Jump to content

Search the Community

Showing results for tags 'av. metin polat'.

  • Search By Tags

    Type tags separated by commas.
  • Search By Author

Content Type


Categories

  • Records
  • Lozan Antlaşması
  • Hastane Enfeksiyonlarının Hukuki Yansımaları
  • Darbeye Teşebbüs Suçu
  • Kubilay Olayı
  • Milli Nizam Partisi Dosyası

Forums

  • hukuk lobisi
    • Hukuki Gelişmeler
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Fakülteleri Bilgi Paylaşım Alanı
  • Hukuk Deposu's Hukuk Sözlükleri
  • Ankahukuk Arşiv's Arşiv Haberler
  • Ankahukuk Arşiv's Blog Yazıları

Blogs

  • Hukuk Dünyası's Ceza Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Avukatlık Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ceza Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Gayrimenkul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İdare Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Aile Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İcra - İflas Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İş Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Kira Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Medeni Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sigorta Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sosyal Güvenlik Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ticaret Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Tüketici Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Diğer Hukuk Dalları
  • Hukuk Dünyası's Borçlar Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Anayasa / Kamu Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Miras Hukuku
  • AnkaBlog's Sosyoloji
  • AnkaBlog's Tarih
  • AnkaBlog's Fotoğraf
  • AnkaBlog's Politika
  • AnkaBlog's Bilim
  • AnkaBlog's Sinema
  • AnkaBlog's Felsefe
  • AnkaBlog's Radyo Tiyatrosu
  • AnkaBlog's Belgesel
  • AnkaBlog's Edebiyat
  • AnkaBlog's Kültür
  • AnkaBlog's Magazin
  • AnkaBlog's Müzik
  • AnkaBlog's Psikoloji
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Eğitimi Dökümanları
  • Hukuk Eğitimi's Hakimlik-Savcılık Sınavları
  • Hukukçular Lokali's Yazıyorum
  • Hukuk Deposu's E-Makaleler

Find results in...

Find results that contain...


Date Created

  • Start

    End


Last Updated

  • Start

    End


Filter by number of...

Joined

  • Start

    End


Group


Hukuk Fakültesi Mezunu musunuz? / Öğrencisi misiniz?


