Jump to content

Search the Community

Showing results for tags 'aihm'.

  • Search By Tags

    Type tags separated by commas.
  • Search By Author

Content Type


Categories

  • Records
  • Lozan Antlaşması
  • Hastane Enfeksiyonlarının Hukuki Yansımaları
  • Darbeye Teşebbüs Suçu
  • Kubilay Olayı
  • Milli Nizam Partisi Dosyası

Forums

  • hukuk lobisi
    • Hukuki Gelişmeler
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Fakülteleri Bilgi Paylaşım Alanı
  • Hukuk Deposu's Hukuk Sözlükleri
  • Ankahukuk Arşiv's Arşiv Haberler
  • Ankahukuk Arşiv's Blog Yazıları

Blogs

  • Hukuk Dünyası's Ceza Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Avukatlık Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ceza Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Gayrimenkul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İdare Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Aile Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İcra - İflas Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İş Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Kira Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Medeni Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sigorta Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sosyal Güvenlik Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ticaret Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Tüketici Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Diğer Hukuk Dalları
  • Hukuk Dünyası's Borçlar Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Anayasa / Kamu Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Miras Hukuku
  • AnkaBlog's Sosyoloji
  • AnkaBlog's Tarih
  • AnkaBlog's Fotoğraf
  • AnkaBlog's Politika
  • AnkaBlog's Bilim
  • AnkaBlog's Sinema
  • AnkaBlog's Felsefe
  • AnkaBlog's Radyo Tiyatrosu
  • AnkaBlog's Belgesel
  • AnkaBlog's Edebiyat
  • AnkaBlog's Kültür
  • AnkaBlog's Magazin
  • AnkaBlog's Müzik
  • AnkaBlog's Psikoloji
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Eğitimi Dökümanları
  • Hukuk Eğitimi's Hakimlik-Savcılık Sınavları
  • Hukukçular Lokali's Yazıyorum
  • Hukuk Deposu's E-Makaleler

Find results in...

Find results that contain...


Date Created

  • Start

    End


Last Updated

  • Start

    End


Filter by number of...

Joined

  • Start

    End


Group


Hukuk Fakültesi Mezunu musunuz? / Öğrencisi misiniz?


