Dava'da, mahkemeler, önlerine çıkarılan herkesin peşinen suçluluğunu varsaymak konusunda, sanıklara eşit davranmaktadırlar.

Bir bankada birinci şef olarak çalışan Josef K., bir sabah ansızın tutuklanır. Dava'nın olay döngüsü bunun üzerine kurulur.

Dava'yı farklı noktalarından yakalayarak okumak mümkün. Metin çözümlemesi ya da edebiyat eleştirisi üzerine profesyonel okumalar yapmamış bir hukuk felsefecisinin dikkatini ilk çeken noktanın, bir heyulâ gibi K.'nın üzerine abanan hukuk ve yargı sistemi olması, bu nedenle, garipsenecek bir durum değildir diye umuyorum. Dava'da, davadan, davranışlarında özgür gibi de görülse, sanığın her zaman yanında taşıması zorunlu, habis bir ur gibi söz edilmektedir adeta. Hiçbir şey değilse, sadece yargılama dolayısıyla kazanılan sanık sıfatının, toplumsal yaşamdaki etkisini bu kadar net saptaması bakımından bile, başlı başına değerlidir Dava. K.'nın avukatı Huld'un, sanıkların, topluluk içerisinde fark edilirliğine ilişkin şu saptaması, kağıt üzerinde kazanılan bir sıfatın, insanın cemaline nasıl yansıdığına ya da yargılamanın kağıt üzerinde kalmaktan ziyade, artık bir kişilik özelliği haline bile nasıl gelebildiğine delalet eder: "Sanıklar, topluluktakilerin en güzelleridir. Doğrusu suç olamaz onları böyle güzelleştiren; çünkü, hiç değilse avukat ağzıyla konuşursam, hepsi suçlu değildir kuşkusuz. Öte yandan, onları güzelleştiren ileride kendilerini bekleyen ceza da olamaz; çünkü hepsi cezaya çarptırılmayacaktır. Bunun nedeni, haklarında açılan davadır; dava nasılsa damgasını vurur onlara. Elbet, güzelleri arasında pek güzelleri de vardır. Ama güzel olmaya geldi mi, hepsi güzeldir, hatta bu uyuz Block bile." (s. 180). Hukuk, insanın dış görünüşüne dahi bu kadar etki edebilen, ancak bir o kadar da insana ve yaşamına uzak, yabancı bir kurum olarak tarif edilmektedir Dava'da.

Yargılanan nereye giderse gitsin, kendisinin önünde giden bir sanıklık sıfatı vardır artık. Üstelik, herkes bir şekilde haberdardır bu durumdan. Diğer kimliklerin hepsinin –hatta banka şefliğinin bile!- önüne geçebilen bir toplumsal kimliktir adeta sanıklık. Hukuk ideolojisinin, bir mit olarak önümüze sunduğu "yargı önünde eşitlik" söylemi, böylelikle maddi gerçekliğe kavuşmuş olur. Yani Dava'daki görünümüyle yargı önünde eşitlik, vebalıların hepsinin toplum gözünde eşit olması gibi bir eşitliktir.

Kuşkusuz, toplumsal düzenin sağlanabilmesi için vebalıların eşit muameleye tabi kılınmaları, söz gelimi karantinaya alınmaları bir anlam ifade edebilir. Ancak veba hastalığına yakalanan için, böyle bir eşitliğin hiçbir anlam ifade etmediği de açıktır.

Dolayısıyla, mit olması bir tarafa, yargı önünde eşitliğin, yargı önüne çıkandan ziyade, ancak yargılayan ve yargılanan dışındaki herkes açısından bir anlam ifade edebileceği unutulmamalıdır.