Cinsiyet


About Me


Meslek


Mezun Olduğunuz / Okuduğunuz Hukuk Fakültesi

Found 5 results

  1. Uygulamada en çok karşılaşılan uyuşmazlıklar kira akdinden doğan uyuşmazlıklardır. Kira bedeli ise kira sözleşmesinin esaslı unsurlarındandır ve kiracının kira akdinden doğan en önemli borçlarından birisi kira bedelini ödeme borcudur. Bilindiği üzere 01.07.2012 tarihinde 6098 Sayılı TBK' nın yürürlüğe girmesi ve 6570 Sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'un yürürlükten kalması ile birlikte günümüzde kira hukukundaki uyuşmazlıklar bakımından TBK hükümleri uygulama alanı bulmuş ve bu hususta esaslı değişiklikler yapılmıştır. Uygulamada en çok karşılaşılan uyuşmazlıklar kira akdinden doğan uyuşmazlıklardır. Kira bedeli ise kira sözleşmesinin esaslı unsurlarındandır ve kiracının kira akdinden doğan en önemli borçlarından birisi kira bedelini ödeme borcudur. Çalışmamızda kira sözleşmesinde kira bedelinin kapsamı ve tespiti hususunda Yargıtay görüşlerine de yer vererek yürürlükteki uygulama hakkında ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız. T.C. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ÖZEL HUKUK ANABİLİM DALI DERSİN ADI : KİRA HUKUKU KONU : 6098 SAYILI BORÇLAR KANUNUNA GÖRE KİRACININ KİRA BEDELİNİ ÖDEME BORCU Hazırlayan : Metin POLAT Danışman : Prof. Dr. Murat DOĞAN Aralık 2014 - KAYSERİ İÇİNDEKİLER KİRA BEDELİ KAVRAMI VE KİRA BEDELİNİN BELİRLENMESİNE İLİŞKİN ESASLAR KISALTMALAR CETVELİ GİRİŞ I. KİRA BEDELİ KAVRAMI VE KİRA BEDELİNİN KAPSAMI A. Kira Bedeli Kavramı B. Kira Bedelinin Kapsamı II. KİRACININ KİRA BEDELİNİ ÖDEME BORCU A. Genel Olarak B. İfa Zamanı, İfa Yeri ve Şekli 1. İfa Zamanı 2. İfa Yeri ve Şekli C. Kiracının Temerrüdü D. Kiracının Kusuru Veya Umulmayan Halin Kiracının Kira Bedelini Ödeme Borcuna Etkisi E. Kiralananın Sözleşme Bitiminden Önce Geri Verilmesi (Erken Tahliyesi) SONUÇ KAYNAKÇA KISALTMALAR CETVELİ b. : bent. BK. : Bakanlar Kurulu. bkz. : bakınız. C. : Cilt. dn. : dipnot. E. : Esas. EBK : 818 Sayılı Borçlar Kanunu. K. : Karar. KKY. : Konut Kapıcıları Yönetmeliği. m. : madde. RG. : Resmi Gazete. s. : sayfa. S. : sayı. T. : Karar tarihi. TBK. : 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu. TL. : Türk Lirası Y.HGK. : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Y.İBK. : Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı. Yay. : Yayıncılık. I. KİRA BEDELİ KAVRAMI VE KİRA BEDELİNİN KAPSAMIA. Kira Bedeli Kavramı Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir (TBK m. 299). Madde metninden açıkça anlaşıldığı üzere kira bedeli kira akdinin esaslı unsurlarındandır[1]. Kira bedeli eşyanın kullanımının kiracıya bırakılmasının kiralayana sağladığı karşılıktır[2]. Kira bedeli sözleşmenin esaslı unsurlarındandır. Genellikle para olarak belirlendiği için kira bedeli genellikle "kira parası" olarak adlandırılır. Bu nedenle kira parası "medeni semere" olarak da nitelendirilmektedir[3]. Zira kira parası ödünç verilen paranın faiz getirisi gibi kiraya verilen menkul veya gayrimenkul malın semeresidir. Kira bedeli kural olarak kiracının bir miktar para ödemesi şeklinde kararlaştırılır. Yabancı ülke paraları ile ilgili yasa ve kararnamelerdeki sınırlayıcı hükümler bugün için yürürlükte bulunmadığından taraflarca kira bedelinin döviz olarak ödenmesinin kararlaştırılması mümkündür[4]. Bu nedenle kira bedeli TL dışında yabancı para birimi üzerinden veya değer kaydına bağlı olarak da kararlaştırılabilir. Nitekim Y.HGK. kararında kira parasının altın olarak da belirlenebileceği ifade edilmiştir[5]. Ancak para dışında misli veya misli olmayan bir eşyanın da kira bedeli olarak kararlaştırılması mümkündür[6]. Bunun yanı sıra kira bedeli kira konusu şeyden elde edilen cironun belirli bir yüzdesi biçiminde de kararlaştırılabilir[7]. Kiracının kullanma karşılığı para veya eşyanın devrine yönelik maddi bir edim dışında bir iş görme borcu altına girdiği hallerde artık bir karma sözleşmenin mi yoksa yine bir kira akdinin mi söz konusu olduğu hususu tartışmalıdır. Doktrindeki hakim görüşe göre bu durumda artık bir karma sözleşme söz konusudur[8]. Fakat bazı yazarlara göre kira bedeli bazen bir iş yapma, bir hizmette bulunma olarak da belirlenebilir[9]. Yargıtay kira bedelinin paradan başka bir şey, örneğin hizmet akdi veya bir şey imal etme (istisna akdi) gibi şeyler de olabileceği görüşündedir[10] ve 1974 tarihli bir kararında kira bedelinin paradan başka örneğin bir hizmet akdi veya bir şey imal etme (istisna akdi) gibi şeyler de olabileceğinden bahisle taşınmaz malda yapılmak istenen tamiratı kira karşılığı olarak kabul etmiştir[11]. Yargıtay'ın da benimsediği üzere kira bedeli kiralayanın rıza göstermesi şartıyla ticari senet veya çekle de ödenebilir[12]. B. Kira Bedelinin Kapsamı Kiracı, konut ve çatılı işyeri kiralarında kira bedelinin yanı sıra sözleşmede aksi öngörülmemişse veya aksine yerel adet yoksa, ısıtma, aydınlatma ve su gibi kullanma giderlerine katlanmakla yükümlüdür (TBK m. 341). Kira parasının kapsamına ilişkin olarak Yargıtay, İçtihadı Birleştirme Kararında temizleme ve aydınlatma resminin kira parası olmadığını belirtmiştir[13]. Aynı şekilde 1963 tarihli Y.HGK kararında kapıcı parasının kira parası kapsamında olmadığı ifade edilmiştir[14]. Bu ödemelerin kira parası kapsamına dahil olmamasının hukuki neticesi, sözleşmede bunların kiracı tarafından ödenmesi kararlaştırılsa dahi ödenmemesi halinde temerrüdün söz konusu olmamasıdır. Dolayısıyla bu paraların ödenmemesinden dolayı akdin feshi veya tahliye yollarına gidilemez. II. KİRACININ KİRA BEDELİNİ ÖDEME BORCU A. Genel Olarak Kiracı, kira bedelini ödemekle yükümlüdür (TBK m. 313). Kira bedelini ödeme borcu, kiraya verenin kiralananın kullanılmasını kiracıya devir borcunun karşılığıdır ve kiracı için asli edim yükümlerindendir[15]. Kira bedeli TBK m. 303[16]anlamında yan giderlerden değildir. Zira maddede bahsi geçen yan edimler kiralaya verenin yükümlülüğündedir ve kira bedeli kapsamında değerlendirilemez. Kapıcıların kira bedelini ödeme borcu için Konut Kapıcıları Yönetmeliği[17] özel bir düzenleme getirmiştir. Buna göre konut kapıcılarına görevleri nedeniyle konut verilmesi zorunlu değildir. Fakat kapıcıya görevi nedeniyle konut verilmişse bunun için iş sözleşmesinin devamı süresince kira istenemez. Kapıcının su, elektrik, ısınma ve sıcak su giderlerine kısmen ya da tamamen katılıp katılmayacağı sözleşme ile belirlenir[18]. B. İfa Zamanı, İfa Yeri ve Şekli 1. İfa Zamanı Taraflar sözleşmede kiracının kira bedelini ödeme zamanını istedikleri şekilde kararlaştırabilirler. İfa zamanı bir vadeye ya da bir süreye bağlanabilir[19]. Ancak tarafların ifa zamanı hususunda anlaşamadıkları durumlarda uygulanmak üzere TBK m. 314 hükmü getirilmiştir. Hükme göre kiracı, aksine sözleşme ve yerel adet olmadıkça, kira bedelini ve gerekiyorsa yan giderleri, her ayın sonunda ve en geç kira süresinin bitiminde ödemekle yükümlüdür (TBK m. 314). Kural olarak kira bedeli kapsamına yan giderler dahil edilmez (TBK m. 303[20]). Fakat TBK m. 314 hükmü "kira bedelini ve gerekiyorsa yan giderleri" ifadesi ile kiracının ödemekle yükümlü olduğu kira bedelinin yanı sıra taraflar arasında yapılan sözleşmede veya konut veya işyeri kiralarında kural olarak kiracının yükümlülüğündeki yan giderlerin de ödeneceği zamanı düzenlemektedir[21]. Bu hükme göre kira bedeli ilke olarak aylık ödenir. Aylık ödeme sözleşmedeki belirlemeye göre ayın başında, ortasında veya sonunda yapılabilir. TBK m. 314 hükmünün hem belirli hem de belirsiz süreli kira sözleşmeleri için geçerli olduğuna şüphe yoktur. Ayrıca hükümdeki "kira sözleşmesinin bitiminde" ifadesi belirli süreli kira sözleşmeleri için sözleşmede belirlenen sürenin sonunu belirtmektedir[22]. 2. İfa Yeri ve Şekli TBK' nın genel hükümlerine göre[23] borcun ifa yeri, tarafların açık veya örtülü iradelerine göre belirlenir. Aksine bir anlaşma yoksa, para borçları alacaklının ödeme zamanındaki yerleşim yerinde ifa edilir. Dolayısıyla kira bedelini ödeme borcu götürülecek borçlardan olup kira sözleşmesinde aksine anlaşma yoksa kira bedelini ödeme zamanında kiracı kira bedelini kiralayana yerleşim ödemelidir. Bu ödemeyi kiracı kiralayanın konutunda elden yapabileceği gibi masrafı kendisine ait olmak üzere "konutta ödemeli" olmak şartıyla postayla da yapabilir. Kiracının bu şekilde yapacağı ödemeler onu borçlu temerrüdüne düşürmez[24]. Fakat kiracı kira bedelini konutta ödemeli koşulu olmayan adi posta havalesiyle göndermişse borcunu ifa etmiş sayılmaz. Zira Kiraya veren postaneye giderek havale bedelini almak zorunda değildir[25]. Kiralayan bu koşullara uygun olarak kendisine yerleşim yerinde ödemeli gönderilen kira bedelini almaması onu alacaklı temerrüdüne düşürür. Bu durumda kiracı TBK m. 107 hükmüne göre kira bedelini tevdi ederek borcundan kurtulabilir[26]. Eğer tarafların arasında anlaşma olmaksızın birden çok kere kiracı kira bedelini kiralayanın banka hesabına yatırır ve kiralayan da bunu - ihtirazı kayıtsız - alırsa bu durum ifa yeri konusunda taraflar arasında zımnen bir anlaşmanın varlığını ortaya koyar[27]. Yargıtay'ın da çoğunlukla benimsemiş olduğu görüşe göre kiralayan, kira bedelinin banka hesabına yatırılması kararlaştırıldıktan sonra banka hesabını kapattığından bahisle tek taraflı olarak bundan sonra kira bedelinin başka şekilde ödenmesini isteyemez[28]. Kira bedelinin bir misli mal olarak belirlendiği hallerde ödeme yeri borcun doğduğu andaki borçlunun yerleşim yeridir (TBK m. 89/b.3). Kira bedelinin ödendiği hususunda ispat yükü kiracıdadır. Ayrıca kiralayanın kira bedelini teslim almaktan kaçındığını kiracı tanıkla ispat edebilir[29]. Konut veya işyeri kiraları bakımından Maliye Bakanlığının 213 Sayılı VUK' un mükerrer 257. maddesinin 1. fıkrasının 2 No' lu bendine dayalı olarak çıkardığı 268 Seri No'lu Gelir Vergisi Genel Tebliği[30] ile konutlarda her bir konut için aylık 500 TL ve üzerinde kira geliri elde edenlerin ve işyerlerinde işyerinin kiraya verenler ile kiracıların kiraya ilişkin tahsilat ve ödemelerinin 01.11.2008 tarihinden itibaren banka veya Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü tarafından düzenlenen belgelerle (havale, EFT, veya kredi kartıyla ödeme fark etmeksizin) tevsik edilmesi zorunluluğu getirilmiştir. Bu zorunluluk sadece vergi uygulamaları bakımından bir ispat şekli olarak öngörülmüştür. Yoksa 268 Seri No'lu Gelir Vergisi Genel Tebliği yasal ifa yeri kuralını değiştirmemektedir. Nitekim kiracı, kiralayana aylık 500 TL'den fazla olan kira bedelini banka veya Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü aracılığıyla değil de her zamanki gibi ödeme zamanındaki yerleşim yerinde kiralayana elden ödemekle borcundan kurtulmuş olur. Fakat bu durumda kiralayanın ve kiracının vergi hukukundan doğan sorumluluğu saklıdır[31]. C. Kiracının Temerrüdü Uygulamada özellikle taşınmaz kiralarında kiracı, kira bedelini kullanmadan önce ödemektedir (Önceden ödemeli kira bedeli). Kiracı, kiralananın tesliminden sonra muaccel olan kira bedelini veya yan gideri ödeme borcunu ifa etmezse, kiraya veren kiracıya yazılı olarak bir süre verip, bu sürede de ifa etmeme durumunda, sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir. Kiracıya verilecek süre en az on gün, konut ve çatılı işyeri kiralarında ise en az otuz gündür (TBK m. 315). Bu süre, kiracıya yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlar. Görüldüğü üzere kiracının kira bedelini veya yan gideri ödeme ödemede temerrüdü kendiliğinden gerçekleşmeyerek iki koşula bağlanmıştır[32]. Öncelikle kiraya veren kiracıya kanunda belirtilen asgari süreleri verip borcunu bu süre içinde ödemezse sözleşmeyi feshedeceğini yazılı olarak bildirecektir. Kiracıya verilecek asgari süre konut ve çatılı işyeri kiralarında ise en az otuz, diğer kiralarda ise en az on gündür. Bu süre yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren başlar. İkinci koşul ise kiracının kendisine verilen sürede ödeme yapmamış olmasıdır. Bu iki şart gerçekleştiğinde kiraya veren sözleşmeyi feshedebilir[33]. Kiracının temerrüde düşmesi için kira bedelini tamamen ya da kısmen ödememiş olması gerekir. Ancak Eren'e[34] göre kiracı kira bedelinin neredeyse tamamını ödemiş ve çok önemsiz bir kısmını ödememişse bu durumda kiraya verenin sözleşmeyi feshetmesi hakkın kötüye kullanılması sayılmalıdır. Buradaki fesih hukuki niteliği itibariyle olağanüstü fesihtir. Fesih bildirimi yazılı olmalıdır. Fesih, etkilerini bildirim anında değil kiracıya usulüne uygun şekilde tebliğ edildiğinde doğurur. Fesih kira sözleşmesini geleceğe etkili olarak ortadan kaldırır[35]. TBK m. 315 hükmü nisbi emredici nitelikte olup özellikle kiracı aleyhine değiştirilemez. Fakat 10 ve 30 günlük asgari süreler kiracı lehine uzatılabilir[36]. Kiraya veren, süre verme işini İİK. m. 269 hükmü uyarınca icra memuru aracılığıyla da (örnek 13 ödeme emri göndererek de) yapabilir. Kiraya veren bu ihtarda kiracıya borcunu bir ay içerisinde ödemesini, aksi halde tahliye ettireceğini bildirir. Kira bedeli kiracıya tanınan sürede ödenmişse sözleşme feshedilemez ve kiracı tahliye edilemez. Fakat kiracı kira bedelini verilen sürede ödemezse kiraya veren icra merciinden karar alarak kiracıyı taşınmazdan çıkartabilir[37]. Yargıtay'ın yerleşmiş içtihatlarına göre ise tarafların kira bedelinin her ay peşin olarak ödeneceğini kararlaştırmış olmaları halinde ödemenin her ayın en geç üçüncü günü akşamına kadar yapılması gerekir[38]. Dolayısıyla aksine bir anlaşma olmadığı takdirde muacceliyet şartı kararlaştırılmışsa sonraki aylara ait kira bedelleri de üçüncü günün sonunda doğup muaccel olur[39]. Yargıtay'a göre kira sözleşmesinde, kira parasının her ayın başında peşin ödeneceği kararlaştırıldığı takdirde, kira parasının her ay değişik zamanlarda ödenmiş olması bu hususta teamül oluştuğunu göstermez[40]. İfa zamanına ilişkin zımnen akdedilen bir anlaşmanın varlığı için kira bedelinin belirlenen tarih dışındaki diğer bir tarihte uzun süre ve muntazam olarak ödenmiş olması gerekir. Örneğin kira bedelinin ayın birinde ödenmesi kararlaştırılmış fakat kiracı her ayın üçünde ödeme yapıyor ve kiraya veren ihtirazı kayıt ileri sürmüyor ise kira sözleşmesinde belirlenen tarihin zımnen tadil edildiği sonucuna varılır. Fakat bunu. için kira bedeline ilişkin ödemenin her ayın farklı günlerinde değil sadece belirli bir günde yapılıyor olması gerekir[41]. TBK' da kural, kiracının kira bedelini ödemesinden önce kiraya verenin asli edimi olan kiralananın kullanımını kiracıya bırakmasıdır. Bu nedenle kiraya veren, kiralananın kullanımını kendisine bırakmasını isteyen kiracıya karşı ödemezlik def'ini ileri süremez. Fakat taraflar aralarında aksini kararlaştırabilir. Bu durumda önce kiracının kira bedelini ödeme borcunu ifa etmesi, ardından kiraya verenin kiralananın kullanımını kiracıya bırakması gerekir. Bu durumda kiracı kira bedelini ödemekten kaçınırsa kiraya veren TBK m. 315' e göre değil TBK m. 117'ye göre yani genel temerrüt kurallarına göre kiracıyı temerrüde düşürecektir[42]. D. Kiracının Kusuru Veya Umulmayan Halin Kiracının Kira Bedelini Ödeme Borcuna Etkisi Kiracı, kendi kusurundan veya şahsında ortaya çıkan olağandışı bir halden (umulmayan halden veya mücbir sebepten) dolayı kiralananı kullanamadığı yahut sınırlı bir şekilde kullanabildiği hallerde, kiraya veren kiralananı kullanıma hazır bulundurduğu takdirde, kiracı bedelinin tamamını ödemek zorundadır (TBK m. 324). Madde metninde kiracının kendi kusurundan kaynaklanan bir durumdan bahsedilmiş olsa da bu hal "kiracının kendi kusuru veya kişiliğinden kaynaklanan bir umulmayan hal veya mücbir sebep"olarak anlaşılmalıdır. Örneğin kiracının kazandığı burs ile yurt dışına gitmesi, kiracının işyeri olarak kiraladığı meskeni sözleşmesel bir yükü olarak işyeri ruhsatını alamadığı için işyeri olarak kullanamaması veya kusuru bulunmasa da mahkum edilmesi, daha iyi bir yer bulduğu için kiralananı kira süresi sona ermeden terk etmesi gibi hallerde kiracı, kirayı ödemek zorundadır. TBK m. 324'te teknik anlamdaki objektif imkansızlıktan farklı olarak kiralananın kullanılması imkanı "kullanım kiracıya bırakıldıktan sonra" sadece kiracıya ilişkin olarak ortaya çıkan sebeplerle ortadan kalmakta veya sınırlanmaktadır[43]. TBK m. 324 hükmü "Bu durumda, kiraya verenin yapmaktan kurtulduğu giderler (örneğin kiraya veren kiracıda ortaya çıkan engel nedeniyle kiralananı kendisi kullanmış ya da başkasına kiraya vermiş ise) kira bedelinden indirilir." ifadesiyle bir mahsup kuralı içermektedir. Hükümdeki gider kavramı teknik anlamıyla kiralanana yapılan masrafları değil yan giderleri ifade eder. Kiralayan kiralananı başkasına kiraya vermiş ya da kiralananı bizzat kendisi kullanmışsa bu suretle elde ettiği menfaatleri kira parasına mahsup etmeye mecburdur[44]. Kiracının şahsında kendini gösteren engel, onun kusuru dışında meydana gelmiş ve sözleşmenin devamını çekilmez hale getirmişse TBK m. 331[45] hükmü uyarınca önemli sebepler dolayısıyla olağanüstü fesih hakkı saklıdır. EBK m. 252/III hükmünde açıkça belirtilen bu husus TBK m. 324 hükmüne alınmamıştır. Fakat bu belirtmeye gerek olmaksızın TBK m. 331 hükmünün uygulanacağı TBK m. 324 hükmü gerekçesinde[46]açıkça belirtilmiştir. Böylece kiracı, tazminat vererek ve EBK m. 262[47]' deki sürelere uyarak sözleşmeyi fesih hakkına sahiptir[48]. Eğer kullanma kiracının şahsından kaynaklanan bir durumdan değil de objektif imkansızlıktan dolayı olanaksız ise bu durumda kira borcu kusursuz imkansızlık nedeniyle ortadan kalkar. Örneğin kiralananın tamamen yanması veya binada çıkan bulaşıcı hastalık nedeniyle kiralanana girilememesi hallerinde durum böyledir[49]. E. Kiralananın Sözleşme Bitiminden Önce Geri Verilmesi (Erken Tahliyesi) Kiracı, sözleşme süresine veya fesih dönemine uymaksızın kiralananı geri verdiği takdirde, kira sözleşmesinden doğan borçları, kiralananın benzer koşullarla kiraya verilebileceği makul bir süre için devam eder (TBK m. 325/I). Hükümde açıkça kiracının kira bedelini ödeme borcunun süresiz devam etmeyeceği, makul bir süre sonra son bulacağı düzenlenmiştir[50]. Makul süre, dairenin niteliği, bulunduğu bölge, büyüklüğü, oda sayısı, ortalama ne zaman yeniden kiraya verilebileceği vb. kriterlere bakılarak tespit edilecektir. Sözleşme, makul sürenin sonunda kendiliğinden sona erer[51]. Ayrıca süre sona ermeden önce kiralanan için kiraya verenin kabul edebileceği, ödeme gücüne sahip ve "kira sözleşmesini devralmaya hazır" bir kiracı bulunduğu takdirde kiracının kira bedelinden doğan borçları sona erer (TBK m. 325/I,b.2). Bunun için kiraya veren, teklif edilen yeni kiracıyı kabul etmese dahi TBK m. 325'te sayılan koşulları taşıyan yeni kiracının bulunması halinde teklifin yapıldığı ve teklifi düşünme süresi kadar geçecek süre sonundan itibaren kiracının borçlarının kendiliğinden sona erdiğini kabul etmek gerekir[52]. Teklifi düşüme süresi İsviçre Hukukunda 1 ay olarak belirlendiği halde bizim hukukumuzda düzenlenen makul süre Aydoğdu/Kahveci'ye göre çok daha kısa, yaklaşık 10 gün kadar olmalıdır[53]. TBK m. 325/I' de yeni kiracının ödeme gücüne özellikle vurgu yapılmıştır. Doktrinde kiraya verenin yeni kiracının ödeme gücünü araştırırken vergi kayıtları, maaş bordroları gibi belgeleri isteyebileceği kabul edilmektedir[54]. TBK m. 325 hükmünün uygulanabilmesi için kiralananın eklentileriyle birlikte, eksiksiz olarak geri verilmesi gerekir. Kiracının kira sözleşmesinden doğan esas borcu kira bedeli olmakla birlikte kira bedeli dışında kalan borçlardan örneğin yan giderlerden de sorumlu olması kararlaştırılabilir[55]. Kiraya veren, yapmaktan kurtulduğu giderler ile kiralananı başka biçimde kullanmakla elde ettiği veya elde etmekten kasten kaçındığı yararları kira bedelinden indirmekle yükümlüdür (TBK m. 325/II). Hatta Yargıtay içtihatlarıyla geçmişte benimsendiği üzere kiraya verenin elde etmeyi ihmal ettiği yararlar da kira bedelinden indirilir[56]. Kiraya verenin karşıladığı kullanım giderleri (elektrik, su, doğal gaz vb.) kira bedelinden indirilecek giderlere örnek teşkil eder. Bunun yanı sıra kiraya veren süre henüz dolmadan kiralanandan farklı şekilde yararlanacak olursa örneğin kiralananı depo olarak kullanmışsa kiraya verenin ödemekten kurtulduğu depo kirası kadar bedel kiracının borcundan mahsup edilmelidir[57]. TBK m. 325 hükmü kiracı lehine nisbi emredici niteliktedir. Bu nedenle kiracı lehine farklı düzenlemeler yapılabilir. Fakat kiracının durumunu güçleştirici şartlar kararlaştırılamaz[58]. SONUÇ Kira bedeli eşyanın kullanımının kiracıya bırakılmasının kiralayana sağladığı karşılıktır. Kira bedeli sözleşmenin esaslı unsurlarındandır. Kira bedeli kural olarak kiracının bir miktar para ödemesi şeklinde kararlaştırılır. Yabancı ülke paraları ile ilgili yasa ve kararnamelerdeki sınırlayıcı hükümler bugün için yürürlükte bulunmadığından taraflarca kira bedelinin döviz olarak ödenmesinin kararlaştırılması mümkündür. Bu nedenle kira bedeli TL dışında yabancı para birimi üzerinden veya değer kaydına bağlı olarak da kararlaştırılabilir. Kiracının kullanma karşılığı para veya eşyanın devrine yönelik maddi bir edim dışında bir iş görme borcu altına girdiği hallerde Doktrindeki hakim görüşe artık bir karma sözleşme