Cinsiyet


About Me


Meslek


Mezun Olduğunuz / Okuduğunuz Hukuk Fakültesi

Found 5 results

  1. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi (nullum crimen, nulla poena sine lege) , ceza hukukunun evrensel kabul görmüş ilkelerindendir. Bu ilke İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde (İHEB) yerini almış ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de (AİHS) düzenlenmiştir. Kanunilik ilkesi, esasen AİHS’in 7. maddesinin 1. fıkrasında belirginleşmektedir. Bu ilkenin istisnası ise, 7. maddenin 2. fıkrasında düzenlenmiş ve bu düzenlemeyle birlikte kanunilik ilkesinin aşılabilmesinin önü açılmıştır. Bu bakımdan, AİHS 7/1’in hukuki pozitivizmin[2], 7/2’nin ise tabii (doğal) hukukun[3] yansıması olduğu söylenebilir. Çalışmamızda, gerek kanunilik ilkesi gerekse diğer bazı özellikler bakımından AİHS m. 7’nin irdelenmesi amaçlanmaktadır. Bu değerlendirme yapılırken, öncelikle AİHS m. 7’ye ilişkin genel bilgiler verilecek olup bu maddenin içinde geçen kalıplar / ifadeler üzerinde durulacaktır. Sonrasında AİHS m. 7’ye ilişkin öğretideki kimi görüşlere değinilecek ve son olarak da AİHS m. 7’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bazı kararlarındaki görünümü ele alınacaktır. Kadir Can ÖZEL - Arş. Gör. / Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi MAKALENİN TAMAMINI BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ!
  2. 1 Ekim 2014 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa Birliği ile Türkiye arasında kamuoyunda Geri Kabul Anlaşması olarak bilinen yasadışı bir şekilde taraf devlet topraklarında bulunan kişilerin geri gönderilmesi anlaşması karşılıklılık temeline dayanarak, Türkiye’ye veya AB’ye üye ülkelerden birine kaçak olarak giren veya kaçak duruma düşen kişilerin, belirli şartlar ve kurallar çerçevesinde ilk girdiği ülkeye geri gönderilmesini amaçlamaktadır. Bu Anlaşmada Türkiye tarafından verilen tavizlere karşılık olarak AB, bazı şartların gerçekleşmesi durumunda Türkiye vatandaşlarına vize muafiyeti uygulamayı taahhüt etmiştir. Geri Kabul Anlaşması’nın imzalanmasıyla Türkiye, kaçak göçmenin geldiği ülkeye geri gönderilmesi ile ilgili AB göç politikasına dâhil edilmiştir. Ancak AİHM birkaç kararında, bu göç politikasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olabileceğine karar vermiştir. Bu çalışmada ele alınacak konu, bu Anlaşmasının uygulanmasını AİHM içtihatları ışığında değerlendirmektir. Dr. Ümit KILINÇ - Strasbourg Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi ve Strasbourg Barosu üyesi. Bu makale, 27 Şubat 2015 tarihinde Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından organize edilen uluslararası sempozyumda yapılan “Geri Kabul Anlaşmasının Hukuki İçeriği ve AİHM açısından Geri Kabul Anlaşması” başlıklı sunuşun güncellendirilmiş ve detaylandırılmış halidir. Ankara Barosu Dergisi, 2020-2 sayısında yayınlanmıştır. MAKALENİN TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ!
  3. Takdir yetkisi, AİHM’nin, sözleşmeye taraf olan devletlere bıraktığı bir hareket alanıdır. Takdir yetkisi doktrininin, devletin sözleşmenin uygulanmasından birinci derecede sorumlu olmasının ve AİHM’nin tamamlayıcı bir rol oynamasına dayanan iş bölümünün mantıksal bir sonucu olduğu ifade edilmektedir. I- Kavram Olarak “Takdir Yetkisi” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1. maddesi uyarınca, sözleşmede yer alan hak ve özgürlükleri tanımak öncelikle ve ilk aşamada sözleşmenin tarafı olan devletlere ait bir görevdir. Uluslararası nitelikteki organların dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) yetkisi bu görevin sözleşmede yer alan normlara uygun biçimde yerine getirilip getirilmediğini denetlemek yoluyla, sözleşme hükümlerinin uygulanmasına ikincil yetki ile katılmaktır.1 Takdir yetkisi, AİHM’nin, sözleşmeye taraf olan devletlere bıraktığı bir hareket alanıdır. Takdir yetkisi doktrininin, devletin sözleşmenin uygulanmasından birinci derecede sorumlu olmasının ve AİHM’nin tamamlayıcı bir rol oynamasına dayanan iş bölümünün mantıksal bir sonucu olduğu ifade edilmektedir.2 Sözleşmede takdir yetkisi kavramına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Takdir payı doktrininin kökeninin Fransız idare hukukunda Conseil d’Etat’ın uygulamaları olduğu ifade edilmektedir.3 Takdir payı veya takdir yetkisi doktrini, tartışmalı bir konudur. Bir görüşe göre takdir yetkisi doktrini yoluyla AİHM zorlu, çetrefil davalarda yetkilerini ulusal makamlara devretmektedir. Böyle davranarak kapıyı kültürel göreliliğe açmaktadır ve sözleşmenin koşullarını sulandırmaktadır.4 Ulusal takdir yetkisi doktrininin, AİHM tarafından ölçülülük doktrini ile birlikte uygulandığı, bu nedenle takdir marjı (yetkisi) doktrininin “ölçülülük” ilkesini sınırlayıp, “makul” bir düzeye ulaştıran bir tedbir olarak görüldüğü belirtilmektedir.5 McBride’a göre takdir yetkisi doktrininin potansiyel etkisi, ölçülülük testinin etkisini zayıflatmaktır.6 Lord Lester, takdir yetkisi kavramının, yılan balığı gibi kaygan bir hale geldiğini ifade etmektedir.7 Takdir yetkisi doktrininin lehine olan görüşler de mevcuttur. Hallstein’a göre, ihtiyaç duyulan husus tek biçimli bir Avrupa değildir, aksine kıtanın (kültürel) zenginliğinin ve tükenmez çeşitliliğinin korunması amacı, entegrasyon amacı kadar önemli bir amaç olmalıdır. Hallstein’in ifade ettiği bu anlayışın takdir yetkisi doktrininin ideolojik temelini oluşturduğu ifade edilmektedir.8 Macdonald, takdir yetkisi doktrininin, Mahkemenin karşı karşıya kaldığı, sözleşmenin tasarlandığı dönemde öngörülemeyecek olan farklı durumlar ve ihtiyaçlarla, Mahkemenin baş edebilmesini sağlayacak şekilde sözleşme mekanizmasının işleyişini kolaylaştırıcı bir rol oynadığını belirtmektedir.9 Macdonald’a göre, takdir yetkisi doktrini, Mahkeme ile sözleşmeye taraf devletler arasında kendi yetki alanlarına ilişkin zarar verici çatışmaları önlemeye yarar ve Mahkemenin, sözleşmeye taraf devletlerin egemenlikleri ile sözleşmeye karşı yükümlülükleri arasında denge kurmasına imkan veren bir araçtır.10 Takahashi, takdir yetkisi doktrininin insan haklarına ilişkin ulusal bakış açılarıyla sözleşme değerlerinin yeknesak uygulaması arasında denge kurma çabasıyla geliştirildiğini ve doktrinin, sözleşmenin ulusal sistemleri tamamlayan ama ulusal sistemlere göre ikincil niteliğe sahip olan sözleşme sisteminin doğal sonucu olduğunu belirtmektedir.11 Matscher de, sözleşmenin sahip olduğu “ikincil” karakterin, temel hakları koruma görevinin öncelikle ulusal yargı sistemine düştüğü ve sözleşme sisteminin, ulusal yargı sisteminin yerini alma amacı taşımadığı, sadece ulusal yargı sisteminin insan haklarının korunması hususunda eksiklerini tamamlamak ve hatalarını gidermek için müdahalede bulunduğu anlamına geldiğini ifade etmektedir.12 Matscher’e göre, ölçülülük ilkesi, takdir yetkisi doktrinini düzeltici ve sınırlandırıcı bir rol oynamaktadır.13 II- Mahkemenin Uygulamasında Takdir Yetkisi Doktrini Takdir yetkisi doktrininin kapsamının, AİHM tarafından davadan davaya değişik biçimde belirlenmesi eleştirilmektedir. Takdir yetkisi doktrininin bir davada nasıl uygulanacağına, kapsamının nasıl tutulacağına ilişkin yerine oturmuş prensiplerin henüz mevcut olmamasının, ölçülülük testinin uygulanmasında, takdir yetkisi doktrinin etkisini tahmin etmeyi bir başka deyişle herhangi bir davada, takdir yetkisi ölçütünün davanın sonucuna nasıl etki edeceğini tahmin edebilmeyi imkânsız hale getirdiği ifade edilmektedir.14 Ölçülülük testinin kullanımında olduğu gibi, takdir yetkisi doktrinine iliş- kin AİHM uygulamasında da, dava konusu hak ve özgürlüğün niteliğine, doğasına göre, takdir yetkisine tanınan alan dar veya geniş olabilmektedir. Dolayısıyla, “genel ahlak”, “sağlık”, “ulusal güvenlik” gibi sübjektif olarak nitelendirilen unsurların söz konusu olduğu durumlarda veya mülkiyet hakkı gibi kamu yararının söz konusu olduğu durumlarda ulusal takdir yetkisine tanınan alanın geniş veya çok geniş tutulduğu, buna karşın, “demokratik toplum gerekleri” gibi artık evrensel bir standarda kavuşmuş olan ölçütlerin söz konusu olduğu durumlarda ise daraltıldığı belirtilmektedir.15 AİHM’nin takdir yetkisi doktrininin mantığını Handyside davasında açıkladığı ifade edilmektedir.16 Bu davada; Mahkemeye göre sözleşmeye taraf olan devletlerin iç hukuklarında tek biçimli bir Avrupa ahlak anlayışı bulmak mümkün değildir. Her bir ülke hukukunun ahlaki değerlere yaklaşımı zamana ve yere göre değişmektedir. Ulusal makamlar, ülkelerin yaşamsal güçleriyle doğrudan ve sürekli ilişkide oldukları için, ahlaki gereklerin içerikleri ve bunları karşılamak için tasarladıkları yasak veya cezanın “gerekliliği” hakkında bir görüş belirtirken, uluslararası yargıçtan daha iyi bir durumdadır.17 Mahkemeye göre sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrası, sözleşmesi devletlere bir takdir alanı bırakmaktadır. Bununla birlikte, bu fıkra sözleşmeye taraf olan devletlere sınırsız bir takdir yetkisi tanımaz. Ulusal takdir alanı, Avrupa denetimiyle el ele yürümektedir.18 Takdir yetkisi doktrininin kapsamını net bir biçimde belirlemenin, bu kapsamın davadan davaya değişmesi sebebiyle, çok güç olduğu ifade edilmektedir. Bununla birlikte, AİHM’nin içtihat hukuku, takdir yetkisinin kapsamının belirlenmesinde etkili olan bazı faktörlere ve değişkenlere işaret etmektedir.19 Bu faktörlerden birincisi; dava konusuna ilişkin olarak sözleşmeci devletlerin mevzuatlarında ve uygulamalarında ortak bir temel mevcut ise, Mahkeme o konuda davalı devlete daha dar bir takdir yetkisi tanımakta ve daha yoğun bir denetim yapmaktadır. Diğer yandan konuya ilişkin hukukun ve uygulamanın, sözleşmeci devletlerde birbirinden çok farklı olması bir başka deyişle ortak bir temelin yokluğu, davalı devlete tanınan takdir yetkisinin geniş olmasına yol açabilmektedir. Handyside ve Rasmussen davalarında, konuyla ilgili ortak bir temelin olmaması gerekçesiyle Mahkeme, ulusal makamlara geniş bir takdir yetkisi tanımıştır.20 Mahkeme, dava konusuna ilişkin olarak yorumlanması gereken bir kavram söz konusu olduğunda, gerek kavramın tanımı bakımından, gerek uygulanma biçimi bakımından, sözleşmeye taraf devletlerin mevzuatlarında veya uygulamalarında ortak bir temel mevcut değilse veya pek küçük bir ortak temel söz konusu ise Ress- Birleşik Krallık davasında olduğu gibi, ulusal makamlara geniş bir takdir yetkisi tanınmaktadır.21 Mahkeme ortak bir temelin mevcut olup olmadığını tespit etmekte farklı yöntemler kullanmaktadır. Mahkeme ulusal hukukları kıyaslamanın yanı sıra uluslararası antlaşmalara da başvurmaktadır. Powell and Rayner davasında, dava konusu olan rahatsız edici uçak gürültüsünün azaltılmasına ilişkin olarak, Mahkeme Birleşik Krallık hükümetinin geniş bir takdir yetkisi olduğuna hükmetmiştir. Mahkeme bu sonuca, 1952 tarihli Yabancı Uçaklar tarafından yerdeki üçüncü şahıslara verilen zararlara ilişkin Roma Antlaşmasıyla, Birleşik Krallık hukukunu karşılaştırarak varmıştır.22 Diğer bazı davalarda ise Mahkeme, ortak temeli kanıtlamak için Sözleşmenin hükümlerine atıfta bulunmaktadır. Sunday Times davası buna örnek olarak gösterilebilir. Mahkeme bu hususta şöyle demektedir: “Bundan başka, ulusal takdir yetkisinin alanı, 10(2). fıkrasında sıralanan her bir amaç bakımından aynı değildir. Handyside davası “ahlakın korunması” ile ilgiliydi. Mahkeme bu davada, Sözleşmeci Devletlerin “ahlaki gereklere” bakışının “özellikle günümüzde zamana ve yere göre değiştiğini” ve “Devletin yetkilileri(nin), ahlaki gereklerin tam içerikleri hakkında bir görüş bildirirken, uluslararası yargıçtan genellikle daha iyi durumda” olduklarını saptamıştı... Açıktır ki, yargı organının “otoritesi” gibi çok daha nesnel bir kavram hakkında aynı şey söylenemez. Ulusal hukuk sistemleri ve Sözleşmeci Devletlerin uygu- lamaları, bu alanda oldukça esaslı ortak bir temel bulunduğunu göstermektedir. Bu durum “ahlak” teriminin geçtiği Sözleşme’nin 6. maddesi de dâhil, sözleşmenin birçok hükmünde görülür. Bu nedenle, burada daha geniş bir Avrupa denetimi, ama daha dar bir takdir yetkisi vardır.”23 Görüldüğü üzere Mahkeme, yargı organının otoritesi hususunda, ortak bir temel olduğunu kanıtlamak için sözleşme maddelerine atıfta bulunmaktadır. Ayrıca bir başka önemli faktör de incelenen konunun niteliğindeki farklılığa dayanılmasıdır. Ahlak kavramının anlamı, toplumdan topluma, devirden devire ve kişiden kişiye değişebilen sübjektivite barındıran bir yapıdadır. Oysa “yargının otoritesi” çok daha objektif bir yapıdadır. Takdir yetkisinin kapsamının belirlenmesinde etkili olan ikinci faktör ise ilgili hakkın niteliği veya bireyin faaliyetidir. Mülkiyet hakkına (Birinci Protokolün 1. maddesi) ilişkin olarak ulusal makamlara genellikle geniş bir takdir yetkisi tanınır. Tanınan bu geniş takdir yetkisi, gevşek ölçülülük uygulamasıyla örtüşür. Bu alanda uygulanan ölçülülük testinde sadece kamu yararı ile bireyin hakkı arasında adil bir dengenin sağlanıp sağlanmadığı denetlenir. Buna karşın ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda Mahkeme, demokratik bir toplumda, ifade özgürlüğünün özellikle basın özgürlüğünün önemini vurgular ve bu alanda ulusal makamlara göreli olarak daha dar bir takdir yetkisi tanır. İfade özgürlüğü- nün kullanılma biçimleri arasında da farklılık gözetilir. Kamusal tartışmaya katkıda bulunan bir ifade tarzına yönelik bir müdahale, ticari menfaate ilişkin bir ifade tarzına göre daha yoğun bir denetime tabi tutulur.24 Üçüncü önemli faktör, söz konusu müdahalenin dayandığı amacın niteliği- dir. Mahkemenin ulusal makamlara tanıdığı takdir yetkisi belirlenirken, söz konusu hakkı düzenleyen maddedeki sınırlama amaçlarının önemi eşit olarak kabul edilmemektedir. Handyside ve Sunday Times davaları buna örnek teşkil eder.25 Dördüncü bir faktör de söz konusu müdahalenin devletin uyguladığı geniş kapsamlı politikanın bir parçası olup olmadığıdır. Sosyal, ekonomik, çevresel veya şehir planlamasına ilişkin meselelerde, genel