre, Türk romanı Batı’da olduğu gibi doğmamıştır.Batı’da roman, burjuva sınıfının doğuşu ve bireyciliğin gelişimi sırasındaki toplumsal ve  ekonomik koşulların etkisi altında yavaş yavaş gelişmişken Türk romanı, Batı romanınından yapılan çeviriler ve taklitlerle başlamıştır. Romanı ilk deneyen yazarlar Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın işareti olarak görmüş;  Batı uygarlığını yalnızca sanayi ve teknikte bir ilerleme olarak değil maarifi ve edebiyatı ile bir bütün olarak kabul etmişlerdir.(Moran,1999b: 9)

Bu bağlamda Tanzimat romancılarının yeni bir tür olarak romanı algılayışını ve biçimlendirişini, romanın Osmanlı’nın Batılılaşma sürecinde  yüklendiği işlevle birlikte düşünmek yerinde olacaktır. Tanzimat romancıları,eskiyle bağlarını koparmak, yeni insanı yeni bir edebi tür olan roman aracılığıyla anlatmak amacında olmuşlardır.Yeni bir edebi tür olarak romanın kuruluşunda,eski edebiyatla hesaplaşma  belirleyici  öğelerden  bir tanesidir. Yazarlar eski edebiyatla olan hesaplaşmalarını,  klasik edebiyatın  dilinin teşbih ve sec’ilerle örülü anlatım biçimi, içerikten ve hayattan yoksun oluşu, eğitici yanının eksik oluşu; geleneksel anlatı türlerinin akla,hakikate uygun olmayan motiflerle, hayallerle örülü oluşu bağlamında  yürütmüşlerdir.  Bu  hesaplaşma, ilk Türk romancılarının benimsediği aydın rolüne ve romana yüklediği işleve ilişkin bir tutumdur.Toplumu eğitmek isteyen romancılar için gerçeklerle ilişki kuran,akla ve somut gerçeklere uygun, bu  bağlamda hayattan  yoksun  olmayan bir anlatı olarak roman,toplumsal amaca en uygun edebi türlerden biridir. Bu bağlamda yazarlar romana gerçekle ilişki kurabilecekleri,  böylece  halkı aydınlatabilecekleri,  eğitebilecekleri  bir  işlev yüklerler.

Bu noktada Handan İnci’nin Türk romanının başlangıcındaki eğitici işlevile romancıların gerçekçiliği sorunlaştırması arasında ilişki kuran görüşü aydınlatıcı olacaktır.Türk romanının başlangıcında, Doğu’nun olağanüstü masalları mirasının reddinin var olduğunu söyleyen Handan İnci’ye göre, gerçekçiliği yapısal bir ilke olarak taşıyan  roman, topluma Batı’nın rasyonel düşünce biçimini kazandırmaya çalışan romancılar için en cazip türdür. İlk Türk romancıları romana yükledikleri işlev nedeniyle gerçekçiliği sorunsallaştırmışlardır. Romanın gerçekçiyönünü sorunsallaştıran  romancıların  bu  edebi türe yükledikleri işlev, “okurunu toplumsal sorunlara karşı uyarmak ve onu belli bir   tavır   için   harekete   geçirmek”tir. (İnci,2005:73-74)

Bu bağlamda, Tanzimat yazarlarının toplumu eğitme isteği ve bu isteğinde itkisiyle gerçekçi bir tutumla yazma kaygısı, toplumsal değişimlerin getirisinde ortaya çıkan yeni düşünüş biçimlerinin sonucudur. Tanzimat yazarları,Hülya Argunşah’ın söylediği üzere yeni hayat tarzının ve yeni edebiyat biçiminin ihtiyaçları doğrultusunda yazmışlardır:“…ilk telif romanlar, yerli anlatı ile Batılı roman arasında bir yerde, fakat yeni hayat tarzının bir ifadesi olan yeni edebiyatın temel ihtiyacının bir getirisi olarak giderek daha gerçekçi ve insana yönelik bir anlayış içerisinde yazılmışlardır.”(Argunşah,2006:29)

Bu bağlamda Tanzimat romancılarının, toplumun ilerlemesine,doğru bir Batılılaşma modeline hizmet etmek amacıyla romana eğitsel bir işlev yüklediğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Öte yandan, ilk Türk romancıları kurmaca bir metin türü olan romana eğitsel bir işlev yüklemekte ortaklaşırlar.  Ancak, Berna Moran’ın söylediği üzere, Tanzimat romancılarının romanın işlevi konusunda aynı görüşü paylaştığını söylemek, roman aracılığıyla vermeye çalıştıkları eğitiminde aynı nitelikte olduğunu söylemek anlamına  gelmez.  Moran’a göre, yazarların siyasal görüşlerinin ayrı olması aşılamak istedikleri düşüncelerde de kendini   gösterir.   “Örneğin,   istibdata karşı  savaşan  ve  meşrutiyete  inanmış  olan Namık Kemal özgürlük, eşitlik ve vatan gibi siyasal rengi olan fikirleri aşılamaya çalışır. Başta Yeni Osmanlılarla birlikte hareket ettiği sanısını uyandırmış olan Ahmet Mithat ise romancılığını ve gazeteciliğini eğitim yolunda kullanırken,halkı, Namık Kemal gibi siyasal amaçlarla etkilemeyi düşünmemiş,onlara ansiklopedik bilgi vererek kültürlerini arttırmak istemiştir.Çünkü NamıkKemal gibi devrimci değildi ve ilerleme için genel kültür düzeyinin yükselmesinin şart olduğuna  inanıyordu.”  (Moran,  1999b: 16)

