Yargıtay kararı sevilir mi? Çok çok beğenilir. Ama öyle değil. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 70'lerdeki efsane kadrosunun imzasını attığı aşağıdaki pasajlar, Yargıtay kararlarını dahi sevdirir insana. Sanki kürsüde değil, çilingir sofrasında yazdırılmış gibi durmuyorlar mı ve çok da güzel değiller mi?

"Yaşlılık ve yalnızlıktan ötürü hayatını tek başına sürdürmek zorunluluğunda kalan, kalabalık olan dünyada Robenson gibi etrafsız bir kişi durumuna düşen davacının esaslı bir sıkıntı -müzayaka- içinde bulunduğu şüphesizdir."

"Saf bir köylü kadını olan davacının gözlerinin iyi görmediği, ara sıra yatağını bile pislediği, çeşitli değerdeki; paraları fark edemediği, bazan yakını olan kimseleri bile tanımakta zorluk çektiği anlaşılmaktadır. Aksi ileri sürülmeyen ve kanıtlanamayan bu bulgulara göre davacı yaşı ve fizyolojik durumu itibariyle nerede ise yeteneksizlik sınırlarına dayanmış bir kişidir.
Davacının "yaşlı" olduğu kadar "yalnız" olduğu da sezilmektedir."

"Ş. ile oğlunun kendisine bakıp gözetecekleri ümidini uyandıran söz ve davranışları davacı için bir güven kaynağı olmuş, davacı bu can simidinden yararlanabilmek için olağan sayılmayacak bir fedakarlığa katlanmış gibi görünmektedir."

"Dava konusu taşınmaz İstanbul'un heves edilen bir semtindedir."

"Öte yandan davacının temlik tarihinde ileri derecede yaşlı, hasta ve okuma yazma bilmeyen cahil bir köylü kadını olduğu; yalnızlık, yaşlılık ve hastalık gibi bu durumlarından ötürü manevi müzayaka içerisinde bulunduğu, dinlenilen tanık sözleri ile sabittir."

"Alışverişler rulet oyunu olmadığına göre "bir koy, iki al" havası içinde yürütülemez."

"Eşlerden biri alacaklının takibi dolayısıyla korkulu rüya görürken ötekinin rahat uyuduğu düşünülemez." 

"Ömür boyu taşınmazlarını satmayan bir kimsenin, dünyadan gider ayak olduğu birarada satması anlamlı bir davranıştır."

"Davacıların dinlettikleri tanıklardan ikisi miras bırakanla davalı arasında "aşki" bir bağlantı mevcut olduğunu söylemişlerdir. Yaşlı bir kimse olan miras bırakanın, yasa dışı ilişkiyi sürdürebilmek amacıyla dava konusu taşınmazı davalıya temlik ettiği açıktır."

"Taraflar küçük bir ülke kadar nüfusu olan İstanbul'da oturduklarına, satış vekilin vekili olan kişi marifetiyle yapıldığına, davalının satıcıyı tanıdığı ve onun hastalığını bildiği veya bilecek durumda olduğu ileri sürülmediğine..."

"Davalı ara sıra Eskişehir'e uğramakta ve bir formaliteyi yerine getirmek üzere davacıyı yoklamaktadır. Zorunlu ve isteksiz bir hatır sormaktan öteye gitmeyen bu yoklamaların taraflar arasındaki sözleşmede öngörülen "Bakma" niteliğini taşımadığı açıktır"

"1305 doğumlu olan ve yaş merdiveninin 90. basamağına tırmanmak üzere bulunan davacının yaşantısını geçirdiği Eskişehir'den ayrılmak ve torunu davalı B'in peşinden diyar diyar dolaşmak güç ve arzusu olmadığı gibi kendisinden böyle bir harekette bulunmasını da isteyen yoktur. Davacı "Bakılan" değil yalnızlığa "bırakılan" ve düzenlenen sözleşmeye rağmen torunundan umduğunu bulamayan yaşlı bir ninedir."

"Kaldı ki, davacı babaanne, davalı torundur. Dede ve nineler torunlarını çok severler, onları hoş görürler, büyük bir muhabbetle bağırlarına basarlar. Davacı torunu davalı ( B ) 'ye göz kırpmadan iki taşınmazının yarı payını bağışlamıştır. Babaanne gösterdiği fedakarlık ve ilgiye karşı torunu olan davalı en küçük bir mukabelede bulunsaydı böyle bir dava açmak gereğini duymazdı.

Mahkemece delillerin değerlendirilmesinde büyük etkisi olan bu "beşeri karine"ye yer verilmeden babaannenin açtığı davanın reddedilmesi insancıl ilişkilere ve gerçeklere aykırı düşen bir kabul şeklidir.