olarak devlete geniş bir takdir yetkisi tanınmaktadır.26 Beşinci faktör bireyin müdahaleye uğrayan faaliyetinin doğasıdır. Dudgeon davasında mahkeme sadece sınırlama amacının niteliğinin değil, aynı zamanda kapsadığı eylemin doğasının da takdir yetkisinin kapsamını etkileyen bir faktör olduğunu ifade etmiştir. Dava konusu olay, mahkemeye göre özel yaşamın en mahrem yönleriyle ilgilidir. Dolayısıyla ulusal makamlar tarafından gerçekleştirilen, bu konudaki müdahalelerin 8. maddenin 2. fıkrası anlamında haklı olabilmesi için, özel olarak ciddi nedenlerin mevcut olması zorunludur.27 Dudgeon davasına ilişkin bir başka önemli husus; mahkemenin “ahlak” alanında sözleşmeye taraf devletlere geniş bir takdir yetkisi tanımasına rağmen eğer spesifik bir konuda ortak bir temel mevcut ise mahkemenin bu durumu dikkate alabildiğini gösteren bir dava olmasıdır. Mahkeme, Avrupa Konseyine üye devletlerin büyük çoğunluğunda eşcinsel davranışlara ilişkin olarak daha fazla tolerans gösterildiğini ve kendisinin üye devletlerin iç hukukundaki bu durumu görmezden gelemeyeceğini de ifade etmiştir.28 AİHM’nin içtihat hukukunun, yukarıda ele alınan faktörlerden hiçbirinin tek başına belirleyici olmadığını gösterdiği ifade edilmektedir. Bazı davalarda birden çok faktör birbirini güçlendirerek ayrı yönü işaret edebiliyor veya zıt yönlerde etki ederek bir denge oluşturabilirler. Faktörlerin kendi aralarındaki etkileşim ve mahkemenin somut olayın koşullarına göre bu faktörlere tanıdığı göreli ağırlık, somut olayda ulusal makamlara tanınan takdir yetkisinin dar veya geniş olmasına yol açacaktır. Bu durum bir davada Mahkemenin ulusal makamlara tanıyacağı takdir yetkisinin kapsamını tahmin etmeyi epey zorlaştırmaktadır.29 SONUÇ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadında, takdir yetkisinin kapsa- mını tayinde etkili olan bazı faktörler ve değişkenler; dava konusuna ilişkin olarak sözleşmeye taraf devletlerin mevzuatlarında ve uygulamalarında ortak bir temelin mevcut olup olmadığı, dava konusu hakkın niteliği ve müdahalenin dayandığı nedenin niteliği, müdahalenin, sosyal, ekonomik, çevresel veya şehir planlamasına ilişkin meseleler bağlamında devletin uyguladığı geniş kapsamlı bir politikanın parçası olup olmadığı, bireyin müdahaleye uğrayan faaliyetinin doğası olarak sayılabilir. Bu faktörlerin hiçbiri tek başına belirleyici konumda değildir. Her bir somut olayda, faktörlerin kendi aralarında gerçekleşen etkileşim ve mahkemenin mevcut her bir faktöre, somut olayın koşullarına göre ver- diği göreli önemin derecesi, somut olayda ulusal makamlara tanınan takdir yet- kisinin dar veya geniş olmasına yol açmaktadır. Bir davada, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisinin kapsamı, ölçülülük denetiminin yoğunluğunu da etkilemektedir. Dolayısıyla, Mahkemenin önüne gelen bir davada, ulusal makamlara tanıyacağı takdir yetkisinin kapsamının genişliğini nasıl belirleyeceğini öngörebilmekteki bu güçlük, ölçülülük kriterine dayalı denetimin hangi yoğunlukta gerçekleştirileceğini öngörebilmeyi de çok güçleştirmektedir. Takdir yetkisi ne kadar geniş tutulursa, ters orantılı olarak ölçülülük denetiminin kapsamı o kadar daralmakta, denetim yoğunluğu o ölçüde azalmaktadır. Dr. Arda ATAKAN Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı. MÜHF – HAD, C. 16, dipnotlar 1 A. Şeref Gözübüyük/ Feyyaz Gölcüklü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, 8.Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2009, s.15,146. 2 Rıza Türmen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Açısından Temel Hak ve Özgürlüklerin Kapsamı ve Sınırlamaları, Yargıtay Dergisi, Cilt:28, Ocak-Nisan:2002, Sayı:1-2, s.202. 3 Howard Charles Yourow, The Margin of Appreciation Doctrine in the Dynamics of European Human Rights Jurisprudence, Martinus Nijhoff Publishers, The Netherlands 1996, s.14;Richard Clayton/HughTomlinson/Carol George,The Law of Human Rights, Volume:1, Oxford University Press; New York, 2000, s.273; Türmen, s.202; R. St. J. Macdonald, “The Margin of Appreciation”, The European System for the Protection of Human Rights (Edited by R. St. J. Macdonald, F. Matscher and H. Petzold), Martinus Nijhoff Publishers, The Netherlands 1993, s.82. F. Matscher, takdir yetkisi doktrinin hukuki temellerinin sadece Fransız Conseil d’Etat’ın içtihat hukukunda değil, idari yargı sistemine sahip ülkelerin, idari yargı organlarının içtihatlarında da bulunduğunu ifade etmektedir (Bakınız, F. Matscher, “Methods of Interpretation of the Convention”, The European System for the Protection of Human Rights (Edited by R. St. J. Macdonald, F. Matscher and H. Petzold), Martinus Nijhoff Publishers, The Netherlands 1993, s.76). İdari takdir yetkisine ilişkin en sofistike ve kompleks teorilerin Alman hukukunda geliştirildiği fakat idari takdir yetkisine ilişkin Alman teorisinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından kullanılan takdir yetkisi doktrinine göre çok daha dar kapsamlı olduğu ifade edilmektedir(Bakınız, Yutaka Arai-Takahashi, “The Margin of Appreciation Doctrine and the Principle of Proportionality in the Jurisprudence of the ECHR, Intersentia, Antwerp, Oxford, New York 2002, s.3). 4 Türmen, s.202. 5 Gözübüyük/Gölcüklü, s.149.AİHM’nin Takdir payı (yetkisi) doktrinini sadece “ölçülülüğün” açıkça görüldüğü sözleşmenin 8,11,14,15 ve Protokol No.1,madde1 gibi hükümlere ilişkin olarak değil, Sözleşmenin tümüne egemen bir genel kural sıfatıyla, Sözleşme hükümleri bakımından devletin pozitif yükümlülüğü de dâhil olmak üzere tüm hükümler için uyguladığı ifade edilmektedir (bakınız, Gözübüyük/Gölcüklü, s.149). 6 Jeremy McBride,”Proportionality and the European Convention on Human Rights”,The Principle of Proportionality in the Laws of Europe, Edited by Evelyn Ellis, Hart Publishing, Oxford,1999, s.29 7 Proceedings of the 8th International Colloquy on the Convention on Human Rights 227- 240,236, (Aktaran: Clayton/Tomlinson/George, s.285). 8 “Angleichung des Private-und Prozebrechts in der EWG” Rabelsz (1964), p.230. (Aktaran: F. Matscher, “Methods of Interpretation of the Convention”, The European System For the Protection of Human Rights (Edited by R. St. J. Macdonald, F. Matscher and H. Petzold), Martinus Nijhoff Publishers, The Netherlands 1993, s.76. 9 R. St. J. Macdonald, “The Margin of Appreciation”, The European System For the Protection of Human Rights (Edited by R. St. J. Macdonald, F. Matscher and H. Petzold), Martinus Nijhoff Publishers, The Netherlands 1993, s.122. 10 Macdonald, s.123. 11 Takahashi, s.3. 12 Matscher, s.76. 13 Matscher, s.79 18 Aynı karar, İHAMİ, s.173. 19 Van Dijk/Van Hoof, s.87. 20 Van Dijk/Van Hoof, s.87. 21 Mahkemeye göre: “…özellikle pozitif yükümlülükler söz konusu olduğunda, “saygı” kavramının kesin bir tanımı yoktur; Sözleşmeci Devletlerde karşılaşılan durumlar ve izlenen uygulamalardaki farklılıklar dikkate alındığında, bu kavramın gerekleri olaydan olaya büyük ölçüde değişir. …Devletlerin birçoğu, mevzuatı, yargısal içtihatları veya idari pratikleri vasıtasıyla, transseksüellere yeni kazandıkları kimliklerine uyacak şekilde şahsi statülerini değiştirme imkânı vermektedirler. Ancak Devletler, bu imkânı çeşitli ağırlık derecelerindeki şartlara tabi tutmuşlar ve örneğin daha önce üstlenilen yükümlülükler bakımından açık bazı çekinceler koymuşlardır. Böyle bir imkân, diğer bazı Devletlerde halen veya henüz bulunmamaktadır. O halde bu alanda Sözleşmeci devletler arasında pek küçük bir ortak temel bulunduğunu, bu konuda hukukun genel olarak bir geçiş aşamasında olduğunu söylemek doğru olur. O halde bu konuda Sözleşmeci Devletler, geniş bir takdir alanına sahiptirler.”, Ress- Birleşik Krallık, 17/10/1986, 9532/81,(Çeviren: Osman Doğru),İHAMİ, Cilt:2,Birinci Baskı, Legal Yayıncılık, İstanbul, 2004, s.132. 22 Van Dijk/Van Hoof, s.88. 23 Sunday Times-Birleşik Krallık, 26/04/1979, 6538/74, (Çeviren: Osman Doğru), İHAMİ, Cilt:1, s.300. 24 Van Dijk/Van Hoof, s.88-89. 25 Van Dijk/Van Hoof, s.89. 26 Van Dijk/Van Hoof, s.89; Clare Ovey/Robin White, The European Convention on Human Rights, Oxford University Press, Oxford, New York, 2002, s.215. 27 Dudgeon-Birleşik Krallık, 22/10/1981, 7525/76, (Çeviren: Sibel İnceoğlu), İHAMİ, Cilt:1, s.431; Türmen, s.205. 28 Dudgeon-Birleşik Krallık, 22/10/1981, 7525/76, (Çeviren: Sibel İnceoğlu), İHAMİ, Cilt:1, s.431; van Dijk/van Hoof, s.90-91. 29 Van Dijk/Van Hoof, s.91.
  4. Aşağıda çevirisini okuyucuya sunduğumuz karar, devlet televizyonunda çalışan gazetecinin yöneticileri tarafından gerçekleştirilen sansür uygulamalarını ifşa etmesi üzerine işten çıkarılması ile ilgilidir. Çalıştığı televizyonda uygulanan sansürü eleştiren kitap yazan başvurucunun işten çıkarılması ifade özgürlüğünün ihlalini oluşturur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu kararıyla kamu yayıncılığı alanında uygulanan sansür hakkında kamuoyunu bilgilendiren bir gazeteci bağlamında whistleblowerların (İfşa ve ihbarda bulunan işçi) korunmasının önemini vurgulamıştır. Çeviri: Yusuf Enes KAYA - Anayasa Mahkemesi Raportör Yardımcısı ANKARA BAROSU DERGİSİ, 2016/4 İKİNCİ DAİRE MATUZ/MACARİSTAN DAVASI(Başvuru No: 73571/10) KARAR STRAZBURG 21 Ekim 2014 KESİNLEŞME 21/1/2015 İşbu karar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir. Matuz/ Macaristan davasında Başkan Guido Raimondi; Hakimler Işıl Karakaş, Andras Sajo, Nebojsa Vucinic, Egidijus Kuris, Robert Spano, Jon Fridrik Kjolbro ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, 16Eylül 2014 tarihinde gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından yine aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir: USÛL 1. Macaristan aleyhine açılan (73571/10 no.lu) davanın temelinde, Macar vatandaşı olan Gabor Matuz’un (başvurucu), 3 Aralık 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. 2. Başvuran, Mahkeme önünde, Budapeşte’de görevini icra eden Avukat G. Trinn tarafından temsil edilmiştir. Macaristan Hükümeti ise Adalet ve Kamu Yönetimi Bakanlığında görevli olan Z.Tallodi tarafından temsil edilmiştir. 3. Başvurucu, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak gizli belgeleri ifşa ettiği için devlet televizyonundaki işinden kovulması nedeniyle özellikle ifade özgürlüğü kapsamında bilgi verme hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. OLAY VE OLGULAR I. DAVANIN KOŞULLARI 4. Başvurucu 1963 yılında doğmuştur ve Balassagyarmat’da yaşamaktadır. 5. Başvurucu bir gazetecidir. Başvurucu 15 Şubat 2001 tarihinden beri Macar Devlet Televizyonu’nda çalışmaktaydı. 10 Temmuz 2002’de iş sözleşmesindeki değişikliği takiben belirsiz süreli olarak çalışmaya başlamıştır. Söz konusu tarihte başvurucu Devlet Televizyonu Şirketi’nde çalışırken aynı zamanda Kamu Hizmeti Yayıncıları Sendikası’nın başkanlığını yapmıştır. Başvurucu sanat ve kültür alanındaki kişilerle röportajlar yaptığı, Gece Sığınağı (Ejjeli Menedek) adlı bir kültür sanat programında editör ve sunucu olarak çalışmaktaydı. 6. İş sözleşmesinin 10. maddesine göre başvurucu mesleki olarak sır saklama yükümlüğüne uymak zorundaydı. İşi dolayısıyla elde ettiği ve başkalarına ve işverenine zarar verebilecek bilgileri ifşa etmemekle yükümlüydü. Yine iş sözleşmesine göre bu yükümlülüğü ihlal etmesi durumunda iş sözleşmesinin hemen feshedileceği hususuna dikkat etmesi gerekiyordu. 7. Yeni Kültür Sanat Direktörü’ nün atanması üzerine başvurucu Gece Sığınağı adlı programındaki bazı içeriklerin yeni Kültür Sanat Direktörü tarafından kesilmesini ve değiştirilmesini sansür olarak gördüğü için televizyon şirketinin genel müdürüyle görüşmüştür. 8. 6 Haziran 2003 tarihinde Gece Sığınağı adlı programın baş editörü televizyon şirketinin yönetim kuruluna bir mektup göndermiştir. Mektupta yeni Kültür Sanat Direktörü’ nün programdaki bazı içeriklerin kesilmesi ve değiştirilmesi yönündeki önerilerinin sansür olduğu belirtilmekteydi. 19 Haziran 2003’te Magyar Nemzet Online adlı internet gazetesinde bir makale yayınlanmıştır. Bu makalede Macaristan İnternet Gazetecileri Birliği’nin açıklamasının yanında Baş Editörün mektubuna da yer verilmişti. Makalede ayrıca Devlet Televizyonu Şirketi’ndeki sansüre bir son verilmesi isteniyordu. 9. 2004’te başvurucu bir kitap yayınlamıştır. Kitabın her bir bölümünde Kültür Sanat Direktörü’ nün talimatları doğrultusunda söz konusu programda yayınlanmayan 2003 yılında yapılan röportajlardan seçmeler yer alıyordu. Kitapta bu röportajların yanında Baş Editör ile Kültür Sanat Direktörü arasındaki önerilen değişiklere ilişkin kurum içi yazışmalar da vardı. Kitabın bölümleri başvurucunun kişisel görüşlerini yansıtan olayların kısa bir girişi ve özeti mahiyetindeydi. Kitabın önsözünde Devlet Televizyonu’nda gerçekleştirilen sansüre ilişkin belgeye dayalı kanıtların olduğu söyleniyordu ve okuyucular kitapta yer alan belgelerin kültür sanat direktörünün denetleme görevinin gereği olarak meşru bir faaliyette bulunduğunu mu yoksa yayıncının ifade özgürlüğüne müdahale edildiğini mi gösterdiğini karar vermeye davet ediliyordu. 10. 11 Kasım 2004 tarihinde Televizyon Şirketi derhal geçerli olmak üzere başvurucunun ve baş editörün görevine son vermiştir. Başvurucunun işten çıkarılma sebebi özetle söz konusu kitabı yayınlayarak iş sözleşmesindeki sır saklama yükümlülüğünü ihlal etmesiydi. 11. Başvurucu işten çıkarılmasına karşı dava açmıştır. Başvurucu kurum içi yazışmaları, sendika başkanlığı görevi dolayısıyla ve Devlet Televizyonu’nda gerçekleşen sansüre yönelik harekete geçebilmek için edindiğini ve kitabı da bu amaçla yazdığını ileri sürmüştür. 12. Budapeşte İş Mahkemesi 8 Nisan 2008 tarihli kararıyla başvurucunun işvereninin rızası olmadan işvereni ile ilgili bilgi ve belgeleri açıklayarak iş sözleşmesinin 10. maddesindeki yükümlülüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle davayı reddetmiştir. 