Tanzimat romancıları tarafından verilmek istenen eğitimin niteliği değişse bile, kurmaca bir metin olan romandan bekledikleri eğitsel işlevde ortaklaştıklarını yinelemek yerinde olur. Tanzimat romanı,Batı romanı gibi tarihsel toplumsal koşulların itkisiyle yavaş yavaş gelişen bir edebi tür olarak ortaya çıkmamıştır.  Ancak,  Osmanlı toplumun da meydana gelen bir değişimin, Batılılaşma sürecinin bir ürünüdür. Bu nedenle, yaşanan değişimin ve toplumsal sürecin bir parçası olmuştur. Bir başka deyişle Tanzimat romancılarının üstlendiği toplumsal sorumluluk ve romana yükledikleri işlev dolayısıyla  roman, toplumsal bir  farklılaşmanın/değişimin yansıdığı;  hatta bu farklılıklaşmayı / değişimi yönlendirme,  toplumu eğitme işlevine sahip bir anlatı olmuştur.

Ahmet Midhat Efendi ve Romanlarının Eğitici Yönü

Ahmet Midhat Efendi ve Romanlarının Eğitici Yönü

Ahmet Midhat Efendi, Tanzimat dönemi romanı için önemli birisidir.Okuyucusunu roman aracılığıyla eğlendirerek eğitmeyi amaçlayan Ahmet Midhat, eğitici yönü belirgin olan çok sayıda roman kaleme almıştır.

Onun kaleme aldığı romanlar,hem içerik, ele  alınan  konular  hem  de anlatım teknikleri açısından  çok çeşitli  öğelerin biraraya gelmesinden oluşmaktadır. Birbirinden  farklı öğeleri romanlarında  bir araya getiren Ahmet Midhat’ın, bu tavrında,  romana yüklediği eğitsel işlev belirleyicidir. İnci Enginün’ün söylediği üzere,“Her ne kadar çok basit bir anlatım tarzı olduğu söylenip küçümsense de AhmetMidhat’ın döneminde dikkati çekmeyen fakat hikâye dinleyicisinin fark edip onu benimsemesine yol açan önemli bir özelliği vardır.O meddahlar gibi, okuyucunun dikkatinin eksilmemesine önem verir, öteden beri varolan hikâye anlatma geleneği içinde,her hikâyesinden bir hisse çıkarılması amacı doğrultusunda anlatacaklarını düzenler. Kendisinden önceki bütün eserler,Ahmed Midhat Efendi için kendi amacı ki bunu toplumu eğitmek diye özetlemek mümkündür- doğrultusunda yeniden yorumlanıp kurgulanacak bir malzemedir. Halk hikâyeciliği, seyirlik sanatlar açısından çok tabii olan bu tutum günümüz post- modern  söylemine  de yakındır.”(Enginün,2007:194)

Bu bağlamda Ahmet Midhat Efendi’nin romancılığında toplumsal yarar esasının önemli bir yeri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yarar,toplumu okumaya alıştırmak ve okuma alışkanlığı kazanmış bir toplumu çok çeşitli konularda eğitmek doğrultusundadır.Onun topluma okuma alışkanlığı kazandırma çabasına dair Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle söyler: “O cemiyetimizde herşeyden evvel büyük kitlenin hiç tanımadığı bir mekanizmayı oynatır:Okuma,hiç okumayanın okuması,okumaya alışması. (…) Birdenbire onun kitaplarıyla çalışan insanın  hayatına  dinlenme  saati  denen şeygirdi. Okumaya ayrılan saat. İşte cemiyetimize getirdiği şey. Ve onunla aile hayatı birdenbire değişti. Küçük ahşap evlerde  lâmba  başındaki  saatler  başka bir mânâ  ve  hüviyet  kazandılar.  Bütün bir aile okuma bilenin etrafında toplandı ve okunanı münakaşaya aldı.(…) Midhat Efendide Türk cemiyetine roman okumayı öğretti.” (Tanpınar,2007:412-413)

Bu bağlamda Ahmet Midhat Efendi’nin romancılığında toplumsal yarar esasının önemli bir yeri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu yarar, toplumu okumaya alıştırmak ve okuma alışkanlığı kazanmış bir toplumu çok çeşitli konularda eğitmek doğrultusundadır. Onun topluma okuma alışkanlığı kazandırma çabasına dair Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle söyler: “O cemiyetimizde her şeyden evvel büyük kitlenin hiç tanımadığı bir mekanizmayı oynatır: Okuma, hiç okumayanın okuması, okumaya alışması. (…) Birdenbire onun kitaplarıyla çalışan insanın hayatına dinlenme saati denen şey girdi. Okumaya ayrılan saat. İşte cemiyetimize getirdiği şey. Ve onunla aile hayatı birdenbire değişti. Küçük ahşap evlerde lâmba başındaki saatler başka bir mânâ ve hüviyet kazandılar. Bütün bir aile okuma bilenin etrafında toplandı ve okunanı münakaşaya aldı. (…) Midhat Efendi de Türk cemiyetine roman okumayı öğretti.” (Tanpınar, 2007: 412-413)