Dava'da, mahkemeler, önlerine çıkarılan herkesin peşinen suçluluğunu varsaymak konusunda, sanıklara eşit davranmaktadırlar. K.'ya davasında yardım etme niyetiyle ortaya çıkan ressamın, yılların tecrübesine dayanarak aktardıkları, bu önyargıyı ifade etmektedir: " 'Mahkeme öyle boş davalar açmaz; bir kez dava açtı mı, sanığın suçluluğuna inanır düpedüz ve bir daha bu inancından zor döndürülür.' 'Ne zoru', dedi Ressam, bir elini havaya kaldırarak, 'Dünyada döndürülmez. Şimdi şurada bütün yargıçların resimlerini bir tuvalin üzerine çizsem de, karşılarına geçip kendinizi savunmaya kalksanız, gerçek bir mahkeme önündekinden daha çok başarı kazanırdınız.'" (s. 143). Aslında görülüyor ki, bu bakış açısının, mahkemelerin mi, yoksa toplumun mu sanıklara bakışını yansıttığı belirsizdir. Ancak, dava sonunda bir kağıt parçası üzerine yazılı "beraat" kararından daha önemlisinin, toplumun ortak belleğinde yer eden yargılanmış olma gerçeği olduğu düşünülürse, o kadar da haksız değildir ressam. Bu aslında aynı zamanda, toplumun hukuka duyduğu önyargının da göstergesidir. Hukuk, kişiye bulaşmakla, aslında ömür boyu lanetlemiştir onu. Ve bu laneti hukukun kendisinin kaldırması dahi, mümkün görülmez. Zira, tutuklanması konusunda bir yanlışlık olduğunu düşünen K.'nın tutuklanması esnasında memur Willem'in dile getirdiği şu cümleler, besbelli ki, bu konudaki ortak bilincin ifadesidir: "Bizim makam, benim bildiğim kadarıyla, ki benim bildiğim yalnızca en alt kademelerdir, suçluyu örneğin gidip halkın içinde aramaz; tersine, kanunda denildiği gibi, suçlu bizim makamı kendine çeker ve bizim makam da biz görevlilerini yollar. Kanun işte böyle. Bu durumda bir yanlışlığın nasıl sözü edilebilir?" (s. 10).

Dolayısıyla mahkemeden tam bir aklanma beklemek de anlamsızdır. Ressam K.'ya üç tür aklanmadan söz eder zaten ve tam bir aklanmanın olanaksızlığından dem vurur: "Sizin istediğiniz ne türlü bir aklanma? Üç seçenek var ortada çünkü: Gerçek aklanma, sözde aklanma, sürüncemede bırakılma. Gerçek aklanma elbet içlerinde en iyisi; Gelgelelim, benim bu konuda en ufak bir etkim olamaz. Bana kalırsa, zaten tek bir kişi yoktur ki, böylesi bir aklanmada etkisi olabilsin." (s. 147). Şu halde, mahkemenin sanığa, toplumun da mahkemeye karşı önyargı beslediği bir ruh halinden ibarettir modern hukuk düzeni.