13. Başvurucu yayınladığı kitabın ne işverenine ne de başka bir kişiye zarar verdiğini, yayınladığı belgeleri işi dolayısıyla değil sendika başkanı olması dolayısıyla edindiğini, bu görevi dolayısıyla çalışma arkadaşlarının çıkarlarını temsil etme görevinin onu Devlet Televizyonu’nda uygulanan sansüre karşı harekete geçmeye zorladığını iddia ederek kararı temyiz etmiştir. Anılan nedenlerle işten çıkarılmasının gerekçesi olan iş sözleşmesinin 10. maddesindeki şartın gerçekleşmediğini ileri sürmüştür. 14.13 Şubat 2009 tarihinde Budapeşte Bölge Mahkemesi, İş Mahkemesi’nin dayandığı gerekçelerin yanında söz konusu kitabın yayınlanmasının Televizyon Şirketi’nin saygınlığı üzerinde zarar verici bir etkisi olabileceği gerekçesiyle temyiz talebini reddetmiştir. Bölge Mahkemesi’ne göre işten çıkarma işverenaçısından hakkın kötüye kullanılması olarak görülemezdi, çünkü başvurucu iş sözleşmesini imzalayarak ifade özgürlüğüne yapılan sınırlandırmayı gönüllü olarak kabul etmişti. 15. Başvurucu kararın tekrar incelenmesi için Yüksek Mahkemeye başvurmuştur. Başvurucu Televizyon Yönetimince bu meseleye ilişkin araştırma yapılması için gösterdiği çabaların sonuçsuz kalması üzerine son çare olarak Devlet Televizyonu’nda uygulanan sansür hakkında kamuoyunu bilgilendirmek için yazdığı kitabın, sansür uygulandığına yönelik iddiaların çürütülemediği de dikkate alındığında, iş sözleşmesine aykırı davranmaktan ziyade ifade özgürlüğünün kullanımı olarak görülmesi gerektiği gerekçesiyle hukuka aykırı bir şekilde işten çıkarıldığını ileri sürmüştür. 16. 26 Mayıs 2010 tarihinde Yüksek Mahkeme başvurucunun başvurusunu reddetmiştir. Başvurucunun ifade özgürlüğüne ilişkin iddialarıyla ilgili olarak davanın kapsamının başvurucunun iş sözleşmesindeki yükümlülüklerine aykırı davranıp davranmadığının incelenmesinin ötesine geçemeyeceğini belirtmiştir.Mahkemeye göre başvurucu işverenine ait dokümanları izinsiz bir şekilde yayınlayarak iş sözleşmesine aykırı davranmıştır. Yüksek Mahkeme başvurucunun ifade özgürlüğü hakkını kullanmasının iş sözleşmesinin ihlal edilmesini haklı çıkarıp çıkarmayacağı hususunu incelemekten özellikle kaçınmıştır. Bu karar 13 Temmuz 2010 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. II. İLGİLİ İÇ HUKUK 17. Anayasanın 61. maddesi “1. Macaristan Cumhuriyetinde herkes ifade hürriyetine ve kamu yararı olan bilgileri alma ve yayınlama hakkına sahiptir.” Söz konusu tarihte yürürlükte olan, 22 sayılı İş Kanunu’nun 96. bölümü, aşağıdaki gibidir: “Bir işçi veya işveren iş sözleşmesini karşı tarafın; a) İş ilişkisinden kaynaklanan önemli bir yükümlülüğünü kasten yada ağır ihmal suretiyle ihlal etmesi durumunda ihbar önelsiz feshedebilir.” HUKUKİ DEĞERLENDİRME I. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA 18. Başvurucu işverenine ait dokümanları içeren bir kitap yayınlaması nedeniyle Devlet Televizyonu’ndaki işine son verilmesinin ifade özgürlüğünü ve özellikle bilgi ve kanaatlerini üçüncü kişilere açıklama özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu iddiasını Sözleşme’nin 10. maddesine dayandırmaktadır. Sözleşme’nin ilgili maddesi ise aşağıdaki gibidir: “1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğü ve haber ve fikir alma ve de yayma özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir. 2. Görev ve sorumluluklarda yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Hükümet bu görüşe karşı çıkmıştır. A. Kabul Edilebilirlik 19. Mahkeme bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. paragrafının a) fıkrası bağlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik nedeni görmediğini kaydetmektedir. AİHM, bu nedenle başvurunun kabul edilebilir olduğunu belirtmiştir. B. Esas Hakkında 1. Tarafların Beyanları 20. Başvurucu yayınladığı bir kitap nedeniyle işten çıkarılmasının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvurucu Devlet Televizyonu’nda çalışan bir gazeteci ve sendika başkanı olarak televizyon şirketinde uygulanan sansür hakkında kamuoyunu bilgilendirme hakkının ve yükümlülüğünün olduğunu iddia etmiştir. Başvurucu ayrıca kitabında dile getirdiği iddiaların çürütülmediğini ve meslek etiğine uygun olarak iyiniyetle hareket ettiğini vurgulamıştır. 21. Başvurucu Yerel Mahkemeler‘in kararlarında sözleşmedeki haklarına ilişkin bir inceleme yapmadıklarını belirtmiştir. Başvurucu Yerel Mahkemeler‘in davanın niteliğini ve koşullarını dikkate almaksızın şekli olarak iş ilişkilerinde ifade özgürlüğünün sınırlı olabileceği olgusunu kabul ettiklerini vurgulamıştır. 22. Hükümet başvurucunun Devlet Televizyonu’nda çalışan bir işçi olarak iş sözleşmesine ve özellikle de sır saklama yükümlülüğüne uymak zorunda olduğunu ileri sürmüştür. Hükümete göre başvurucunun sendika başkanı olması onu iş sözleşmesindeki yükümlülüklerine uymaktan muaf tutmayacaktır. Başvurucu kitabı izin almaksızın yayınlayarak ve gizli kalması gereken belgeleri açıklayarak yükümlülüklerine aykırı davranmış ve bu nedenle sözleşmesi feshedilmiştir. 23. Hükümet ayrıca kitapta isim verilerek belirtilen kişilere ait ifadelerin ve yazışmaların yer aldığını, bu nitelikteki kişisel verilerin yayınlanmasının ilgilinin iznini gerektireceğini,ancak başvurucunun böyle bir izni almadığını ileri sürmüştür. 24. Hükümet başvurucunun ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale olmadığını, çünkü başvurucunun Devlet Televizyonu’nda uygulandığını iddia ettiği sansür hakkındaki kitabının yayınlandığını ve kitabın içeriğine herkesin ulaşabildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu bu görüşe karşı çıkmıştır. 2. Mahkemenin Değerlendirmesi a)Müdahalenin VarlığıHakkında 25. Mahkeme başvurucunun işten çıkarılmasının mesleki yeterliliğine ilişkin daha ileri bir inceleme yapılmaksızın kitabının yayınlanması nedeniyle meydana geldiğini gözlemlemektedir. Bu doğrultuda şikâyet edilen tedbir esasen ifade özgürlüğünün kullanımıyla ilgilidir (bkz. Wille/Lihtenştayn[BD], B.No: 28396/95, § 50, ECHR 1999-VII, andKudeshkina/Rusya, B.No: 29492/05, § 79, 26 Şubat 2009). 26. Mahkeme Sözleşme’nin 10. maddesinin koruma alanın işyerlerinde de geçerli olduğunu vurgular. Bu noktada başvurucu İş Kanunu hükümlerine tabi olsa da devlete ait bir televizyon şirketinde çalışmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece kamu hukuku ilişkilerine değil özel hukuk ilişkilerine de uygulanabileceğini hatırlatır. Buna ek olarak bazı durumlarda devletin özel hukuk kişileri arasındaki ilişkilerde de bireylerin ifade özgürlüğünü korumak şeklinde pozitif bir yükümlülüğü vardır ( Fuentes Bobo/ İspanya, B.No: 39293/98, §38, 29 Şubat 2000). 27. Mahkeme, başvurucunun işvereni hakkında gizli kalması gereken belgeleri içeren bir kitabı yayınlaması nedeniyle işten çıkarılmasının Yerel Mahkemelerce de kabul edildiği gibi, Sözleşme’nin 10. maddesinde korunma altına alınan haklarına bir müdahale oluşturduğu kanaatindedir. 28. Bu tür bir müdahale 10. maddenin ikinci paragrafındaki gereksinimleri yerine getirmediği takdirde söz konusu maddeyi ihlal edecektir. Bu nedenle müdahalenin “kanun tarafından öngörülen şekilde”, anılan paragrafta belirtilen bir ya da daha fazla meşru amaca yönelik olup olmadığının ve ilgili amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratikbir toplumda gerekli” bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir. b. Kanunla Öngörülme 29. Mahkeme, başvurucunun iş sözleşmesinin 10. maddesindeki yükümlülüğünü ihlal ettiği için İş Kanunu’nun 96. maddesindeki hükme dayalı olarak işten çıkarıldığı hususunda taraflar arasında bir tartışma olmadığını not etmektedir. c. Meşru Amaç 30. Mahkeme, müdahalenin Sözleşme’nin 10. Maddesinin 2. fıkrasında sayılan başkalarının saygınlığının ya da haklarının korunması amacına ilaveten gizli bilgilerin yayınlanmasının önlenmesi gibi meşru bir amaca da hizmet ettiğini kabul etmektedir. d. Müdahalenin Demokratik Toplumda Gerekli Olup Olmadığı i) Mevcut Olayda Uygulanabilecek Olan Genel Prensipler 31. Başvurudaki temel mesele ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplumda gerekli olup olmadığının incelenmesidir. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı sorusuna ilişkin temel ilkeler, Mahkeme içtihadında oturmuş olup, aşağıdaki gibi özetlenmiştir. (bkz, diğerleri arasında, Vogt/ Almanya,26 Eylül 1995, §52, Series A no. 323; Hertel/ İsviçre, 25 Ağustos 1998,§ 46, Steel ve Morris/ Birleşik Krallık,B. No. 68416/01, § 87, ECHR 2005-II): “(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. Maddenin 2. paragrafı uyarınca bu, kabul gören veya zararsız veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil, aynı zamanda kırıcı,şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik toplumun” olmazsa olmaz çok seslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10. Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve ikna edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir. (ii) 10. Maddenin 2.Fıkrasında belirtilen anlamda“zaruri” sıfatı “acil bir sosyal ihtiyaç” anlamındadır. Sözleşmeci Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve kararları kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir “sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir. (iii) Denetim yetkisinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere, davayı bir bütün olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirti- len gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de Mahkeme, ulusal otoritelerin 10. Madde kapsamında bulunan ilkelere uygun standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayalı oldukları konusunda olumlu kanaata varmalıdır.” 32. Mahkeme, başvurunun kamu televizyonu yayıncılarının gazeteciler tarafından eleştirilmesi kapsamında ifade özgürlüğünün ihlaline karar verildiği Fuentes Bobo ve Wojtas Kaleta/Polonya B.No: 20436/02, 16 Temmuz 2009) davalarıyla benzerlik gösterdiği kanaatindedir. Aynı şekilde bu başvuruda da başvurucu, yöneticilerini ve işverenini eleştiren bir kitap yayınlayan bir gazetecidir. Dolayısıyla bu başvuruda asıl sorun, bu nitelikteki kurumlarda çalışan gazetecilerin sadakat yükümlülüğünün sınırlarının nasıl tespit edileceği ve kamusal tartışmalarda gazetecilere ne gibi bir sınırlama getirileceğidir. Bu bağlamda Mahkeme çalışanların işverenlerine karşı bağlılık ihtiyat ve ketumluk ödevinin bulunduğunu da unutmamak gerektiğini kaydeder (bkz. Vogt/Almanya, 26Eylül 1995, §53,Series A no. 323; Ahmed ve Diğerleri/ Birleşik Krallık, 2 Eylül 1998, §55,Dava Raporları 1998-VI). Bu doğrultuda başvurucunun gizliliği ihlal ettiği için işten çıkarılması şeklindeki tedbir özünde Sözleşme’nin 10. maddesinin gerekleriyle uyumlu değildir. 33. Mahkeme mevcut davada İş Kanunu hükümlerine göre Devlet Televizyonu’nda çalışan başvurucunun durumunun; kamu görevlisinin tek başına ya da küçük bir grupla birlikte işyerinde olanların farkında olan bir kişi olması ve böylece işvereni ya da kamuoyunu haberdar ederek kamu yararına uygun olarak hareket edebilecek durumda olması halinden farklı olduğu kanaatindedir (bkz. Marchenko/Ukrayna, B.No: 4063/04, § 46, 19 Şubat 2009; Heinisch /Almanya, B.No: 28274/08, §§ 63-64, ECHR 2011; ve Bucur ve Toma/Romanya, B.No: 40238/02, § 93, 8Ocak 2013). Ancak kamuoyunun haber almasında önemli bir rol oynayan Devlet Televizyonu’nda çalışan başvurucunun Sözleşme’nin 10. maddesi açısından kamu görevlisi ile aynı kategoriye girip girmediğinin belirlenmesine gerek yoktur. Çünkü Devlet Televizyonu’ndaki programların şeffaf bir şekilde yönetilmesindeki kamusal fayda söz konusu tedbirin ölçülü olup olmadığının her durumda yerel makamlarca denetlenmesini gerektirecektir. 34. Sır saklama yükümlülüğü olan bir kişinin ifade özgürlüğüyle işverenin çalışanlarını yönetme hakkı arasında denge kurulurken Mahkeme içtihatlarında belirtilen şu hususlara bakılması gerekir (bkz. Guja/Moldova [BD], B.No:14277/04, §§ 74-78, ECHR 2008): İfşa edilen bilginin temsil ettiği kamu yararı, b) ifşa edilen bilginin gerçekliği, söz konusu ifşanın kamu kurumuna verdiği zarar c) ifşa eden kişinin bunu hangi saikle yaptığı) ketum olma yükümlülüğü karşısında ifşa eden kişinin üst ya da diğer yetkili makamlara başvurmasını müteakiben bu ifşa eylemini son çare olarak yapıp yapmadığı ve ifşa nedeniyle uygulanan yaptırımın ağırlığı 35. Söz konusu tedbirin ölçülü olup olmadığını değerlendirirken yargılamanın adil olup olmadığı ve sağlanan usuli güvenceler göz önünde bulundurulmalıdır (gerekli değişikliklerle birlikte yukarıda anılan Steel ve Morris/ Birleşik Krallık, § 95) Etkili bir yargısal denetim olmaması Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlaline yol açabilir (bkz. Saygılı ve Seyman/Türkiye B.No: 51041/99, §§ 24-25, 27 Haziran 2006, and Lombardi Vallauri/İtalya B.No: 39128/05, §§ 45-56, 20 Ekim 2009) Yerel Mahkemelerin gerekçesi Sözleşme’nin 10. maddesinde belirlenen genel ilkelerle uyumlu değilse, yetkili makamların takdir yetkisi çok daha dar olacaktır. Mahkeme’nin daha önce vurguladığı gibi tedbirin gerekliliği konusunda gerçekleştirilen hukuki incelemenin kalitesi, ilgili taktir yetkisinin uygulanması konusu dahil olmak üzere bu konuda özel bir önem taşımaktadır (bkz. Animal Defenders International/Birleşik Krallık [BD], B.No: 48876/08, § 108, ECHR 2013). ii) Belirtilen Prensiplerin Mevcut Olaya Uygulanması 36. Başvurucu kitabında Kültür Sanat Direktörü’ nün programda yaptığıdeğişikliklerin basın özgürlüğü ilkelerine uygun olmadığını iddia etmiştir. Başvurucu Kültür Sanat Direktörü’ nün programda yaptığı kesintilerin ve değişikliklerin sansür anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Ayrıca kitabın önsözünde başvurucu okuyucuları yayınlanan belgelerin sansürün kanıtı mı yoksa direktörün çalışanlarına verdiği talimatlar mı olduğu noktasında karar vermeye davet etmiştir. 37. Bu durumda kamu hizmeti yayıncılarının bağımsızlığının önemi göz önüne alındığında kitap, üçüncü kişilere ilişkin bilgiler ( bkz. Hükümetin bu kapsamdaki beyanları, §23) içerse de esasında kamu yararını ilgilendiren bir konuya ilişkindir. Bu bağlamda dava dosyasında herhangi bir üçüncü kişi tarafından söz konusu kitap hakkında bir iddia veya şikâyet olduğuna ilişkin bir bilgi olmadığı görülmektedir. 