İlk amacı topluma okuma alışkanlığı kazandırmak olan Ahmet Midhat, roman okumayı öğrettiği toplumu eğitmek ister. O, bu isteğini roman üzerine kaleme aldığı kuramsal eseri “Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar” başlıklı çalışmasında şöyle ifade eder: “romancı denilen adam makasıd-ı hikemiye ve medeniye ve diniyeden bir maksadın tervicini emel edinerek maahaza o emele hizmet için yazdığı hikâyede halkın meyil ve inhimakı ne cihete ise tasviratını o cihette yürütür. Fakat romanı okuduktan sonra kariinde peyda olacak fikir ve his ve bunlardan tevellüd eyleyecek emel ve niyet tamam romancının husulüne çalıştığı şeyler olurlar.” (Ahmet Mithat, 2003: 43-44)

Yazdığı romanların çeşitliliğinden anlaşılacağı üzere Ahmet Midhat, okucularını tarihten ekonomiye, Batılılaşmadan çocuk eğitimine, modern yaşamın gereklerinden kadınların toplumsal hayattaki yerine değin bir çok konuda eğitmek çabasını güder. Bu bağlamda eserlerinde okuyucunun keyif alabileceği konuları işler, anlayabileceği sade bir dili tercih eder. Mümkün olduğunca çok okuyucuya ulaşabilmek için, çok yazar. Okuyucusunun karşısına adeta bir öğretmen edasıyla çıkar.

Nüket Esen Ahmet Midhat’ın hayatının bazı dönemlerinde öğretmenlik yaptığını, çeşitli ders kitapları yazdığını söyler. Eğitmeye yatkın bir kişiliğe sahip olan Ahmet Midhat Efendi, öğretecek çok şeyi olan bir öğretmen edasıyla, okuyucusuyla doğrudan ilişkidedir. (Esen, 2010b: 16-17)

Bu bağlamda Ahmet Midhat, eğitici yönünü kurmacaya yansıtır. Kurmaca bir metin olan romanın bir iletişim biçimi olarak yerleşmesine önemli katkılarda bulunur. Bu iletişim biçiminin okuyucuları eğitmek gibi önemli bir işlevi vardır.

“Felâtun Bey ile Râkım Efendi” Örneği

Ahmet Midhat Efendi’nin “Felâtun Bey ile Râkım Efendi” adlı romanı aracılığıyla okurlarına eğitim vermek istemesi, eserinin konusunu, olay örgüsünü, kahramanlarını ve anlatıcı öğesinin kullanılış biçimini belirler.

“Felâtun Bey ile Râkım Efendi”, 1875 yılında Kırk Ambar matbaasında basılmıştır. Roman, Türk romanında uzun süre ele alınan olan Batılılaşma sorunsalını ele alır. Eserin konusunu, yanlış Batılılaşma sorununun ortaya konulabilmesi için seçilen birbirine zıt iki roman kahramanı ve bu kahramanların huy ve davranış özellikleri oluşturur. Bu bağlamda, Ahmet Midhat Efendi, gerçek yaşamda önemli bulduğu bir sorunu roman düzleminde ele almış ve bu eserde doğru bir Batılılaşma modelini, idealize ettiği bir karakter üzerinden sergilemek, okuyucularını bu konuda eğitmek istemiştir. Berna Moran’ın söylediği üzere, bu romandaki düzenleyici ilke, yazarın gerçek yaşamda doğru bulduğu bir görüştür ve romanın öğeleri bu görüşü dile getirmek üzere kullanılmıştır. Ahmet Midhat, doğru Batılılaşma ile yanlış anlaşılmış bir Batılılaşmayı ortaya koymak üzere, olay örgüsünü, iki kişinin tipik davranışlarını sergilemek amacıyla düzenlemiştir. (Moran, 1999a: 45)

Ahmet Midhat’ın işlediği konu, olay örgüsünü de belirlemiş, olay örgüsünün temel eksenini iki roman kahramanının karşılaştırılması oluşturmuştur. Bu durumun temelinde yazarın kahramanları  aracılığıyla Batılılaşma sorunsalına dair önerilerini sunmak istemesi yatar. Nitekim yazar, olay örgüsünde, kimi kez anlatıcının müdahalesiyle kimi kez de çeşitli tesadüflerle Felâtun Bey’le Râkım Efendi’yi bir araya getirir; her ikisinin nasıl huy ve davranış özelliklerine sahip olduğuna dair anlatılara yer verir, böyl elikle iki kahramanını karşılaştırmış olur.