Bu konuda daha pek çok şeyden söz edilmesi mümkündür. Hakim insana, tabiata, gerçeğe, olanağa sırt çevirmeden ve katı kalpler içinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa "insan kokusu" taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır. "

"Eskiden insanlar dağınık ve mesafeli bir ortamda daha sakin yaşarlardı. Günümüzde ise sosyo-ekonomik koşulların büyük çapta değişip gelişmesi ve tekniğin aşırı bir hızla ilerlemesi sonunda insanlar konserve kutusundaki sardalyeler gibi birbirine yapışmak ve burun buruna yaşamak durumuna geldi. Dün orta halli bir kasabada veya büyük bir mahallede bir kaç bin kişi otururken bu gün aynı sayıda insan bir gökdelende barınmakta veya çalışmaktadır. Hızlı teknik ilerlemenin sonucu olarak çağımızda birlikte yaşamayı zorlaştıran, ağırlaştıran sorunlar ve nedenler gün geçtikçe artmaktadır. Artık jet uçaklarının ıslık sesleri, reklam levhalarının ışıkları, motorlu araçların eksoz dumanları ve kornaları... gibi sayısız bir çok nedenler yalnız "insanı" değil, "doğayı" bile rahatsız etmekte ve hatta insan yaşamını tehlikeye düşürmektedir."

 "Davanın taraflarını teşkil eden böyle bir "kadro" içindeki ilişkilerin ne denli acımasız ve kırıcı olacağını ortaya koymak için çok söz etmeye gerek yoktur. Hal böyle olunca, daha başlangıçta kimin ne olduğu açıkça bellidir. Hakimin, önüne karışık bir yumak olarak getirilen bu tür uyuşmazlıkların çözümüne belli olan bir "uc"u yakalayıp çekmek suretiyle başlaması gerekli ve zorunludur."

"Günümüzde, yaşadığımız toplumda genellikle kardeşin kardeşe günahını bile bağışlamadığı, tereke uyuşmazlıklarının mirasçılar ve kardeşler arasında kıyasıya bir savaşa yol açtığı herkesçe bilinen bir gerçektir."

Efsanevi bir girizgah daha

"İnsanın dağ başında veya ıssız bir adada tek başına ömür sürmesi söz konusu olmadığına göre, toplumda rahatsızlığa yol açan bu gibi hallerin ve nedenlerin olanaklar ölçüsünde önlenmesi suretiyle birlikte yaşamayı kolaylaştırmak zorunluğu vardır. Medeni kanunun "komşu hakkı" ile ilgili bulunan hükümleri bu alanda geniş ve etkili bir düzenlemeyi sağlayabilecek güçtedir.

Ayrıca Türk toplumunda komşu hakkının özel bir yeri ve önemi vardır.

Komşuların daima iyi geçinmeleri ve birbirlerine karşı anlayışlı ve saygılı olmaları istenilir. Toplumumuzun bu konudaki yargısı ata sözlerimizde dile gelmiştir. "Mal alma, komşu al" ve "kötü doktor candan, kötü komşu maldan eder".. gibi sözlerle alınan maldan çok komşunun iyi olması lazım geldiğine işaret edilmek istenilmiştir. Saygısız ve hoyrat bir komşu insanı mal aldığına pişman eder, birlikte yaşamaktan insana bezginlik ve usanç gelir. Komşuluk hakkının çok önceden tespit ve teslim edilen bu değerinin bu gün yukarıda açıklanan nedenlerle daha büyük ve hayati bir önem kazandığı kuşkusuzdur.

Komşuluk ilişkisi Medeni kanunun 661. maddesinde düzenlenmiştir. Sözü geçen madde, insanı gerçek boyutları ve davranışları içinde ele almış ve çok "insancıl" ve "esnek" bir hüküm getirmiştir. Medeni kanunun bu maddesinde, malikin taşınmazını kullanırken "aşırılığa" kaçmaması ve komşularının "aşırı sayılmayan" kullanıma tahammül etmesi öngörülmüştür.

Esasen ifrat yaşamın her alanında sakıncalıdır. Yasalar hakların "ifrada" kaçan ölçüler içinde kullanılmasını önlemek istemiştir. Yasa gereği her malik kendi taşınmasını kullanırken "vurdumduymaz" ve "bencil" olmamak ve komşularının tasarruflarına karşı "aşırı duyarlılık" göstermemek, kısaca "normal" bir insan gibi makul ve insaflı davranmak zorundadır. Aksi takdirde bir arada yaşamak çekilmez hale gelir, komşularla sayısız uyuşmazlıklar doğar.

Konuyu yakından ilgilendiren bu genel açıklamadan sonra, sıra taraflar arasındaki uyuşmazlığa ve bunu çözümleyen mahkeme kararına gelmiş bulunmaktadır."

"Satış, kanserden muzdarip bulunan murisin ölümünden 18 gün önce yapılmıştır. Ölüm ve muamele tarihleri arasındaki zaman yakınlığı gözden uzak tutulmaması lazım gelen önemli bir noktadır. Mukadder akibete çok yaklaştığını bilen murisin, davalı oğluna, kız olan öteki çocuklarından daha avantajlı bir durum sağlamak, formasyonu ve dini anlayışı nedeniyle - adeta mirasını ikili birli taksime tabi tutmak arzu ve kaygusuyla - isteğini satış sözleşmesi düzenlemek suretiyle gerçekleştirmek yolunu tuttuğu kuşkusuzudur."