38. Mahkeme, başvurucunun iş sözleşmesinde gizlilik yükümlülüğü olsa da sendika başkanı ve gazeteci olarak söz konusu belgeleri kamuoyuna duyurmak ve kamu yararı olan meselelerde görüşlerini açıklamak gibi bir hakkı ve yükümlülüğü olduğu şeklindeki beyanını not etmektedir. 39. Mahkeme başvurucunun mesleğinin ve sendika başkanı olmasının müdahalenin demokratik toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirirken dikkate alınması gerektiği kanaatindedir. Gazetecilerin toplumda üstlendiği rol ve kamusal tartışmalara katkı sağlamak şeklindeki sorumlulukları dikkate alındığında bilgi ve düşünceleri yayma görevlerinin doğası gereği ketum olma yükümlülüğünün onlara aynı şekilde uygulanacağı söylenemez. Söz konusu dava bağlamında başvurucunun sadakatli ve ihtiyatlı olma yükümlülüğünün çalıştığı yayın şirketinin kamusal karakteri karşısında dengelenmesi gerekmektedir (bkz. yukarıda anılan Wojtas-Kaleta, §§ 45-47). 40. Başvurucunun durumuna ilişkin tüm bu unsurlar dikkate alındığında, Mahkeme yerel makamların başvurucunun kitap yayınlaması şeklindeki eyleminin sağladığı kamu yararına özel bir önem vermesi gerektiğini düşünmektedir. 41. İfşa edilen bilginin gerçekliği kriteri açısından, kitapta yayınlanan bilgilerin doğru olmadığı ne işveren tarafından ileri sürülmüştür ne de Yerel Mahkemeler bu bilgilerin doğru olmadığı,çarpıtıldığı ya da olgusal bir temelden yoksun olduğu şeklinde bir tespitte bulunmuştur. Ayrıca kitaptaki bazı ifadeler değer yargısı içeren ifadelerdir ve doğrulukları ispata elverişli değildir (bkz, örneğin, Lingens/Avusturya, 8 Temmuz 1986, § 46, Series A no. 103). 42. Söz konusu kitabın zarar verici olabileceğine ilişkin olarak Mahkeme, Bölge Mahkemesi’nin söz konusu kitabın televizyon şirketinin itibarı üzerinde potansiyel bir zarara yol açabileceği şeklindeki değerlendirmesini hatırlatır (bkz. yukarıda §14). 43. Bununla birliktebu başvurudaki sorun, kamuoyunda daha öncesinde bilinen ya da çok sayıda kişi tarafından öğrenilmiş olabilecek bilgilerin yayınlanmasının önlenmesinin gerekli olup olmadığına ilişkindir (bkz. Weber/İsviçre, 22 Mayıs 1990, § 51, Series A no. 177; and Vereniging Weekblad Bluf!/Hollanda, 9 Şubat 1995, §41, Series A no. 306-A). Mahkeme 9 Haziran 2003 tarihinde başvurucunun kitabının yayınlanmasından önce internet gazetesinde Devlet Televizyonu’ndaki sansüre ilişkin bir makalenin yayınlandığını kaydeder (bkz. yukarıda §8). Böylece söz konusu kitaptaki belgeler; Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen görev ve sorumluklar anlamında gizliliği ihlal etse de, genel olarak özü itibarıyla internette yayınlanan bir makale aracılığıyla daha öncesinde ulaşılabilir konumdadır ve çok sayıda insan tarafından öğrenilmiştir. 44. Söz konusu belgeleri yayınlamaktaki saik açısından başvurucu Devlet Televizyonu’ndaki sansüre kamuoyunun dikkatini çekmek için iyi niyetle hareket ettiğini iddia etmiştir. Hükümet açısından başvurucunun bu eyleminin amacı sözleşmesel yükümlülüklerinin bilerek ihlal edilmesinden başka bir şey değildir. 45. Kişisel hınç ya da şikâyet nedeniyle gerçekleştirilen bir fiil ya da özellikle, şahsi bir kazanç gibi çıkar için gerçekleştirilen bir fiil, yüksek bir korumadan faydalanmaz(Kudeshkina, yukarıda anılan, § 95). 46. Söz konusu davada başvurucunun saikinin yerinde olup olmadığı Yerel Mahkemeler önünde sorgulanmamıştır. Başvurucunun gizli belgelere kitabında yer vermesinin sansür hakkındaki iddialarını güçlendirmekten başka bir niyetle yapıldığı iddia edilmemiştir. Ayrıca kitapta haksız bir kişisel saldırının yer aldığı da söylenemez. 47. Mahkeme’ye göre başvurucunun söz konusu belgeleri yayınlaması Devlet Televizyonu’nun Genel Müdürü’ne yaptığı şikâyetin ve Baş Editörün yönetim kuruluna yazdığı mektubun bir karşılık bulmadığını görmesi üzerine gerçekleşmiştir (bkz. yukarıda §7 ve §8). Bu nedenle Mahkeme başvurucunun şirketteki gazetecilik faaliyetlerine yapılan müdahalelere karşı bir çare bulamadığını yani etkili bir alternatif yol olmadığını anladıktan sonra kitabı yayınladığı noktasında tatmin olmuştur. 48. Mahkeme ayrıca başvurucuya iş akdinin hemen etkili olacak şekilde feshedilmesi gibi oldukça ağır bir yaptırım uygulandığını kaydeder. 49. Son olarak,başvurucunun açtığı davanın incelenme şekline bakıldığında Yerel Mahkemeler başvurucunun işverenine zarar verdiği sonucuna ulaşmak için sadece kitabın yayınlanmasının yeterli olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak Yerel Mahkemeler başvurucunun kamu yararı adına ifade özgürlüğünü kullandığı şeklindeki savunmasını dikkate almamış, incelemelerini sadece başvurucunun akdi yükümlülüklerini ihlal ettiği hususuyla sınırlı tutmuşlardır. Dahası Yüksek Mahkeme kararında meselenin iş uyuşmazlığı ile sınırlı olduğunu, başvurucunun temel haklarıyla bir ilgisi olmadığını açıkça belirtmiştir (bkz. yukarıda §16). Sonuç olarak Sözleşme standartlarıyla ilke olarak uyumlu olabilecek yaklaşım; kitabının konusunun ve içeriğinin başvurucunun ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın kabul edilebilirliğini etkileyip etkilemediğinin ya da nasıl etkilediğinin incelenmesi olması gerekirken Yerel Mahkemeler bu hususu incelememişlerdir (bkz. Sokołowski/Polonya B.No: 75955/01, § 47, 29 Mart 2005; Ungváry ve Irodalom Kft./Macaristan B.No: 64520/10, §57,3 Aralık 2013). 50. Kamu yararını ilgilendiren meselelerde ifade özgürlüğü hakkının önemi ve diğer taraftan başvurucunun gazeteci olarak mesleki yükümlülükleri ve sorumlulukları ile çalışanların işverenine karşı yükümlülükleri ve sorumlulukları ve diğer farklı menfaatler dikkate alındığında Mahkeme başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplumda gerekli olmadığı kanaatindedir. 51. Açıklanan nedenlerle, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir. II. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI 52. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir: “Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf‟ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme,gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” A. TAZMİNAT 53. Başvurucu maddi tazminat olarak 32.250 avro tazminat talep etmiştir. Bu miktar açtığı davaları kazanması durumunda kendisine ödenecek olan gelir kaybından oluşmaktadır. Başvurucu manevi tazminat olarak 10,000 avro ödenmesini talep etmiştir. 54. Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir. 55. Mahkeme, başvurucunun işten çıkarılmasının sonucu olarak maddi ve manevi olarak zarar gördüğünü kabul etmektedir. Hakkaniyet temeline dayanarak bir karar verilmesi gerektiği göz önüne alındığında, Mahkeme maddi ve manevi tazminat olarak başvurucuya 5.000 avro ödenmesine karar vermektedir. B. MASRAFLAR VE GİDERLER 56.Başvurucu ayrıca, Mahkeme önündeki yargılama masraf ve giderleri için toplamda 1.440 avro talep etmektedir. Bu miktar başvurucunun üç dereceli yargılama aşamasında ödediği harçlar ve davalı hükümete ödediği yargılama masraflarından oluşmaktadır. 57. Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir. 58. Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurucuya, masraf ve giderlerin ödenmesine karar verilebilmesi için, bu masraf ve giderlerin gerçek, zorunlu ve miktar bakımından makul olduğunun ortaya konulması gerekmektedir. Mahkeme, somut olayda elinde bulundurduğu belgeleri ve yukarıda belirtilen ilkeleri göz önünde bulundurarak, başvurucuya ihlali önlemek için mahkemeler önünde yaptığı tüm masraflar için 1.400 avro ödenmesine karar vermektedir. C. GECİKME FAİZİ 59. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası‟nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir. BU NEDENLERLE MAHKEME; OYBİRLİĞİYLE 1.Başvurunun kabul edilebilir olduğuna, 2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine, 3. a) Davalı Hükümet tarafından başvurucuya, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi doğrultusunda, üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı devletin para birimine çevrilmek üzere i) her türlü vergiden muaf tutularak, başvurucuya maddi ve manevi zarar için 5.000 avro, ii) her türlü vergiden muaf tutularak, başvurucuya masraf ve giderler için 1.440 avro ödenmesine, b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren öde- menin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar verir. 4. Başvurucunun adil tazmine ilişkin taleplerinin geri kalanını reddeder. İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77.maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 21 Ekim 2014 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. Stanley Naismith Guido Raimondi Yazı İşleri Müdürü Başkan SONUÇ Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu kararında ilk olarak; başvurucunun Macar Devlet Televizyonu’nda uygulanan sansür hakkında yazdığı kitabı yayınlamasını müteakiben işten çıkarılmasının ifade özgürlüğüne bir müdahale oluşturduğunu kabul etmiştir. İkinci olarak; başvurucunun işten çıkarılmasının İş Kanunu’nun 96. maddesi uyarınca kanunla öngörüldüğünü ve başkalarının haklarının korunması ve gizli bilgilerin yayınlanmasının önlenmesi gibi meşru amaçlara hizmet ettiğini kabul etmiştir. Ancak işten çıkarılma şeklindeki tedbirin demokratik toplumda gerekli ve ölçülü olmadığını belirtmiştir. Mahkeme bu kararında başvurucunun kamu yararını ilgilendiren bir meseleyi ifşa ettiği için ihbar önelsiz bir şekilde işten çıkarılmasının ağır bir yaptırım olduğunu söylemiştir. Mahkeme bu sonuca ulaşırken başvurucunun televizyon yöneticileri ile görüşmesinden sonuç alamaması üzerine son çare olarak kitabı yayınladığı hususuna dikkat çekmiştir. Mahkeme, Yerel Mahkemelerin bu meseleye ifade özgürlüğü meselesi olarak değil sözleşmesel yükümlülüklerin ihlali olarak yaklaşmasını eleştirmiştir. Bu kararın whistleblowerların korunması hususuna katkı yapacak nitelikte bir karar olduğu kuşkusuzdur. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 30 Nisan 2014 tarihli ve CM/Rec(2014)7 sayılı whistleblowerların korunması konulu tavsiye kararında da belirtildiği gibi kamunun menfaatlerini tehdit edecek ya da zarar verecek nitelikteki bilgileri ifşa eden bu kişiler devlet politikalarının şeffaflığına ve demokratik hesap verilebilirliğe katkıda bulunmaktadır.
  5. İİK m. 82, I/1 uyarınca devlet malları haczedilemez. Bu kural uygulamada borçlu devlet kurumunun borcu ödemekten kaçınmak için sıklıkla kullanılmakta ve bu durum da şikâyetlere yol açmaktadır. Anayasa Mahkemesi söz konusu kuralın anayasaya aykırı olmadığı yönünde bir karar vermiştir. Buna karşılık alacağını alamayan bir limited şirketin başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yapmış olduğu inceleme sonucunda bu tip bir uygulamanın Ek 1 Numaralı Protokolün 1. maddesinde düzenlenmiş bulunan mülkiyet hakkının bir ihlali olduğu sonucuna varmıştır. IIK m. 82, I/1 ’de düzenlenmiş bulunan devlet mallarının haczedilmezliği kuralı anayasaya aykırı olup bu konuda yeni bir düzenlemeye gidilmesi zorunludur. Dr. Cenk AKİL Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Medenî Usûl ve Icra-Iflâs Hukuku Anabilim Dalı. Bu Makale, Hakem İncelemesinden geçmiştir. ANKARA BAROSU DERGİSİNİN 2012/2 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR. I. Giriş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin belediyeden alacağını alamayan bir limited şirketin Türkiye’ye karşı yapmış olduğu başvuru üzerine vermiş olduğu karar ile “devlet mallarının haczedilmezliği kuralı ’ yeniden gündeme taşınmıştır. Aşağıda öncelikle söz konusu Avrupa Insan Hakları Mahkemesi kararına yer verilecek daha sonra ulusal yargı kararları ışığında bu kurala verilen anlam ile bu kuralın anayasaya uygun olup olmadığı irdelenecektir. II. Avrupa İnsan Haklari Mahkemesi Kararının Özeti[1] UYGURER İNŞAAT SAN. TİC. LTD. ŞTİ. / TÜRKİYE DAVASI 26664/05 STRAZBURG 06 EKİM 2009 İKİNCİ DAİRE Işbu karar AlHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir. USUL Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (26664/05) no’lu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Uygurer inşaat San. Tic. Ltd. Şti.’nin (başvuran) Avrupa Insan Hakları Mahkemesi’ne 28 Haziran 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi—AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, Ankara Barosu avukatlarından C. Uygurer tarafından temsil edilmektedir. OLAYLAR I. DAVANIN KOŞULLARI Başvuran, Ankara’da bulunan bir limited şirketidir. Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran, Körfez Belediyesi’ne (Kocaeli) ait bina*ların yenilenmesi işini gerçekleştirmiştir. İşin bitiminde, Belediye, başvurana, 13.019.267.601 TL borçlanmıştır. Ödeme yapılmadığı gerekçesi ile başvuran, icra işlemi başlatmıştır. 14 Ocak 2005 tarihinde, Körfez İcra Müdürlüğü, Belediye hakkında, 18.985.000.000 TL (Yaklaşık 10.629 Euro) tutarında ödeme emri çıkarmıştır. 11 Şubat 2005 tarihinde, tamamlanan işlerin alacağını tahsil edemeyen başvuran, Belediye’nin hesap ve taşınmazlarına haciz koydurmuştur. 16 Şubat 2005 tarihinde, İcra Müdürlüğü’nün talebi üzerine Belediye’nin banka hesapları bloke edilmiştir. 