Bu noktada Abdullah Uçman’ın, Ahmet Midhat’ın iki kahramanını karşılaştırmasına dair söylediklerine yer vermek yerinde olacaktır. Uçman’ın söylediği üzere, “Felâtun Bey ile Râkım Efendi romanında, birbirinden çok farklı yaşayış tarzı ve dünya görüşüne sahip iki genç anlatılmakta ve çeşitli durumlar karşısında bunların mukayesesi yapılmaktadır. Romanın aslî kahramanlarından biri olan Felâtun Bey, esasen II. Mahmud devrinde başlayıp Tanzimat’tan sonraki yıllarda hız kazanan Batılılaşmanın yanlış anlaşılıp uygulanmasıyla ortaya çıkan ‘alafranga tip’in romanımızdaki ilk örneğidir. Daha sonra başka yazarlar tarafından da benzer ve farklı yönleriyle işlenecek olan bu tip, alafrangalığı sadece giyim-kuşam, gösteriş, eğlence, ev düzeni, hesapsızca para harcama ve benzeri tarzda yüzeysel olarak anlar ve komik bir Batılılık sergiler. Romanda bu tipi Felâtun Bey temsil eder. Karşısında yer alan Râkım Efendi ise Batı’nın gerçek değerleri ile içinde yetiştiği toplumun değerlerinin bileşimini yapmış, yazarın idealize ettiği bir tiptir.” (Uçman, 2002:142)

Eserin olay örgüsüne egemen olan, karşılaştırmaya dayalı bu yapı, eserin kahramanların merkeze alınarak örüntülendirildiğini gösterir. Ahmet Midhat Efendi’nin romanı aracılığıyla vermek istediği eğitimde eserin kahramanlarının rolü oldukça önemlidir. Orhan Okay’ın söylediği üzere, bu romanın okuyucuları,  Felâtun Bey’in ve Râkım Efendi’nin şahsiyetlerinde bütün bir Tanzimat devrindeki muhafazakâr ve modern sınıfların yaşayışının, örf ve âdetlerinin, kültürünün çatışmasını seyretmektedir. (Okay, 2008: 423) Eserde bu çatışmayı sunan ise, Batılaşmayı yanlış anlamış, alafaranga bir tip olan Felâtun Bey ile, Osmanlı kültürünün yaşayış biçiminden vazgeçmeden Batı kültürünü tanımış olan Râkım Efendi’dir.

Romandaki asıl kahramanlardan biri olan Felâtun Bey, Ahmet Midhat Efendi’nin Osmanlı toplumundaki yanlış Batılılaşma durumunu eleştirmek üzere oluşturduğu bir karakterdir. Bu bağlamda yazarın, okurlarına, toplumsal bir sorun hakkında sunduğu bir örnektir. Ahmet Midhat
Efendi, Felâtun Bey ile, olmaması gerekenin ne olduğunu ortaya koyar. Okuyucularını bu konuda eğitmek ister.

Felâtun Bey, “alafranga meşrep bir adam” olan Mustafa Merakî Efendi’nin oğludur. Mustafa Merakî Efendi, “hâl ve vakti pek yolunda hem de ziyadece yolunda olduğundan kendisi zaten Üsküdarlı olduğu ve orada güzel konağı, bağı bahçesi dahi bulunduğu hâlde mücerret alafranga yani rahat yaşamak için cümlesini ucuza pahalıya bakmayarak satıp gelmiş Tophane’nin Beyoğlu’na civar bir mahallesinde müceddeden güzel bir hane inşa ettirip sakin olmuş”tur. (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 4) Bu bağlamda yaşadığı yeri alafranga merakı belirlemiştir.

Nitekim eserde, Mustafa Merakî Efendi’nin alafranga yaşayışa düşkünlüğü, Felâtun Bey’in daha sonra okuyucuya sunulacak olan alafranga ve mirasyedi tavrının toplumsal ve kültürel alt yapısının ortaya konulması açısından önemlidir.

Felâtun Bey, içinde yetiştiği aile dolayısıyla iyi bir eğitim görememiş, alafranga bir çevrede Osmanlı örf ve âdetlerine uymayan koşullarda büyümüştür.

Felâtun Bey iyi bir eğitim görememiştir. Yazar onun eğitim durumuna dair şunları aktarır: “Vakıa çocuk Mekteb-i Rüşdiye’ye verilmiş olduğundan her gün çantası elinde gider gelirdi. Bundan başka bir de Fransız hocası vardı ki haftada iki defa gelir giderdi. Lâkin Mustafa Merakî Efendi öyle tahsil görmüş bir adam olmadığı gibi çocuğunun tahsiline nezarete dahi vakti olmadığından oğlunun mektebe gidip gelmesini ve Fransız hocasının dahi eve gelip gitmesini bir çocuğun terbiyesi için kâfi görürdü.” (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 5)

İyi bir aile terbiyesi ve iyi bir eğitim görmemiş olan Felâtun Bey, bir kalemde memurdur. Ancak kalemdeki memuriyetini yeterince yerine getirmez; hatta haftada üç beş saat kaleme; buna karşın sık sık seyir mahallelerine gider. O da tıpkı babası gibi alafrangalığa düşkündür.  (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 5-6)

Felâtun Bey iyi bir eğitim alamamış olduğu için, entellektüel anlamda oldukça zayıf, hatta gülünçtür. Kitaplara düşkündür. Ancak bu düşkünlüğü de diğer Batılı öğelere düşkünlüğü gibi gösteriştedir.