söz konusudur. Kiracı, konut ve çatılı işyeri kiralarında kira bedelinin yanı sıra sözleşmede aksi öngörülmemişse veya aksine yerel adet yoksa, ısıtma, aydınlatma ve su gibi kullanma giderlerine katlanmakla yükümlüdür. Taraflar sözleşmede kiracının kira bedelini ödeme zamanını istedikleri şekilde kararlaştırabilirler. İfa zamanı bir vadeye ya da bir süreye bağlanabilir. Ancak tarafların ifa zamanı hususunda anlaşamadıkları durumlarda uygulanmak üzere TBK m. 314 hükmü getirilmiştir. Hükme göre kiracı, aksine sözleşme ve yerel adet olmadıkça, kira bedelini ve gerekiyorsa yan giderleri, her ayın sonunda ve en geç kira süresinin bitiminde ödemekle yükümlüdür. Kira bedelini ödeme borcu götürülecek borçlardan olup kira sözleşmesinde aksine anlaşma yoksa kira bedelini ödeme zamanında kiracı kira bedelini kiralayana yerleşim ödemelidir. Bu ödemeyi kiracı kiralayanın konutunda elden yapabileceği gibi masrafı kendisine ait olmak üzere "konutta ödemeli" olmak şartıyla postayla da yapabilir. Kiracının bu şekilde yapacağı ödemeler onu borçlu temerrüdüne düşürmez. Fakat kiracı kira bedelini konutta ödemeli koşulu olmayan adi posta havalesiyle göndermişse borcunu ifa etmiş sayılmaz. Zira kiraya veren postaneye giderek havale bedelini almak zorunda değildir Kiralayan bu koşullara uygun olarak kendisine yerleşim yerinde ödemeli gönderilen kira bedelini almaması onu alacaklı temerrüdüne düşürür. Bu durumda kiracı TBK m. 107 hükmüne göre kira bedelini tevdi ederek borcundan kurtulabilir. Kiracı, kiralananın tesliminden sonra muaccel olan kira bedelini veya yan gideri ödeme borcunu ifa etmezse, kiraya veren kiracıya yazılı olarak bir süre verip, bu sürede de ifa etmeme durumunda, sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir. Kiracıya verilecek süre en az on gün, konut ve çatılı işyeri kiralarında ise en az otuz gündür. Yargıtay'ın yerleşmiş içtihatlarına göre ise tarafların kira bedelinin her ay peşin olarak ödeneceğini kararlaştırmış olmaları halinde ödemenin her ayın en geç üçüncü günü akşamına kadar yapılması gerekir. Dolayısıyla aksine bir anlaşma olmadığı takdirde muacceliyet şartı kararlaştırılmışsa sonraki aylara ait kira bedelleri de üçüncü günün sonunda doğup muaccel olur. Kiracı, kendi kusurundan veya şahsında ortaya çıkan olağandışı bir halden (umulmayan halden veya mücbir sebepten) dolayı kiralananı kullanamadığı yahut sınırlı bir şekilde kullanabildiği hallerde, kiraya veren kiralananı kullanıma hazır bulundurduğu takdirde, kiracı bedelinin tamamını ödemek zorundadır. Bu durumda, kiraya verenin yapmaktan kurtulduğu giderler (örneğin kiraya veren kiracıda ortaya çıkan engel nedeniyle kiralananı kendisi kullanmış ya da başkasına kiraya vermiş ise) kira bedelinden indirilir (TBK m. 324). Madde metninde kiracının kendi kusurundan kaynaklanan bir durumdan bahsedilmiş olsa da bu hal "kiracının kendi kusuru veya kişiliğinden kaynaklanan bir umulmayan hal veya mücbir sebep" olarak anlaşılmalıdır. Örneğin kiracının kazandığı burs ile yurt dışına gitmesi, kiracının işyeri olarak kiraladığı meskeni sözleşmesel bir yükü olarak işyeri ruhsatını alamadığı için işyeri olarak kullanamaması veya kusuru bulunmasa da mahkum edilmesi, daha iyi bir yer bulduğu için kiralananı kira süresi sona ermeden terk etmesi gibi hallerde kiracı, kirayı ödemek zorundadır. TBK m. 324'te teknik anlamdaki objektif imkansızlıktan farklı olarak kiralananın kullanılması imkanı "kullanım kiracıya bırakıldıktan sonra" sadece kiracıya ilişkin olarak ortaya çıkan sebeplerle ortadan kalmakta veya sınırlanmaktadır. Kiracı, sözleşme süresine veya fesih dönemine uymaksızın kiralananı geri verdiği takdirde, kira sözleşmesinden doğan borçları, kiralananın benzer koşullarla kiraya verilebileceği makul bir süre için devam eder. Makul süre, dairenin niteliği, bulunduğu bölge, büyüklüğü, oda sayısı, ortalama ne zaman yeniden kiraya verilebileceği vb. kriterlere bakılarak tespit edilecektir. Sözleşme, makul sürenin sonunda kendiliğinden sona erer Kiraya veren, yapmaktan kurtulduğu giderler ile kiralananı başka biçimde kullanmakla elde ettiği veya elde etmekten kasten kaçındığı yararları kira bedelinden indirmekle yükümlüdür Hatta Yargıtay içtihatlarıyla geçmişte benimsendiği üzere kiraya verenin elde etmeyi ihmal ettiği yararlar da kira bedelinden indirilir. KAYNAKÇA Akıntürk Turgut / Karaman Derya Ateş, Borçlar Hukuku Genel Hükümler Özel Borç İlişkileri, 20. Baskı, Beta Yay., İstanbul 2013. Aral Fahrettin / Ayrancı Hasan, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'na Göre Hazırlanmış Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, Genişletilmiş 9. Baskı, Yetkin Yay., Ankara 2012. Aydoğdu Murat / Kahveci Nalan, Türk Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, 1. Baskı, İleri Yay., İzmir 2013. Erdoğan Hasan, Tahliye Kira Tespiti Kira Alacağı ve Tazminat Davaları, 1. Baskı, Adalet Yay., Ankara 2006. Eren Fikret, Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 1. Baskı, Yetkin Yay., Ankara 2014. Eriş M. Hakan, "6098 Sayılı (Yeni) Türk Borçlar Kanununun Kira Hukuku Açısından Getirdiği Yenilik ve Değişiklikler (I – Genel Hükümler)", http://portal.yontemymm.com.tr/DocLib/Turk %20Borclar%20Kanununun%20Kira%20Hukuku%20%20Degisiklikleri_0049.pdf. Gümüş Mustafa Alper, Yeni 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'na Göre Kira Sözleşmesi, 04.07.2012 Tarihli ve 6353 Sayılı Kanun'a Göre Güncellenmiş 2. Baskı, Vedat Yay., İstanbul 2012. Kaya Arslan, "Adi ve Ticari İşlerde Faiz", İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C: 54, İstanbul 1994. Özkök/Yıldırım Başak, "6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununa Göre Kiracının Kira Bedelini Ödemekte Temerrüdü Sebebiyle Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi", Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C:VIII, S.1, Kayseri 2013. Tandoğan Haluk, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri C:I/2, 4. Tıpkıbasım, Evrim Yay., İstanbul 1989. Zevkliler Aydın / Gökyayla Emre, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, 12. Baskı, Turhan Yay., Ankara 2013. Yavuz Cevdet, Borçlar Hukuk Dersleri (Özel Hükümler), Yenilenmiş 5. Baskı, Beta Yay., İstanbul 2007. metinpolat.av.tr DİPNOTLAR [1] Y.3.HD., T. 05.07.2010, E.2010/8361, K.2010/11998. [2] Mustafa Alper Gümüş, Yeni 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'na Göre Kira Sözleşmesi, 04.07.2012 Tarihli ve 6353 Sayılı Kanun'a Göre Güncellenmiş 2. Baskı, Vedat Yay., İstanbul 2012, s. 182; Hasan Erdoğan, Tahliye Kira Tespiti Kira Alacağı ve Tazminat Davaları, 1. Baskı, Adalet Yay., Ankara 2006, s. 219. [3]Erdoğan, s. 219; Arslan Kaya, "Adi ve Ticari İşlerde Faiz", İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, C: 54, İstanbul 1994, s. 349; HalukTandoğan, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri C:I/2, 4. Tıpkıbasım, Evrim Yay., İstanbul 1989, s. 4. [4] Fahrettin Aral/Hasan Ayrancı, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'na Göre Hazırlanmış Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, Genişletilmiş 9. Baskı, Yetkin Yay., Ankara 2012, s. 212; Aydın Zevkliler/Emre Gökyayla, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, 12. Baskı, Turhan Yay., Ankara 2013, s. 213; Fikret Eren, Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 1. Baskı, Yetkin Yay., Ankara 2014, s. 343; Murat Aydoğdu/Nalan Kahveci, Türk Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, 1. Baskı, İleri Yay., İzmir 2013, s. 378; Gümüş, 183. [5] Y.HGK., T.17.06.1987, E. 1986/13-734, K.1987/517. [6]Aydoğdu/Kahveci, s. 378; Turgut Akıntürk/Derya Ateş Karaman, Borçlar Hukuku Genel Hükümler Özel Borç İlişkileri, 20. Baskı, Beta Yay., İstanbul 2013, s. 263; Gümüş, 183; Tandoğan, s. 14; Kira bedelinin bir mal ile karşılanması durumunda karma sözleşmenin söz konusu olduğu görüşü için bkz. Zevkliler/Gökyayla, s. 213 Eren, s. 343. [7] Zevkliler/Gökyayla, s. 213. [8] Gümüş, 183; Aral/Ayrancı, s. 213; Eren, s. 343; Zevkliler/Gökyayla, s. 213. [9] Erdoğan, s. 219; Aydoğdu/Kahveci, s. 378. [10] Y.6.HD., T: 10.11.2008, E:2008/9297, K: 2008/12258. [11] Y.6.HD., T: 06.06.1974, E.1974/2733, K.1974/2727. [12]Y.6.HD., T: 12.05.2008, E.2008/4363, K.2008/6172 "Tarafların anlaşmasıyla kiralayana kira bedellerine karşılık olarak bono verilebilir. Bu durumda kira alacağının tahsili ticari senede bağlanmış olup, ticari senetlerin tahsiline ilişkin hükümlerin uygulanması zorunludur…" [13]Y.İBK.,T. 04.03.1968, E. 1962/14 K. 1968/7; Yargıtay'ın aynı nitelikteki HGK kararı için bkz. Y.HGK. T. 15.02.1961, E. 1961/7, K.1961/8. [14]Y.HGK. T. 06.03.1963, E. 1963/6-13, K.1963/23 "Borçlar kanununun 260. maddesindeki kira parası sözü, gerçek kira parasını, yani malın kullanılmasını karşılığı olan parayı anlatmaktadır ki, kira akdinin özel şartı uyarınca kiracının kiralayana ödemesi gereken kapıcı parası hiçbir zaman kira parası sayılamaz… kiracını akit gereğince kiralayana ödemeyi yüklendiği aydınlatma ve temizleme resimleri kira parası kapsamına girmediğinden dolayı, kiracının çıkartılmasını istenemeyeceği yollu görüşe de uygundur. Gerçekten, kapıcı parasının kiralanana ödenmesi borcu üzerinde az önce yürütülen bütün düşünceler, çöp ve fener resimlerini kiralayana ödenmesi borcu için dahi, olduğu gibi, doğrudur." [15]Başak Özkök/Yıldırım, "6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununa Göre Kiracını Kira Bedelini Ödemede Temerrüdü Sebebiyle Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi", Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C:VIII, S: 1, Kayseri 2013, s. 279; M. Hakan Eriş, "6098 Sayılı (Yeni) Türk Borçlar Kanununun Kira Hukuku Açısından Getirdiği Yenilik ve Değişiklikler (I – Genel Hükümler)", http://portal.yontemymm.com.tr/DocLib/Turk %20Borclar%20Kanununun%20Kira%20Hukuku%20%20Degisiklikleri_0049.pdf, s. 3, e.t. 01.12.2014. Aral/Ayrancı, s. 250; Gümüş, s. 182.; Eren, s. 373; Aydoğdu/Kahveci, s. 454. [16]TBK m. 303: "Kiraya veren, kiralananın kullanımıyla ilgili olmak üzere, kendisi veya üçüncü kişi tarafından yapılan yan giderlere katlanmakla yükümlüdür." [17] RG No: 25391 T. 03.03.2004. [18] KKY. m. 13. [19] Zevkliler/Gökyayla ,s. 283; ; Aydoğdu/Kahveci, s. 458; Gümüş, s. 183. [20]TBK m. 303: "Yan giderlere katlanma borcu: Kiraya veren, kiralananın kullanımıyla ilgili olmak üzere, kendisi veya üçüncü kişi tarafından yapılan yan giderlere katlanmakla yükümlüdür." [21]Eren, s. 376; Zevkliler/Gökyayla, s. 285; Gümüş, s. 184; Kira bedeli ve yan giderler bakımından yasal sınırın çizilip çizilmediği tartışması için bkz. Aydoğdu Kahveci, s. 454. [22] Eren, s. 376; Gümüş, s. 184; Aydoğdu Kahveci, s. 459. [23] TBK m. 89/1. [24] Y.6.HD., T:12.04.2010, E:2009/13680, K:2010/4261: "BK'nın … maddesi uyarınca kira parası götürülüp ödenmesi gereken borçlardan olduğundan, kiralayana götürülüp elden ödenmesi veya gideri kiracıya ait olmak koşuluyla konutta ödemeli olarak PTT kanalıyla gönderilmesi gerekir. Bundan ayrı, sözleşmede özel bir koşul kabul edilmişse bu husus da göz önünde tutulmalıdır. Açıklanan şekilde yapılmayan ödemeler yasal ödeme olarak kabul edilemez. Ancak teamül haline gelmiş bir ödeme şekli varsa, bu şekilde yapılan ödeme de geçerlidir. " [25]Özkök/Yıldırım, s.286; Aral/Ayrancı, s. 251; Gümüş, s. 185; Zevkliler/Gökyayla, s. 281; Aydoğdu/Kahveci, s. 256; Eren, s. 375-376. [26] Gümüş, s. 186; Aydoğdu Kahveci, s. 457; Aral/Ayrancı, s. 275; Zevkliler/Gökyayla, s. 282. [27] Aydoğdu Kahveci, s. 458; Gümüş, s. 186; Zevkliler/Gökyayla, s. 282. [28]Y.6.HD., T:27.05.1999, E:1999/4524, K:1999/4798: "Taraflar arasındaki 1.6.1996 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli yazılı kira sözleşmesine göre davalı mecurda kiracı olarak bulunmaktadır. Bu sözleşmenin özel şartlarında aylık kiranın her ayın 1 ile 5'i arasında davacı adına T.C.Ziraat Bankası Bireysel Bankacılık Şubesi nezdindeki 5153267 nolu hesaba yatırılacağı kararlaştırılmıştır. Davalı kira başlangıcından itibaren kira paralarını sözleşmedeki banka hesabına yatırmıştır. Davacı 2.7.1998 tarihli 25361 nolu noter ihtarı ile bundan böyle kira parasının bankadaki hesabı kapattığından bahisle ikamet adresine gönderilmesini istemiş, 1.9.1998 tarihli ihtarla da Ağustos 1998 kirası ödenmediğinden bahisle davayı kabul etmiştir…Taraflar arasında yazılı bir kira sözleşmesi vardır. Sözleşmede kararlaştırıldığı gibi kira paralarının bankadaki hesaba yatırılacağı kararlaştırılan bu ödeme şekli kiralayanın tek taraflı iradesi ile kararlaştırılan bu ödeme şekli kiralayanın tek taraflı iradesi ile değiştirilemez. Kiralayan davacının bu konudaki isteğini kapsayan ihtarlar hukuki sonuç doğurmaz. Aksinin kabul edilmesi kiracıya sözleşmeden başka külfet yükler bu da iyi niyet kuralına aykırıdır…Azınlık ise şu gerekçelerle kararın onanması gerektiğini düşünerek çoğunluk oyuna karşı çıkmıştır: Kiracı Borçlar Kanununun .. maddesi hükmü uyarınca kira parasını kiralayana ikametgahında ödemek zorundadır. Ancak kira sözleşmesinde ödeme yeri belirlenmişse kira parası bu yerde ödenir. Somut olayda kira parasının kiralayanın banka hesabına yatırılması kararlaştırılmıştır. Ne var ki kiralayan kira parasının net ve muntazaman yatırmadığını neden göstererek banka hesabını kapattığı ve bundan böyle kira paralarının ikametgahında ödemesini 2.7.1998 tarihçe keşide edilen ihtarname ile bildirmiştir. Kiracı bu duruma muttali olduğu halde bu defa kira parasının masrafını keserek banka havalesi ile göndermiştir. Kiralayan banka havalesi yoluyla gönderilen kira parasını almak zorunda değildir. Bu durumda kiracının temerrüt durumundan kurtulması için izleyeceği iki yol vardır. Birincisi kira parasını konutta ödemeli olarak göndermek, ikinci yolda mahkemeye başvurup tevdii mahalline kira parasının yatırmaktadır. Kiracı bu yollara başvurmamakla, temerrüt olgusu gerçekleşmiştir. Bu nedenlerle kararın onanması gerektiği düşüncesiyle çoğunluğun bozma görüşüne katılmıyoruz. [29]Y.İBK., T:11.03.1959, E: 1957/23, K: 1959/20: "Kiralayanın edayı reddetmesi bir hukuki muamele değil, bir maddi vakıadır. Usulün 288. ve sonraki maddelerinde, maddi vakıaların değil, ancak hukuki muamelelerin ispatı bakımından şahit dinlenemeyeceği kabul edilmiş bulunmaktadır. Demek ki maddi vakıalar şahit dinletme yasağının şümulü dışında kalmaktadır. Ve bu itibarla alacaklı kiralayanın parayı almaktan kaçındığının şahitle ispatına kanun bakımından bir engel yoktur."; Gümüş, s. 186; Aydoğdu/Kahveci, s. 456-457. [30] RG. 29.07.2008 S: 26951. [31] Gümüş, s. 189; Aydoğdu/Kahveci, s. 458; Zevkliler/Gökyayla, s. 281-282. [32]eBK m. yürürlükte iken m. 260'a göre kiralayanın kiracıya vereceği yasal süre sonunda kira sözleşmesi kendiliğinde fesholunuken; TBK m. 315 sistemi kiraya verenin sürenin sonunda fesih bildiriminde bulunması aramaktadır. Gümüş, s. 277; Tandoğan, s. 213,219; Özkök/Yıldırım, s.288-289. [33]Özkök/Yıldırım, s.289; Gümüş, s. 277; Eren, s. 377; Aydoğdu Kahveci, s. 587; Zevkliler/Gökyayla, s. 325; Aral/Ayrancı, s. 274-275; Eriş, s. 3. [34] Eren, s. 377. [35] Aydoğdu Kahveci, s. 591-592; Eren, s. 377; [36] Eren,s. 377. [37]Zevkliler/Gökyayla, s. 325; Eren,s. 378; Gümüş, s. 285-286; Aydoğdu Kahveci, s. 587. [38]Y.6.HD., T.05.04.2007, E.2007/1868, K.2007/3965; Y.6.HD., T.15.12.2005, E.2005/11607, K. 2005/11706. [39] Aral/Ayrancı, s. 251; Aydoğdu Kahveci, s. 454; Gümüş, s. 184; Zevkliler/Gökyayla, s. 284. [40] Y.6.HD., T: 16.01.1995, E:1994/13256, K: 1995/134. [41] Aydoğdu Kahveci, s. 459; Gümüş, s. 184. [42] Gümüş, s. 185. [43]Cevdet Yavuz, Borçlar Hukuk Dersleri (Özel Hükümler), Yenilenmiş 5. Baskı, Beta Yay., İstanbul 2007, s. 179; Aydoğdu/Kahveci, s. 459/460;Eren, s. 374; Gümüş, s. 190; Zevkliler/Gökyayla, s. 307-308. [44]Zevkliler/Gökyayla, s. 307-308; Aral/Ayrancı, s. 264; Aydoğdu/Kahveci, s. 460; Gümüş, s. 191; Eren, s. 374. [45]TBK m. 331 "Taraflardan her biri, kira ilişkisinin devamını kendisi için çekilmez hale getiren önemli sebeplerin varlığı durumunda, sözleşmeyi yasal fesih bildirim süresine uyarak her zaman feshedebilir. Hakim, durum ve koşulları göz önünde tutarak, olağanüstü fesih bildiriminin parasal sonuçlarını karara bağlar." [46]TBK m. 324 gerekçesi: "…818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 252. maddesinin, aynı Kanunun 264 üncü madde hükmünün sak'ı olduğuna ilişkin son fıkrası, Tasarıya alınmamıştır. Bunun sebebi, saklı tutulan durumun, Tasarının 330.B maddesinde, olağanüstü fesih yollarından birini oluşturan "önemli sebeplerle fesih" olarak düzenlenmiş olmasıdır. Böylece, kiracının kiralananı kullanamaması Tasarının 330. maddesinde tanımlanan önemli sebeplerden birine dayanmadığı takdirde, Tasarının 323. maddesi uygulama alam bulacaktır." [47]EBK m. 262 "III: Feshin ihbarı: İcar için ne sarih ne de zımni bir müddet tayin edilmemiş olursa, gerek müstecir gerek mucir, ihbar suretiyle akdi feshedebilir.Akitte, hilafına bir hüküm tayin edilmemiş ise, iki taraftan her biri aşağıdaki kaideler dairesinde feshi ihbar edebilir; 1 - Mefruş olmayan apartmanlar, yazıhane, tezgah, dükkan, mağaza, mahzen, samanlık, ahır, ve bu gibi mahaller ancak mahalli adetince muayyen en yakın vakit için ve böyle bir adetin fıkdanı halinde altı aylık bir müddetin hitamı için ve her iki halde üç ay evvel yapılması lazım gelen bir ihbar ile. 2 - Mefruş apartmanlar yahut müstakil odalar yahut süknaya mahsus mefruşat ancak bir aylık müddetin hitamı için ve iki hafta evvel yapılması lazım gelen bir ihbar ile. 3 - Diğer menkul şeyler her istenilen zaman için ve üç gün evvel yapılması lazım gelen bir ihbar ile." [48]Eren, s. 411; Yavuz, s. 179; Aydoğdu/Kahveci, s. 460; Aral/Ayrancı, s. 276; Zevkliler/Gökyayla, s. 328; Gümüş, s. 266-267. [49]Aydoğdu/Kahveci, s. 460; Aral/Ayrancı, s. 277; Gümüş, s. 267,268. [50]TBK m. 325 hükmünün TBK' nın mehazı olan İsviçre Hukukundan ayrılan düzenlemeleri ve çelişkileri arasında yer alan "makul süre" tartışması ve farklı görüşler için bkz. Aydoğdu/Kahveci, s. 461; Gümüş, s. 195-196; [51] Zevkliler/Gökyayla, s. 308; Aydoğdu/Kahveci, s. 461. [52] Gümüş, s. 197. [53] Aydoğdu/Kahveci, s. 463. [54] Gümüş, s. 196; Zevkliler/Gökyayla, s. 309; Aydoğdu/Kahveci, s. 463 [55] Zevkliler/Gökyayla, s. 308. [56] Yargıtay içtihatlarıyla geçmişte benimsenen bu görüş TBK' da hüküm altına alınmıştır. Örnek kararlar için bkz. Tandoğan, C: I/2, s. 170, dn. 146'da anılan kararlar; Zevkliler/Gökyayla, s. 309. [57] Zevkliler/Gökyayla, s. 309. [58] Aydoğdu/Kahveci, s. 464; Gümüş, s. 194 AV. METİN POLAT - metinpolat.av.tr BU MAKALE, YAZARI TARAFINDAN SİTEMİZDE YAYINLANMAK ÜZERE GÖNDERİLMİŞTİR.