21 Şubat 2005 tarihinde, Belediye, İcra İflas Kanunu’nun 82/1 maddesi ve Belediye Kanunu’nun 15. maddesi uyarınca Belediye’ye ait fonların kamu hizmetine tahsis edilmiş olduğunu ve haciz edilemeyeceğini ileri sürerek başvuran hakkında İcra Hukuk Mahkemesi’nde dava açmıştır. Sonuç olarak, Belediye, hesapları üzerindeki haczin kaldırılmasını ve icra takibinin durdurulmasını talep etmiştir. Aynı gün, İcra Hukuk Mahkemesi, idari bütçe ile Belediye’ye ait tüm hesapların kamu hizmetine tahsis edilmiş olduğu ve kamu hizmetine tahsis edilen hesaplara haciz konulamayacağı tespitinde bulunarak, Belediye’nin talebini haklı bulmuştur. HUKUK I. EK 1 NO’LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Belediye’den alacağını tahsis edememekten şikayetçidir. Başvuran, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi ile öngörüldüğü şekli ile mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Hükümet, söz konusu iddiaya karşı çıkmaktadır. A. Kabul edilebilirliğe ilişkin Hükümet, başvurunun vaktinden önce yapıldığı ve altı ay kuralına riayet etmediği ve Körfez İcra Hukuk Mahkemesi’nin kararına itiraz etmeyerek iç hukuk yollarını tüketmediği gerekçesi ile reddedilmesi gerektiğini savunmak*tadır. Hükümet ayrıca, başvuranın, belediye bütçesinin haczedilemeyeceğine ilişkin karara karşı idare mahkemelerine başvuruda bulunabilme veya belediye hesapları ile ilgili olarak kamu hizmetlerine kullanılmaması dışında bir geçici tedbir talep edebilme imkânına sahip olduğu kanaatindedir. Bununla birlikte başvuran, Borçlar Kanunu uyarınca tazminat davası da açabilirdi. Başvuran, söz konusu argümanlara itiraz etmektedir. AİHM daha önce, Hükümet tarafından belirtilen başvuru yollarının, bu tür davalarda ilgilinin şikâyetlerini gidermek için yeterli kabul edilemeyeceğini belirttiğini hatırlatmaktadır (Üç başvuru-Türkiye, başvuru no: 44766/98, 44771/98, 44772/98, 13 Mayıs 2004). AİHM, mevcut davada bu şekilde benimsenen sonuçtan sapmak için hiçbir neden görememekte ve Hükümet’in bu konudaki itirazını reddetmektedir. Ayrıca AİHM, iddia edilen ihlalin devam ettiği durumlarda, altı ay süresinin, söz konusu durumun sona erdiği andan itibaren başlayacağını hatırlatmaktadır (Marinakos-Yunanistan, başvuru no: 49282/99, 29 Mart 2004). Buna karşın başvuranın, İcra Hukuk Mahkemesi’nin kararını takiben altıay süresi içerisinde harekete geçip geçmediğini tespit etmek gerekmektedir. Dolayısıyla Hükümet’in bu hususta yapmış olduğu ön itirazının reddedilmesi gerekmektedir. AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanak*tan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabul edilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabul edilebilir niteliktedir. A. Esasa ilişkin AİHM, içtihadından doğan ilke uyarınca, ileri sürülebilirliği yeterince ortaya konulduğunda bir alacağın, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca “mülk” olarak değerlendirilebileceğini hatırlatmaktadır (bkz, Stran ve Stratis Andreadis Yunan Rafineleri — Yunanistan, 9 Aralık 1994 ve Bourdov — Rusya, başvuru no: 59498/00). İşbu davada bu durum söz konusudur. Bilahare AİHM, özellikle bazı devletlerde paranın değer kaybetmesi göz önüne alındığında, Yüksek Sözleşmeci tarafın borcunu çok uzun sürede gecikmeli olarak ödemesinin, ileri sürülebilir bir alacağı bulunan kişinin maddi kaybının artmasına neden olduğunu ve söz konusu kişiyi belirsiz bir durumda bıraktığını belirtmektedir (bkz Akkuş - Türkiye, 9 Temmuz 1997). AİHM, mevcut davada, Körfez İcra Müdürlüğü’nün başvuranın alacağı olduğunu kabul ettiğini ve Belediye hakkında 18.985.000.000 TL tutarında ödeme emri çıkardığını gözlemlemektedir. Cebri icra işlemi başlatılmasına rağ*men, ilgili ulusal düzenleme dikkate alındığında, başvuran, söz konusu alacağını elde edememiştir. Bununla birlikte, sunulan bilgiler göz önüne alındığında, söz konusu ödeme halen yapılmamıştır. Bu itibarla, Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği hükmüne varmak uygun olacaktır (benzer dava bkz, Kanioğlu ve diğerleri — Türkiye, başvuru numaraları: 44766/98, 44771/98 ve 44772/98, 11 Ekim 2005). II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA A. Tazminat Başvuran, ticari ödeme yapılmaması nedeniyle uygulanacak faiz ve KDV oranı ile birlikte hesaplanmak üzere alacağından kaynaklanan maddi zararın 30.420 TL’ye [yaklaşık 14.659 Euro] tekabül ettiğini belirtmektedir. Başvuran, ayrıca 1.500 Euro manevi tazminat talep etmektedir. Hükümet, söz konusu iddialara itiraz etmektedir. AİHM, başvurana, alacağına tekabül eden miktar olan 10.629 Euro maddi tazminat ve 1.500 Euro manevi tazminat ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir. B. Yargılama masraf ve giderleri Başvuran, ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 1.435 TL talep etmekte ancak AİHM önünde yapmış olduğu harcamalar için herhangi bir talepte bulunmamaktadır. Başvuran, bu hususta hiçbir belge sunmamaktadır. Hükümet, söz konusu talebe karşı çıkmaktadır. AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran ancak gerçekliğini, gerek*liliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Mevcut davada sahip olduğu unsurları ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alan AIHM, ulusal yargılamada yapılan yargılama masraf ve giderlerine ilişkin talebi reddetmektedir. C. Gecikme faizi AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir. BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE, 1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna; 2. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine; 3. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana aşağıdaki miktarların ödenmesine: i. her türlü vergiden muaf tutularak 10.629 Euro (on bin altı yüz yirmi dokuz Euro) maddi tazminat ii her türlü vergiden muaf tutularak 1.500 Euro (bin beş yüz Euro) manevi tazminat b) söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına; 4. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine; KARAR VERMİŞTİR. İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 06 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. III. Devlet Mallarinin Haczedilmezliği Hakkinda Teorik Bilgiler ve Ulusal Yargı Merciilerinin Vermiş Olduğu Kararlar, Bu Bilgiler Işığında Kararın Değerlendirilmesi A) TEORİK BİLGİLER 9.6.1932 tarih ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Haczi caiz olmayan mallar ve haklar” başlıklı 82. maddesinin birinci fıkrası birinci bendi uyarınca “Devlet malları ile mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar” haczedilemez. “Mahsus kanunlarında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar” ifadesi 1965 yılında 538 sayılı Kanun[2] ile eklenmiştir. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun kabulü sırasında 82. maddesinin devlet mallarının haczedilemeyeceğine ilişkin hükmü[3] kabul edilirken Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda yapılan tartışmalarda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür[4]. İcra ve İflas Kanunu m. 82’de hükme bağlanan “devlet mallarının haczedil*mezliği kuralı ’ uygulamada çeşitli problemlere yol açmıştır. Özellikle devletin hangi mallarının devlet malı sayılacağı, özellikle devletin ve diğer kamu kuru*luşlarının özel malvarlığının da buraya dâhil olup olmadığı tartışma konusu olmuştur[5]. Devlet mallarına ilişkin mevzuatımızdaki tek tanıma 1050 sayılı faziletin mümessilidir. Onun da bir şahsiyeti olduğuna göre alacaklı ve borçlu olması hayatın icabındandır Efradına karşı alacaklı veya borçlu olan Devletin vazifesi her namuslu müessese gibi bunu ödemektir. Aslolan bu vaziyeti ihlal edecek vaziyette Devlet mallarının haczine gitmek tabiat ile çok aykırı bir şey olur. Ancak devletin muayyen kanunları ile amme işlerinin tanzimi ile alakadardır... Devlet borcunun zamanında tediyesi hakkında bir kayit olmadığından bu vatandaşın alacağını alalamamasından dolayı Devlete karşı emniyeti münselip olur. Hâlbuki Devlet, efradının kendisine karşı olan itimadını selbetmemekle mükellef olduğundan muayyen vaziyetlerde borçlarını ödemesi lazımdır.''. Tokat milletvekili Nazım B. İse nefi hazine düşüncesini eleştirmiştir: "icra kanununa bu kaydi korsak maliye memurları zannederiz ki kendilerini daha mukayyet göreceklerdir. Küçük memurlar da nefi Hazine cümlesi ile ifade edilen bir zihniyet vardır. Yani Devletin vermeğe mecbur olduğu ve vermesi kendi şerefi iktizasından bulunduğu parayı vermemek dahi neft hazine addolunur. Hâlbuki bu nefi hazine değildir. Devletin kendi mahkemesinden millet namına icrayi kaza eden bir mahkemeden verilen bir hükmü icra etmemesi Devletin zarardır, nefi değildir.'’. Söz konusu kurala taraftar olan Tekirdağ milletvekili Faik B. İse .Devletin tahakkuk etmiş borçlarını da efrat borcu gibi vaktinde ödemesi hususunda müşterekiz. Kanunlarla bu şekilde katiyen mükellef tutulmalıdır. Fakat efrat hakkında ödemeği temin için vazedilmiş olan ahkâmın Devlet üzerinde de aynen tatbikına imkan yoktur. Devletin mallarının haczedilmemesi esbabını bazı arkadaşlar izah ettiler. Çünkü Devletin mal kaçırması ihtimali varit değildir. Devletin malları ya doğrudan doğruya amme hizmetlerinin ifasına mahsustur veya iradı Devletin bütçesi mayanına dâhildir. Bu itibarla yine amme hizmetlerine mahsustur. Günün birinde Devletin emvali üzerine haciz vazı vaziyeti Devleti bir gün müşkül vaziyete sokabilir. Sonra borçlarını eda edecek olan Hükümetin elinde bir bütçesi vardır.'. Aksaray Milletvekili Ahmet Süreyya B. ise .Haddizatında gayrikabili inkârdır ki, Devlet, icrasını yani maddi neticesini elde etmeyi bütün kanunlar ahkâmı ve teşkilatı esasiye kanunun ruhu müşterekile taahhüt mesuliyeti altında tuttuğu katileşmiş hükümlerin infazı zaruretinde iken iş kendisine taalluk ettiği zaman bundan kaçınması manasız olur. Devlet mefhumuna, Devlet haysiyetine yakışmayan bir tecelli olur... ’ diyerek bu konudaki görüşünü dile getirmiştir. İzmir milletvekili Halil B., 82. maddeye "ilama müstenit Devlet borcunun senesi zarfında ödenmesine imkan bulunamayan ahvalde gelecek sene bütçesine ithali şarttır ’ fıkrasının ilavesine şu sözlerle karşı çıkmıştır:".Devletin efrada, eşhasa nereye olursa olsun borcunu vermesi elbette kendi şerefi iktizasındandır. Eşhas gibi Devlette itibar ile yaşar. O da, eşhas gibi kredi ile yaşar. Elbette borcunu ödemesi lazımdır. Devleti idare edenler ve Heyeti Celileniz en büyük salahiyeti haizdir. Devlet borcu meselesinde icra kanununa bu suretle bir kayıt konup senei atiye bütçesine dalgalı borçlar için mutlaka tahsisat konacaktır derseniz bu, yalnız dalgalı borçlara mahsur kalmamalı, umumi olmalıdır. Fakat böyle bir kayıt koyarak Hükümeti mecburiyet altına sokmak doğru olmaz. Hakikaten Devlet şahsiyetile efrat birbirine gayrikabili kıyastır.’. Bu tartışmalar için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi, C. 9 (1932), s. 16-19. [6] Karayalçın, s. 127. Yılmaz’a göre İİK m. 82, I/1 hükmü (ve orada yollama yapılan ilgili özel kanun hükümleri) karşısında haczedilemeyen malların dört kategoride toplanması mümkündür. Bunlar, devlet (kamu) malları, devlet malları gibi olan mallar, devlet Muhasebei Umumi Kanunu’nun 2. maddesinde rastlanılmaktadır. Buna göre, “Devlet emvali, Devletçe tarh ve cibayet olunan her türlü menkul ve gayrimenkul eşya, emval ve kıyem ve esham ve her türlü menkul ve gayrimenkul eşya, emval ve kıyem ve bunların hâsılat ve icaratı ile satış bedellerinden terekküp eder’. Bu tanımdan yola çıkan bir görüşe göre 1050 sayılı Kanun “devlet malları” kavramını dar anlamda kullanarak sadece genel bütçeli idarelerin tapuya tescil edilebilecek nitelikteki mallarını esas almıştır. Şu halde kamu hizmetine doğrudan yararı olabilen ve özellikle taşınmaz niteliğindeki pek çok mal bu kapsamın dışında kalmaktadır. Bir diğer görüşe göre ise “devlet malları’ ile gerek kamu hizmetlerine doğ*rudan doğruya tahsis edilmiş bulunan ve gerekse temin ettiği mali menfaatler ve saire ile dolayısıyla yararlanılan tüm mallar kastedilmektedir. Devlet malları, Türk hukuk öğretisinde Fransız hukukunun da etkisiyle[6] devletin kamu malları ve özel malları olmak üzere ikiye ayrılmaktadır[7]. Kamu malları konusunda kanuni bir tanım bulunmamaktadır. Öğretide ise kamu mal*ları sürekli olarak genel amaçlara, halkın kullanmasına ve yararlanmasına tahsis edilmiş olan eşyalar olarak tanımlanmaktadır. Kamu malları kendi içerisinde sahipsiz mallar, orta malları ve hizmet malları olmak üzere üçe ayrılmaktadır[8]. Sahipsiz mallar ile kastedilen herkesin doğrudan doğruya ortak yararlanmasına doğal nitelikleri gereği açık olan mallardır[9]. Orta malları ile devlet ya da bir kamu tüzel kişisi tarafından herkesin ya da bir kısım halkın doğrudan doğruya yararlanmasına ya da kullanılmasına özgülenen yerler kastedilmektedir[10]. Hizmet malları ise kamu hizmeti ile yakından ilgili olan, kamu hizmetinin bir unsuru olacak şekilde bir hizmete tahsis edilmiş bulunan mallardır[11]. Bu mallardan kamunun yararlanması dolayısıyladır. Devletin özel malları yani, kamu tüzel kişilerinin özel malları ise kamu tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan ama kamu yararına tahsis edilmemiş olan mallardır. Bunlar hakkında kamu hukuku değil, özel hukuk uygulanır ve bu mallara ilişkin uyuşmazlıklara adli yargıda bakılır[12]. Devlet mallarının nelerden ibaret olduğunun açıklığa kavuşturulması bu tartışmaların önüne geçilebilmesi açısından bir zorunluluk haline gelmiştir[13]. Çünkü devlet mallarının haczedilmezliği hükmünün en önemli gerekçesi, kamu hizmetlerinin aksatılmadan ve kesintiye uğratılmadan görülmesini temin etmektir. Buna karşılık devletin ticari işte kullandığı taşınmazların haczi ile kamu hizmetinin aksatılması yahut kamu menfaatinin ihlal edilmesi[14] gibi bir durum ortaya çıkmış olmaz[15]. O nedenle devlet mallarının haczedilmemesi kuralı kanımızca sadece devletin yukarıda zikredilen kamu malları bakımından geçerli olmalı; buna karşılık, devletin özel mallarının haczi kabul edilmelidir. Diğer bir deyişle, sadece kamu malları haczin kapsamı dışında tutulmalıdır. Bunun gerekçeleri şu şekilde özetlenebilir[16]: 1. Kamu gücü devlet tarafından kullanılır. Devletin kendi kendine karşı güç kullanması düşünülemez. 2. Devlet, borçlarını bütçe konusundaki usullere uygun olarak ödedi*ğinden, bu usullere uyulmaksızın yapılan hacizler Bütçe Kanunu’na aykırılık teşkil eder. 3. Devlet mallarının haczi, bu malların özgülenme biçimini değiştirdi*ğinden devlet malvarlığında ve mali hukukta istikrarı bozar. 4. Devletin borçlarının rızasıyla ödeyeceği farz olunur. Ödememesi duru*munda, bütçede ödenek de varsa şikâyet yoluna başvurulur. 