Hangi kitap çıkarsa çıksın, kütüphanesinde biriktirmek üzere, alır ve Beyoğlu’nda ciltletir. Arkasına altın yaldız ile A ve P harflerini bastırır. Bu harflerin anlamı, yazarın söylediği üzere, “evvelkisi Ahmet Felâtun Bey’in isminin ilk harfi ve ikincisi Felâtun lügazının Fransızcası olan Platon kelimesinin birinci harfidir.” (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 6-7)

Felâtun Bey’in kılık, kıyafeti de alafranga ve mirasyedi tavrını ortaya koyar. Ahmet Midhat, onun bu yönünü eserinde  şöyle aktarır: “Felâtun Bey’in kıyafetini sorarsanız tariften izhar-ı acz ederiz. Şu kadar diyelim ki, hani ya Beyoğlu’nda elbiseci ve terzi dükkânlarında modaları göstermek için mukavvalar üzerinde birçok resimler vardır ya? İşte bunlardan birkaç yüz tanesi Felâtun Bey’de mevcut olup elinde resim, endam aynasının karşısına geçer ve kendini resme benzetinceye kadar mutlaka çalışırdı. Binaenaleyh kendisini iki gün bir kıyafette gören olmazdı.” (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 8)

Ahmet Midhat Efendi, tüm bu aktarımları aracılığıyla, doğru bir yaşayışın, doğru bir Batılılaşma anlayışının nasıl olmaması gerektiğini gösterir. Nitekim Felâtun Bey, kendisine kalan mirası, gönül ilişkisi yaşadığı tiyatrocu Polini ile harcamış; sonunda bir dostu aracılığıyla bulduğu maaşlı bir görev için, arkasında borç bırakarak Cezayir’e varmak üzere yola çıkmıştır. Yaşadığı sefahat hayatı için pişmandır. (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 145) Romanın mirasyedi ve sefahat hayatından, yoksulluğa sürüklenen; yanlışlarla dolu bir süreci yaşayan; kaybeden kahramanı odur. Ahmet Midhat, böylece dönemi içindeki toplumsal bir sorun hakkında okuyucularını eğitmeye çalışır.

Yazarın çağdaş toplumsal gerçekliğinde var olan bu sorun, alafranga tiplerdir. Abdullah Uçman’ın söylediği üzere, o dönem içerisinde, “Batı düşünce, kültür ve hayat tarzlarını tam anlamıyla kavrayıp özümseyememiş olmasına karşılık Batılı ya da modern bir insan gibi görünmeye gayret eden alafranga tipler, bir yandan Batılıların sadece gündelik hayat ve eğlencelerini kendi hayatlarına uygulamaya çalışırken, diğer yandan da içinde doğup büyüdükleri toplumun örf, âdet ve ahlâk anlayışına ters düşen davranışlar içindedir.” (Uçman, 2002: 140)

Ahmet Midhat’ın Felâtun Bey’in karşıtı olarak kurguladığı Râkım Efendi ise, sevdiği, sempati duyduğu, idealleştirdiği ve toplumsal bir mesele bağlamında ele aldığı aydın kavramını somutlaştırdığı roman kahramanıdır. Bu bağlamda yazar okurlarını önce olmaması gereken için Felâtun Bey örneği ile eğitirken; olması gereken konusunda vermek istediği eğitim için de ideal bir aydın olan Râkım Efendi karakterini çizer. Râkım Efendi, yoksul ve yetim büyümüştür. Babasından bir süre sonra annesini de kaybeden Râkım Efendi için dadısı Fedayi annesi gibidir. Tüm bu yoksulluğa rağmen Felâtun Bey’in aksine Râkım Efendi, iyi bir eğitim görmüştür. Beş yaşında Salıpazarı’ndaki Taş Mekteb’e verilmiş; on bir yaşında İstanbul tarafında Valide Rüşdiye Mektebi’ne alınmış; on altısında buradan mezun olduktan sonra, Hariciye Kalemi’ne kabul edilmiştir. (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 11-12) Ahmet Midhat Efendi, Râkım Efendi’nin aldığı eğitimin ayrıntılarını da aktarmaktadır: “Lâkin Râkım Efendi’nin aldığı terbiye ve gördüğü tahsil öyle her hâl ü vakti yolunda adam evlâdına müyesser olamaz. Kendi hâhişi ve dadısının sevk ve teviki sayesinde Arabîden sarf u nahiv filandan mada Risâle-i Erbaa’yı, şerhleriyle beraber lâyıkıyla gördü. Hele mantık cihetini tasdîkat-ı hitâmına kadar pek kuvvetli tahsil eyledi. İlm-i hadis ve tefsirde oldukça behre kazandı. Fıkhı dahi gözden geçirdi. Farisîden Gülistan ve Baharistan ve Büstan ve Pend-i Attâr ve Hâfız ve Sâib’i tekmil etmekten kat-ı nazar en münteha parçalarını ezber dahi eyledi. Fransızcaya gelince: Bir kere lisanda rüsûh peyda eyledi. Bade Galata’daki dostundan hikmet-i tabiye, kimya, teşrih-i menâfiü’l-azayı oldukça tahsil edip Beyoğlu’ndaki Ermeni dostunun kütüphanesinde dahi coğrafya, tarih, hukuk ve muahedât-ı düveliyyeye dair lüzum derecesinin fevkinde dahi malûmat topladı. Hele okuduğu Fransız romanlarının ve tiyatro namelerinin ve eş’âr ve edebiyatının âdeta nihayeti yok gibiydi.” (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 12-13)