  2. Emtia ve Nakliyat Sigortası, poliçede belirtilen süre içinde gemi veya diğer deniz ve göl araçları ya da bunlara ilişkin diğer sigorta ettirilebilir menfaatlerin maruz kalabileceği rizikoları, poliçede belirlenen koşullara bağlı olarak güvence altına alır. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ÖZEL HUKUK ANA BİLİM DALI DERSİN ADI : ZARAR SİGORTALARI HUKUKU KONU : EMTİA VE NAKLİYAT SİGORTASI Hazırlayan : Metin POLAT Danışman Yrd.Doç. Dr. Burak ADIGÜZEL MAYIS 2015 - KAYSERİ I.Sorumluluk Kavramı ve Emtia ve Nakliyat Sigortası Tanımı ve Konusu A. Sorumluluk Kavramı Sorumluluk kelime anlamı olarak üstlenilen bir iş veya görev hakkında yapılması gerekenleri bilmek ve bu gereklere uygun olarak hareket etme zorunluluğudur[1].Hukukta sorumluluk ise alacaklının alacağını alabilmesi için borçluya ait mal varlığına cebri icra yoluyla el koyabilme yetkisi ve borçlunun bunlara katlamak zorunda olması demektir[2]. Doktrinde dinin, ahlakın, hukuki kuralların sorumluluklarını bildiğimiz ve bunların sonuçlarına bağlanan düzenlemelerle iç içe yaşadığımız ifade edilmektedir[3]. B. Emtia ve Nakliyat Sigortası Tanımı ve Konusu 1. Emtia ve Nakliyat Sigortası Tanımı Emtia Nakliyat Sigortası Malların, bir yerden başka bir yere bir veya birkaç nakilaracı ile taşınması (sevk edilmesi) sırasında uğrayabileceği zarar, kayıp(ziya) ve hasarları teminat altına sigorta türüdür. Nakliyat Sigortaları, ilk uygulamasının yapıldığı Londra ve Lloyd’s dan günümüze, küresel boyuttaki dış ticaretteki gelişmeler ,ticaretin çeşitlenme ve yaygınlaşması paralelinde hızlı bir gelişim göstererek günümüz sigorta uygulamaları haline gelmiştir. Bu haliyle de oldukça detaylandığı için uygulaması büyük bir dikkat ve özen gerektirmektedir. Nakliyat Sigortalarının uygulamasında sigortalı ve sigortacı tarafından gerekli bilgi ve verilerin eksiksiz ve özellikle zamanında temin edilmesi ve eksiksiz olması oldukça önemlidir. Buda nakliyat sigortalarının iyi bilinmesi ile ilgilidir. ________________________________________ [1]Taşıyıcının Mali Sorumluluğu ve C.M.R. Sigortaları, Edit. Suna Oksay,Sigorta Araştırma ve İnceleme Yay. 12, TSEV Vakfı, Ekim 2007, İstanbul, s. 23. [2] Oksay,s. 23. [3] Mehmet Kahya, Taşıyıcının Mali Sorumluluğu ve C.M.R. Sigortaları, UzmanlıkTezi, Sigorta Murakebe Kurulu, İstanbul 1985; Oksay, s. 23. 2. Emtia ve Nakliyat Sigortası Konusu A.1. Bu sigorta, poliçede belirtilen süre içinde gemi veya diğer deniz ve göl araçları ya da bunlara ilişkin diğer sigorta ettirilebilir menfaatlerin maruz kalabileceği rizikoları, poliçede belirlenen koşullara bağlı olarak güvence altına alır. Bumaddede yer alan “gemi veya diğer deniz ve göl araçları” terimi, yük ve yolcu gemilerini kapsar. Ancak sigortacı kabul ettiği takdirde, ahşap veya beton yahut bunların karışımından yapılmış tekneler, yelkenli tekneler, tenezzüh tekneleri, yat ve kotralar, hizmet motorları, balıkçı gemi ve tekneleri,römorkör, duba, sat ve layterler, yüzer havuz, şahmerdan ve vinçler, yüzer lokanta, deniz motosikletleri gibi deniz ve göl araçları “gemi veya diğer deniz ve göl araçları” terimi kapsamında sayılır. Emtia ve Nakliyat Sigortası ile malların bir yerden diğer bir yere taşınması, bu taşıma sırasında karşılanan tehlikeler ulusal ve uluslararası ekonomiler için göz ardı edilmeyecek derecede önemli olgulardan biridir.Dolayısıyla malların taşınması sırasında karsılaşacakları tehlikeleri güvence altına alması Emtia ve Nakliyat Sigortalarının konusunu oluşturmaktadır.Önceleri denizlerde başlayan taşımacılık daha sonra demiryolları ve karayollarını günümüzde ise havayollarını da kapsamına almıştır. Taşımacılığın gelişmesi ile birlikte Emtia ve Nakliyat Sigortalarının kapsamı büyümüş,taşımacılığın doğal tehlikelerine ilave olarak malların doğal niteliklerinden doğan tehlikeler ile bazı ticari tehlikeleri de kapsama dahil edilmiştir. Emtiave Nakliyat Sigortasında yurt içi ve yurt dışı (ithalat/ihracat) sevkiyatlarında her türlü emtianın, yüklemeden boşaltmaya (depodan-depoya) kadar gümrükteki beklemeler,aktarmalar, ara sevkiyatlar da dâhil olmak üzere deniz, hava ve karayolu ile nakliyatı sırasında meydana gelebilecek çeşitli kaza, yangın, hırsızlık,kaybolma ile ayrıca istenirse harp, grev, kargaşalık, terör, sabotaj gibi tehlikeler sonucu doğacak zarar, kayıp ve hasarları bütün dünyada geçerli uluslararası standart ve şartlarda teminat altına alır. A.2. Aksi kararlaştırılmadıkça, sigorta konusu gemi veya diğer deniz ve göl araçları, sınıflama kurumları (klas müesseseleri)tarafından verilmiş sınıf belgesine sahip olmalı ve bu belge sigorta süresi içinde geçerliliğini korumalıdır. Sınıflama kurumları tarafından verilmiş sınıf belgesine sahip olmayan gemi ve diğer deniz ve göl araçlarının sigorta konusu olabilmesi için yürürlükteki ilgili mevzuat hükümlerine göre inşa edilmiş olmaları zorunludur. C.Karayolu Nakliyat Sigortası Karayolu nakliyat sigortası TTK' da zarar sigortaları içerisinde bir mal sigortası olarak düzenlenmiştir. Zira mal sigortalarında sigortalının bir mal üzerindeki menfaati sigorta edilmektedir[1]. TTK m. 1421/1 aksine sözleşme yoksa, sigortacının sorumluluğu primin veya ilk taksitinin ödenmesi ile başlar; kara ve denizde eşya taşıma işlerine ilişkin sigortalarda, sigortacı, sözleşmenin yapılmasıyla sorumlu olur. TTKm. 1430 hükmüne göre sigorta ettiren,sözleşmeyle kararlaştırılan primi ödemekle yükümlüdür. Aksine sözleşme yoksa sigorta primi peşin ödenir. Özel kanunlardaki hükümler saklıdır (TTK m. 1430/1). Sigorta primi nakden ödenir. İlk taksitin nakden ödenmesi şartıyla, sonraki primler için kambiyo senedi verilebilir; bu halde, ödeme kambiyo senedinin tahsili ile gerçekleşir (TTK m. 1430/2). Sigorta ettiren, sigortacının sorumluluğu başlamadan önce, kararlaştırılmış primin yarısını ödeyerek sözleşmeden cayabilir. Sözleşmeden kısmi cayma halinde,sigorta ettirenin ödemekle yükümlü olduğu prim, cayılan kısma ilişkin primin yarısıdır (TTK m. 1430/3). TTK.1421 hükmü ile 1430 hükmü arasında bir çelişki bulunup bulunmadığı hususu doktrinde TTK madde gerekçeleri üzerinden gidilerek cevaplanmaya çalışılmıştır.Buna göre ileri sürülen bir görüşe göre TTK m. 1430 hükmü sigortacının sorumluluğunun başlamasını primin ödenmesine bağlayan bir kuraldır. TTK m. 1430 hükmü ile taşıma sigortasında sigortacının sorumluluğunun başlamasının primin ödenmesine bağlı olmadığı, sigortacının eşyanın teslim edildiği tarihten itibaren sorumlu olacağı düzenlenmekle TTK m. 1421 hükmü ile getirilen kural değişmemektedir[2]. Karayolu nakliyat sigortasının riziko açısından en önemli özelliği, taşıyıcının sorumluluğunun başladığı noktadır. Bir görüşe göre[3] eşyanın taşıyıcıya teslim tarihi, taşıma sözleşmesinin yapıldığı tarihtir. Zira taşıma sözleşmesinin yapılmasıyla sigortacının sorumluluğu başlar. Fakat bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira taşıma sözleşmeleri ayni değil rızai sözleşmelerdir[4]. taşıma sözleşmesinin yapılması sigorta sözleşmesini başlatmaz. Sözleşmesi yapılmış olsa bile sigortacının rizikolardan sorumluluğu mutlaka taşıyıcının eşyaları taşınmak üzere teslim almasına bağlıdır. _____________________________________________ [1] Burak Adıgüzel, "Karayolu İçTaşıma Sigortaları ile CMR Sigortalarının Karşılaştırılması", Prof. Dr. Fırat Öztan'a Armağan, C. 1, TurhanYay., Ankara 2010, s. 6. [2] Adıgüzel, s. 7. [3] Ali Bozer, Sigorta Hukuku, 2. Baskı, Ankara 2007, s. 113. [4]Sabih Arkan, Karada Yapılan Eşya Taşımalarında Taşıyıcının Sorumluluğu,Ankara 1982; Adıgüzel, s. 8. II. Nakliyat Sigortalarında Verilen Teminatlar ve Poliçe Türleri A. Nakliyat Sigortalarında Verilen Teminatlar A.3. Sigorta Teminatının Kapsamı: Bu sigorta, rizikonun gerçekleşmesi sonucu gemi veya diğer deniz ve göl araçlarının yahut bunlara ilişkin diğer menfaatlerin uğrayacağı ziya ve hasarı, ayrıca teminata dahil edilmişse sorumluluk tazminatını, yahut bunlarla ilgili masrafları kapsar. Ziya veya hasar yahut sorumluluk tazminatı ile bunlara ilişkin masrafların kapsam ve içeriği, teminata dahil ve istisna edilen rizikolar, bu poliçeye eklenen özel şartlarla belirlenir. 1.Tam Ziya Klozu En dar ve en sınırlı teminattır. Taşınan emtianın, taşıyan nakil aracı ile birlikte tamamen ziya olması halini temin eder. Hiçbir kısmi hasarı temin etmez. Örnek: Gemi ile birlikte taşınan yükün batması, tamamen yanması v.b. veya taşıyan uçakla birlikte taşınan malın da düşüp parçalanması, yok olması, tamamen yanması v.b. veya taşınan malla birlikte tamamen ziya olması…vb. Bu kloza varya ve masraflar hariç sadece nakil aracın (gemi, kamyon, uçak, tren) fiilen ve mutlak surette tamamının zayi olması durumunda malların fiilen ve tamamen hasar görmesi durumunda devreye girer. Bunun dışında gerçekleşen hasarlara teminat vermez. 2.Dar Teminat Bu teminat için kullanılan klozlar; Denizyolunda : Instıtute Cargo Clauses (F.P.A.) Karayolunda : Kamyon Klozu Demiryolunda : Demiryolu Klozu Bu klozlar kısaca; çarpma, çarpışma, devrilme,yangın, yıldırım, infilak, dağ heyelanı, köprü çökmesi, sel ve su basması v.b.rizikolar ile yükleme, olağan aktarma ve boşaltma rizikoları, (Denizyolunda) batma, karaya oturma, çatışma, fırtınadan bir liman veya kıyıya sığınma ile Müşterek Avarya (Gemi ile yükün aynı anda aynı tehlike ile karşı karşıya gelmesi sonucu doğacak masraflar ile zarar, ziyan) hasarları ve kurtarma masraflarını kapsar. · Deniz Yolu sevkleri için ; Institute Cargo Clauses‘’F.P.A’’ – 1.1.1963 veya Institute Cargo Clauses (C ) 1.1.1982 · Karayolu sevkleri için; Kamyon Klozu · Havayolu sevkleri için; Dar teminat yoktur. (Yalnızca Tam Ziya veya Geniş Teminat verilebilir) Dar teminat kapsamında hususi avaryalar hariç ifadesi geçip bu ifade ‘’ kısmi hasarlar hariç‘’ anlamında kullanılsa dahi , bu kloz incelendiğinde aslında hiç de kısmi hasarları hariç tutan bir kloz olmadığı ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar kısmi hasarlar hariç deniyorsa da aşağıda belirtilen durumlar sonucu oluşan kısmi hasarlarda teminat kapsamındadır. a) Malların taşındığı tekneninkaraya oturması ,batması , yanması, infilak etmesi sonucu sigortalı emteanınuğrayacağı kısmi hasarlar tazmin edilir. b) Yükleme, aktarma,boşaltmaişlemleri esnasında bir veya birden fazla kolinin tamamen zayi halinde bu koliveya kolilerin bedelleri ödenmektedir. c) Tekne veya nakil aracının suhariç buz dahil herhangi bir harici cisimle çatışması ve temas etmesi halindemalda meydana gelebilecek kısmi hasarlar da ödenmektedir. Kamyon Klozu ; Kamyon ile yapılantaşımalarda ‘’dar kapsamlı teminat ‘’ talep edildiğinde kullanılacak klozdur.Institute Cargo clauses C veya F.P.A klozununkamyon taşımacılığına uygulanmış şeklidir. Bu klozun içeriği ; Kamyon ile yapılacak taşımalarda bazı tabii afetlerde ve/veya yanması, çarpışması nedeni ile taşınan malın uğrayacağı hasarları tazmin eder. Demiryolu klozu ; Dar teminatın demiryolu taşımacılığınauyarlanmış şeklidir. Yani trenin devrilmesi ,katarların çarpışması , raydançıkması vb . gibi harici etkenlerin sebep olduğu hasarlar tazmin edilir. 3.Geniş Teminat Geniş teminat denilen bu kuvertürle (InstituteCargo Clauses All Risk veya Institute Cargo Clauses Air-A) adından da anlaşılacağı üzere harici rizikolar ve etkenler de dahil olmak üzere malın uğrayabileceği tüm hasarlara karşı teminat veren bir klozdur. Ancak all risks olarak adlandırılsa dahi bu teminatında bazı kısıtlamaları vardır.Gecikme , malın kendi özelliğinden veya bünye ve tabiatından kaynaklanan hasarlar ve masrafları karşılamaz. Fire , vezin noksanlığı, böceklenme gibi hasarlar buna en güzel örneklerdir. All Risks klozu esasen tüm nakil araçları (gemi , kamyon, tren ) için yapılan sevkiyatlara uygulanır. Uygulamada ise anılan klozun, taşımanın yapıldığı aracın özelliklerine uymayan hükümleri iptal edilerek veya sadece buna uyan hükümleri kullanılarak uygulama gerçekleşir. İnstitute Air Cargo Clauses ‘’ AllRisks ‘’ veya Institute Cargo Clauses Air ( A) All Risk klozunun sadece havayolu ile taşınan mallara uygulanan şeklidir. Havayolu ile yapılan taşımaların dışında uygulanmaz. Nakliyat sigortalarında uygulananklozlar teminat bakımından depodan depoya dır. ( From Warehouse to warehouse )Başka bir deyişle sigorta teminatları malın satıcısının deposunu terk ettiğianda yürürlüğe girer ve alıcının deposunda son bulur. Şunuda vurgulamak gerekirse söz konusu olan malların gümrük depolarında ve aktarmasırasında bulunacakları ara depolarda beklemeleri ek bir prim gerektirmedenteminata dahildir. Şartlar ve nakil aracı türlerine göre gümrük depolarında bekleme ile ilgili bu durum şu şekildeözetlenebilir. 1- Deniz yolu ile taşımalarda ‘’AllRisks’’ veya ‘’A’’ ile ‘’F.P.A’’ veya ‘’C‘’klozuna göre malların gümrük depolarında tamamen boşaltıldığı andan itibaren 60 güne kadar bekleme teminata dahildir. 2- Tren yolu ile taşımalarda da AllRisk veya ‘’A’’ klozuna göre 60 güne kadar ve fakat ‘’Demir Yolu Klozuna göre 15 ‘’güne kadar olan beklemeler teminata dahildir. 3- Kamyon ile yapılan taşımalarda‘’All Risks veya ‘’ A ‘’ klozuna göre yine 60 günlük bekleme teminata dahildir. Ancak kamyon klozunda teminat varış yerinde malın boşaltıldığında sona erdiğinden bekleme süresi ek primle teminata dahil edilebilir. 4- Sadece All Risks’’ veya AİR hükümleri ile sigortalanan uçak nakillerinde gümrükteki bekleme süresi 30 gündür. Bu süreler yukarıda açıklanan klozların birer parçasıdır. Anılan sürelerin yetersiz olması durumunda süre bitmeden gerekli ihbarların yapılarak uzatma talebinde bulunulmuş olması gerekir. Uzatmalar ise beher 30 gün için geçerli ek primler karşılığı verilebilir. B.Nakliyat Sigortalarında Uygulanan Poliçe Türleri 1-Muvakkat (Geçici/Flotan) Poliçe Muvakkat poliçe aynı zamanda flotan poliçe olarak da tanımlanmaktadır. Muvakkat poliçe ileri bir tarihte gerçekleşecek sevkiyatı önceden ve geçici olarak teminat altına alır. Bu poliçe ile iyi niyetinden emin olunmuş sigortalıyı teminatsız bırakmama adına bir nakliye ( seferi ) önceden sigortalamaktır. Yani değeri , cinsi,miktarı belli olan bir malın, sevkiyat tarihi henüz belirlenmemiş olsa dahi önceden mutabık kalınmış hükümler çerçevesinde teminat altına alınmasına yarayan bir poliçe türüdür. Bu uygulamada poliçe primi , sevkiyatla ilgili yükleme tarihi belli olduğunda ve eksik bilgilerin tümü alındığında bir zeylname veya kati poliçe düzenlenerek alınır. Fakat poliçe düzenlendiğinde ayrıca standart poliçe ücreti tahsil edilir. Geçerlilik süresi 1 yıldır. 1 yıl içinde gerçekleşmeyen nakliyelere ait muvakkat poliçeler kendiliğinden iptal olur. Sigortalı teminat verilen sevkiyatlailgili tüm bilgileri öğrenir öğrenmez sigortalıya bildirmekle yükümlüdür. Emtia sigortalarında daha öncede ifade ettiğimiz gibi sigorta riski seferin başladığı anda yürürlüğe girer. Başlamış bir sefere teminat vermek mümkün değildir. Bu nedenle hoşnutsuzluğa sebep vermemek için özellikle akreditifli işlemlerde işleme başlanılması ile birlikte muvakkat sigorta teklifinin yapılarak söz konusu malın istenen şartlarda ve sorunsuz olarak sağlanması gerekir. Muvakkat sigorta da sigortanın bir kısmı veya tamamı kesinleşebilir. Başka bir ifade ile teminat altındaki emtialar birden fazla seferde de sevk edilebilir. Bu durumda mal yola çıkmış ve dolayısı ile risk başlamış olsa dahi buna ilişkin kuvertür bu muvakkat sigorta ile sağlanmış olduğundan teminatta yeni şartlarla sağlanmış olacaktır. Bu nedenle muvakkat poliçe uygulaması doğabilecek bir çok problemleri ortadan kaldırmaktadır. Muvakkat poliçe kati poliçeye dönüşürken mutlaka muvakkat poliçenin numarasının bildirilmesi gerekir. Muvakkat poliçe sadece bir emtea türüne teminat verir. Birden fazla emtea söz konusu olduğunda her mal için ayrı poliçe düzenlenmesi gerekir. 2-Münferit (Kati) Poliçe Bu poliçe hazır olan yapılacak sevkiyatı teminat altına alır. Bir poliçe ile ilgili tüm veriler mevcut ise muvakkat poliçe yerine direk kati poliçe düzenlenmektedir. Başka bir ifade ile sevki yapılacak malın sevk tarihi,seferi,değeri ve aracın bilinmesi durumunda muvakkat poliçe yapmanın bir değeri kalmadığından direk kati poliçe düzenlenmesi yoluna gidilir. Primlendirilmesi de cari tarife üzerinden yapılıp tahsilat gerçekleştirilir. 3-Abonman Poliçe Muvakkat poliçenin daha kapsamlı halidir. Abonman poliçe uygulamasında 1 yıl boyunca yapılacak tüm seferler sigortalı ile sigortacı arasında mutabık kalınmış fiyat,şart ve teminatlarla otomatik olarak güvence altına alınmaktadır.Uluslararası alanda en fazla bu tip sözleşmeler uygulanmaktadır. Abonman uygulaması, sigortalıya sözleşme dönemi içindeki tüm sevkiyatlar için önceden teminat verdiği için büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Abonman sözleşmesinin uluslararası literatürdeki adı ‘’ open-cover policy ‘’ veya ‘’open – cover agrement ‘’ dir. Sigortacı tarafından riskindeğerlendirilmesi ve Abonman Poliçesininyapılabilmesi için ; 1-sigortalı 2-sigorta dönemi( uygulamadagenellikle 1 yıldır ) 3-Araç Cinsi ( gemi,kamyon,uçak,tren) 4-Araç başı azami yükleme limiti 5-sefer ( bir yıl süresince ) 6-Emtia cinsi 7-Teminat 8-Fiyat 9- İhbar şartları 10-Fesih Şartları 11- Abonman iade şartları( var ise ) Abonman sözleşmesinde "abonman iadesi" konusunda görüş birliğine varılmış ve bu durum poliçeye yazılmış ise söz konusu iadenin gerçekleşmesi için ödenen ve ihbar olunan hasar toplamının aynı sürede ödenen nakliyat net priminin ( terör primi hariç ) % 50 sinden az olması gerekir.Yapılacak iade miktarı üzerinde sigortalı ve sigortacı her sözleşme için farklı oranlar belirleyebilir. Uygulamada bu oran % 10 veya altıdır. Nakliyat sigortaları ile ilgili bir sigorta teklifinin Sigorta Şirketi tarafından değerlendirilebilmesi için; 1- Akreditif no’su(bir banka kanalı ile yapılan akreditif işlemi kaynaklı poliçelerde), 2- Sigortalının adı, 3- Sigorta Bedeli ( Fatura Bedeli+Navlun Bedeli + Ödenilen Sigorta Primi + %10 İmajinel (beklenen) kar, 4-Sigortaya konu malın esvap vecinsi , taşıma şekli,ağırlık ve adedi, 5- Sevkin başlangıç ve bitim yeri, 6-Vasıta adı ( gimi ise adı, kamyonise plakası,tren ise vagon numarası,uçak ise uçuş numarası, 7-Yükleme tarihi, 8-İstenen teminat, III. Sigorta Değeri, Aşkın - Eksik Sigorta ve Sigortanın Başlangıcı ile Sonu A.Sigorta Değeri A. 4: Taraflar başka bir esas kararlaştırmamışlarsa, gemi veya diğer deniz ve göl araçlarının sigorta değeri,rizikonun başladığı andaki değerdir. Aksi kararlaştırılmadıkça, yakıt, kumanya ve levazım, gemi adamlarının ücretleri, sigorta ücreti bu değere dahil değildir. B. Aşkın ve Eksik Sigorta A.5: Sigorta bedeli sigorta değerini aşamaz, aşan kısım varsa geçersizdir. Sigorta bedeli sigorta değerinden az ise tazminat sigorta bedeli ile sigorta değeri arasındaki orana göre ödenir. C. Sigortanın Başlangıcı ve Sonu A. 6: Bu sigorta, aksi kararlaştırılmadıkça, poliçede belirtilen tarihte öğleyin saat 12:00’de başlar ve yine poliçede belirtilen tarihte öğleyin saat 12:00’de sona erer. Her iki halde de gemi veya diğer deniz ve göl araçlarının bulunduğu yerin saati esas alınır. IV. Hasar ve Tazminat A.Rizikonun Gerçekleşmesi Halinde Tarafların Yetki ve Yükümlülükleri B.1: Riziko gerçekleştikten sonra, tarafların bütün hakları saklı kalmak koşulu ile, her türlü koruma önlemlerini almaya veya bunların alınmasını istemeye, gözetmeye veya bunlara girişmeye yahut başlamaya sigortalı veya sigorta ettiren zorunlu, sigortacı da yetkilidir.Sigortacının bu eylemlerinden dolayı ödeme yükümlülüğünü peşinen kabul ettiği ileri sürülemez. Sigortalı veya sigorta ettiren bu konularda sigortacı ile tam bir işbirliği yapmak, bu önlemlerin alınmasına yardım etmek için elindeki bütün belge ve bilgileri sigortacıya vermekle yükümlüdür. Bundan başka, sorumlu üçüncü kişilere karşı rücu haklarını korumak üzere, bütün önlemleri zamanında almak ve gerekli işlemleri yapmak için, sigortalı veya sigorta ettiren, sigortacı ile koşulsuz işbirliği yapmakla yükümlüdür. Sigorta ettiren veya sigortalı bu maddede sayılan yükümlülükleri yerine getirmez ve bunun sonucu zarar miktarında bir artış olursa bu kısım sigortacının ödeyeceği tazminattan indirilir. B.Hasar Bildirimi ve Hasara İlişkin Belgeler B.2: Sigorta ettiren veya sigortadan haberi olması halinde sigortalı, rizikonun gerçekleştiğini öğrenir öğrenmez bu durumu sigortacıya bildirmekle yükümlüdür. Sigorta sözleşmesinden doğan borcun muaccel olabilmesi için sigortalı, tazminatın hesabını gösteren bir liste ile diğer gerekli belgeleri vermek zorundadır. Bu belgeler deniz taşımalarında özellikle şunlardır: · Sigortalı mala ait fatura · Poliçe aslı (cirolu) · Sigortalı mala ait ordino · Gümrük rezerve zaptı · Gümrük muayene zaptı · Çeki listesi · Çetele listesi · Gümrük (giriş veya çıkış)beyannamesi · Gümrük vezne makbuzu · Taşıyıcıya çekilen ihtarnamemektubu · Draft survey raporu · Gözetim raporu (poliçede böylebir şart var ise) · Akreditif belgesi-gerekirse istenilmektedir · Satış sözleşmesi gerekirse istenilmektedir, · Manifesto-gerekirse istenilmektedir · Hasarlı mallara ait fotoğraf · Vergi kimlik numarası Kara Taşımacılığı ile ilgili hasar dosyasının tamamlanması için gereksinim duyulan bu belgeleri ithalat, ihracat ve yurt için taşımacılığını birlikte değerlendirerek şu şekilde sıralayabiliriz: · Konşimento-sevk irsaliyesi · Sigortalı mala ait fatura · Poliçe aslı · Malların hasarlı veya eksikolarak alındığına dair teslim tutanağı · Sigortalı mala ait ordino · Gümrük rezerve zaptı · Gümrük muayene zaptı · Çeki listesi · Çetele listesi · Gümrük (giriş veya çıkış)beyannamesi · Gümrük vezne makbuzu · Taşıyıcıya çekilen ihtarnamemektubu · Gözetim raporu (Poliçede böylebir şart varsa) · Akreditif belgesi-gerekirse istenilmektedir. · Satış sözleşmesi-gerekirse istenilmektedir. · Hasarlı mallara ait fotoğraf · ATR belgesi-gerekirse istenilmektedir (AB ülkeleri ile yapılan taşımacılıkta kullanılır). · Kaza sonucu hasar meydana gelmişise kaza zaptı · Aracın Ruhsat fotokopisi · Sürücüye ait ehliyet fotokopisi · Taşıma, frigo firik araç ile yapılmış ise aracın soğutma raporu C.Halefiyet B.3. Sigortacı, ödemiş olduğu tazminat tutarı ile sınırlı olmak kaydıyla, sigortalının üçüncü kişilere karş ıolan tazminat talebi haklarına sahip olur. Sigortalı, sigortacının isteği üzerine bu hususu dispeçte veya sigorta tazminatı makbuzunda yahut buna ait bir belgede belirtmeyi kabul eder. V. Çeşitli Hükümler A.İyiniyet Yükümlülüğü C.1:Taraflar,sigorta sözleşmesinin yapılması sırasında ve devamı boyunca iyiniyetle hareket etmekle yükümlüdür. Sigorta ettiren veya sigortalı yahut bunların sözleşmeyi yapmakla görevlendirdiği kişiler, sözleşmenin esasına ilişkin kendilerince bilinen her hususu, sözleşme yapılmadan önce sigortacıya bildirmekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde iyiniyete aykırı hareket edilmiş sayılır. Sigorta ettiren veya sigortalı yahut bunların sözleşmeyi yapmakla görevlendirdikleri kişiler,işlerinin olağan süreci içinde, kendilerince bilinmesi gerekli her hususu biliyor sayılırlar. Rizikonun değerlendirilmesi açısından taşıdıkları önem dolayısıyla,sözleşmeyi yapıp yapmama veya sigorta priminin ya da şartların belirlenmesinde,basiretli bir sigortacının vereceği karara etken olabilecek her husus sözleşmenin esası ile ilgili husus sayılır ve Türk Ticaret Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanır. B.Sigorta Priminin Ödenmesi C.2. Sigorta priminin tamamı veya taksitle ödenmesi kararlaştırılmış ise ilk taksit, poliçenin tesliminde ve kalan taksitler de poliçede belirtilen tarihlerde nakden ödenir. Sigorta ettiren kimse primini vermemiş, prim tecil edilmiş veya poliçede vadeleri tayin ve tespit edilen herhangi bir taksitini, vade gününün bitiminde ödememiş ise temerrüde düşer. Temerrüt gününü takip eden 15 gün içerisinde de sigorta ettiren prim borcunu ödemezse bu müddetin bitiminden itibaren 15 gün süre ile sigorta teminatı durur. Bu sürenin sonuna kadar prim ödenmediği takdirde sigorta sözleşmesi herhangi bir ihtara gerek kalmadan feshedilmiş olur. Bu poliçe ile ilgili herhangi bir prim iadesi ekli özel şartlara göre yapılır. C. Tebliğ ve İhbarlar C.3: Sigorta ettiren veya sigortalının bildirimleri, sigorta şirketinin merkezine veya sigorta sözleşmesine aracılık eden acenteye, noter aracılığı yahut taahhütlü mektupla yapılır.Sigorta şirketinin bildirimleri de sigorta ettiren veya sigortalının poliçede gösterilen adreslerine, bu adreslerin değişmiş olması halinde ise sigorta şirketinin merkezine veya sigorta sözleşmesine aracılık eden acenteye bildirilen son adreslerine aynı surette yapılır. Taraflara imza karşılığı elden verilen mektup, telgraf, teleks veya faks ile yapılan bildirimler de taahhütlü mektup hükmündedir. D. Ticari ve Mesleki Sırların Saklı Tutulması C.4: Sigortacı ve sigortacı adına hareket edenler bu sözleşmenin yapılması dolayısıyla sigorta ettirene ve sigortalıya ilişkin olarak öğrenecekleri sırların saklı tutulmamasından doğacak zararlardan sorumludurlar. E.Yetkili Mahkeme C.5: Sigorta sözleşmesinden doğan anlaşmazlıklar nedeniyle açılacak davalarda yetkili mahkeme, sigorta şirketi merkezinin veya sigorta sözleşmesine aracılık yapan acentenin ikametgahının bulunduğu yerdeki veya rizikonun Türk karasularında gerçekleşmesi halinde rizikonun gerçekleştiği yerdeki ticaret davalarına bakmakla görevli mahkemedir. F. Zamanaşımı C.6: Sigorta sözleşmesinden doğan bütün talepler, hasar tarihinden itibaren iki yılda zamanaşımına uğrar. G. Özel Şartlar C.6: Tarafların anlaşmasına göre, genel şartlara aykırı olmamak kaydıyla özel şartlar konulabilir ve bu özel şartlar genel şartlara göre öncelikli olarak uygulanır. KAYNAKÇA Bozer Ali,Sigorta Hukuku, 2. Baskı, Ankara 2007. ArkanSabih, Karada Yapılan Eşya Taşımalarında Taşıyıcının Sorumluluğu, Ankara 1982. OksaySuna, Taşıyıcının Mali Sorumluluğu ve C.M.R. Sigortaları, Sigorta Araştırma ve İnceleme Yay. 12, TSEV Vakfı, Ekim 2007, İstanbul. KahyaMehmet, Taşıyıcının Mali Sorumluluğu ve C.M.R. Sigortaları, Uzmanlık Tezi,Sigorta Murakebe Kurulu, İstanbul 1985. AdıgüzelBurak, "Karayolu İç Taşıma Sigortaları ile CMR Sigortalarının Karşılaştırılması", Prof. Dr. Fırat Öztan'a Armağan, C. 1, TurhanYay., Ankara 2010. Av. Metin POLAT metinpolat.av.tr BU MAKALE, YAZARI TARAFINDAN SİTEMİZDE YAYINLANMAK ÜZERE GÖNDERİLMİŞTİR.