Dava'da dikkat çeken bir başka nokta, yargılama sürecinin, rasyonel gereklere uygun işlemiyor oluşudur. Anlatımın gerçeküstü ögeler içermesinden farklı bir şeyi kastediyorum bunu söylerken. K.'nın bankanın deposunda dövülmeyi bekleyen memurlarla karşılaşması anlatımdan ya da kurgudan kaynaklanan gerçeküstü ögeler olarak kabul edilebilir belki. Oysa yargısal karara varılması sürecinin irrasyonelliği, anlatımdan ya da Kafka'dan değil, doğrudan hukuktan kaynaklanmaktadır. Örnek olsun, K.'nın –sonradan azlettiği- avukatı Huld, mahkemeye her hangi bir dilekçe vermiş değildir ve K.'yı her seferinde başka şeylerden söz açarak oyalamaktadır. K. nihayet, avukattan umudu kesip, kendisi bir yazılı savunma hazırlamaya karar verir: "Kuşkusuz, böyle bir yazılı savunma, zaten pek güvenilir sayılmayan Avukat'ın yalınkat savunmasına göre birtakım üstünlükler içeriyordu. Davasıyla ilgili olarak Avukat'ın yaptığından nasıl olsa büsbütün habersizdi. Ama herhalde çok bir şey değildi bu. Bir ay var ki, görüşmek üzere kendisini çağırmamıştı Avukat. Önceki görüşmelerin hiç birinde de bu adamın, davada kendisine pek fazla yardımcı olabileceği izlenimini edinmemişti. Bir kez soracağı sorularla öğrenmesi gereken bilgileri öğrenememişti kendisinden. Oysa bu konuda sorulacak neler yoktu! Önemli olan sormaktı. K., gereken soruları kendisi sorabilirmiş gibi bir duyguya kapılmıştı her vakit. Avukat'a gelince, sorular soracakken hep kendisi anlatmış ya da K.'nın karşısında suskun oturmuştu." (s. 107-108). Hukukun, kişinin dilekçe vererek, kendi yaşamını değiştirebileceği zannını yaratmış olması bile başlı başına irrasyonellik örneği değil midir? Kaldı ki, zaman zaman davanın seyrini değiştiren etkenlerin, tam da Dava'da anlatıldığı gibi, davadaki olayların maddi gerçekliği ve bunlara ilişkin doğru bilgilerle ilgili olmadığı açıktır. Dolayısıyla yargılamada öyle ya da böyle karar verilmesini sağlayan nedenler, aklî değil, akıl üstü etmenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Suçsuzluğuna duyduğu kesin inancın etkisiyle K., bu aklî neden eksikliğini şöyle ifade etmektedir: "Böylesi mahkemelerin bir özelliği de insanı yalnız suçsuz yere değil, nedenini bilmeden mahkum etmek." ( s. 53). Yargı sürecine akıl sır ermezliğin bir kanıtı da, insanı bezdirecek haddedeki tesadüfiliğinde aranmalıdır: "Bu gidiş gelişlere bir türlü akıl sır ermez. Dışarıdan öyle görünür ki, sanki her şey çoktan unutulmuş, dosya kaybolup gitmiştir, aklanma kararı da tam bir aklanma kararıdır. Ama işin iç yüzünü bilen kapılmaz böyle bir kanıya; dosyalar asla kaybolmaz, mahkeme için unutmak diye bir şey yoktur. Bir gün, hiç beklenmedik bir anda, bakarsın yargıçlardan biri daha dikkatle eline alıp inceler dosyayı; bir de görür ki, dava henüz kapanmış değildir, sanığın hemen tutuklanması için tezkere yazar." (s. 153).

Bu kısa yazıda son olarak değinilmesi zorunlu bir nokta da, Dava'da, hukuk ve yargı sisteminin, devasa ve elinin kolunun nerelere kadar uzanabildiği tam olarak kestirilemeyen bir mekanizma olarak resmedilmesidir. Yukarıda, yazının hemen başında belirtilen, hukuk ve yargı sisteminin bir heyulâ gibi abandığı hissini yaratan da budur. Yargılamadan o nebze çekinilmektedir ki, sonunda, hukukun –ve onun en somut görünümlerinden olan mahkemelerin- uçsuz bucaksızlığı fikrine kapılınmaktadır. Hukuk için handiyse, masallardaki, bir dudağı yerde bir dudağı gökte dev benzetmesi yapılabilir, bu manzaraya bakarak. Yargı sisteminin kademeliliği ile de birleştiğinde; kademeler yükseldikçe, sıradan insan algısının dışına çıkan bir varlığa dönüşür mahkemeler. Şöyle der ressam: "Aralarında benim tanıdıklar da bulunan en alt kademe yargıçları kesin bir aklanma kararı veremezler, bu yetki yoktur ellerinde. Böyle bir yetki, ancak, kapıları sana bana, yani bizlere kapalı en üst mahkemeye tanınmıştır. Bu mahkeme nice bir mahkemedir, bilemeyiz. Hem bilmek de istemeyiz." (s. 152). Konunun özeti, ressamın, gizli bir tehdit de içeren, son cümlesinde saklıdır.