Yazarın, Râkım Efendi’nin aldığı eğitime dair verdiği ayrıntılı bilgiler, iyi bir aydının nasıl bir biçimde yetiştirilmesi gerektiğine dair görüşlerini yansıtır. Râkım Efendi’nin almış olduğu eğitim, onun iyi bir aydın olarak yetişmesine katkıda bulunmuş; Doğu ve Batı kültürlerinin sentezini oluşturmasını sağlamıştır. Bu durum, Ahmet Midhat Efendi’nin eseriyle ortaya koymak istediği tezin bir sonucudur.

Mehmet Kaplan’ın söylediği üzere, Ahmet Midhat için Avrupa’nın ilim ve tekniği takdire şayandır. Ancak, Avrupalıların yaşayış tarzı, örf ve âdetleri, Türklerinkinden daha güzel, zevkli ve derin değildir. Alafrangaların Batılıları gülünç bir biçimde taklit etmeleri, bir çok Türk’ün milli hayatın zevkini bilmediğini gösterir. (Kaplan, 2006: 105)

Bu bağlamda Ahmet Midhat’ın okuyucularını, eserinde ortaya koymaya çalıştığı görüş doğrultusunda eğitmek istediğini, bu nedenle Batı kültürünü iyi tanıyan ancak Doğu kültürünün yaşayış biçiminden vazgeçmeyen Râkım Efendi karakterini oluşturduğunu söylemek yerinde olur.

Râkım Efendi, Orhan Okay’ın söylediği üzere, Doğu ahlâk ve geleneğinde yetişmiş; Batı kültürüne hâkim, Ahmet Midhat Efendi’nin ideal erkek karakterlerinin portotipidir. (Okay, 2008: 425) Bu durum

Ahmet Midhat’ın, Râkım Efendi’yi okuyucularına, ideal bir Osmanlı aydını olarak sunmak istemesinden kaynaklanır. Yazar, kendi toplumunda gerçekleşmesini istediği tüm olumlu kabulleri Râkım Efendi’de somutlaştırmış ve okuyucularını bu doğrultuda eğitmek istemiştir. Nitekim Râkım Efendi, Doğu ve Batı kültürlerini doğru bir biçimde sentezlemiş olmakla birlikte, çok çalışkan biridir. Gece gündüz çalışır, (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 11) kalemdeki işine ek olarak tercümeler yapar, (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 13) İngiltere’den yeni gelen ve Asmalımescit’e yerleşen Ziklas ailesinin kızlarına özel ders verir. Yazarın nitelendirmesiyle, bir “iş makinesi”dir.  (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 18) Tüm bunlarla birlikte tok gözlüdür. (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 14)

Ahmet Midhat Efendi’nin, “Felâtun Bey ile Râkım Efendi” romanına yüklediği eğitsel işlevde, karakterler kadar önemli bir öğe de anlatıcıdır. Bu eserde, yazarın eğitici üslubuna paralel olarak, müdahil bir anlatıcı görülür. Okurunu muhatap alan, onunla söyleşen, anlatıyı sıklıkla kesip çeşitli bilgiler aktaran bu anlatıcı tarzı, Ahmet Midhat Efendi’nin romanlarının geneline hâkim olan tarzdır. Bu tarza yakından bakıldığında, yazar ile anlatıcının örtüştüğü görülür. Bir başka deyişle, Ahmet Midhat’ın romanlarında okuyucunun karşısına çıkan, onunla söyleşen anlatıcı, aslında yazarın kendisidir. ( Bu konuda Nüket esen şöyle söyler: “Metinde yer alan dramatize edilmiş anlatıcı, ima edilen yazar olarak da adlandırılabilir. Çünkü o gerçek, tarihsel yazar değil, bu yazarın ikinci benliği, metinde kılığına büründüğü kişidir. Yazar, yaşam öyküsel kişiliğiyle örtüşmeyen bir role bürünebilir. Bu durum gerçek yazarı ima edilen yazardan ayırır. Fakat Ahmet Mithat’ın romanlarında bu ikisi neredeyse aynıdırlar; bu romanlarda genellikle, gazete yazılarından tanıdığımız sesiyle konuşur.” (Esen, 2010a: 27)

Bu bağlamda, Ahmet Midhat Efendi, anlatıcı öğesi aracılığıyla okurunun karşısına çıkmakta ve savunduğu görüşler, ya da aktarmak istediği bilgiler hakkında okuyucularını eğitmek amacını gütmektedir.