  3. 556 Sayılı Markanın Korunması Hakkındaki KHK hükümlerinde markanın re' sen ve itiraz üzerine hükümsüzlüğüne karar verilecek mutlak ve nisbi ret sebepleri düzenlenmiştir. Fakat marka hakkının kötüye kullanılması kavramı, 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK'da markanın kötü niyetle tescilini ve kötü niyetle kullanımını kapsar bir şekilde düzenlenmiş değildir. Halbuki gerek ülkemizde gerekse dünyada yaygın olarak rastladığımız en önemli hükümsüzlük sebeplerinden birisi kötüniyetli tescildir ve kötüniyetli olarak yapılan marka başvurulandan hak sahiplerinin nasıl korunacağı önemli bir hukuki meseledir. Bu çalışmamızda uygulamada karşımıza sıklıkla çıkan kötüniyetli marka tescili konusuna ilişkin uyuşmazlıkları Yargıtay ve Avrupa Mahkemeleri kararları ışığında ayrıntısı ile inceleyeceğiz. KISALTMALAR CETVELİ b. : bent. BK : Bakanlar Kurulu. Bkz. : Bakınız. Bkz. : bakınız. C. : Cilt. CJEU : Court of Justice of European Union dn. : dipnot. E. : Esas. FSHHM : Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi. K. : Karar. m. : madde. R.G. : Resmi Gazete. S : Sayı. s. : sayfa. T. : Karar tarihi. TBB : Türkiye Barolar Birliği. TBK. : 6098 Sayılı Borçlar Kanunu. TMK : Türk Medeni Kanunu. vd. : ve devamı. Y.HGK. : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Y.İBK. : Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı. Yay. : Yayıncılık. I.KÖTÜNİYETLİ MARKA TESCİLİNİN HÜKÜMSÜZLÜK SEBEBİ OLARAK SAYILMASI Markanın kötüniyetli olarak tescili, AB Marka Tüzüğü'nün 52/1-b maddesinde açıkça bir hükümsüzlük sebebi olarak düzenlenmesine ve Türk öğretisinde de kabul edilmesine rağmen 556 S. KHK' da bir hükümsüzlük sebebi olarak kabul edilmemiştir[1]. Markanın hükümsüzlük sebepleri KHK' nın 42. maddesinde düzenlenmiştir ve bu sebepler arasında "markanın kötüniyetli tescili" yer almamaktadır. Ayrıca Yargıtay da, 2008 yılına kadar markanın kötüniyetli tescilini bir hükümsüzlük sebebi olarak kabul etmemekteydi. Yargıtay markanın tescilinde kötüniyeti ilk defa İstanbul (4) No'lu Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi tarafından verilen bir direnme kararının[2] 2008 tarihli Hukuk Genel Kurulu kararı ile yerinde görülmesi neticesinde hükümsüzlük sebebi olarak kabul etmiştir. Söz konusu uyuşmazlıkta İstanbul (4) No' lu FSHHM, davalının "RG 512+Şekil" markasının kötüniyetli tescil edildiğinden bahisle hükümsüzlüğüne karar vermiş, söz konusu karar Y.11.Hukuk Dairesi tarafından "hükümsüzlük hallerinin düzenlendiği 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 42, maddesinde, marka tescil başvurusu veya tescilin kötü niyetle yapıldığı takdirde markanın hükümsüz sayılacağına ilişkin bir hüküm bulunmadığı, bu bakımdan, sadece KHK'nın 35. maddesine dayalı olarak kötü niyetli tescilden dolayı hükümsüzlük kararı verilemeyeceği" gerekçesi ile bozulmuş ve mahkemenin direnme kararı vermesi üzerine uyuşmazlık Y.HGK. önüne gelmiştir. Y.HGK. şu gerekçelerle yerel mahkemece verilen direnme kararını isabetli görerek onamıştır: "556 sayılı KHK'nın 42. maddesinde özel olarak düzenlenen sınırlı sayıdaki hükümsüzlük nedenleri içerisinde yer almayan "marka tescilinin kötü niyetle yapıldığı iddiasına dayalı hükümsüzlük isteminin" 550 sayılı KHK' nın sistematik ve ilkeleri ile genel hüküm ve teme! prensip niteliğindeki Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesine göre, "Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz."…556 sayılı KHK' nın 35/1. maddesi uyarınca tescil başvurusu sırasında kötü niyetin başlı başına bir itiraz sebebi olarak öne sürülebilmesi mümkün olduğu gibi, sonradan aynı nedenle hükümsüzlük davasının açılabilmesi de KHK' nın amacına uygundur. Çünkü, KHK' nın 35/1. ve 42/l-(a) maddelerindeki düzenlemeler de, esasen, MK' nın 2. maddesinin özel bir uygulamasından ibarettir. Bu bakımdan her somut olayın özellikleri göz önüne alınarak açıkça kötü niyetle gerçekleştirildiği belirlenen marka tescilinin hükümsüzlüğüne karar verilebilmelidir. Bu husus 556 sayılı KHK' nın 42. maddesinde başlı başına bir hükümsüzlük nedeni olarak düzenlenmemiş olsa dahi, genel hüküm ve temel prensip niteliğindeki MK' nın 2. maddesi uyarınca kötü niyetin korunması söz konusu olamayacağından dolayı aynı sonuca ulaşılması KHK' nın ruhuna da uygundur."[3] Y.HGK kararında açıkça kabul edildiği üzere markanın kötüniyetli tescili her ne kadar KHK' da açıkça bir hükümsüzlük sebebi olarak sayılmamış ise de TMK m. 2'de düzenlenen dürüstlük kuralına aykırılık Türk Hukuk sistemimizce korunmamıştır. Bu nedenle Y.HGK tarafından verilen iş bu karar ile kötüniyetin varlığının ispatı halinde isabetli olarak tescili hükümsüzlüğüne karar verilmesi içtihat haline gelmiştir. II.KÖTÜNİYETLİ MARKA TESCİLİ KAVRAMI VE KÖTÜNİYETİN TESPİTİNDE GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULACAK ESASLAR A. Tanım Her ne kadar KHK' nın 35. maddesinde her ne kadar "başvurunun kötüniyetle yapılması" ve 42. maddesinde "marka tescilinde kötüniyet" ifadeleri kullanılmak suretiyle markanın kötüniyetli tesciline değinilmiş olsa da Marka Hukukunda kötüniyetli tescilin tanımına ve içeriğine KHK' da yer verilmemiştir. Bununla beraber Y.HGK' nın yukarıda bahsi geçen 2008 tarihli kararında kötüniyetli tescilin tanımı yapılmıştır. Buna göre: "Marka Hukukunda genel olarak kabul gören anlayışa göre, tescil yoluyla sağlanan marka korumasının amacına aykırı biçimde kötüye kullanılması yoluyla başkasının markasından haksız olarak yararlanmak veya gerçekte kullanılmayıp yedekleme, marka ticareti yapmak amacına ya da şantaja yönelik başvuru ve tesciller kötü niyetli olarak kabul edilmektedir." Y.HGK kararını doktrin görüşleri ile birlikte değerlendirecek olursak Marka Hukukunda kötüniyetli tescilin tanımını şu şekilde yapmak doğru olacaktır: "Ticari dürüstlük kurallarına aykırı olarak tanınmış olsun ya da olmasın markasından haksız olarak yararlanmak veya gerçekte kullanılmayıp yedekleme, marka ticareti yapmak amacına ya da şantaja yönelik başvuru ve haksız teciller birer kötüniyetli tescildir."[4] B. Kötüniyetin Tespitinde Göz Önünde Bulundurulacak Esaslar KHK' da kötüniyetli tescilin tespitinin ve ispatının nasıl yapılacağı düzenlenmemiştir. Bu nedenle kötüniyetli tescilin tespitinde Yargıtay kararları başta olmak üzere CJEU kararlarında açıkça belirtilen esaslara göz önünde bulundurulmalıdır. 1. CJEU Kararlarında Benimsenen Kriterler CJEU' a göre kötüniyetli tescilde somut olayın bütün faktörleri göz önünde bulundurulmalıdır. CJEU' ın 2009 tarihli CHOCOLADEFABRIKEN LINDT&SPRÜNGLI-FRANZ HAUSWIRTH kararında tespit ettiği kriterler şu şekildedir: Kendisinden önce bir başkasının diğer bir üye ülkede aynı veya karışıklığa yol açacak kadar benzer bir markanın, aynı veya karıştırılabilecek derecede benzer markanın tescilli olduğunu; bilip bilmediği, bilmesinin gerekip gerekmediği, bu kimsenin bir başkasına ait markanın kullanılmasına veya kullanım alanını genişletmesine engel olma amacı taşıyıp taşımadığı, önceki markanın sahip olduğu hukuki korumanın ne olduğu, tescil başvuru tarihi itibariyle “markanın sahip olduğu ün” dikkate alınarak kötüniyetli tescilin var olup olmadığı tespit edilecektir[5]. CJEU' ya göre bilme olgusu varsayıma dayalıdır ve tespitinde önceki markanın ne kadar süredir var olduğu ve kullanıldığı dikkate alınacaktır. Fakat önceki markadan haberdar olma tescilin kötüniyetli olarak yapıldığının ispatında tek başına yeterli değildir. Nitekim CJEU, 2013 tarihli MALESIA DIARY- YAKULT kararında önceki markayı bilmenin kötüniyetin varlığının kabulü için yeterli olmadığı ve bunun için tescil başvurusu anındaki bütün faktörlerin göz önüne alınarak değerlendirme yapılması gerektiğini ifade etmiştir[6]. CJEU kararlarında ve AB Marka Tüzüğü'nün 52/1-b maddesinde açıkça belirtildiği üzere tescilin kötüniyetli olup olmadığı, bu şekilde yapıldığı iddia edilen tescil başvurusunun yapıldığı tarih itibarıyla incelenecektir[7]. 2. Yargıtay Kararlarında Benimsenen Kriterler Yargıtay 11.HD. 2013 tarihli bir kararında "bir marka hakkında gerçek hak sahipliği iddiasıyla açılmış bir hükümsüzlük davası biter bitmez ya da henüz bu dava devam ederken, aynı ya da benzer markanın tescili için TPE' ye yeni bir tescil başvurusunda bulunulması halinde kötüniyetin söz konusu olduğuna" karar vermiştir. Dava konusu uyuşmazlıkta ALMAN ve ALMAN HASTANESİ markalarının hükümsüzlüğü davası devam ederken bu kez ALM., ALMAN HASTANELER GRUBU, ALMAN MEDİRESİDENCE gibi markalar için tescil başvurusu yapılmasını kötüniyetli görerek hükümsüzlük kararını isabetli bulmuştur[8]. Markanın yaratılmış marka olması, herkesin aklına gelmesinin ticari hayatın olağan akışı ile bağdaşmaması hallerinde kötüniyetin varlığı kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay, davalının kendisine ait bir lakaptan oluşturduğunu iddia ettiği HAVALLES isimli markanın daha önce davacı adına tescilli olması ve farklı ülkelerde yer alan kişiler tarafından birbirinden habersiz bir kelime olarak oluşturulmasının olanaksız olduğu gerekçesi ile yerel mahkemenin markanın hükümsüzlüğüne dair kararını isabetli bulmuştur[9]. Bu gibi hallerde başkasına ait markayı tescil ettirmek isteyen marka sahibinin markayı "tesadüfen" bulduğunu "çok iyi ve inandırıcı bir açıklama" ile ispatlamadıkça kötüniyetin varlığı kabul etmek gerekir[10]. Daha önce tescil edilmiş marka ile iltibasa yol açacak şekilde benzer markanın tescili için başvurulmuş ve kullanılıyor olması halinde markayı öncelikli olarak kimin tescil ettirip kullandığının tespiti edilmesi gerekir[11]. Yargıtay’ ın yerleşik içtihatlarında her ne kadar aynı sektörde bulunan tacirlerin tanınmış markaları kendi adlarına tescil ettirmelerinde kötüniyet karinesi kabul edilmekte ise de markanın kötüniyetli tescilinde ilgili markanın tanınmış marka olması kötüniyetli tescilin kabulü için tek başına yeterli değildir[12]. Kötüniyetin varlığını tespitinde araştırılması gereken en önemli husus, tarafların aynı ticari alanda faaliyet gösterip göstermediği ve uyuşmazlık konusu markanın birden çok ülkede tescilli olup olmadığıdır. Zira Yargıtay, davalı marka sahibinin uluslararası ticari alanda faaliyet gösteren bir kuruluşunun olması nedeniyle dünyadaki bu konudaki gelişmeleri ve bununla ilgili marka tescillerini takip etmek zorunluluğu karşısında aynı sahada çalışan davalının on beş ülkede tescilli bir markayı bilmediğini ve o nedenle Türkiye’de tescil ettirdiğini ileri sürmesini kötüniyetli bulmuştur[13]. Tescili istenen markanın iltibasa yol açması, tarafların uzun süredir aynı sektörde faaliyette bulunması kötüniyetin tespiti için göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir. Fakat bu sebepler tek başına kötü niyet ve hükümsüzlük nedeni oluşturmaz. Buna göre hükümsüzlük kararı verilebilmesi için kötüniyetin açık/bariz olması, hakkın kötüye kullanılması ve ahlaka aykırılık oluşturması gerekmektedir[14]. Yargıtay kararlarında da benimsendiği üzere tescilde kötüniyetin var olup olmadığının tespit edileceği tarih tescil başvurusunun yapıldığı tarihtir[15]. Uygulamada karşımıza en çok çıkan kötüniyetli marka tescilleri spekülasyon ve engelleme markalarıdır. Spekülasyon markalarında marka sahibi daha önce tescil edilmemiş bir işareti tescil ettirmekle birlikte bu tescili markayı bizzat kullanmak amacıyla değil, gelecekte başkalarının kullanmasını engellemek amacıyla yani tanımda bahsettiğimiz üzere marka ticareti yapmak amacıyla tescil başvurusunda bulunmaktadır[16]. Engelleme markalarında ise bir işaretin aynısının ya da benzerinin bilerek ve haklı bir gerekçe olmaksızın[17] sırf rakibi engelleme amaçlı tescil ettirilmesidir[18]. C. TESCİLLİ MARKANIN KÖTÜNİYETLE "TASARIM" OLARAK TESCİL EDİLMESİ Uygulamada daha önce başkası adına tescilli olan markanın bir ambalaj tasarımı haline getirilerek tasarım tescil belgesi alınmak suretiyle marka tescilinden kaynaklanan hakların dolanıldığı görülmektedir. Kural olarak TPE nezdinde tescilli bir sınai hakka dayalı kullanım korunmaktadır. Zira tanınmış olsun ya da olmasın başkasının markasından haksız yararlanmaya yönelik kötüniyetli tescillerin ispatlandığı takdirde markanın hükümsüzlüğü neticesini doğuracağında şüphe yoktur. Fakat uygulamada başkasına ait marka kullanılmak suretiyle tasarım tescil belgesi alındığında marka hakkı sahibinin marka hakkına tecavüz ve haksız rekabetin söz konusu olduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim tasarım tescili, ürünün görseli üzerinde bir koruma sağlamakla birlikte bu görselde başkasına ait bir markanın kullanılması halinde tescilli bir tasarım olmasına rağmen marka hakkına tecavüz söz konusu olacaktır[19]. III.KÖTÜNİYETLİ MARKA TESCİLİNİN HÜKÜMSÜZLÜĞÜ A. Kötü Niyetli Marka Tescili Başvurusuna Karşı KHK m. 35/1 Hükmü Uyarınca Kötü Niyet İtirazı KHK m. 35/1 hükmü kötüniyetli olarak tescil başvurusu yapılması halinde bir itiraz imkanı tanımıştır. Hükme göre "Tescil başvurusu yapılmış markanın 7. ve 8. madde hükümlerine göre tescil edilmemesi gerektiğine ilişkin itirazlar ile başvurunun kötü niyetle yapıldığına ilişkin itirazlar ilgili kişiler tarafından marka başvurusunun yayınından itibaren üç ay içerisinde yapılır." KHK m. 35/1, belli bir zaman dilimi içindeki kötüye kullanmalara karşı uygulanabilmesiyle özel ve sınırlı bir nitelik göstermektedir. Zira TPE önünde işletilen itiraz süreci yalnızca tescil başvurusu aşamasında müracaat sahibinin kötü niyet taşıması ihtimalleri ile sınırlıdır. Şayet tescil başvurusunda bulunan kişi müracaat aşamasında kötü niyetli değilse bu yolla itiraz mümkün değildir. Tekinalp’e göre, başvurunun kötü niyetle yapılması ile gerçekte kullanılmayıp yedekleme veya marka ticareti yapma amacına ve şantaja yönelik başvurular kastedilmektedir[20]. Tescil başvurusu sahibi tescil gerçekleştikten sonraki herhangi bir zamanda markasını kötü niyetle kullanırsa, yani gerek markayı kullanma gerekse de markadan doğan bir takım dava ve talep haklarını kötüye kullanırsa bu durumlar KHK m. 35/1 hükmünün kapsamına girmez. Bu tür durumlar TMK m. 2 uyarınca doğrudan hakkın kötüye kullanılması itirazının konusu olabileceklerdir[21]. İtiraz KHK m. 35/3 hükmü gereği TPE' ye yazılı ve gerekçeli olarak yapılır[22]. Yargıtay, kötüniyetin varlığı halinde hükümsüzlük davasının her zaman açılabileceğini kararlarında açıkça ifade etmiştir[23]. Y.HGK kararında da benimsendiği üzere "556 sayılı KHK' nın 35/1. maddesi uyarınca tescil başvurusu sırasında kötü niyetin başlı başına bir itiraz sebebi olarak öne sürülebilmesi mümkün olduğu gibi, sonradan aynı nedenle hükümsüzlük davasının açılabilmesi de KHK' nın amacına uygundur.Çünkü, KHK' nın 35/1. ve 42/1-(a) maddelerindeki düzenlemeler de, esasen, MK' nın 2. maddesinin özel bir uygulamasından ibarettir. bu bakımdan her somut olayın özellikleri göz önüne alınarak açıkça kötü niyetle gerçekleştirildiği belirlenen marka tescilinin hükümsüzlüğüne karar verilebilmelidir."[24] Burada marka tescil işlemleri ile ilgili olarak kötüniyet kavramı sadece KHK m. 35 içerisindeki itirazlarda düzenlendiği için marka başvurusunun kötüniyetle yapıldığına ilişkin itirazlar diğer itirazlar gibi marka başvurusunun yayınından itibaren üç ay içerisinde yapılmalıdır[25]. Markanın tanınmış marka olarak kabulü halinde hükümsüzlük davasının tescili tarihinden itibaren 5 yıllık süre içinde açılması, ancak markanın tescilinde kötüniyetin varlığı durumunda ise iptal davasının süreye bağlı olmaması nedeniyle öncelikle mahkemece davacı markasının tanınmış olup olmadığı hususunda gerekli delillerin toplanarak değerlendirilmesi, tanınmış olduğunun kabulü halinde de davalının tescilinin kötü niyetli olduğunun ispatı gerekmekte olup, buna göre davanın süreye tabi olup olmadığı hususlarının belirlenmesi zorunlu bulunmaktadır[26]. 1. İtirazın "Görüş Bildirme"den Farkı KHK m. 35/1 hükmü uyarınca kötüniyetli tescile karşı başvurulacak itiraz yolu KHK . 34 hükmünde düzenlenen "görüş bildirme" den farklıdır. Zira görüş bildirme ilgililer dışında 3. kişiler tarafından da ileri sürülebilecek KHK m. 7'de düzenlenen mutlak red nedenlerine dayanarak yapılır[27]. KHK m. 35/1 anlamında itiraz ise sadece hak sahibi ve ilgilileri tarafından ileri sürülebilecek bir hükümsüzlük sebebi iken KHK m. 34 hükmüne göre görüş bildiren kişinin taraf sıfatını haiz olması gerekmez[28]. 