5. Bir alacaklının kişisel menfaati için devlet mallarının haczi, özel men*faatin kamu menfaatine tercih edilmesi anlamına geleceğinden kabul edilemez. Burada üzerinde durulması gereken bir başka husus da bazı kanunlarda bazı kurumların mallarının “devlet malları hak ve rüçhanlığını haiz olduğunun’ hükme bağlanmış olmasıdır[17]. Böyle bir durumda borçlu kamu tüzel kişisinin borcundan dolayı onun mallarının haczedilip haczedilemeyeceği belirlenirken söz konusu tüzel kişinin kuruluş kanununu dikkatle incelemek gerekir. Zira bahsi geçen kanunlarda haczi yasaklayıcı ya da önleyici açık ya da dolaylı bir hüküm bulunmaması durumunda çeşitli Yargıtay kararlarında haklı olarak bu kurumların bazı mal ve haklarının haczedilebileceği sonucuna ulaşılmıştır1241. IV. Devlet Mallarinin Haczedilmezliği Kuralına İlişkin Olarak Ulusal Yargı Kararlarından Örnekler A) YARGITAY HUKUK GENEL KURULU’NUN 4.10.1974 TARİH VE E. 1971/261, K. 1974/1050 SAYILI KARARI Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu kararında[18], mahkeme ile özel daire arasın*daki uyuşmazlığın İİK m. 82, I/1’de geçen “Devlet malları ile mahsus kanun*larında haczi caiz olmadığı gösterilen mallar”ın haczedilememesi kurulanın Kızılay’ın malları bakımından da uygulanmasının mümkün olup olmadığı noktasında toplandığını; Kızılay’ın hukuki nitelikçe Dernekler Kanunu’na tâbi kazan ve paylaşma amacı gütmeyen bir özel hukuk tüzel kişisi olduğunu, özel hukuk tüzel kişilerinin mallarının ise devlet malı sayılmasının olanaksız olduğunu; bir derneğe mevzuata uygun olarak kamu yararına çalışan dernek niteliği verilmesinin bu konuda bir değişiklik meydana getirmeyeceğini, öte yandan özel bir kanun ile de İcra ve İflas Kanunu’nun 82. maddesinde öngö*rüldüğü biçimde, Kızılay’ın mallarının haczedilemeyeceği yolunda bir kural konulmadığını dile getirmiştir. B) ANAYASA MAHKEMESÎ’NÎN 21.10.1992 TARİH VE E. 1992/13, K. 1992/50 SAYILI KARARI[19] Anayasa Mahkemesi, Suluova İcra Mahkemesi tarafından itiraz yolu ile yapılan anayasaya aykırılık başvurusu incelemiş ve devlet mallarının haczedilemeyeceğini düzenleyen İİK m. 82, I/1’in oy çokluğu ile anayasaya aykırı olmadığı sonu*cuna varmıştır. Suluova İcra Tetkik Mercii yaptığı başvuruda anılan hükmün Anayasa’nın 10. maddesinin üçüncü ve 138. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi yapmış olduğu inceleme sonucunda, devlet mallarının haczedilemeyeceğine ilişkin kuralın devletin borçlarını kendiliğinden ödeyeceği ve bunun hukuk devletinin gereği olduğunu; devlet mallarının haczinin bu malların kullanma biçimini değiştireceğini, devlet malvarlığında ve mali hukukta sürekliliğe engel olarak, kamu yararına zarar vereceğini; uyuşmazlık konusu olayda, borcun hiç ödenmemesinin değil, bütçe olanaklarına göre yılını aştığı için gecikerek ödemenin sağlanacağını; devletin etkinliklerinde kamu hizmeti ve dolayısıyla kamu yararı önde geldiğinden, bir alacaklının kişisel çıkarı için devlet mallarının haczinin, özel yararın kamu yararına yeğlenmesi sonucunu doğuracağını ifade etmiştir. Yüksek Mahkeme, eşitlik ilkesi bakımından yaptığı değerlendirmede ise özetle, yasa önünde eşitliğin, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmeyeceğini, Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitliğin mutlak bir eşitlik olmayıp, haklı nedenlerin varlığı durumunda farklı uygulamalara olanak veren bir ilke olduğunu, durum ve konumlardaki farklılığın, hukuksal özelliklerin, kimi kişiler ya da topluluklar ve kuruluşlar için değişik kurallar ve değişik uygulamaları gerekli kıldığını, aynı durumda olanlar için ayrı düzenleme yapmanın Anayasa’ya aykırılık oluşturacağını, kamu yararı ya da başka haklı nedenlere dayanılarak yasalarla farklı uygulamalar getirilmesiyle eşitlik ilkesi*nin zedelenmeyeceğini, kimi kişileri konum farkı nedeniyle, belli bir konuda öbürlerinden ayrı tutmanın, ayrı düzenlemeye bağlı kılmanın ya da genel bir düzenlemenin kapsamı dışında bırakmanın, onlara ayrıcalık tanımak olmayıp durumlarındaki değişikliğin bir gereği olduğunu; yasayla getirilen kısıtlama*nın topluma sağlayacağı yararın kişilerin uğrayacağı zarara göre ağır basması durumunda burada kamu yararının varlığını kabul etmenin gerekeceğini; bu konuda da biriyle toplum yararının karşılaştığı durumlarda toplum yararının üstün tutulmasının doğal olduğu; ayrıca, kamu yararına dayanılarak, ayrım yapılmasının eşitlik ilkesini zedelemeyeceğini ve kamu yararının “kişinin ve toplumun huzur ve refahını sağlamak’” anlamına geldiğini; toplumsal yaşamın adalet ve kararlılık içinde oluşmasını sağlayan öğenin, devletin, gerçek kişilere tanımayan üstün iradesi olduğunu; kişilere getirilen kimi yükümlülüklerin devlete yüklenilmesini istemenin eşitlik ilkesiyle bağdaşmayacağı gibi, toplum*sal yaşamın dengeli ve sağlıklı biçimde sürdürülmesine olanak veren “devlet” kavramının üstün anlamı ile de bağdaşmayacağını; devlet mallarının haczedilmesinin devlet kavramı ve işlevleri karşısında olanaksız olduğunu; devletin varlığını sürdürebilmesi ve yargı ve cebri icra görevi de içerisinde olmak üzere, kamu hizmetlerini yürütebilmesi için yapılan bu düzenlemenin kamu yararını gerçekleştirmeye yönelik olup, haklı bir nedene dayandığından eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmayacağını dile getirmiştir. Anayasa Mahkemesi, devlet mallarının haczedilmezliği kuralının Anayasanın 148. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı bulunduğu iddiasına ilişkin olarak yaptığı inceleme sonucunda ise hukuk devletinde yasama, yürütme ve yargı organlarının, yetkilerini ancak Anayasa ve yasaların çizdiği sınırlar içinde kullan*mak zorunda olduklarını; Anayasa’nın 11. Maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu, 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem v e işlemlerine karşı, yargı yolunun açık bulunduğunu, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlü olduğunu; 138. maddesinde bu organlar ve idarenin mahkeme kararlarını, hiçbir surette değiştiremeyeceklerinin ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyecekleri- nin vurgulandığını; kamulaştırma, kamu yararı amacıyla özel mülkiyet içinde bulunan kimi taşınmaz malların devlet ya da kamu tüzel kişilerine duyulan gereksinme sonucu başvurulan bir yol olduğunu; bu yolla tek yanlı irade ile ve bir bedel karşılığında idarenin kendisine lazım olan taşınmaz malların mülkiye*tini kazandığını; Anayasa’nın 46. maddesinde, kamulaştırılan taşınmaz malların karşılıklarının nakden ve peşin ödenmesi koşulunun kimi ayrıcalıklar dışında benimsenmiş olduğunu ve gerçek karşılığın nasıl saptanacağının 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda gösterildiğini; yönetimin her türlü işlem ve eyleminin yargı denetimine bağlı tutulmasının hukuk devleti ilkesinin bir gereği olduğunu; yönetimin, yargı kararlarını yerine getirmek zorunda olduğunu, yönetimin yargı kararlarını yerine getirmekte gecikmesi ya da yerine getirmemesinin yönetimin tazminata mahkûm edilmesini gerektiren bir hizmet kusuru olduğu gibi görevi savsaklama ya da görevi kötüye kullanma suçunu da oluşturacağını; devlet mal*larının haczolunmazlığı kuralının kamu hizmeti görevini yerine getirmenin bir gereği olduğunu; bu yolla, hem devletin ve kamunun hem de ilgili öbür yasa kurallarıyla kişilerin zararlarının önlenmiş olduğunu, öte yandan bu ilkenin kabulüyle, haklı ve anayasal bir neden olmaksızın mahkeme kararlarının yerine getirilmesinin geciktirilmesi olanağının borçlu yönetimin istencine (iradesine) bırakılmış olduğu görüşünün de geçersiz olduğunu; belirtilen nedenlerle itiraz konusu kuralın Anayasa’nın 138. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırılık iddiasının yerinde görülmediğini ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararına karşı Yekta Güngör Özden, Güven Dinçer, Servet Tüzün ve Mustafa Gönül muhalif kalmış ve karşı oy yazıları yazmışlardır. Yekta Güngör Özden yazmış olduğu karşı oy yazısında[20], özetle, hukuk devletinin en belirgin özelliğinin devletin tüm eylem ve işlemlerini yargı dene*timine açık tutmak, hak arama özgürlüğünün işlerliğini her alanda yaşama geçirmek ve kendisiyle yurttaşları arasındaki eşitsizlikleri olabildiğince kal*dırmak olduğunu; devletin, yükümlülüklerinin zorunlu kaldığı, konumunun gerektirdiği kimi ayrıcalık ve üstünlüklere sahip olmasının doğal olduğunu, özellikle dış ilişkilerde, güvenlik konularında ve egemenlik hakkı kapsamın*daki yetkilerinde buna karşı çıkılamayacağını, fakat hukuksal işlemlerle, özel hukuk alanına giren ilişkilerinde, önemli ve öncelikli durumlarla sınırlı ayrıklık dışında değişik uygulamaya bağlı tutulmasının, öncelik ve üstünlük almasının düşünülmemesi gerektiğini; bireyin hakkını teslim etmenin hukuk devletinin tescili olduğunu, salt “devlet malı haczedilemez, haciz devlet onuruyla bağdaş*maz” görüşünün, “devlet dava edilemez, devlete karşı karar verilemez, devlete karşı uygulama yapılamaz gibi yanlış görüşlere koşut olduğunu; bu görüşlerin hiçbirisinin günümüz hukuk devletiyle uyuşmadığını, haciz yapılması olasılı*ğının devlet adına harç yapmaya ve harç ödemeye yetkili olanları daha özenli davranma zorunda bırakacağını, bu tutumun da devletin onurunu, devlete duyulan saygı ve güveni artıracağını ifade etmiştir. Yekta Güngör Özden, ayrıca, yurttaşın malına elkoyabilen devletin, borcunu ödememesi durumunda, onun da malının haczedilebilmesi gerektiğini; ancak devletin iyeliğinde olan, tapuya yazılan ve yazılmayan mallar ayırımı ile kamuya özgülenen kamu hizmetinin yerine getirilmesine ayrılan malların, değerlerin, kurum ve kuruluşlarla araç ve gereçlerin işlevleri gözetilerek hangilerinin ve ne ölçüde haczedilebileceğinin daha açık bir anlatımla hangilerinin haczedilemeyeceğinin belirtilmesi gerektiğini; bu nedenle yürürlükteki “Devlet malları’ sözcüklerinin yerine az önce değinilen açıklığı taşıyan bir kuralın getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Karara muhalif kalan Güven Dinçer ve Servet Tüzün ise yazmış oldukları karşı oy yazısında[21], özetle, kamu hizmetinin görülmesinin devletin kamu mallarına türlü hukuki rejimler içinde sahip olmasını gerektirdiğini; kamu mallarının tabi tutulduğu değişik hukuki rejimlerin, onların korunması, tema*disi ve yönetimi için değişik düzenlemeler gerektirdiğini; dava konusu kuralın, kamu mallarının yapısı, ait olduğu kamu idaresi ve korunması yönünden hiçbir ayırım getirmeden tekdüze olarak bu konuyu düzenlediğini ve kamu hizmetinin çeşitliliği ve gereksinimleri yönünden hukuka uygun ve adil bir uygulama yolunu kapadığını ve adeta kamu gücünü kullananları hukuk dışına ittiğini; devletin çeşitli yapıdaki kuruluşlarına ait olan ve onların hüküm ve tasarrufunda bulunan ve özel mülk niteliğindeki kamu mallarının özel kişilere ait olan özel mülkten farkı olmadığını, bu yüzden de bunların genel hükümlere tâbi tutulmaları gerektiğini; bu nedenlerle dava konusu kuralın Anayasa’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesine aykırılık teşkil ettiğinden iptalinin gerektiğini ifade etmişlerdir. Karara muhalif kalan üyelerden Mustafa Gönül ise yazmış olduğu karşı oy yazısında[22], özetle, devletin borcunu kendi isteğiyle ödeyeceği inancının, genelde kuramsal bir iyimserlikten öteye geçmediğini; devlete karşı beslenen güven ve saygıyı aşındırdığını, yargı kararlarıyla kesinleşmiş olan bireyin alacağı karşısındaki “devlet malları” ayrıcalığına dayanan “haczedilmezlik” engelini kaldıracak ya da yumuşatacak yeni yasal düzenlemeler yapılmasının zorunlu olduğunu, bu düzenlemenin, “devlet malları” kavramına getirilecek ve madde metnine yansıyacak “Devletin kamu malları”, “Devletin özel malları” biçiminde çözümleyici bir ayırımla olabileceğini, bu alanda öğretinin açıklamalarının göz önünde bulundurulması gerektiğini, İİK m. 82, I/1’de geçen “Devlet malları” kavramının “Devletin kamu malları” biçiminde değiştirilmesi gerektiğini; böy- lece devletin özel mallarının “haczedilebilir” bir statüye alınması gerektiğini, ayrıca, yargısal bir kararla bir alacağın doğduğu günden itibaren, o güne değin herhangi bir kamu hizmetinin ögesi olmamış devletin özel malının, kasıtlı olarak bir kamu hizmetine özgülenmesinin, bu düzenlemede yer alacak bir kuralla geçerli sayılmaması gerektiğini; alacaklının kişisel yararı için devlet mallarının haczine olanak sağlanmasının, özel yararın kamu yararına tercih edilmesi anlamına geleceği yolundaki değerlendirmenin doğru olmadığını çünkü kamu yararının, ancak bir kamu hizmetinin varlığı durumunda ve onunla bağlantılı olarak söz konusu olabileceğini; İİK m. 82, I/1’de öngörülen “Devlet malları” bütünün parçası olan “merkezden yönetimin” yani maliye hazinesinin mallarının ifade edildiğini, nitekim devletin bir parçası ve yerel yönetimlerin bir türü olan belediyelerin kamu hizmetine özgülenmemiş gelir getiren malları ve eşyaları üzerine haciz konulabildiğini; keza, yine bir yerel yerinden yönetim türü olan köy kamu tüzelkişiliğine ait kamu hizmetlerine özgülenmemiş, orta malı olmayan akar niteliğindeki taşınmazlar ile köyün özel hukuktan doğan alacakları haczedilebildiğini, böylece, devleti oluşturan çeşitli yönetimlerin, İİK m. 82, I/1 karşısında farklı hukuksal statü içinde olduğunu, bunun da kamu yönetimlerinden alacaklı olanlar için aynı konuda farklı sonuçlar doğur*duğundan Anayasa’nın 10. maddesindeki yasa önünde eşitlik ilkesine aykırı olduğunu; devletin, borcunu “cebri icra” yoluyla ödemesi için, kendi yaptırım gücünü kendisine karşı kullanamayacağı görüşünün de isabetli olmadığını; kamu yönetimlerinin kesinleşmiş yargı kararlarından doğan borçlarını, isten*ciyle ya da istenci dışındaki nedenlerle ödememesi karşısında, mutlaka sorunu çözümleyici bir yaptırım gücüne gereksinim olduğunu; buna, son çare olarak kamu gücünü kullanmanın da dâhil olduğunu; hukuk devletinin yasa koyucu da dâhil, devletin, tüm organları üstünde hukukun mutlak bir egemenliğe sahip olması, insan haklarına saygı göstermesi ve bu hakları korumayı, adil bir hukuk düzeni kurarak geliştirmeyi zorunlu sayması gerektiğini, aksine bir tutumda direnmenin Anayasa’nın 2. maddesinin öngördüğü hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil edeceğini ifade etmiştir. C) YARGITAY HUKUK GENEL KURULU’NUN 26.2.2003 TARİH VE E. 2003/12-116, K. 