Ahmet Midhat’ın romanlarının geneline hâkim olan bu üslup, “Felâtun Bey ile Râkım Efendi”de de görülür. Bu eserde yazar, okuyucusuna seslenen müdahil bir anlatıcı olarak anlatıyı kesip araya girerek okuyucusuyla söyleşir; ona sorular sorar; olayların akışı ve kahramanlar hakkında bilgiler aktarır. Onun bu üslubunda okuyucusunu eğitmek isteyen bir yazarın tavrı da görünür olur.

Ahmet Midhat bu eserinde, okuyucuları için önemli gördüğü eğitici iletileri genellikle karakterler hakkında bilgi sunarken verir. Bu durumu örnekleyen bir bölüm, Râkım Bey’in çeviri yaparak kazandığı paradan duyduğu sevincin anlatıldığı pasajdır. Râkım Bey, Fransızca bir kitabı çevirmiş ve yirmi altın kazanmıştır.

Yazar onun için, “şu Râkım Efendi’nin ne kadar sevinmiş olduğunu kim hesap edebilir?” diyerek (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 13) okuyucusunun düşün dünyasını kahramanına yaklaştırır. Bunun nedeni, çalışkanlığı bir erdem olarak görmesi ve okuyucusunu da bu konuda eğitmek istemesidir. Nitekim pasajın devam eden kısmında, “hey kardeşim! İçinizde Râkım hâlinde büyümüş adam varsa düşünsün baksın sa’y-ı dest olarak ilk kazandığı paraya ne kadar sevinmiştir, der-hâtır etsin. ‘Bir adamın yirmi lirası olamaz mı?’ diye düşünmek nâbecâdır. İşte ömründe yirmi lirayı görmemiş ve insan olmak için ne lâzımsa istihsâl-i ömründe sa’ydan geri durmamış olduğu  hâlde ilk defa olarak bu parayı kazanmış olan zat bizim Râkım Efendi’dir” diyerek (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 13) çalışkanlığa verdiği değeri görünür kılar.

Ahmet Midhat Efendi’nin karakterler hakkında bilgi sunarkenki müdahil ve eğitici tavrı, romanın iki kahramanını karşılaştırırken de görülür. Örneğin, yazar iki kahramanından bahsettikten sonra okuyucusuna seslenip “Siz bu iki fikrin hangisini tasvip edersiniz? Hele biz Râkım’ı tasvip ederiz”deyip (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 76 ) subjektif tavrını açıkça ortaya koyar. Bu bağlamda okuyucusunu doğrudan anlatının içerisine davet eder ve Râkım Efendi’yle özdeşleşim yoluyla ilişki kurmasını sağlamak ister. Çünkü okurlarına Râkım Bey’i idealleştirerek sunmaktadır. Râkım Bey,  sahip olduğu çalışkanlık, kendi kültürünü önemseyen bakış ve Doğu ve Batı kültürlerini doğru bir biçimde sentezleyiş dolayısıyla, yazarın okuyuculara aktarmak istediği değerler bütününe sahip bir karakterdir. Yazar, böyle bir karakteri çizerken, aslında onun gibi bir aydının gerçekten olabileceğini de aktarır okuyucularına.

Nitekim müdahil bir anlatıcı olarak araya girer ve “Evet efendim! Biz burada bir meleğin ahvalini tasvir etmiyoruz dedik. Namusunun muhafazasını bilir insan gibi yaşar gerçekten alafranga ve alelhusuus zamanımızda yaşayan bir genç adamın hakîkat-i ahvâlini tasvir ediyoruz” diyerek (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 44-45) okuyucusuna böyle bir karakterin “hakiki” olabileceğini anlatır.

Ahmet Midhat, “Felâtun Bey ile Râkım Efendi”de okuyucuları için önemli gördüğü eğitici iletileri kimi kez de karakterler hakkındaki bilgilerden bağımsız olarak aktarır. Örneğin, anlatının akışısını keserek araya girer ve şehvet hakkın daki görüşlerini okuyucularına sunar. “O şehvet denilen şey yok mu? Pek murdardır” dedikten sonra, şehvetin aşkı kirleteceğini söyler. (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 67) Romanda benzer bir bilgi aktarımı da, yazarın anlatının akışını keserek, gösteriş merakını eleştirdiği pasajdır: “Cibillet-i beşeriyyenin bu iktizası âdeta umumi gibi bir şey olduğundan o kadar nazar-ı ehemmiyyete çarpmaz ise de beş liralık saate, yirmibeş liralık veyahut daha ziyade bir paha etmek üzere elmaslı kordon takmak gibi nümayişler, bu cibilletin en adi mertebesinin icabatındandır. Haydi bakalım düşünelim: Vakıa saat insan için lüzumlu bir âlettir. Köstek neye lâzımdır. Saati muhafazaya lâzım olduğuna göre bu işi bir kaytan dahi görebilir. Hayır iş öyle değil. İnsanoğlu ister ki, kendisinde yalnız saatini muhafaza için istimal edeceği kaytanın yirmi beş altın kıymeti olacak kadar servet bulunduğunu âlem görsün. Ya bu gösterişten meram!” (Ahmet Midhat Efendi, 2000: 95-96)

Ahmet Midhat Efendi bu gibi örnekler dolayısıyla, okuyucularına doğru olanı, değerli ve iyi olanı anlatmak, böylece onları iyi olan yönünde
eğitmek ister.