2. İtiraz Sebeplerini İleri Sürebilecek Kişi ve Makamlar Kötü niyetli tescile bağlı itiraz TPE tarafından re' sen göz önünde bulundurulamaz. TPE’nin re'sen göz önüne bulunduracağı tescil engelleri KHK m. 7’de sayılan mutlak red nedenleridir. Buna karşılık gerek m. 8’deki nispi ret nedenleri, gerekse de kötüniyet hali ilgili tarafından itiraza konu olmadıkça resen incelemeye konu olmaz[29]. Kötüniyetli tescile itiraz edebilecek olanlar KHK m. 35'te "ilgili kişiler" olarak ifade edilmiştir. Bu düzenlemeden kastedilen, başvurunun tescil edilmesinden zarar görebilecek kimselerdir[30]. B. Hükümsüzlüğün "Kural Olarak" Geçmişe Etkili Olması KHK m. 44/1 hükmü uyarınca markanın kötüniyetli tescili dolayısıyla verilen hükümsüzlük kararı geçmişe etkilidir. KHK m. 44/2'de markanın hükümsüzlüğünün geçmişe etkili olmasın iki istisnası düzenlenmiştir. Buna göre "Markanın hükümsüz sayılmasından önce bir markaya tecavüz sebebiyle verilen hukuken kesinleşmiş ve uygulanmış kararlar ile markanın hükümsüzlüğüne karar verilmeden önce yapılmış ve uygulanmış sözleşmeler hükümsüzlük kararından etkilenmeyecektir. Örn; hal ve şartlara göre haklı sebepler ve hakkaniyet düşüncesi ile sözleşme uyarınca ödenmiş bedelin kısmen veya tamamen iadesi mümkündür." Bir markanın hükümsüzlüğüne ilişkin kesinleşmiş karar, herkese karşı hüküm doğurur. SONUÇ Marka Hukukunda genel olarak kabul gören anlayışa göre, tescil yoluyla sağlanan marka korumasının amacına aykırı biçimde kötüye kullanılması yoluyla başkasının markasından haksız olarak yararlanmak veya gerçekte kullanılmayıp yedekleme, marka ticareti yapmak amacına ya da şantaja yönelik başvuru ve tesciller kötü niyetli olarak kabul edilmektedir. Ticari dürüstlük kurallarına aykırı olarak tanınmış olsun ya da olmasın markasından haksız olarak yararlanmak veya gerçekte kullanılmayıp yedekleme, marka ticareti yapmak amacına ya da şantaja yönelik başvuru ve haksız teciller birer kötüniyetli tescildir. Kötüniyetli tescilin tespitinde Yargıtay kararları başta olmak üzere CJEU kararlarında açıkça belirtilen esaslara göz önünde bulundurulmalıdır. Kötüniyetin varlığını tespitinde araştırılması gereken en önemli husus, tarafların aynı ticari alanda faaliyet gösterip göstermediği ve uyuşmazlık konusu markanın birden çok ülkede tescilli olup olmadığıdır. Daha önce tescil edilmiş marka ile iltibasa yol açacak şekilde benzer markanın tescili için başvurulmuş ve kullanılıyor olması halinde markayı öncelikli olarak kimin tescil ettirip kullandığının tespiti edilmesi gerekir. Bir marka hakkında gerçek hak sahipliği iddiasıyla açılmış bir hükümsüzlük davası biter bitmez ya da henüz bu dava devam ederken, aynı ya da benzer markanın tescili için TPE' ye yeni bir tescil başvurusunda bulunulması halinde kötüniyetin söz konusudur. Tescil başvurusu yapılmış markanın 7. ve 8. madde hükümlerine göre tescil edilmemesi gerektiğine ilişkin itirazlar ile başvurunun kötü niyetle yapıldığına ilişkin itirazlar ilgili kişiler tarafından marka başvurusunun yayınından itibaren üç ay içerisinde yapılır İtiraz KHK m. 35/3 hükmü gereği TPE' ye yazılı ve gerekçeli olarak yapılır. Yargıtay, kötüniyetin varlığı halinde hükümsüzlük davasının her zaman açılabileceğini kararlarında açıkça ifade etmiştir Kötüniyetli tescile itiraz edebilecek olanlar KHK m. 35'te "ilgili kişiler" olarak ifade edilmiştir. Bu düzenlemeden kastedilen, başvurunun tescil edilmesinden zarar görebilecek kimselerdir. KAYNAKÇA Arkan Sabih, Marka Hukuku C:I, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yay., Ankara 1997. Bilgili Fatih, "Türk Marka Hukukunda Kötüniyetli Marka Tescili Başvurusuna Karşı İtiraz", TBB Dergisi, S. 70, Ankara 2007. Çağlar Hayrettin, Marka Hukuku Temel Esaslar, 1. Baslı, Adalet Yay., Ankara 2013, s. 181. Çolak Uğur, Türk Marka Hukuku, Gözden Geçirilmiş ve Güncellenmiş 2. Baskı, 12 Levha Yay., İstanbul 2014. Karasu Rauf, "Spekülasyon ve Engelleme Markaları", Ankara Barosu Dergisi, C: 8, Ankara 2008. Kaya Arslan, Marka Hukuku, 1. Baskı, Arıkan Yay., Ankara 2006. metinpolat.av.tr Oytaç, Kutlu, Karşılaştırmalı Markalar Hukuku, 2. Baskı, Nobel Yay., Ankara 2002. Tekinalp Ünal, Fikri Mülkiyet Hukuku, 3. Baskı, Vedat Yay., İstanbul 2004. Yasaman Hamdi/ Altay Sıtkı Anlam / Ayoğlu Tolga / Yusufoğlu Fülürya/ Yüksel Sinan, Marka Hukuku 556 Sayılı KHK Şerhi, C:II, 1. Baskı, Vedat Yay., İstanbul 2014. Yasaman Hamdi, Marka Hukuku Cilt II, 1. Baskı, Vedat Yay., İstanbul 2004. DİPNOTLAR [1] Uğur Çolak, Türk Marka Hukuku, Gözden Geçirilmiş ve Güncellenmiş 2. Baskı, 12 Levha Yay., İstanbul 2014, s. 781; Hayrettin Çağlar, Marka Hukuku Temel Esaslar, 1. Baslı, Adalet Yay., Ankara 2013, s. 181. [2] İstanbul (4) No'lu FSHHM, 16.04.2008 T., 2006/3939 E., 2007/12468 K. "Mahkemece, iddia, savunma, dosyadaki kanıtlar ve bilirkişi raporuna nazaran, tarafların markalarının birbirine çok benzediği, bütünü itibarıyla bıraktığı etki dikkate alındığında markaların esas unsurlarının aynı veya benzer olması nedeniyle genel görünüme etkisi az olan diğer unsurlardaki farklılığa rağmen iltibasa yol açabileceği, davalının giysi üretiminde bulunan ve tekstil alanında faaliyet gösteren bir kişi olduğu, bu itibarlı müdebbir bir tacir gibi davranmasının gerektiği, kullanacağı işaretin herhangi bir kişiye ait olup olmadığını araştırmasının gerektiği, ihtilaf konusu ibarenin herhangi bir anlamı olmayan harfler ve rakamlardan oluşması nedeniyle, davacı seçiminin tesadüften ibaret olamayacağı ve bu nedenle iyi niyetli sayılamayacağı, davalının fantezi bir ibare olan RG ... ibaresini tescil ettirmesinin, faaliyet alanı nedeniyle varlığından haberdar olduğu davacı markasından faydalanma kastını gösterdiği, davacının bu işaret üzerinde öncelikli kullanım hakkına sahip olduğu, bu nedenle davalının kötü niyetli tescilinin hükümsüzlüğüne karar verilmesinin gerektiği, ancak tescilli markanın kullanımının haksız rekabet yaratmayacağı gerekçesiyle, davalı adına 2001/21313 no ile tescilli RG ... + şekil markasının hükümsüzlüğüne, sair taleplerin reddine, karar kesinleştiğinde hüküm faturası özetinin gazete ile ilamına karar verilmiştir." [3] Y.HGK., 16.07.2008 T., 2008/11-501 E., 2008/507 K. [4] Çolak, s. 782; Çağlar, s. 182. [5]CJEU, 11.07.2009 T., C-529/07 K., paragraf 38 ve paragraf 53; Çolak, s. 782, 124 No'lu dn.; Çağlar, s. 183. [6] Çolak, s. 783. [7] Çolak, s. 784. [8] Y.11.HD. 19.11.2013 T., 2012/7271 E., 2013/20862 K. [9]Y.11.HD. 30.06.2014 T., 2014/1193E., 2014/12464K. "HAVELLS ibaresinin orijinal bir işaret olduğu, farklı ülkelerde yer alan kişiler tarafından birbirinden habersiz bir kelime olarak oluşturulmasının da olanaksız olduğu, davacının HAVELLS ibareli markasının, davalının başvuru tarihi itibariyle Paris Sözleşmesine dahil birlik ülkelerinde ve Türkiyedeki ilgili sektördeki müşteri çevresinde ulaştığı tanınmışlık düzeyi nedeniyle; davalı tarafından yine HAVELLS biçimiyle aynı tür ürünler ile ilgili alanlarda tescilinin davacı markasının ürünleri / hizmetleri ayırt etme gücünün yavaş yavaş yok olup sulandırılacağı, davacı ile aynı sektörde faaliyette bulunan davalının, davacıya ait olduğunu bildiği müşahede olunan markayı, davacının uzun süredir kullandığı malları da kapsayacak biçimde adına marka olarak tescil ettirmesinin haksız ve kötü niyetli olup, davacıyı pazarda engelleme ve piyasada zarara uğratma, Türkiye'de henüz tescili bulunmayan markasına zarar verme ve onu piyasaya sokmayı önleme yahut uzaklaştırma amaçlı olduğu gerekçesiyle, YİDK kararının iptali istemiyle TPE'ye açılan davanın reddine, markanın hükümsüzlüğü istemiyle davalı şirkete karşı açılan davanın kabulü ile davalı şirket adına tescilli markanın hükümsüzlüğü ile sicilden terkinine dair verilen karar isabetlidir." [10] Çolak, s. 786. [11] Y.11.HD. 18.06.2014 T., 2014/5008 E., 2014/11722K. [12] Çolak, s. 784, Y.11.HD. 02.04.2013 T., 2012/7350E., 2013/6540K. [13]Y.11.HD.,19.04.2002 T., 2001/9903 E., 2002/3699 K., "…davalı da çay konusunda uluslararası ticari alanda faaliyet gösteren bir kuruluş olması nedeniyle dünyadaki bu konudaki gelişmeleri ve bununla ilgili marka tescillerini takip etmek zorundadır. Bu zorunluluk basiretli bir tacir olmanın da zaruri sonucudur. O halde, aynı sahada çalışan davalının 15 ülkede tescilli bir markayı bilmediğini ve o nedenle Türkiye’de tescil ettirdiğini ileri sürmesi, TTK.' nın 20/2. maddesinde aykırı olduğu gibi, MK.' nın 2.maddesine göre de mümkün görülemez. Şu halde, Paris Sözleşmesi’nin mükerrer 6.maddesi 3.bendi anlamında kötüniyetli bir tescil vardır ve bu şekilde oluşturulan tescilin terkini gerçek marka sahibince talep edilebilir. " [14]Çağlar, s. 182; Y.11.HD., 12.06.2013 T., 2011 / 11371 E., 2013 / 12306 K., "Kötü niyetin varlığı her somut olayın özellikleri göz önüne alınarak belirlenmelidir. Somut uyuşmazlıkta, davalının markasının davacı markaları karşısında iltibasa yol açması, davalının uzun süredir davacıyla aynı sektörde faaliyette bulunması…başlı başına kötü niyet ve hükümsüzlük nedeni oluşturmaz. Bu sebeple mahkemece kötüniyetli tescil olunduğundan bahisle davalı markasının hükümsüzlüğüne karar verilmesi doğru olmamıştır." [15]Y.HGK. 12.12.2007 T., 2007/11-974 E., 2007/962 K." …Görülmektedir ki, dava konusu 179651 sayılı marka tescil belgesi üzerinde yazılı olan 04.12.1996 tarihi; 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 40. maddesi uyarınca, tescilli bir markanın 10 yıllık koruma süresinin başlangıç tarihi olan “marka başvurusu tarihi’dir. Dolayısıyla marka başvurusu tarihi olan bu tarihin, aynı KHK’ nın 39. maddesinde düzenlenen “markanın sicile kaydedildiği tescil tarihi” olarak kabulü mümkün değildir. Eş söyleyişle; tescil belgesinde yer alan ve KHK’nın 40. maddesi gereğince marka başvurusu tarihi olduğu belirgin olan tarih tescil tarihi olmayıp, hükümsüzlüğe ilişkin dava süresinin başlangıcına da esas alınamaz…" [16]Rauf Karasu, "Spekülasyon ve Engelleme Markaları", Ankara Barosu Dergisi, C: 8, Ankara 2008, s. 13. [17]Bir kimse daha önce tescili yapılmış bir markayı haklı ve geçerli bir sebeple tescil ettiriyorsa bu durumda yapılan tescil kötüniyetli olarak değerlendirilemez. Bu duruma örnek olarak doktrinde temsilcinin yabancı bir markanın Türkiye'de tanıtılması için uzun süre, zahmetli ve büyük gayret sarf etmesi neticesinde markanın iyi bir yere gelmesi fakat marka sahibinin Türkiye piyasasını gözden çıkardığını açıkça belli etmesi halinde temsilcinin söz konusu markanın Türkiye'ye tescili için yaptığı haklı başvuru hali gösterilmektedir. Bkz. Sabih Arkan, Marka Hukuku C:I, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yay., Ankara 1997, s. 112; Arslan Kaya, Marka Hukuku, 1. Baskı, Arıkan Yay., Ankara 2006, s. 130-131; Hamdi Yasaman, Marka Hukuku Cilt II, 1. Baskı, Vedat Yay., İstanbul 2004, s. 151. [18]Karasu, s. 19; Spekülasyon ve engelleme markalarına ilişkin örnek yargı kararları için bkz. Karasu, s. 24 vd. [19] Çolak, s. 787. [20] Tekinalp, s. 335. [21]Fatih Bilgili, "Türk Marka Hukukunda Kötüniyetli Marka Tescili Başvurusuna Karşı İtiraz", TBB Dergisi, S. 70, Ankara 2007, s. 27. [22] Bilgili, s. 29; [23]Y.11.HD, 23.11.2007 T., 20067758 E., 2007/14801 K. [24] Y.HGK., 16.07.2008 T., 2008/11-501 E., 2008/507 K. [25] Çağlar, s. 182. [26] Y.HGK., 21.09.2005 T., 2005/11-476 E., 2008/483 K [27]Ünal Tekinalp, Fikri Mülkiyet Hukuku, 3. Baskı, Vedat Yay., İstanbul 2004, s. 366; Kutlu Oytaç, Karşılaştırmalı Markalar Hukuku, 2. Baskı, İstanbul 2002, s. 244-245; Bilgili, s. 28; Arslan, s. 878. [29]Bilgili, s. 30. [30]Tekinalp, s. 366; Hamdi Yasaman /Sıtkı Anlam Altay /Tolga Ayoğlu/Fülürya Yusufoğlu /Sinan Yüksel, Marka Hukuku 556 Sayılı KHK Şerhi, C:II, 1. Baskı, Vedat Yay., İstanbul 2014, s. 829-830; Bilgili, s. 29. Av. Metin POLAT - metinpolat.av.tr BU MAKALE, YAZARI TARAFINDAN SİTEMİZDE YAYINLANMAK ÜZERE GÖNDERİLMİŞTİR.
  4. 6098 sayılı Borçlar Kanunu kiracıdan kaynaklanan tahliye sebeplerini düzenlediği 352. maddesinde 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun'un 7/I maddesinde belirtildiği şekildeki düzenlemeden farklı düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler uygulamada benimsenen şekilde kanun metnine yansımıştır. 6098 sayılı Borçlar Kanunu kiracıdan kaynaklanan tahliye sebeplerini düzenlediği 352. maddesinde 6570 sayılı Gayrimenkul kiraları hakkındaki kanun'un 7/I maddesinde belirtildiği şekildeki düzenlemeden farklı düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler uygulamada benimsenen şekilde kanun metnine yansımıştır. Türk Borçlar Kanunu madde 352/I de getirilen yeni düzenlemede " kira sözleşmesinin sona ermesinden itibaren bir ay içerisinde dava açmak veya icra yoluna başvurmak" deyimi uygulamada ve yargı kararlarında sulh hukuk mahkemelerinde dava açmak suretiyle gerçekleşeceğinin bir sonucuydu. Nitekim kanun metninin bu haliyle bu durum açıklığa kavuşturulmuştur. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ÖZEL HUKUK ANABİLİM DALI DERSİN ADI : KİRA HUKUKU KONU : YARGITAY KARARLARI IŞIĞINDA TAHLİYE TAAHHÜTNAMESİ Hazırlayan : METİN POLAT Danışman : Prof. Dr. Murat DOĞAN Aralık 2014 - KAYSERİ KISALTMALAR CETVELİ b. : bent. BK. : Bakanlar Kurulu. bkz. : bakınız. C. : Cilt. dn. : dipnot. E. : Esas. EBK : 818 Sayılı Borçlar Kanunu. K. : Karar. m. : madde. RG. : Resmi Gazete. s. : sayfa. S. : sayı. T. : Karar tarihi. TBK. : 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu. TL. : Türk Lirası Y.HGK. : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Y.İBK. : Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı. Yay. : Yayıncılık. Giriş Türk Borçlar Kanunu m. 352 kiralananın kiracıdan kaynaklanan sebeplerle tahliye edilmesi durumlarını düzenlemiştir. Söz konusu madde metninde üç durum ele alınmıştır. Bunlardan ilki kiracının boşaltma taahhüdünü içeren ve uygulamada tahliye taahhüdü adını taşıyan belge ile sona erme, ikincisi iki haklı ihtar nedeniyle tahliye ve üçüncüsü ise kiracının veya birlikte yaşadığı eşinin aynı işçe veya belde sınırları içinde oturmaya elverişli konutunun bulunması sebebiyle tahliyedir. 6098 sayılı Borçlar Kanunu kiracıdan kaynaklanan tahliye sebeplerini düzenlediği 352. maddesinde 6570 sayılı Gayrimenkul kiraları hakkındaki kanun'un 7/I maddesinde belirtildiği şekildeki düzenlemeden farklı düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler uygulamada benimsenen şekilde kanun metnine yansımıştır. Türk Borçlar Kanunu madde 352/I de getirilen yeni düzenlemede " kira sözleşmesinin sona ermesinden itibaren bir ay içerisinde dava açmak veya icra yoluna başvurmak" deyimi uygulamada ve yargı kararlarında sulh hukuk mahkemelerinde dava açmak suretiyle gerçekleşeceğinin bir sonucuydu. Nitekim kanun metninin bu haliyle bu durum açıklığa kavuşturulmuştur. T.B.K. m. 352/I de benimsenen söz konusu duruma göre kiracı tarafından kiralanmış olan taşınmaz belirli bir tarihte boşaltılacağı belirtilmişse ve buna ilişkin tahliye taahhütnamesi verilmişse o tarihin gelmesiyle birlikte taşınmazın boşaltılması gerekmektedir. Boşaltılmayan taşınmaz için kiraya veren tahliye taahhütnamesinde belirtilmiş olan tarihin geçmesinden itibaren bir ay içerisinde kiralananın tahliyesi için icra dairesine başvurabileceği gibi tahliye davası da açma hakkına sahiptir. I. Yargıtay Kararları Işığında Tahliye Taahhütnamesi A. Genel Olarak T. B. K. m. 352/I gereğince "Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlendiği hâlde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir." Madde metninden de anlaşılacağı üzere kiralayana sürenin bitmesiyle birlikte tahliye taahhütnamesi adındaki belgeyle kiralananı boşaltması için hızlı ve etkin bir yol tanınmıştır. Tahliye taahüdü doktrine "kiracının kiralananı belirli bir tarihte boşaltacağına ilişkin yaptığı yazılı açıklama" şeklinde tanımlanmaktadır[1]. Tahliye taahhütnamesi kira sözleşmesi devam ederken veya yenilendiği dönemlerde de verilebilir[2]. Tahliye taahhütnamesi vermesiyle birlikte kiracı kira sözleşmesi gereğince akdi fesih ettiğini belirtmediği sürece söz konusu taşınmazı aynı koşullarda bir yıl daha kullanacağını beyan ettiği sözleşmesine sınırlama getirmiş bulunmaktadır[3]. Nitekim kiralayan söz konusu tahliye taahütnamesinde belirtilen tarihte boşaltılmayan taşınmaz için sözleşmede yer alıyorsa ceza-i şart dahi isteyebilecektir[4]. B. Tahliye Taahhüdünün Geçerlilik Şartları Tahliye taahhüdünün geçerliliği gerek kanun, gerek doktrin gerekse yargı kararlarında bir şartlara tabi tutulmuştur. Aşağıda tahliye taahhüdünün geçerliliği için gerekli olan şartlar incelenecektir. 1. Yazılı Şekilde Olması Tahliye taahhüdünü düzenleyen 352/I. maddesinde " kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstlenmek" şeklinde belirtilmesi suretiyle tahliye taahhütnamesinin yazılı olması gerektiği düzenlenmiştir. Söz konusu düzenlemede belirtilen yazılılık adi yazılı şekilde olmak şeklinde anlaşılmalıdır[5]. Kanun metninde belirtilen bu yazılı olma unsuru tahliye taahhütnamesinin geçerlilik şeklidir[6]. Kiralayan ve kiraya veren isterlerse aralarında yapmış oldukları söz konusu tahliye taahhütnamesine daha ağır koşullar getirmek suretiyle bu tahliye taahhütnamesini daha sıkı geçerlilik koşullarına tabi tutabilirler[7]. Örneğin resmi şekilde yapılması şeklinde bir geçerlilik koşulu öngörmek suretiyle tahliye taahhütnamesinin yalnızca noterce düzenlenebileceği şeklinde bir koşul getirmek suretiyle söz konusu tahliye taahhütnamesinin yalnızca noterde düzenleneceğine ilişkin getirilen geçerlilik koşulunun bulunmaması sebebiyle artık tahliye taahhütnamesinin geçersiz olduğu sonucuna varılacaktır. Dolayısıyla sözlü olarak yapılmış olan tahliye taahhüdü dolayısıyla kiralananın tahliyesi talep edilemez. Tahliye taahhüdü her ne kadar yazılı şekilde yapılması öngörülmesine rağmen resmi şekilde yapılması öngörülmese de resmi şekilde yapılmasının büyük önemi bulunmaktadır. Zira bu durum tahliye taahhütnamesinin icraya konulması suretiyle tahliye talep edilmesi durumunda uygulamada hemen tahliye istemeyen kiracının kötü niyetiyle karşılaşılmasına sebep olmaktadır. Nitekim resmi şekilde yapılmayan tahliye taahhütnamesindeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri süren kiracı artık takibi durdurduğu için ve bu durumda imza incelemesi gibi bir kısım işlemleri gerektireceği için tahliye işlemlerinin uzamasına sebebiyet vermektedir. Halbuki noterce düzenlenmiş olan tahliye taahhütnamesinde bulunan imzaya kiracının itiraz etmesi söz konusu olamayacağı için artık bu yolla kiralananın tahliyesi geciktirilemeyecektir[8]. Bununla birlikte noterler tarafından düzenlenen tahliye taahhütnamesinin butlanı, kanuna aykırılığı ve hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu yollu iddiları değerlendirildirmek artık icra tetkik merciinin görevi dışında olduğundan dinlemez[9]. Nitekim senede karşı senet kuralının bir sonucu olarak noterin düzenlemiş olduğu söz konusu tahliye taahhütnamesine karşı ileri sürülecek olan sözleşmenin uzatılması veya yenilenmesi iddiaları aynı nitelikte bir belgeyle ispat edilmesi gerektiği için mahkemece dinlenmeyecek ve taşınmazın tahliyesi gerekecektir[10]. Tahliye taahhüdünde yazılı olarak yapılmasını öngören kanuni düzenlenmenin aslında sözleşmenin eklentisi veya buna bağlı bir yan anlaşmadır[11]. Söz konusu yan anlaşma deyimiyle belirtilmek istenen söz konusu tahliye taahhütnamesinde belirtilen tarihin gelmesiyle birlikte söz konusu belgenin işlerlik kazanmasından dolayı tahliyenin taahhüt edildiği tarihte hüküm ve sonuç doğuran tasarruf işlemi niteliğindeki ikale sözleşmesi olarak değil, bilakis kiracıya taahhüt edilen tarihte kiralayan ile bir ikale sözleşmesi akdetme borcu yükleyen bir borç sözleşmesidir[12]. Dolayısıyla kiralananın devri sonucunda kiralanana ilişkin olarak bu yan anlaşmalar da yeni malike geçeceğinden dolayı kiracı ile yeni malik aynı koşullarda sözleşmeye taraf olacaktır. Dolayısıyla yan anlaşma niteliğinde olan tahliye taahhütnamesi gereğince kiracı yeni malike karşı sorumluluğunu devam ettirecek aksine bir anlaşma yapmazlarsa tahliye taahhütnamesinde belirtilen sürede kiralananı tahliye edecektir[13]. Burada bir diğer önemli husus ise kiralananın üçüncü kişiye alt kira yoluyla devri halinde tahliye taahhütnamesinin kime karşı ileri sürülebileceği hususudur. Söz konusu durumda alt kiracı asıl kira sözleşmesine taraf olmadığı için kiralayan tahliye davasını ancak asıl kiracıya karşı açabilir. Burada T.B.K. m. 322/III'te belirtilen " Alt kiracı, kiralananı kiracıya tanınandan başka biçimde kullandığı takdirde kiracı, kiraya verene karşı sorumlu olur. Bu durumda kiraya veren, kiracısına karşı sahip olduğu hakları alt kiracıya veya kullanım hakkını devralana karşı da kullanabilir." şeklindeki doğrudan talep hakkının düzenlendiği duruma istisna getirilmiştir. Fakat asıl kiracı hakkında verilen tahliye kararı alt kiracıya da sirayet eder ve alt kiracı da asıl kiracı hakkında verilen tahliye kararı nedeniyle tahliye edilebilir. Bununla birlikte T.B.K. m. 310'da belirtildiği şekilde kiralananın sözleşmenin kurulmasından sonra hangi suretle el değiştirirse değiştirsin eski kiracı tarafından verilmiş olan tahliye taahhütnamesi yeni kiracı tarafından verilmediği için geçerli değildir. Görüleceği üzere kira sözleşmesi anılan durumlarda geçerliliğini korumaktayken sözleşmeni yan edimi niteliğinde olan tahliye taahhütnamesi alt kiracıyla veya yeni kiracıyla yapılmadığı için geçerli bir tahliye taahhütnamesi değildir. Tahliye taahhüdü yazılı olmak ve kiralayanın kabul etmesi halinde gerek yargılama sırasında duruşma tutanağına geçirilmek gerekse icra takibinin devam ettiği sırada icra memuru tarafından icra tutanağına geçirilmek ve altına kiralananın imzasının alınması suretiyle yapılabilir. 2. Tahliye Taahhütnamesi Bizzat veya Temsilci Tarafından Verilmiş Olmalıdır Tahliye taahhütnamesi bizzat kiracı veya onun vekaletnamesinde açıkça tahliye taahhütnamesi vermeye mezun kıldığı temsilcisi tarafından verilebilir[14]. Her ne kadar kiracı ile birlikte otursalar dahi kiracının eşi, çocukları ve başkaca yakınlarının vermiş olduğu tahliye taahhüdü geçerli değildir[15]. Zira tahliye taahhüdünün asıl tarafı olan ve boşaltma yükümlülüğü bulunan kiracıdır. Dolayısıyla asıl tahliye taahhüdü veren kiracı dışında bulunan kefile de tahliye taahhüdü dolayısıyla taşınmazın tahliyesi için dava açılamaz. Buna karşın tahliye davasını da yalnız taşınmazı kiralayan açabilecektir[16]. Burada kiralayanın malik sıfatının bir önemi bulunmamaktadır. Her ne kadar malik sıfatına haiz olsa dahi taşınmazı kiralayan ile malik farklı olduğu durumlarda malik tahliye taahhütnamesine dayalı olarak tahliye davası açması düşünülemez. Zira tahliye taahhüdünden sonra kira bedelinin peşin alınması sonucunda kiralayan ve malikin farklı kişiler olması dolayısıyla açılacak tahliye davası T.M.K. m. 2 de belirtilen iyiniyet kurallarına aykırılık oluşturmaktadır[17]. Kiracıların birden fazla olduğu durumlarda tüm kiracıların birlikte tahliye taahhüdü verilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla tahliye davası açılacağı sırada da söz konusu kiracıların tamamının tahliye davasında taraf olarak gösterilmesi gerekmektedir. Bu durumda tüm kiracıların zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır[18]. 