Üstelik herkesin ve her yerin mahkemeyle –üstelik kimilerininki netameli- bir ilişkisi vardır: K.'nın tutuklanmasına, şeflik yaptığı bankada çalışan üç memur da katılmıştır. K.'nın, ilk sorgusu sırasında, dinleyici sandığı duruşma salonundaki kalabalık, yakalarında, resmi görevli olduklarını kanıtlayan rozetler taşımaktadırlar. Mübaşirin karısının, hem sorgu yargıcı hem stajyer olarak çalışan hukuk öğrencisi ile gönül ilişkisi bulunmaktadır. Ressamın kapısında eğleşen küçük kız çocukları bile, ressamın söylediğine göre "mahkemeden"dir (s. 144). Hiç umulmadık koridorlar, merdivenler, kapılar birden mahkeme salonlarına ve kalemlerine açılıvermektedir. İlk sorgunun yapıldığı salon, düpedüz salaş bir apartman dairesidir. Hatta girişinde mübaşirin karısı çamaşır yıkadığından, içeri buyur edilen K., karşılaştığı manzara karşısında şaşırmıştır. Mahkeme kalemleri, ilk sorgulamanın yapıldığı apartmanın tavan arasındadır. Üstelik sonradan anlaşılmaktadır ki bu, görülmedik şey değildir. Zira kapıda bekleşen kızlara yakalanmamak için ressamın dairesinin arka kapısından kaçmaya çalışan K., kapıyı açtığında burasının da mahkeme kalemlerine açıldığını görür. K.'nın şaşırmasına şaşıran ressam ise, "mahkeme kalemleri işte. Mahkeme kalemlerinin burada olduğunu bilmiyor muydunuz? Hemen her tavan arasında varken, burada neden olmasın? Aslında benim atelye de böyle bir kalemdi, ama mahkeme burasını bana verdi" (s. 158) diyerek açıklar durumu.

Aslında yargılamanın nasıl netameli bir örgüt tarafından yapıldığını K., daha kitabın başlarında keşfetmiştir: "Hiç şüphe yok ki, bu mahkemenin bütün eylemlerinin gerisinde, yani benim davayı örnek alırsak, bu tutuklama ve bugünkü soruşturmanın arkasında büyük bir örgüt saklı yatıyor. Öyle bir örgüt ki, hizmetinde yalnız parayla satın alınabilen görevliler, sersem şefler ve en iyilerinin erdemliliği alçakgönüllü olmaktan ileri geçmeyen sorgu yargıçları çalıştırmakla kalmıyor, mübaşirlerin, zabıt kâtiplerinin, jandarmaların ve diğer kimi yardımcıların, hatta cellatların –bunu ileri sürmekten asla çekinmeyeceğim- aralarında yer aldığı o hayli kalabalık zorunlu maiyetleriyle bir yüksek ve en yüksek yargıçlar topluluğunu da sinesinde barındırıyor. Peki, nedir bu örgütün amacı baylar? Amacı, suçsuz kişilerin tutuklanması, bu kişilere karşı saçma ve benim davamdaki gibi çokluk sonuçsuz kalacak bir kovuşturma ve soruşturmanın yürütülmesi. Bu işte böyle baştan aşağı bir saçmalık varken, memurların düpedüz ahlaksız ve rüşvet peşinde koşan kimseler olması nasıl önlenebilir? Buna imkan var mı, baylar? En yüksek yargıç bile ister istemez yoldan çıkacaktır bu durumda." (s. 49-50).

Dava'nın bize sunduğu önemli bir olanak, kanıksayıp yabancılaştığımız hukuk ve yargı sistemini yeniden önümüze koymasıdır. Kuşkusuz, hukuk üzerine düşünülecekler Dava ile sınırlı olmadığı gibi, Dava'nın düşündürdükleri de burada ifade edilenlerle sınırlı değildir.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Bu içeriğimiz ile ilgili yorumlar