Sonuç

Ahmet Midhat Efendi, yazdığı romanlar aracılığıyla okuyucularını çeşitli konular hakkında eğitmeyi amaçlayan bir yazardır. Onun bu tavrı, Tanzimat yazarlarının romana yüklediği işlevin bir getirisidir. Tanzimat yazarları, yeni bir toplumsal süreç olarak kabul edilebilecek olan Batılaşma sürecinde, romana eğitsel bir işlev yüklemişler ve yeni toplumun yeni insanını doğru bir kimlikle var etmek çabasında, romandan da yardım almışlardır.

Diğer Tanzimat yazarlarıyla romanın eğitici işlevi üzerinde ortaklaşan Ahmet Midhat Efendi romanlarında, okuyucusu için faydalı gördüğü bilgileri aktarmak; okurlarını iyi ve doğru bulduğu konularda eğitmek ister. Bu duruma “Felâtun Bey ile Râkım Efendi” örneğinden bakıldığında, yazarın eğitsel amaçlarının romanına seçtiği konuyu, bu konuyu işleyebilmek için ortaya koyduğu olay örgüsünü, karakterleri ve eserin anlatıcısını belirlediği görülür. Ahmet Midhat Efendi, adı geçen eserde, Batılılaşma sorunsalı ekseninde bir konu seçerek okuyucularını doğru Batılaşma modeli hakkında eğitmek istemiş, eserin kurgusunu da bu nedenle birbirine zıt iki karakterin karşılaştırılması üzerinden örüntülendirmiştir.

Bu iki karakterden Felâtun Bey, alafranga; Batılılaşmayı yanlış anlamış; Ahmet Midhat’ın önem verdiği, kendi kültürüne değer verme, çalışkanlık, Doğu-Batı kültürlerini doğru bir biçimde sentezleme gibi erdemlerden yoksun bir karakterdir.

Diğer karakter Felâtun Bey ise, tam tersine, Ahmet Midhat’ın ideal olarak kabul ettiği tüm erdemlere sahip bir karakterdir.

Bu bağlamda yazar, kendi düşünsel dünyası için doğru olanlar ile olmaması gerekenleri sergilemek istemiştir. Onun bu isteği, eserinin anlatıcısını da belirlemiş, o, okuyucularını eğitmek için, müdahil anlatıcı öğesini kullanmış, anlatının akışını sık sık keserek, okuyuculara çeşitli bilgiler aktarmıştır.

Kaynakça/Bibliographies:

Ahmet Midhat Efendi, (2000).
Felâtun Bey ile Râkım Efendi. (Kâzım Yetiş, vd., haz.). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Ahmet Mithat, (2003). Ahbar-ı Asara Tamim-i Enzar (1307/1890).(Nüket Esen, haz.) İstanbul: İletişimYayınları.
Argunşah, Hülya, (2006).
“Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e Türk Romanı”. Türkiye Araştırmaları
Literatür Dergisi, 4/9, 23-100.
Enginün, İnci, (2007). Yeni Türk
Edebiyatı Tanzimat’tan Cumhuriyet’e (1839-1923). İstanbul: Dergâh Yayınları.
Esen, Nüket, (2010b). “Ahmet
Mithat: Hayat, Külliyat”. Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar. İstanbul: İletişim Yayınları, 11-19.
Esen, Nüket, (2010a). “Ahmet Mithat’ta Anlatıcı ve Muhatabı”. Modern Türk edebiyatı Üzerine Okumalar. İstanbul: İletişim Yayınları, 20-34.
İnci, Handan, (2005). “Aziz Efendi’nin Reddedilen Mirası Türk Romancısının ‘Gerçeklik’le Savaşı”.
Kitaplık, 80 , 73-83.
Kaplan, Mehmet, (2006). “Felâtun Bey’le Râkım Efendi”. Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar 2. İstanbul: Dergâh Yayınları, 83-109.
Moran, Berna, (1999a). “Felâtun Bey ile Râkım Efendi”. Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış I. İstanbul: İletişim Yayınları, 38-46.
Moran, Berna, (1999b). “Türk Romanı ve Batılaşma Sorunu”. Türk  Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış I. İstanbul: İletişim Yayınları, 9-20.
Okay, Orhan (2008). Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi. İstanbul: Dergâh Yayınları.
Tanpınar, Ahmet Hamdi, (2005). “Roman ve Romancıya Dair Notlar I”. Edebiyat Üzerine Makaleler. (Zeynep Kerman, haz.) İstanbul: Dergâh
Yayınları, 58-63.
Tanpınar, Ahmet Hamdi, (2007). XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi. (Abdullah Uçman, haz.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Uçman, Abdullah, (2002). “Türk Romanında İlk Alafranga Tip: Felâtun Bey”. Kitap-lık, 54, 140-147.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Bu içerik ile ilgili görüşler