Vekalet görevinin kötüye kullanılması davaları herhangi bir hak düşürücü süre veya zamanaşımına tabi olmaksızın her zaman açılması olanaklı bir dava türüdür.

Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.

Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi, vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez.

Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.

Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir.

Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden ( resen ) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

 

BU KONUDAKİ YARGITAY KARARI

ÖZET :Dava, tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir. Vekil edenin temlike konu edilen taşınmazların dışında başkaca bir mal varlığının bulunmadığı dosya kapsamı ile sabit olup bir kimsenin sahip olduğu tüm malvarlığını bir anda elinden çıkartmasının hayatın olağan akışına uygun düştüğü söylenemez. Kök mirasbırakanın ve ondan sonra da ara murisin dava açmamış olması vekalet görevinin kötüye kullanılmadığını göstermez. Ayrıca, vekil kullanılmak suretiyle taşınmazların muris tarafından Makbule'ye bağış yoluyla temlikini gerektiren bir olgu ve bulguya da rastlanmamıştır. Hal böyle olunca, somut bu hususlar yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde vekalet görevinin kötüye kullanıldığının kabulü zorunludur.

 

T.C.

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ

E. 2013/290 - K. 2013/607

T. 23.1.2013

• TAPU İPTALİ VE TESCİL ( Kök Mirasbırakanın ve Ondan Sonra da Ara Murisin Dava Açmamış Olması Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılmadığını Göstermeyeceği - Taşınmazların Muris Tarafından Bağış Yoluyla Temlikini Gerektiren Bir Olgu ve Bulguya da Rastlanmadığı/Vekalet Görevinin Kötüye Kullanıldığının Kabulü Gerektiği )

• VEKALET GÖREVİNİN KÖTÜYE KULLANILMASI ( Taşınmazların Muris Tarafından Bağış Yoluyla Temlikini Gerektiren Bir Olgu ve Bulguya Rastlanmadığı - Vekalet Görevinin Kötüye Kullanıldığının Kabulü Gerektiği )

• TÜM MALVARLIĞININ ELİNDEN ÇIKARTILMASI ( Bir Kimsenin Sahip Olduğu Tüm Malvarlığını Bir Anda Elinden Çıkartmasının Hayatın Olağan Akışına Uygun Düştüğünün Söylenemeyeceği - Tapu İptali ve Tescil )

818/m.390/2

4721/m.2,3

DAVA : Yanlar arasında görülen tapu iptali ve tescil-tenkis davası sonunda, yerel mahkemece davanın, reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşmalı olarak temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi Senem Altınbulak'ın raporu okundu, açıklamaları dinlendi, duruşma isteği değerden reddedilerek gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, tapu iptali ve tescil olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkin olup mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden, tarafların kardeş oldukları ve anneanneleri olan mirasbırakanları F. İ.'nin malik olduğu 9, 15, 270, 279, 328 ve 355 parsel sayılı taşınmazlarını 13.3.1963 tarihli vekaletnameye istinaden vekil Dursun aracılığı ile 9.10.1963 tarihlinde vekilin eşi olan davalı Makbule'ye bağış suretiyle temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacı, bir çok hukuki nedenin yanında vekalet görevinin kötüye kullanıldığı iddiasına da dayanmıştır. Gerçekten de, muris muvazaası ve belirtilen hukuki neden dışında kalan iddialar bakımından yasalarda öngörülen hak düşürücü sürelerin geçtiği ve bu sebeple anılan hukuki nedenler bakımından davanın reddine karar verilmiş olması doğru ise de, gerek vekalet görevinin kötüye kullanılması ve gerekse muris muvazaası davaları herhangi bir hak düşürücü süre veya zamanaşımına tabi olmaksızın her zaman açılması olanaklı davalardır.

Bilindiği üzere; Borçlar Kanununun temsil ve vekalet bağıtını düzenleyen hükümlerine göre, vekalet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, onun vekil edenin yararına ve iradesine uygun davranış yükümlülüğünden doğar.

Borçlar Kanununda sadakat ve özen borcu, vekilin vekil edene karşı en önde gelen borcu kabul edilmiş ve 390/2 maddesinde "vekil, müvekkiline karşı vekaleti hüsnüniyetle ifa ile mükelleftir..." hükmüne yer verilmiştir. Bu itibarla vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Sözleşmede vekaletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi, vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur. Hatta malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında, dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekil edenin yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapan vekil değinilen maddenin birinci fıkrası uyarınca sorumlu olur.

Öte yandan, vekil ile sözleşme yapan kişi Medeni Kanunun 3. maddesi anlamında iyi niyetli ise yani vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa, vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekalet görevini kötüye kullansa dahi bu husus vekil ile vekalet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

Ne var ki, üçüncü kişi vekil ile çıkar ve işbirliği içerisinde ise veya kötü niyetli olup vekilin vekalet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, Medeni Kanunun 2. maddesinde yazılı dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir.

Söz konusu yasa maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hakim tarafından kendiliğinden ( resen ) göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötü niyeti teşvik etmek en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötü niyet korunmamış daima mahkum edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır.

Somut olaya gelince, vekil eden Fatma'nın temlike konu edilen taşınmazların dışında başkaca bir mal varlığının bulunmadığı dosya kapsamı ile sabit olup bir kimsenin sahip olduğu tüm malvarlığını bir anda elinden çıkartmasının hayatın olağan akışına uygun düştüğü söylenemez. Öte yandan, vekil kılınan Dursun, mirasbırakan Fatma'dan sonra ölen kızı Nazike'nin damadı olup taşınmazlar kendisine hibe edilen Makbule ise Nazike'nin kızı ve Dursun'un da eşidir. Kök mirasbırakanın ve ondan sonra da ara murisin dava açmamış olması vekalet görevinin kötüye kullanılmadığını göstermez. Ayrıca, vekil kullanılmak suretiyle taşınmazların muris tarafından Makbule'ye bağış yoluyla temlikini gerektiren bir olgu ve bulguya da rastlanmamıştır.

Hal böyle olunca, somut bu hususlar yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde değerlendirildiğinde vekalet görevinin kötüye kullanıldığının kabulü zorunludur.

Öyle ise, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmelerle aksi yönde hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

SONUÇ : Davacının temyiz itirazları belirtilen nedenlerle yerindedir. Kabulüyle, hükmün ( 6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile ) 1086 sayılı HUMK.'nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.01.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Bu içerik ile ilgili görüşler