3. Tahliye taahhüdünde belirli bir tarihin belirtilmesi gerekmektedir Kiracının kiralamış olduğu taşınmaza ilişkin olarak kiralayana vermiş olduğu tahliye taahhütnamesinde açıkça tahliye edeceği tarih belirtilmiş olmalıdır[19]. Bu durum mülga 6570 sayılı Gayrimenkul kiraları hakkındaki kanunda belirtilmemişti. Dolayısıyla T.B.K. m. 352/I ' de getirilen "belli bir tarihte boşaltma" terimi bir zorunluluk şeklinde getirilmiştir. Söz konusu belirli tarihten kastedilen belirli olarak gün, ay, yıl şeklinde (örneğin 18/10/2014 gibi) taahhütnamede belirtilebileceği gibi belirlenebilir bir tarih (2014 yılı kurban bayramı vb.) şeklinde anlamak gerekmektedir. Tarihi belirli olmayan sadece kiralananı tahliye edeceğini belirtir kayıtlar geçerli değildir[20]. Tahliye taahhütnamesinde belirtilen ve belirli olan tahliye tarihi kira sözleşmesinin bitiminden önce olabileceği gibi sonraki bir tarihte olabilir. Bununla birlikte her ne kadar tahliye taahhütnamesine belirli bir günün belirli bir ayında (örneğin; Ekim 2014 gibi) tahliye edileceği yazılmışsa da mülga 6570 sayılı Gayrimenkul kiraları hakkındaki kanunda bu gibi durumlarda ekim ayının son günü şeklinde görüş oluşmuştur ve bu durum Yargıtay kararlarına da yansımıştır[21]. Fakat Gümüş artık T.B.K. m. 352/I ile getirilen düzenleme ile bu durumun ortadan kalkacağını zira artık madde metninde belirtilen " belirli tarih" lafzından tarihin tam ve net olması gerektiğini belirtmiştir. Biz Gümüş'ün söz konusu görüşüne katılmıyoruz zira zaten sıkı koşul şartlarına bağlanmış olan ve alınması çok zor olan tahliye taahhütnamesinin her ne kadar ekim, kasım denilmek suretiyle bir tarihi belirlenmişse bu durumu tamamen geçersiz saymak suretiyle kiraya verene tanınmış olan hakkın ihlali anlamına gelecektir. 4. Tahliye Taahhüdü Serbest İradeyle Verilmelidir Tahliye taahhüdü kira sözleşmesinden önceki bir tarihte veya yapıldığı sırada verilemez[22]. Bu durum mülga 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun'da her hangi bir hüküm bulunmasa da kabul edilmekteydi. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu 352/I maddesinde artık bu durum "kiralananın teslim edilmesinden" sonra şeklinde belirtilmek suretiyle açıkça hüküm altına alınmıştır. Zira konut ihtiyacı olan kiracı zor durumda olduğu için önüne çıkabilecek evrakları imzalamak suretiyle serbest iradesini yansıtmayan şekilde taahhüt verme yükümlülüğü altına girmiş olabilir. Dolayısıyla bu suretle verilen bir tahliye taahhüdü kanunun tahliye taahhüdüne yüklediği önemi bertaraf ettiği için mutlak suretle batıldır. Nitekim konut veya iş yeri ihtiyacı olan kiracının kira sözleşmesiyle birlikte imzalamış olduğu tahliye taahhütnamesi geçersizdir. O halde tahliye taahhüdünün kira sözleşmesi imzalanmasından sonra vermesi gerekmektedir. Zira artık kiracının imzalamış olduğu tahliye taahhüdünü konut veya iş yeri baskısı altında olmadan vermiş olacağı kabul edilir ve bu tahliye taahhüdüne geçerlilik tanınır[23]. Uygulamada tahliye taahhüdünün kira sözleşmesiyle birlikte imzalanmasına rağmen tahliye taahhüdünün ileri üzerine sanki ileri bir tarihte imzalanmış gibi tarih yazılmak suretiyle düzenlendiği gözlemlenmektedir. Bu durumda tahliye taahhüdünün geçersizliği ispatlanmak suretiyle kira sözleşmesinin kurulmasından önce veya kira sözleşmesinin kurulması sırasında imzalandığı her türlü delille ispatlanmak suretiyle sağlanabilir[24]. Buradaki ispat yükümlülüğü senetle ispat yükümlülüğünden farklıdır. Zira burada kiracıya tanınan ispat " kiralayanın serbest iradesi olmaksızın tahliye taahhüdünde bulunduğunu, yani kişilik hakkının ihlalini ispata yönelik" bir ispat olduğu için senetle ispat kuralından farklılık göstermektedir[25]. Yargıtay'ın burada farklı görüşte olup, gerek sanki sonradan düzenlenmiş bir taahhüt varmışçasına yapılan taahhüdü gerekse üzerinde düzenlendiği tarih bulunmayan taahhüdü kiracının içinde oturduğu taşınmazı belirli bir tarihte boşaltacağını bildirmiş olan kiracının serbest iradesine dayandığı için geçerli kabul etmektedir[26]. Kira sözleşmesi imzalanmadan önce veya imzalandıktan sonra tahliye tahhüdü veren kiracı bu taahhüdün geçersizliğini sağlamak için derhal kiralayana noter marifetiyle ihtar çekerek ya da söz konusu taahhüdün geçersizliğine yönelik olarak dava açarak taahhüdü iptal ettirmek suretiyle geçersizliğini sağlayabilir[27]. Yargıtay, kiraya verenin her yıl yenilenen kira sözleşmelerinde de daha sonraki yıllar için almış olduğu tahliye taahhüdüne dayanmasını bazı hallerde hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirmektedir[28]. C. Süresi T.B.K. m. 352/I'de kiraya verene tahliye taahhüdünde bulunan kiracıya karşı tahliye davası açmak için bir süre öngörüldüğü gözlemlenmektedir. İlgili hüküm uyarınca tahliyeyi taahhüt ettiği tarihten başlayarak bir ay içerisinde icraya başvurmak veya tahliye davası açmak zorundadır[29]. Burada icra dairesine başvuru sonucunda duran takip için icra mahkemesi tahliye taahhüdünün serbest iradeyle verilip verilmediğini incelemeye yetkisi bulunmamaktadır. Bununla birlikte madde metninde geçen dava açmak suretiyle deyiminde belirtilen dava açılacak görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesidir. T.B.K. m. 353 gereğince "Kiraya veren, en geç davanın açılması için öngörülen sürede dava açacağını kiracıya yazılı olarak bildirmişse, dava açma süresi bir kira yılı için uzamış sayılır." Dolayısıyla bu hükmün T.B.K. m. 352/I' e kıyasen uygulanması suretiyle artık kiraya verenin dava açacağını ihtar çekmesi veya icra takibi yapması durumunda söz konusu hakkı bir yıl süreyle uzamış bulunmaktadır[30]. Örneğin 1.1.2015 tarihinde yapılmış olan kira sözleşmesi ve buna bağlı olarak verilmiş olan 1.1.2016 tarihli tahliye taahhütnamesine istinaden 08.08.2015 tarihinde çekilmiş olan ihtar dolayısıyla açılacak olan tahliye davası açma süresi 01.02.2016 tarihinde değil 31.12.2016 tarihine kadar uzamış olacaktır. Sonuç Tahliye taahhütnamesi kiraya verenin taşınmazı hangi tarihte teslim alacağına yönelik olarak elinde bulundurduğu ve sonuçları kiracı bakımından ağır olan bir belgedir. Dolayısıyla kiraya veren tahliye taahhütnamesini almak için çaba gösterirken kiracı da tahliye taahhütnamesini vermemek için çaba göstermektir. Fakat uygulamada bu durumun önüne geçmek için tahliye taahhütnamesi üzerine ileri bir tarih yazılmak suretiyle kira sözleşmesinin başında alınmaktadır. Sonuçları kiracı bakımından bu kadar ağır olan tahliye taahhütnamesinin geçerliliği bir kısım şartlara tabi tutulmuştur. Zira kanun koyucu konut veya iş yeri ihtiyacı bulunan kiracıyı korumak için bir kısım önlemler alma gereği duymuştur. Bu şartların tahliye taahhütnamesinde bulunmamasıyla birlikte artık geçerli bir tahliye taahhütnamesinden bahsedilemez. Usulüne uygun yazılı tahliye taahhüdünde bulunmasıyla birlikte artık kiracının taşınmazı belirttiği tarihte tahliye zorunluluğu bulunmaktadır. Kiraya veren taşınmazı kiracının taahhüt ettiği tarihte boşaltmazsa bir ay içerisinde icraya başvurmak veya tahliye davası açmak zorundadır. Burada kiraya verene tanınan bir aylık süre hak düşürücü nitelikte bir süredir. Zira T.B.K. m. 347/I gereğince "Konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır". Dolayısıyla burada kiraya verene bir aylık hak düşürücü süre tanınması suretiyle ağır sorumluluk yüklenmektedir. Aksi takdirde icra takibi yapma veya dava açma süresini geçiren kiraya veren artık tahliye taahhütnamesine dayanarak taşınmazın tahliyesini talep edemez. DİPNOTLAR [1] Ejder Yılmaz, Hukuk Sözlüğü, Yetkin Yay., Ankara 2003, s. 756 [2] M. Alper Gümüş, Yeni 6098 Sayılı Borçlar Kanunu'na Göre Kira Sözleşmesi, Vedat Kitapçılık, 2. Baskı, İstanbul 2012, s. 326; Fahrettin Aral/Hasan Ayrancı, s. 286; Aydın Zevkliler/Emre Gökyayla, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, Turhan Kitabevi, 12. Baskı Ankara 2013, s. 357; Fikret Eren, Borçlar Hukuku Özel Hükümler, Yetkin Yay., Ankara 2014, s. 445; Haluk Tandoğan, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri C. I/2, 4. Baskı Evrim Yay., Ankara 1989, s. 196; Cevdet Yavuz, Borçlar Hukuku Özel Hükümler, Beta Yay., 5. Baskı, s. 201; Hasan Erdoğan, Tahliye, Kira Tespiti, Kira Alacağı ve Tazminat Davaları, Adalet Yay., Ankara 2006, s. 697; Derya Ateş, Tahliye Taahhüdü, Konya Barosu Dergisi, s. 66; Eyüp İpek, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu İle Konut ve Çatılı İş Yerleri Kiralarında Tahliye Sebeplerine İlişkin Getirilen Yenilikler, s. 77; Süleyman Yalman, Tahliye Sebebi Olarak Yazılı Tahliye Taahhüdü, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 13. Sayı 2 2005; Erinç Özlem Kökten, s. 11; Ali Cafer Baş, s. 120; Şahin Akıncı, İş Yeri Kiralarında Kiracının Korunması Açısından Borçlar Kanunu Tasarısının Bazı Hükümlerinin Değerlendirilmesi, AÜHFD, C. 57, S. 3, Yıl 2008, s. 37; Bu yönde Yargıtay kararı için bkz.; Davalı her yıl yenilenen kira sözleşmesi ile verilen tahliye taahhütlerinin geçerli olmadığını ileri sürmüş ise de kiralananda otururken verilen tahliye taahhüdü serbest irade mahsulü olduğu gibi, birbirini izleyen ve yenilenen kira sözleşmeleri ile birlikte verilen tahliye taahhütleri de geçerlidir. Y6HD, 27.06.2005, E.20052/5354, K. 2005/6665 E.T. 25.11.2014 [3] Tandoğan, s. 195 [4] Tandoğan, s. 195; Zevkliler/Gökyayla, s. 358; Erdoğan, s. 698; Ateş, s. 65; Yalman, s. 12; Kökten, s. 7; Benzer bir Yargıtay kararı için bkz.; Dosyaya ibraz edilen ve davalı tarafından imzalanan 17.1.2000 tarihli tahliye taahhütnamesine göre, kiracı olan davalı kiralananı 30.12.2000 tarihinde tahliye etmeyi, etmediği taktirde tahliye tarihine kadar aylık kirayı önceki kira bedelinin 3 katı tutarında ödemeyi, ayrıca aylık kiranın 5 katı tutarında tazminat ödemeyi taahhüt etmiştir. Ancak davalının bu taahhüdüne rağmen kiralananı belirtilen 30.12.2000 tarihinde tahliye etmediği ve bu tarihten itibaren kira parası ödemediği anlaşılmaktadır. Davacının dayandığı, davalı tarafından verilen bu taahhütname hukuken geçerli ve davalıyı bağlar. Davalı 31.12.2000 tarihinden, taşınmazı tahliye ettiği tarihe kadar geçen 8 aylık süre için önceki kiranın üç katı tutarında aylık kira ödemek yükümlülüğünde olup, davacı bu süre ile ilgili olarak aylık 135.000.000 TL kira istemekte haklıdır. Ayrıca taahhütnamede belirtilen tarihte tahliye edilmemesi halinde aylık kiranın 5 katı tutarında ödeneceği taahhüt edilen tazminat ise, ifaya eklenen ceza olup, buda hukuken geçerlidir. Y13HD., 25.04.2003, E. 2003/14684, K. 2003/5090, www.kazanci.com, E.T. 25.11.2014, Fakat bu konuda Aydoğan/Kahveci artık T.B.K. m. 346/I gereğince cezai şart istenemeyeceğini ileri sürmektedir. Aydoğan/Kahveci, s. 622 [5] Yavuz, s. 201; Gümüş, s. 326 [6] Eren, s. 444; Aral/Ayrancı, s. 285; Aydoğan/Kahveci, s. 619; Burcuoğlu, s. 296; Tahmaz, s. 698; Yalman,s. 11; Kökten, s. 8; İpek, s. 77 [7] Zevkliler/Gökyayla, s. 356; Yalman, s. 11; Eren, s. 444 [8] Yalman, s. 11; Zevkliler/Gökyayla, s. 356; [9] Tahliye taahhüdünün, noterden verilmesi şartı yoktur. Ancak, noterden verilen taahhütlere karşı imza inkarında bulunulamaz. Yine taahhüt nedeniyle icra takibinde bulunulduğunda imza inkarı halinde, bu taahhüt noterde tasdikli ise çekişmenin icra tetkik merciinde değil mahkemede çözümlenmesi gerekir. Adi taahhütle noterden tasdikli taahhüt arasındaki fark bundan ibarettir. Y6HD., 28.11.1985, E. 1985/12015, K. 1985/12999 karar için bkz., Erdoğan, s. 714 [10] Alacaklı Erdoğan vekili tarafından borçlu Hülya hakkında, noterlikçe düzenlenen 16.12.1996 tarihli taahhüde dayalı olarak icra takibine başlanılmış ve borçluya 56 örnek tahliye emri tebliğ edilmiştir. Süresinde icra dairesine itiraz eden borçlu, taahhüdün mecura taşınıldığı gün ve baskı altında verildiğini ileri sürmüştür. Oysa ki, incelenen taahhütte adı geçenin mecurda kiracı olduğunu resmi memur huzurunda ikrar ettiği görülmektedir. Taahhüdün baskı altında verildiği iddiaları ise mercide dinlenmez. İİK. nün 275/2 ve 4.12.1957 tarih ve 11/26 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca tahliye talebi noterlikçe düzenlenen taahhüde dayandırıldığından ve kiracı aktin yenilendiğine veya uzatıldığına dair aynı kuvvet ve mahiyette bir vesika gösteremediğinden tek taraflı olarak düzenlenip borçlu tarafından sunulan ve her zaman tanzimi mümkün ikinci taahhütten söz edilip, ödeme dekontlarının yukarıda yazılı maddede açıklanan ve ilk taahhüdü geçersiz kılacak niteliği bulunmadığı gözetilmeksizin itirazın kaldırılması yerine yazılı gerekçe ile istemin reddi isabetsizdir. Y12HD.,15.09.1998, E 1998/8063., K.1998/8782, karar için bkz. kazanci.com.tr E.T. 15.12/2014 [11] Gümüş, s. 326 [12] Gümüş, s. 326 [13] Dava, taahhüt nedeniyle kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkeme, davayı reddetmiş; hükmü, davacı temyiz etmiştir. Davacı, eski maliki iki numaralı noterden 13.10.1988 tarihinde tanzim edilen taahhütname ile taşınmazın 15.9.1990 tarihinde tahliye edileceğini ileri sürerek bir aylık süre içerisinde açtığı dava ile taşınmazın tahliyesini istemiştir. Taşınmaz el değiştirmekle, bu taşınmazdan doğan bütün hak ve borçlar yeni temellük edene geçer. Eski malik zamanında davalının yüklendiği tahliye taahhüdünden doğan dava hakkı da taşınmazı sonradan iktisap eden davacıya geçmiş olacağından süresinde açılan bu davada tahliyeye karar verilmesi gerekirken, yazılı düşünceyle davanın reddi isabetli bulunmayıp hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir. Y6HD., 25.04.1991, E. 1991/5234, K. 1991/5536, karar için bkz. www.kazanci.com.tr, E.T. 17.12.2014 [14] Aral/Ayrancı, s. 286; Gümüş, s. 327; Eren, s. 445 [15] Eren, s. 445; Aydoğan/Kahveci, s. 619; Tandoğan, s. 198; Yavuz,s. 201; Aynı yönde Yargıtay kararı için bkz.; Dava taahhüt nedeniyle kiralananın tahliyesi istemidir. mahkemece istem gibi tahliyeye karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosyaya ibraz edilen kira sözleşmesi önceki malik A. Selahattin Bilgin arasında düzenlenmiştir. Bu sözleşme 1.1.1991 başlangıç tarihli 10 yıl sürelidir. Tahliye taahhüdü ise 11.11.1997 tarihli olup, sözleşmenin tarafı olmayan Bilge Bilgin tarafından imzalanmıştır. Bu husus üzerinde durulması yönünden mahkemece verilen tahliye kararı dairemizce bozulmuş, bozmaya uyularak verilen son kararda dosyada mevcut muhtelif taahhütnamelerde davalı Bilge Bilgin'in "kiracı oarak bulunduğunu" şeklindeki ifadesine dayanılarak taşınmazda kiracı olduğu kabul edilerek tahliyeye karar verilmiştir. Sözleşmenimn davacı ile A. Selahattin Bilgin arasında yapıldığı, kiracının Selahattin Bilgin olduğu yolundaki beyanının A. Selahattin Bilgin'in kiracılığını ortadan kaldırmayacağına, bu taahhüdün vekil sıfatı ile verildiğine dair bir açıklama bulunmadığına göre davanın husumetten reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile tahliyeye karar verilmesi hatalı olmuştur. Y6HD., 07.10.1999, E. 1999/7547, K. 1999/7683 [16] Taahhüt nedenine dayalı tahliye davasının mutlaka kiralayan tarafından açılması gerekir. Kiralayan durumunda olmayan malikin dava hakkı yoktur. Ancak yeni malik önceki malikin ve kiralayanın halefi olarak eski malik zamanında verilmiş taahhüde dayanarak dava açabilir. Y6HD., 27.04.2010, E. 2010/1162, K. 2010/5005 [17] Davacı vekili, dava dilekçesinde, kira ilişkisi sürerken kiralananda kiracı olan davalının vekilinin, kiralananı 12.4.2002 tarihinde tahliyeye hazır olduklarını, bu amaçla bir tahliye taahhüdü hazırladıklarını beyan ettiğini, bunun üzerine davacının bilgisayarda hazırlanan ve davalıya imzalatıldığı söylenen tahliye taahhüdünü aldığını, ancak davalının süresinde kiralananı tahliye etmemesi üzerine hakkında icra takibi yapıldığını, davalının bu takibe haksız olarak imza inkarında bulunarak itiraz ettiğini, oysa imzanın davalıya ait olduğu gibi akdin yenilendiği savunmasının da geçersiz olduğunu belirterek davalının tahliye taahhüdü nedeniyle kiralanandan tahliyesini talep etıniştir. Davalı vekili, davanın haksız açıldığını, davacının eşinin otobüs alacağını söyleyerek yeni dönem kirasının belirlenmesini istediğini ve 13.4.2002'de başlayan yeni dönem kirasına mahsuben davacıya 14.4.2001 tarihli belge ile 5.300 Dolar verildiğini, bu anlaşma tahliye taahhüdünden sonra yapıldığından akdin yenilendiğini, taahhüdün geçersiz hale geldiğini, taahhütteki imzanın da davalıya ait olmadığını, davanın reddini savunmuştur. Taraflar arasında akdedilen 12.4.2000 başlangıç tarihli ve iki yıl süreli kira sözleşmesinin devamı sırasında davalı tarafından davacıya 30.5.2000 tanzim tarihli ve kiralananın 12.4.2002 tarihinde tahliye edileceğine dair tahliye taahhütnamesi verilmiş ise de davacı tarafından imzası inkar edilmeyen ve tahliye taahhütnamesinin tanzim tarihinden sonra düzenlenen 14.4.2001 tarihli belge ile "13.4.2002 tarihli gelecek yıl kira bedeline mahsuben 5.300 Dolar peşin ve nakit olarak alınmıştır". Bu durumda davanın dayanağı olan taahhütname ve tahliye isteği ortadan kaldırılmış ve akdin devamı yönünde irade açıklaması ortaya konmuştur. Artık geçerliliğini yitiren taahhüt nedeniyle tahliye kararı verilemeyeceğinden davanın reddine karar verilmesi gerekirken, bundan zühul ile yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı görüldüğünden hükmün bozulması gerekmiştir. Y.6HD., 15.09.2003, E.2003/5903, K. 2003/5804 [18] Gümüş, s. 327; Aral/Ayrancı, s. 286; Erdoğan, s. 697; Zevkliler/Gökyayla, s. 358; Eren, s. 445;Tandoğan, s. 198, Aynı yönde Yargıtay kararı için bkz.; Dosyada mevcut kira sözleşmesinde kiralayanlar Selver ve Remziye olup, kiracıların da davalı Selahattin Sağdıç ile dava dışı Sait Çoşkun Türkay'ın olduğu görülmekte ve kiranın başlangıcının da 1.8.1996 olduğu anlaşılmaktadır. Tahliye taahhütnamesi ise 18.6.1997 tarihinde kiracılardan sadece Selahattin Sağdıç tarafından verilmiştir. Kiracılar arasında da mecburi dava arkadaşlığı bulunduğundan taahhüdün de kiracılar tarafından birlikte verilmesi gerekir. Kira sözleşmesi son bulmadığına göre halen taraflar arasında devam etmekte olduğunun ve taraflar yönünden bağlayıcı olduğunun kabulü gerekir. Kiracılardan birisinin kiralananı terketmiş olması sözleşme hükümlerini etkilemeyeceğine göre yapılan sözleşme ile bağlı kalınarak taahhüdün her iki kiracı tarafından verilmiş olması ancak bu durumda taahhüdün bağlayıcı olduğunun kabulü gerekir. YHGK., 17.11.1999, E.1999/6-965, K. 1999/975 [19] Aydoğdu/Kahveci, s. 620; Eren, s. 445; Gümüş, s. 328; Aynı yönde Yargıtay kararı için bkz.; Taraflar arasında düzenlenen 01.07.2003 başlangıç tarihli ve üç yıl süreli sözleşme konusunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşmenin 3., 17. maddesinde "kiracı kiralanan mecuru özelleştirme yüksek kurulunun özelleştirme ile ilgili kararından itibaren üç ay içerisinde tahliye edeceği peşinen kabul ve taahhüt eder" hükmüne yer verilmiştir. Şarta bağlı tahliye taahhüdü Borçlar Kanunu'nun 149. maddesine göre geçerlidir. Şart gerçekleşmiş ise taahhüt hüküm ifade eder. Ancak tahliye taahhüdünün açıkça belli ve muayyen bir tarihi içermesi gerekir. Sözleşmenin 3., 17. maddesi belli ve muayyen bir tarihi içermediğinden bu tahliye taahhüdüne değer verilemez. Bu nedenle davanın reddi gerekirken, yazılı gerekçeyle hüküm kurulması doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir. Y6HD., 18.06.2007, E. 2007/6086, K. 2007/7625 [20] Tandoğan, s. 198 [21] Y12HD., 09.01.1981, E. 1981/4122, K. 1981/5669 [22] Zevkliler/Gökyayla, s. 356; Gümüş, s. 329; Aral/Ayrancı, s. 286; Eren, s. 445; YİBK., 04.10.1944; E. 1944/20, K. 1944/28; "ilk kira ilişkisi kurulmadan veya kurulurken alınan tahliye taahhütlerinin serbest iradeye dayanmaması nedeniyle geçersizliği kabul edilmiştir." Yine aynı yönde Yargıtay kararı için bkz.; 570 Sayılı Kanunun 7/a maddesine göre yazılı tahliye taahhüdüne rağmen kiralananı tahliye etmeyen kiracı hakkında icra müdürlüğüne muracaat edilerek tahliye istenebileceği gibi aynı kanunun 7/e maddesi gereğince de bir kira yılı içerisinde kira bedelinin zamanında ödemeyen kiracı hakkında kira süresinin bitiminde iki haklı ihtar nedeniyle tahliye istenebileceği hükme bağlanmıştır. Buna göre ve yerleşen içtihatlar karşısında birden fazla tahliye sebebine dayanılarak tahliye istenmesi mümkündür. İlk kira sözleşmesi ile verilen tahliye taahhüdü geçerli olmadığı gibi sözleşmenin 16.maddesindeki kararlaştırma biçimide Yargıtay'ın yerleşmiş içtihatlarına uygun bir tahliye taahhüdü kabul edilemez. Sözleşmenin 4/4.maddesinde de muacceliyet şartı bulunduğuna göre kira paralarının birisinin zamanında ödenmemesi halinde dönem sonuna kadarki tüm kira paraları bir ihtarla istenebileceğinden bu şekilde muacceliyet koşulu bulanan bir sözleşmede iki haklı ihtara dayanarak tahliye kararı verilemez. Açıklanan bu sebeplerle sözleşmenin özel şartları da dikkate alınarak tahliye ve tazminat isteklerinin reddine karar verilmesi gerekirken davanın kabulüne karar verilmesi hatalı görüldüğünden hükmün bozulması icap etmiştir. Y6HD., 27.01.2003, E. 2003/206, K. 2003/334 [23] Zevkliler/Gökyayla, s. 357; Eren, s. 445;Tandoğan, s. 196 [24] Gümüş, s. 329 [25] Gümüş, s. 329 [26] Y6HD, 09.10.1995, E. 1995/9270, K. 1995/ 9606, Yine aynı görüşte; Y6HD., 06.06.1995, E. 1995/5515, K. 1995/5729 [27] Tandoğan, s. 198 [28] Taraflar arasında kira ilişkisi devam ederken davalı 1.2.1982tanzim tarihli belgede davacının oğlunun Avusturalya'dan yurdagelmesi halinde 31.3.1983 tarihinde kiralananın tahliye etmeyi taah­hüt etmiştir. Davacı bu taahhüde dayanarak icra memurluğundantahliye talebinde bulunmuş, vaki itiraz üzerine merciine gidilmiş,tetkik mercii tahliye için öngörülen şart gerçekleşmediğinden tah­liye talebini reddetmiştir. Bundan sonra 24.5.1983 tanzim tarihlibelge ile davalı kiralananı 1.5.1984’de tahliye edeceğini şartsız ola­rak taahhüt etmiştir. Burada birbirini takip eden [tevali