'Koca karı davası' ne demektir bilir misiniz?

"Ülkemizde ileri yaşlılık dönemine girmiş bulunan kişilerin bir çok sorunları vardır. Bunlardan biri de "vaktühali" yerinde olan yaşlıların mal varlıklarına karşı yönelen, özel hukuk çerçevesine giren "tasallut"lardır. Yaşlı, varlıklı ve yalnız olan bu gibi kişilerin son dönemlerinde, çevrelerinde bir "etraf" oluşur. Çok kez akraba ve yakınlardan kurulan bu "etrafın" tek amacı, yaşlı kimsenin en değerli mal varlığını bazı tertiplerle ele geçirmektir. Çeşitli tertip yöntemlerinden biri, yaşlı kimseden alınan bir vekaletnameden yararlanmak suretiyle ona ait bir taşınmazın vekilin akraba ve yakınlarına aktarılması şeklidir. Dikkati çekecek kertede yoğunluk kazanan bu eğilim karşısında yargı kuruluşlarının gerektiğinden daha fazla uyanıklık ve titizlik göstermesi zorunluluğu vardır. Aksi takdirde yaşlı kimselerin son demlerinde perişanlığa düşmelerine yol açılmış olur. Dairenin, son yıllardaki açık ve sürekli, kararlı uygulaması sonunda bu tür tertiplerin etkisiz duruma getirildiği söylenebilir. Hatta daire, bu tertiplere çoğunlukla yaşlı kadınların hedef olmalarından ötürü bu gibi davalara "koca karı davası" adını vermek gereğini duymuştur."

"Baba bir erkek kardeşin himayesinde yaşayan genç ve kimsesiz bir kız için bu konudaki tehlike ciddi ve ağırdır. Davacıda bu tehlikelerin gerçekleşmesi inancının uyanması doğaldır. Ayrıca davalı, ağabey sıfatıyla nişanı bozarak davacının evlenmesini önleyebilmek gücüne sahiptir. Davalı dilerse, davacıyı "evde kalan" bir kız durumuna düşürmek suretiyle ona en büyük fenalığı yapabilir ve şahsi hakları yönünden ağır zarara uğratabilir."

40 yıldır hiçbir şeyin iyi yönde değişmediğini göstermesi açısından:

"Türkiye'nin önemli sorunlarından biri yönetiminin iyi çalışmaması, bürokrasinin yurttaşı canından ve malından usandıracak bir kerteye varmasıdır. Yönetimin yersiz ve yanlış uygulamaları -idarece çözülmesi gereken konularda bile vatandaşı mahkemelere başvurmak mecburiyetinde bırakmakta, yalnız bu neden, önemli miktarda işin mahkemelerce görülmesi sonucunu doğurmaktadır. Yönetimin iyi çalışmadığı yerlerde mahkemeler, ister istemez vatandaşların başvuracağı en son merci durumuna gelmektedir."

"Ülkemizde son çeyrek yüzyılın sosyo-ekonomik koşulları köyden kente yönelen göçü hızla artırmıştır. Hemen her türlü denetimden uzak ve etkili bir düzenlemeden yoksun olan bu insan akını nedeniyle kentler yamrı-yumru ve başı boş denilebilecek şekilde yapılıp genişlemeye başlamıştır."

Günümüzde 'çakallık' tabir edilen kavramın özü, hası:

"Satış bedeli ile gerçek bedel olarak tesbit edilen değer karşılaştırıldığı zaman ortada nisbetsizlik sayılabilecek bir görüntü vardır. Ama bu görüntü zahiridir. Dava konusu taşınmaz orta Anadolu'nun ücra bir köyündeki basir bir köylü barınağıdır. Köy toprak kayması nedeniyle boşaltılmış, halkı yeni kurulu köye taşınmıştır. Satışa konu olan taşınmaz terk edilmiş köyün metruk hanelerinden biridir. Bu nitelikteki evin bir kullanma ve piyasa değeri kalmamıştır. Enkazın işe yarayıp yaramayacağı bile belli değildir. Piyasa değeri kalmayan böyle bir taşınmazın müşterisi yoktur. Satın alacak birisi çıkarsa ucuz pahalı demeden satmakta yarar vardır. Bu yola gidilmediği takdirde kısa bir süre ev yıkılacak veya malzemesine gözdiken bazı kimseler tarafından talan edilip harap duruma düşecektir. Müteveffa bu sonucu görmüş, evi olmayan ve muhtaç durumda bulunan davalıya taşınmazı satmakla yapılması lazım gelen bir işi yapmıştır. Böyle bir hareket tarzı müteveffanın saflık veya yaşlılığının değil iş bilirliğinin bir belirtisidir."

Gerçekten halkla iç içe bir entelektüellik. Bana hukuku sevdiren, bu kararları okuduğum Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler kitabı olmuştu.

Avukat Erbay Çayır

Facebook Hukukçu Perspektifi Grubu

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)

Disqus Yorumları