2003/111 SAYILI KARARI Yukarıda künyesi verilen kararında[23] Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Anayasa Mahkemesi’nin B) başlığı altında incelenen kararına da atıfta bulunmuş ve İİK m. 82, I/1’de açıklandığı biçimde bir kuruluşa ait malın devlet malı sayılabilmesi için bu kuruluşun bütçesinin 1050 sayılı Genel Muhasebe Yasası’na tâbi olması, Bütçe Yasası’nda sayılan genel ya da katma bütçeli daireler arasında yer alması, mallarının kamu hizmetlerine doğrudan tahsis edilmiş olması, sağladığı ekonomik ve sosyal yararlar dolayısıyla kamunun yararlandığı ve özel sermayesi devletçe temin edilen bir kuruluş olması gerektiği; haczedilmezlik kurulanının, gerek uluslararası karşılaştırmalı hukukta gerek öğretide, gerekse son yıllarda geliştirilen Anayasa Mahkemesi ve görüşlerde sınırlandırılması gerektiği ve bu düzenlemenin son derece ayrıksal (istisnai) durumlarda söz konusu olması gerektiği, bu bağlamda bir kamu tüzel kişisinin mal ve gelirlerinin haczedil- memesi için özel yasasında açık hükmün bulunması gerektiği, asıl olanın her özel ve tüzel kişinin borcunu zamanında ödemesi olduğu, bunun gerek hukuk devleti ve hak arama özgürlüğünün gerekse de ekonomik ve sosyal hayatın bir sarsıntıya uğramadan devamının sağlanmasının bir gereği olduğu ifade edilerek, devlet mallarının haczedilmeyeceği yönündeki kuralın dar biçimde yorumlanması gerektiğine işaret etmiştir. V. Değerlendirme Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına konu olan olayda önce Körfez İcra Müdürlüğü, Belediye hakkında 18.985.000.000 TL tutarında ödeme çıkar*mış; bunu takiben, tamamlanan işlerin alacağını tahsil edemeyen başvuran, Belediye’nin hesap ve taşınmazlarına haciz koydurmuştur. Daha sonra, icra müdürlüğünün talebi üzerine belediyenin banka hesapları bloke edilmiştir. İlgili belediye, İİK m. 82, I/1 uyarınca belediyeye ait fonların kamu hizmetine tahsis edilmiş olduğunu ve haciz edilemeyeceğini ileri sürerek başvuran hakkında icra mahkemesinde şikâyette bulunmuş; bu şikâyetin sonucunda belediye, hesaplar üzerindeki haczin kaldırılmasına ve icra takibinin durdurulmasına karar ver*miştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yapmış olduğu inceleme sonucunda alacakların da Ek 1 Numaralı Protokol’ün 1. maddesi uyarınca “mülk” olarak değerlendirilebileceğini kabul etmiş ve bu bakımdan başvuran aleyhine yapılan işlemin bahsi geçen hükme aykırılık teşkil ettiği sonucuna varmıştır. Kararda bahsi geçen 20.3.1952 tarihli “insan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’ye Ek Protokol’ün “Mülkiyetin Korunması’ başlıklı birinci mad*desi aynen şöyledir: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mül*kiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez”. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi incelememize konu olan kararda bir alacak hakkının da yeterince kanıtlanması durumunda, bunun birinci cümlede geçen “mülkiyet hakkı’na dâhil olacağını vurgulamıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi daha önce 11.10.2005 tarihli bir başka kararında[24] da belediye çalışanlarının ücretlerini alamamaları nedeniyle bele*diye hesaplarına uygulanan haczin kaldırılmasından sonra yapılan başvuruda başvuranların alacaklarını alamamaların 1 Numaralı Ek Protokol’ün 1. mad*desinde düzenlenen mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin hükmün ihlali olarak değerlendirmiştir. Sonuç olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin incelememize konu olan kararında kamu kurumlarının “devlet mallarının haczedilmezliği kuralına” dayanarak borçlarını ödemekten kaçınmalarının bireylerin mülkiyet hakkının bir ihlali olarak değerlendirilmesine karşılık Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda B) başlığı altında zikredilen kararında bu kuralın Anayasa’ya aykırı olmadığı sonucuna varmıştır. Kanımızca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı daha isabetli olduğu gibi bahsi geçen kuralın, devletin kamu malları dışında kalan malları bakımından Anayasa’ya da aykırı olduğunun kabulü gerekir. Şöyle ki; 1. Devlet mallarının haczedilemeyeceği kuralı öncelikle “hukuk devleti ilkesine” (AY m. 2) aykırıdır. Bu ilke bir Anayasa Mahkemesi kararında şu şekilde ifade edilmiştir: “.. (Hukuk devletinin temel unsuru bütün devlet faaliyetinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır) hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, âdil bir hukuk düzenini kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasaya uyan bir devlet olmak gerekir. Hukuk devletinde kanun koyucu da dâhil olmak üzere devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hâkimiyeti haiz olması, kanun koyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması lâzımdır. Zira kanunun da üstünde Kanun Koyucunun bozamayacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasa vardır...”[3] Karardan da anlaşılacağı gibi, hukuk devleti her şeyden önce, kendini hukukla bağlı hisseden ve kendi koyduğu kurallara özenle riayet eden devleti tanımlamaktadır. Devlet mallarının haczedilememesi kuralı ise uygulamada sıkça görüldüğü gibi borçlu devlet kurumunun borcunu ödememesine yol açmakta; bu ise sonucu itibarıyla devletin kendi koyduğu hukuk kurallarını inkâr etmesi, yani hukuk devleti ilkesinin (AY m. 2) ihlali anlamına gelmektedir. 2. Devlet mallarının haczedilememesi AY m. 35 ile koruma altına alınmış bulunan mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin hükme de aykırıdır. Mülkiyet hakkının sınırlandırılması mümkün ise de, bu sınırlandırma*nın kamu yararı amacıyla ve kanunla yapılması gerekir[25]. Kanımızca devlet mallarının haczedilemezliği kuralına dayanılarak alacaklının alacağına kavuşması tamamen engellenmekteyse bununla, mülkiyet hakkı bakımından ölçülülük ilkesi ile temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulmaması ilkesi (AY m. 13) de ihlal edilmiş olacaktır. 3. Devlet mallarının haczedilmemesini savunan görüşün gerekçeleri, tüm devlet mallarının haczedilmemesi için sebep teşkil etmez. Çünkü Ana*yasa, sübjektif hakların verilmesini devletin takdirine bırakmamıştır. 4. AY m. 10’da “herkesin” kanun önünde eşit olduğundan söz edilmiştir. Buradaki “herkesin içine ise gerçek kişilerin yanı sıra tüzel kişiler de girmektedir. Hatta bazı konularda gerçek kişilerin kamu hukuku tüzel kişileri ile eşit işlem görme hakkına sahip oldukları da kabul edilmektedir[26]. İncelememize konu olan olayda da, borçlu kamu kurumuna gerçek kişilere nazaran ayrıcalık tanınmasını gerektiren bir durum olmadığından, borçlu kamu kurumunun devlet mallarının haczedilmezliği kuralından yararlanarak borcunu ödemekten kaçınması eşitlik ilkesine aykırıdır. 5. Devlet mallarının haczedilemezliği kuralı, uygulamada sıkça görüldüğü gibi borçlu devlet kurumunun borcunu ödemekten kaçınmasına yol açtığından ve alacaklının alacağına kavuşmasını engellediğinden, kısa*cası devlete karşı yapılan takipleri akamete uğrattığından kanımızca bu hüküm AY m. 36’da düzenlenmiş bulunan “hak arama hürriyeti”ne de aykırılık teşkil etmektedir. 6. Borcu mahkeme kararı ile sabit olduğu halde borcunu, İİK m. 82, I/1 hükmünden bu normun konuluş amacına yabancı maksatlarla yararla*narak ödememekte direnen devlet kurumu, bu davranışıyla yasama ve yürütme organları ile idarenin, mahkeme kararlarına uymak zorunda olduğu ve bunların yerine getirilmesini geciktiremeyeceğine yönelik AY m. 138, IV hükmünü de ihlal etmiş olmaktadır. 7. Nihayet AY m. 90, V hükmü uyarınca usulüne göre yürürlüğe konul*muş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmünde olup bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamadığı gibi usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve 1 Numaralı Protokol de bu kapsamda olduğundan en azından bundan sonra mah*kemeler karar verirken söz konusu hükümleri esas almalı ve bireylerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmalarına gerek olmaksızın alacaklarına kavuşabilmelerinin yolunu açacak kararlar vermelidirler. Kısaltmalar cetveli AİHS Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi AMKDAnayasa Mahkemesi Kararları Dergisi AÜHFDAnkara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi AYMKDAnayasa Mahkemesi Kararları Dergisi B.Bası Bkz.bakınız Bkz.Bakınız C.Cilt E.Esas e.t.erişim tarihi İBDİstanbul Barosu Dergisi İİK.İcra ve İflâs Kanunu İzBDİzmir Barosu Dergisi K.Karar Karş.karşılaştırınız m.madde No.Number RG.Resmi Gazete s.sayfa vd.ve devamı Bibliyografya Akın Düren, İdare Malları, Ankara 1975 Baki Kuru, Haczi Caiz Olmayan Şeyler (AÜHFD, 1962/1* 4, s. 277-326) Bülent Tanör / Necmi Yüzbaşıoğlu, Türk Anayasa Hukuku, 9. B., İstanbul 2009 Ejder Yılmaz, Devlet Malları Hak ve Rüçhanlığına Sahip Malların Haczedilememesi (Yaşar Karayalçın'a 65. Yaş Armağanı, Ankara 1988, s. 601-611) Ergon Atilla Çetingil, Mukayeseli Hukuk Açısından Gemilerin İhtiyati Haczi, İstanbul 1972 Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, 10. B., Ankara 2009 H. Burak Gemalmaz, Avrupa İnsan Hakları Sözleşme*sinde Mülkiyet Hakkı, İstanbul 2009 İbrahim Kaboğlu, Anayasa Hukuku Dersleri, 5. B., İstanbul 2009 İlhan Postacıoğlu, İcra Hukukunun Esasları, İstanbul 1982 İsmet Giritli / Pertev Bilgen / Tayfun Akgüner, İdare Hukuku, 3. B., İstanbul 2008 Jale G. Akipek /Turgut Akıntürk, Eşya Hukuku, İstanbul 2009 Kemal Gözler, İdare Hukuku Dersleri, 10. B., Bursa 2010 Kemal Oğuzman / Özer Seliçi, Eşya Hukuku, İstanbul 2006 Merih Öden, Türk Anayasa Hukukunda Eşitlik İlkesi, Ankara 2003 Mustafa Reşit Belgesay, İcra ve İflas Kanunu Şerhi, İstanbul 1949 Necmeddin Berkin, Haczi Caiz Olmayan Eşya ve Ala*caklar (İBD, 1957/5, s. 113-124) Necmeddin Berkin, İcra Hukuku Dersleri, 2. B., İstanbul 1969 RefikTiryaki, Ekonomik Özgürlükler ve Anayasa, Ankara 2008 Sadık Kırbaş, Devlet Malları, 2. B., Ankara 1988 Saim Üstündağ, İcra Hukukunun Esasları, 7. B., İstanbul 2000 Sema Taşpınar, Borçlunun Bazı Mallarının Haczedile*memesi ve Nedenleri (Haczedilmezlik ve Nedenleri), (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 1994 Sıddık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumi Esasları, C. II, 3. B., İstanbul 1966 Şeref Gözübüyük / TurgutTan, İdare Hukuku, C. 1, Genel Esaslar, 7. B., Ankara 2010 Talih Uyar, Haczi Caiz Olmayan Mallar ve Haklar (Dr. Recai Seçkin'e Armağan, Ankara 1974, s. 551-586) Talih Uyar, İcra Hukukunda Haciz, 2. B., Manisa 1990 Yaşar Karayalçın, Devlet Borçları-“ Devlet Malları Haczedilemez" Kuralı (İİK. m. 82 ve Anayasa Mahkemesi'nin 21.X.1992 Tarihli Kararı [Özel Hukuk ve Anayasa Mahkemesi Kararları Sempozyumu, 11 Mayıs 2001, Ankara 2001, s. 119-142] DipNotlar [1] Karar özeti için bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/files/ic.26664-05.htm (e.t. : 15.8.2011). [2] RG. 6.3.1965, sayı: 11946. [3] Bu hükmün gerekçesi şu şekildedir: “...Devletin ödemeye mecbur olduğu bir borç için bütçede tahsisat bulunmadığı veya Devlet borçları için Muhasebei Umumiye Kanununda mevcut usul ve salahiyetlerle borcun ödenmesine imkân olmayan ahvalde Maliye Bakanlığının gelecek sene bütçesine bu borçlar için tahsisat konulması mecburiyetinin kanuna bir hüküm olarak dercini teklif etmiş ise de, hükümetin bu mecburiyeti esasen mevcut olup, aksi halde alakadar dairelerin mesuliyetini araştırmak mümkündür. (TBMM Adliye Encümeni 1/28 sayılı mazbata: Senai Olgaç, İcra-İflâs, Birinci Cilt, Ankara 1978, s. 693). [4] Manisa milletvekili Refik Şevket B., bir yandan devlet mallarının haczedilmesinin doğru olmayacağını söylerken öte yandan devletin borcunu ödememesinin vatandaşın ona olan güvenini sarsacağına dikkat çekmiştir: “...Devlet denilen şahsiyeti maneviye namusun, malı olmamakla beraber haczedilemeyeceği belirtilen mallar ve devlet malı hak ve rüçhanlığını haiz mallar (Ejder Yılmaz, Devlet Malları Hak ve Rüçhanlığına Sahip Malların Haczedilememesi (Yaşar Karayalçın’a 65. Yaş Armağanı, Ankara 1988, s. 601-611), s. 603. [6] Kırbaş, s. 17. [7] Akın Düren, İdare Malları, Ankara 1975, s. 38; Akipek / Akıntürk, s. 40. [8] Tasnif için bkz. Düren, s. 4 vd.; Gözübüyük / Tan, s. 1078 vd.; İsmet Giritli / Pertev Bilgen / Tayfun Akgüner, İdare Hukuku, 3. B., İstanbul 2008, s. 818; Onar, s. 1313 vd.; Kemal Oğuzman / Özer Seliçi, Eşya Hukuku, İstanbul 2006, s. 11-12. [9] Kırbaş, s. 18; Düren, s. 38. [10] Kırbaş, s. 29. Karş. Düren, s. 38. [11] Düren, s. 38; Kırbaş, s. 31. [12] Gözler, s. 678. [13] Sema Taşpınar, Borçlunun Bazı Mallarının Haczedilememesi ve Nedenleri (Haczedilmezlik ve Nedenleri), (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara 1994, s. 108. Karş. Saim Üstündağ, İcra Hukukunun Esasları, 7. B., İstanbul 2000, s. 215 dn. 519a. [14] Necmeddin Berkin, İcra Hukuku Dersleri, 2. B., İstanbul 1969, s. 82. [15] Ergon Atilla Çetingil, Mukayeseli Hukuk Açısından Gemilerin İhtiyati Haczi, İstanbul 1972, s. 94. [16] Taşpınar, s. 97; Yılmaz, s. 601-602; Talih Uyar, İcra Hukukunda Haciz, 2. B., Manisa 1990, s. 512-513; Talih Uyar, Haczi Caiz Olmayan Mallar ve Haklar (Dr. Recai Seçkin’e Armağan, Ankara 1974, s. 551-586), s. 551 vd.; Necmeddin Berkin, Haczi Caiz Olmayan Eşya ve Alacaklar (İBD, 1957/5, s. 113-124), s. 118; Berkin-İcra, s. 82; İlhan Postacıoğlu, İcra Hukukunun Esasları, İstanbul 1982, s. 366; Baki Kuru, Haczi Caiz Olmayan Şeyler (AÜHFD, 1962/1-4, s. 277-326), s. 283; Olgaç, s. 664. [17] Örnekler için bkz. Yılmaz, s. 602 vd. [18] Karar için bkz. http://www.kazanci.com/kho2/ibb/giris.htm (e.t. : 15.8.2011). [19] Karar için bkz. AYMKD, C. 9, 1994, s. 169 vd. [20] AYMKD, C 9, 1994, s. 179 vd. [21] AYMKD, C. 9, 1994, s. 181-182. [22] AYMKD, C. 9, 1994, s. 182 vd. [23] Karar için bkz. http://www.hukukturk.com (e.t. : 15.8.2011). [24] Kanioğlu ve Diğerleri / Türkiye Davası (Başvuru No: 44766/98, 44771/98 ve 44772/98). [25] Mülkiyet hakkına getirilen kanuni sınırlamalar için bkz. Refik Tiryaki, Ekonomik Özgürlükler ve Anayasa, Ankara 2008, s. 97 vd. [26] Merih Öden, Türk Anayasa Hukukunda Eşitlik İlkesi, Ankara 2003, s. 153.hhGU
×
×
  • Create New...