eden] ta­ahhütlerden söz edilemez. Zira birinci taahhüt nedeniyle takip ya­pılmış ancak ilkte karar alınamamıştır. İkinci taahhüde dayanarakda iş bu dava açılmıştır. Tevali eden taahhütlerden bahsedilmekiçin en az iki veya daha fazla geçerli tahliye taahhüdünün alınmasıdaha önceki taahhüt nedeniyle bir icra takibinde bulunulmaması ve­ya dava açılmaması sonraki taahhüde dayanarak takip yapılıp veyadava açılmış olması gerekir. Bu gibi durumlarda kiracısını daimibaskı altında tutan kiralayanı iyiniyetle kabul etmek mümkün de­ğildir. Bu bakımdan tevali eden taahhütlerin varlığı halinde açılantahliye davalarının kabulü olanağı yoktur. Olayımızda böyle bir davanın söz konusu olmadığına göre mahkemenin aksine olan görüşüdoğru değildir. Bu hususlar nazara alınarak subut bulan davanınkabulü gerekirken reddi usul ve yasaya aykırıdır. Y6HD., 16.04.1985, E. 1985/4065, K. 1985/4971 [29] Zevkliler/Gökyayla, s. 358; Gümüş, s. 330; Aral/Ayrancı, s. 286; Eren, s. 445; "Davacı taahhüdü takip eden bir ay içerisinde 28.01.2000 tarihinde tahliye istemiyel icra takibine başvurduğuna göre kiralananın tahliyesine karar verilmesi gerekir. Y6HD., 03.10.2000, E. 2000/7959, K. 2000/8121 [30] Gümüş, s. 33 Kaynakça Akıncı , Şahin, İş Yeri Kiralarında Kiracının Korunması Açısından Borçlar Kanunu Tasarısının Bazı Hükümlerinin Değerlendirilmesi, AÜHFD, C. 57, S. 3, Yıl 2008 Aral, Fahrettin / Ayrancı , Hasan Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri Ateş , Derya, Tahliye Taahhüdü, Konya Barosu Dergisi Aydoğdu ,Murat, / Kahveci, Nalan Türk Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri Baş, Ali Cafer, Kiracılar Açısından Kira ve Tahliye Hukuku, Jeoloji Mühendisleri Odası Dergisi, Burcuoğlu, Haluk ; Yargıtay Kararları Işığında 6570 sayılı Yasaya Göre Kiracının Tahliye Edilmesi, İstanbul 1993 Erdoğan/ Başgül / Aybay ; Kira Hukuku Alanında Yeni Bir Yasal Düzenleme Zorunlu mu? Hukuk Kurultayı, Özel Hukuk, Cilt 3. Ankara 2000 Erdoğan, Hasan, Tahliye, Kira Tespiti, Kira Alacağı ve Tazminat Davaları Eren, Fikret, Borçlar Hukuku Özel Hükümler Erişgin, N; İlk Kira Sözleşmesinden Sonra Sürekli Alına gelen Tahliye Taahhütlerinin Geçerliliği Üzerine, TNBD. Gümüş, M. Alper Yeni 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'na Göre Kira Sözleşmesi İpek , Eyüp, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu İle Konut ve Çatılı İş Yerleri Kiralarında Tahliye Sebeplerine İlişkin Getirilen Yenilikler Kökten , Erinç Özlem, 6570 Sayılı Kanuna Göre Adi Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi Tahmaz, MS; Kira ve İcra Hukukunda Yazılı Tahliye Taahhüdü Tandoğan, Haluk, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri Tunaboylu, M; Kira Akdinin Feshi ve Tahliye Davaları Yalman , Süleyman, Tahliye Sebebi Olarak Yazılı Tahliye Taahhüdü, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 13. Sayı 2 2005 Yavuz , Cevdet, Borçlar Hukuku Dersleri (Özel Hükümler) Yazman, İlhan, Kira Mukavelesinin Hususi Şartlar Kısmındaki Tahliye Taahhüdü, ABD, Yıl 1995, S. 1 Yılmaz, Ejder, Hukuk Sözlüğü Yusuf, Murat, Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesi'nin E 2002/414 K. 2002/1200 s. ve 4.2.2002 Tarihli Kararı Üzerine Düşünceler, AÜEHFD, Cilt: VIII, Sayı: 1-2 Zevkliler, Aydın / Gökyayla , Emre Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri Av. Metin POLAT - metinpolat.av.tr BU MAKALE, YAZARI TARAFINDAN SİTEMİZDE YAYINLANMAK ÜZERE GÖNDERİLMİŞTİR.
  5. Hizmet sözleşmesiyle kendisine bağlı çalışan işveren işçinin hakettiği ücreti ödeme borcunu yerine getirirken işçiden ibraname alma yoluna gitmektedir. Bu noktada ibra borcu sona erdiren sebeplerden birisidir. İbra sözleşmesi İsviçre Borçlar Kanununun 115’inci maddesinde düzenlendiği halde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu öncesine kadar öğreti ve Yargı kararlarında değinilmesine rağmen mevzuatta yer almamıştır. T.C. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ ÖZEL HUKUK ANABİLİM DALI DERSİN ADI : BİREYSEL İŞ HUKUKU KONU : YARGITAY KARARLARI IŞIĞINNDA İBRANAME Hazırlayan : METİN POLAT Danışman : Prof. Dr. Murat ŞEN Aralık 2014 - KAYSERİ KISALTMALAR CETVELİ b. : bent. BK. : Bakanlar Kurulu. bkz. : bakınız. C. : Cilt. dn. : dipnot. E. : Esas. EBK : 818 Sayılı Borçlar Kanunu. K. : Karar. m. : madde. RG. : Resmi Gazete. s. : sayfa. S. : sayı. T. : Karar tarihi. TBK. : 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu. TL. : Türk Lirası YHGK. : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu YİBK. : Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı. Yay. : Yayıncılık. Giriş Hizmet sözleşmesinin tarafları olan işçi ve işveren arasındaki ilişkilerin her geçen gün artması ve buna bağlı olarak söz konusu ilişkide taraflara yükledikleri karşılıklı borç ilişkisi nedeniyle borç ilişkisinin sorunsuz son bulması önemini arttırmaktadır. Bu noktada işçi kendisine düşen işveren için çalışma koşulunu yerine getirirken işveren işçinin bu eylemi dolayısıyla kazanımda bulunmaktadır. Bunun karşılığında işverenin işçiye ücret ödeme borcu oluşmakta böylece işçi de çalışmasının karşılığını almaktadır. Hizmet sözleşmesiyle kendisine bağlı çalışan işveren işçinin hakettiği ücreti ödeme borcunu yerine getirirken işçiden ibraname alma yoluna gitmektedir. Bu noktada ibra borcu sona erdiren sebeplerden birisidir. İbra sözleşmesi İsviçre Borçlar Kanununun 115’inci maddesinde düzenlendiği halde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu öncesine kadar öğreti ve Yargı kararlarında değinilmesine rağmen mevzuatta yer almamıştır. Hatta doktrinde bir kanunun ana kuralları ve kurumları oluşturulurken ibra gibi önemli kuruma yer verilmeyişinin ancak hata sonucu olabileceği ileri sürülmüştür. 6098 sayılı kanunda borcu sona erdiren sebepler arasında sayılmış ve bu konudaki karmaşa sona erdirilmiştir. Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenen ibra sözleşmeleri İş Hukukunda da önemli bir yer tutmaktadır. Zira işveren, iş sözleşmesi ile çalışan işçinin hak ve emeklerinin karşılığını işçiye tam ve eksiksiz verdiğini ve borçtan kurtulduğunu belgelemek için ibraname adı altında belgeler almak suretiyle ilerde oluşabilecek olan uyuşmazlıklarda ortaya konulabilecek ispat vasıtası oluşturmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla ücret ve ek ödemelerin yapıldığını gösterir bu belge İş Hukuku açısından önemli bir yere sahip olduğu gibi Türk Borçlar Kanunu'ndan farklı önemli özellikler de arz etmektedir. İşverene karşı zayıf olan işçi genellikle Türk Borçlar Kanunu çerçevesindeki sözleşmelerdeki karşılşıklı irade beyanlarının birleşmesi yolunda değil işçinin işverenin koymuş olduğu şartları her hangi bir kayıtsız kabul etmesi sonucunda kurulmaktadır. Zira zayıf durumdaki işçi işi elde edebilmek için gereken her türlü koşulu kimi zaman gözü kapalı kabul edebilmektedir. Dolayısıyla İş Kanunu'nun çeşitli yerlerinde görülen ve İş Hukuku'nda yoğun uygulama alanı bulan işçi lehine yorum ilkesi işveren ile işçi arasında çıkabilecek olan ücret anlaşmazlıklarında da uygulanmaktadır. Bu noktada ibraname adı altında işveren ile işçi arasında imzalanan ve borç ilişkisinin son bulduğunu gösteren belgeler gerek yargı kararlarında gerekse doktrinde yer bulmuş fakat bu ibranamelerin içeriğinin dar yorumlanmak suretiyle araştırılması yoluna gidilmesi yönünde görüş oluşmuştur. I. Genel Olarak İbra Sözleşmesi İbra sözlük anlamı ile aklama, borçtan kurtarma; ibraname ise alacaklının borçludan her türlü alacağını aldığını ve böylece borçludan her hangi bir alacağı kalmadığını ve onu ibra ettiğini gösteren belge anlamında kullanılmaktadır[1]. Doktrinde ibranın çeşitli tanımları yapılmış olmakla birlikte en sık kullanılan şekliyle Borçlar Hukuku açısından ibra, borcu sona erdiren sebeplerden biri olup, bir edimi yerine getirme yükümlülüğünü hukuken ortadan kaldıran, borçluyu borçtan kurtarıp alacaklının da alacak hakkını sona erdiren bir işlemdir[2]. Alacaklının, borçlu ile anlaşarak ondaki alacak hakkından kısmen veya tamamen vazgeçmesi ve bu şekilde borçlunun borçtan kurtulması için yapılan ve borcu doğrudan doğruya ve kesin olarak ortadan kaldıran sözleşmeye de ibra sözleşmesi adı verilir[3]. İbra sözleşmesi daha önce gerek Borçlar Kanunu gerekse İş kanunu'nda yer almıyordu. İş Hukuku açısından gerçek bir ihtiyaca cevap verdiği tartışmasız olan ibra sözleşmesinin kanunlarda düzenlenmeyişi önemli bir eksik olarak görülmüş ve bu eksiklik zorunlu olarak içtihatlarla doldurulmaya çalışılmıştır[4]. İbra kavramı ilk olarak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 132[5]. ve 420[6]. maddelerinde hüküm altına almıştır. Bu hükümler Yargıtay uygulamalarına paralel düzenlemeler içerse de 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nda geçerliliği sıkı şekil koşullarına bağlanmıştır[7]. Türk Borçlar Kanununun bu hükmü, genel kanun-özel kanun ilişkisi kapsamında bu konuda hüküm içermeyen iş kanunları bakımından da uygulama alanı bulacaktır. Dolayısıyla çalışmamızda ibra sözleşmelerinin Türk Borçlar Kanunu ve İş Kanunu hükümleri çerçevesinde değerlendirilecek ve İş Hukuku alanında düzenlenen ibra sözleşmeleri üzerinde farklılıklar belirtilmek suretiyle yoğunlaşılacaktır. II. İş Hukukunda İbra Sözleşmesi A. Genel Olarak İbra sözleşmelerine, İş Hukuku uygulamalarında sıkça karşılaşılmaktadır. İşveren hizmet akdi sona eren işçisine çalıştığı sırada ödeyemediği alacakları ödeyerek veya yapmış bulunduğu ödemelerden dolayı borcu bulunmadığını belirten ibraname adı altındaki belgeyi imzalatmak suretiyle borçlu olmadığını ispatlayabilir. Bu çerçevede düzenlenen ibranın amacı, alacaklı olan işçinin, borçlu olan işverenden alacak veya alacaklarını ortadan kaldırmasıdır[8]. Uygulamada iş akdi sona eren işçinin yalnızca ücret alacağının değil iş akdinden kaynaklanan diğer işçilik haklarının da kalmadığına dair bir ibraname adı altında bir belge alınması yoluna gidilmektedir. İbraname olarak adlandırılan belge, işçinin tek taraflı olarak imzalayıp işverene işverene teslim edilmektedir[9]. İşçi ve işveren arasında yapılacak olan ibra sözleşmelerine ilişkin düzenlemelerin tabi olduğu çerçeve 6098 sayılı T.B.K. m. 420'de belirtilmiştir. Burada ibranameye sıkı koşullar getirilmiştir. Yine T.B.K. m. 420'de belirtilen işçi ve işveren arasında düzenlenecek olan ibranameler yalnızca iş ilişkisi bakımından geçerlidir. Dolayısıyla vekaletsiz iş görme, eser sözleşmesi gibi sözleşme tiplerinde söz konusu madde uygulama alanı bulamayacaktır[10]. B. İbra Sözleşmesinin Tarafları İbranamenin bir tarafında işveren diğer tarafında işçi bulunur. Düzenlenecek olan ibranamelerde bu taraf sayısı azaltılamayacağı gibi arttırılamaz. Bu kapsamda işveren veya işveren vekilinden biri ibranamenin tarafı olabilirken niteliği gereği ikisi de ayrı ayrı taraf olamaz[11]. Yine işçi ile işveren arasında düzenlenen ibrananmede işveren sabit kalmak suretiyle başkaca işçilerle de ibra sözleşmesi yapamaz. Zira işçilere ödenecek bedeller farklılıklar gösterebileceği için her bir ibraname bağımsız ve tekil olarak ele alınmalıdır. Bir iş yerinde işveren birden fazla ibraname düzenlemek istiyorsa bunu her bir işçi ile ayrı ayrı yapmalıdır[12]. Dolayısıyla ibraname adı verilen bu belgenin Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde ele alınan ve karşılıklı ve birbirine uygun iradelerin birleşmesiyle meydana gelen sözleşme niteliğinde bir belge olduğu gözlemlenecektir. İbraname, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, bir tasarruf işlemi olduğundan, geçerliliği için tarafların kural olarak tasarruf ehliyetine sahip olmaları gerekmektedir[13]. İş Hukuku kapsamında ele alınan ibranamelerin geçerliliği için Türk Medeni Kanunu'nda aranılan ehliyet şartlarından farklı şartlara ihtiyaç duyulmaktadır. İbra sözleşmesi işçi ve işveren arasında yapıldığı için sözleşmenin tarafları işçi ve işverendir. Bu noktada Türk Medeni Kanunu gereğince tam ehliyetli işçi ve işveren arasında imzalanacak olan ibranameyi işçi her türlü tasarruf ehliyetine sahip olduğu için imzalayabilecektir. Fakat ibra eden işçi ayırt etme gücüne sahip küçük veya kısıtlı ise ibra sözleşmesinin geçerliliği bazı koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Bu kapsamda; T.M.K. m.16/I’e göre, ayırt etme gücüne sahip küçük ve kısıtlılar yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça kendi işlemleri ile borç altına giremezler[14]. Böyle bir işlemi yapmış olan küçük veya kısıtlının yasal temsilcisinin daha sonra icazet vermesi durumunda ibraname geçerlilik kazanabilir[15]. Fakat yasal temsilci böyle bir ibranameye onay vermezse işlem askıda hükümsüz olmaktan çıkar ve mutlak butlanla batıl olur. Dolayısıyla gerek geçmişe gerek ileriye yönelik olarak hüküm ve sonuç doğurmaz[16]. Küçükler için kanuni temsilci tarafından verilmiş çalışma izni, aynı zamanda ibra yetisini de kapsamamaktadır. Her ne kadar bu durum yargı kararlarında tartışılsa da[17], kanuni temsilcinin izniyle çalışma yetkisi tanınan küçüğün bu izninin ibrayı da kapsamayacağı ifade edilmektedir[18]. C. Tarafların Statüleri İşçi ve işveren arasında kurulmuş olan iş sözleşmesi dolayısıyla işçiye nazaran işverenin daha çok yükümlülüğü bulunmaktadır. Nitekim taraflar arasında son bulan iş ilişkisinden doğan hak ve borçların ifa edildiğinin ispat yükü de daha çok işverene düşmektedir. Bu noktada işveren ileride ortaya çıkabilecek olan uyuşmazlıkların çözümüne yönelik olarak kendisini koruma altına alıcı işlemleri yapmakta ve işçiden ibraname adı altındaki belgeyi almaktadır. Bu tür belgeler genellikle işverenin işçiden başka alacağı kalmadığı şeklinde değil, işçinin işverenden başka alacağı kalmadığı yolunda ifadeler içermektedir. İşçinin işverenden alacağı kalmadığına ilişkin ibra ile bir borcun yerine getirilmeden sona erdirilmesi söz konusu olduğundan ibra hükmündeki belgeler, işçilerin aleyhine etkileri olabilen hukuki araç niteliğine bürünebilmektedirler. İşçinin işveren karşısındaki konumu da dikkate alındığında kötüye kullanımlara çok müsait bir kurum olan ibraya iş hukukunda çok dikkatli yaklaşılması gerekmektedir. Kira ve kredi sözleşmeleri gibi sözleşmelerde bu kredileri kullanan taraf krediyi kullandıran tarafa oranla daha güçsüz durumdadır. Sözleşmeyi hazırlayan taraf sözleşmeye ilişkin asli unsurları belirlemekte buna mukabil sözleşmenin güçsüz tarafı ise bu unsurlara yalnızca imza atan konumunda olmaktadır[19]. Bunun gibi iş sözleşmelerinde de iş ihtiyacı olan işçi işi elde edebilmek için işverenin kendisine sunmuş olduğu her türlü belgeyi ihtirazi kayıtsız anında imzalayabilmektedir. Hatta zaman zaman iş sözleşmesinin başında işverene boş kağıt, boş bono veya alacaklarının tamamını aldığına dair ibraname bile vermektedir. Dolayısıyla gerek Yargı kararlarında gerekse 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile sözleşmenin güçsüz tarafı olan işçiyi koruma amaçlı olarak ibraname ve içeriği konusunda tarafların statüleri dolayısıyla zayıf durumda olan işçi lehine düzenlemelere gidilmiştir. D. Unsurları İşçi ve işveren arasında yapılmış olan ibranamenin geçerli olabilmesi bir kısım unsurların bulunmasına bağlıdır. Öncelikli olarak işçinin ibranameye konu alacağının bulunması gereklidir. İbranamede bu alacağa ilişkin olarak imzalanmış olmalıdır[20]. İkinci olarak her sözleşmede aranılan şartlardan olan tarafların iradelerinin bir birine uygun olması ve sözleşmenin irade fesadına uğramamış olması gerekmektedir. Burada borçlunun irade açıklaması açık veya zımni şekilde olabilir. Fakat alacaklı olan işçinin irade açıklaması mutlaka açık olmalıdır[21]. Borçlunun susması kabul anlamına gelir fakat alacaklınıın susması zımni kabul anlamına gelmez. Burada işçinin korunma ilkesinden dolayı işçinin açık iradesi aranmaktadır. Üçüncü ve son unsur ise tarafların alacağı sonlandırmaya yönelik olarak iradelerinin bulunmasıdır. İşçi ibraname imzalamak suretiyle alacağından vazgeçmektedir. Dolayısıyla işçinin ibraname imzalamasındaki amacının alacağı sonlandırmaya yönelik olması gerekmektedir[22]. E. Hukuki Niteliği İbraname her ne kadar İş Hukuku'nda yoğun uygulama alanı bulsa da dayanağını Türk Borçlar Kanunu'ndan almaktadır. Dolayısıyla ibranamenin hukuki niteliği tespit edilirken öncelikli olarak Türk Borçlar Kanunu'ndan istifade edilmesi gerekmektedir. Fakat işverene karşı zayıf durumda olan işçinin haklarının korunması bakımından İş Hukuku'ndaki düzenlemeler ve ilkeler de göz önüne alınmalıdır. Gerek Yargı kararlarında gerekse doktrinde ibranamenin çok taraflı bir hukuki ilişki olduğu gözlemlenmektedir. Dolayısıyla ibraname işçi ve işveren arasında yapılmış olan bir sözleşmedir. Her ne kadar işçi tek taraflı olarak imza atmak suretiyle iradesini ortaya koysa da işverenin imzasının bulunmdığı durumlarda dahi ibranamenin diğer tarafında işveren bulunmaktadır. Yine ibraname yukarıda da değinildiği üzere bir tasarruf işlemidir. Dolayısıyla işçi alacaklarından tasarruf etmekte ve buna bağlı olarak kazanım elde etmektedir. Dolayısıyla ibranamenin kazandırıcı işlem olma yönü ortaya çıkmaktadır[23]. Alacaklı tek taraflı olarak irade beyanıyla alacağından vazgeçemez. Alacaklının vazgeçme iradesinin borçlu tarafından da kabul edilmesi, yani borçlunun muvafakati gerekmektedir[24]. Her ne kadar işçiye ödeyeceği tazminat borcundan kurtulmak işverenin çıkarına görünmekte ise de, borçlu işveren ibrayı kabul etmediği sürece yalnızca işçinin imzasını taşıyan belge ibra olarak hukuki değer ifade etmeyecek, borç devam edecektir[25]. Alacaklının alacak hakkından tek taraflı vazgeçmesi ile borç ilişkisini ortadan kaldırması mümkün değildir. O nedenle, borçlu işverenin irade beyanı, genellikle ibranameye muvafakati şeklinde zımni olarak kendini göstermektedir[26]. Nitekim işverenin işçiden almış olduğu ibranameyi sunması, ona dayanması ve reddetmemesi muvafakat ettiğini göstermektedir. F. İbra Sözleşmesinin Geçerlilik Şartları 1. Yazılı şekilde yapılması İsviçre Hukuku'nda ibra sözleşmesi herhangi bir şekle tabi değildir. İbra edilen alacağı doğuran temel borç ilişkisi kanun veya taraf iradelerine göre bir şekle tabi olsa dahi durum aynıdır[27]. Türk Hukukunda durum 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun yürürlüğe girmesine ibraname kanunla düzenlenmemiş olduğu için durum tartışmalıydı. İbranamenin sözleşme ilkesinin bir gereği olarak serbestçe düzenlendiği ileri sürülmekteydi. Fakat İş Hukuku açısından doktrinde ve Yargı kararlarında ibranamenin yazılı şekilde düzenlenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır[28]. 6098 sayılı kanun'un yürürlüğe girmesiyle birlikte 132. maddede ibranameye yer verilmiş fakat bu ibranameyi yine Türk Borçlar Hukuku açısından her hangi bir şekle tabi tutmamıştır[29]. T.B.K.nun m. 12 gereğince, sözleşmelerin geçerliliği için, kanunda açıkça belirtilmedikçe herhangi bir şekil şartı aranmayacaktır. Türk Borçlar Kanunu'nda ana kural şekil serbestisidir. Öte yandan T.B.K.nun 13. maddesi gereğince kurulması yasal olarak şekle bağlanmış sözleşmelerin değiştirilmesinin de aynı şekle bağlı olduğu hükmünü getirmiştir[30]. Yine taraflar aralarındaki anlaşma uyarınca T.B.K. m. 17 gereğince şekli, sözleşmenin geçerlilik şartı olarak öngörebilirler[31]. Şekil geçerlilik koşulu olmasa da, ispatı kolaylaştırmak amacıyla ibra yazılı şekilde yapılmalıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile birlikte İş Hukuku açısından özel bir düzenleme getirilerek T.B.K. m. 420'de ibranamenin geçerlilik şartı için yazılı geçerlilik ön görülmüştür[32]. Söz konusu madde metninde belirtilen ibranamenin biçimi bakımından, basit yazılı biçim yeterlidir. Buna göre işçinin imzası taşıyan ve işvereni borçtan kurtarmaya yönelen herhangi bir belge, ibraname olarak kabul edilebilir. Böylece ibraname olarak kabul edilecek belge, noterde düzenlenmiş olabileceği gibi yazı makinesiyle veya elle yazılmış ve hatta yanlarca doldurulmuş basılı bir metin dahi olabilir[33]. İbranamenin şekli ile ilgili; yazılı şekil kural olarak kabul edildiğinde T.B.K. m. 14 gereğince bunun doğal bir uzantısı olarak da imzanın gerekliliği kabul edilmelidir[34]. İmzanın gerekliliği yanında, işçinin imzayı inkar etmesi durumunda da, HMK. m. 208 ve HMK. m. 209 gereğince imzanın işçiye ait olup olmadığının araştırılması ve sonucuna göre imza işçiye ait değilse ibranamenin geçersizliğine karar vermek gerekmektedir[35]. Yargıtay da yerleşmiş kararlarında buna işaret etmiştir[36]. Dolayısıyla elle yazılmış veya daha sonradan doldurulmuş ibranamelerde imza inkarı gibi durumlar ortaya çıkabileceği için noterde düzenlenmiş ibranamedeki imza inkar edilemeyeceği için noterce düzenlenmiş ibraname ispat açısından elle veya makinaca düzenlenmiş ibranameye oranla daha kuvvetli delil niteliğindedir[37]. İbranın yazılı olması onun mutlaka ayrı bir kağıda yazılmış olmasını gerektirmez[38]. Söz konusu yazılı belgeden ibranın varlığı açıkça anlaşılıyorsa bu durumda geçerli bir ibranamenin varlığı kabul edilmedir. Dolayısıyla mutlaka makbuz veya ayrı bir kağıda yazılı bir ibraname olması gerekmediği için makbuz ve benzeri belge içerisinde de ibraname düzenlenebilir fakat burada üzerinde durulması gereken koşul söz konusu ibranamenin düzenlenme amacıyla bağdaşmayacak belgeler içerisinde yer alan ibraname geçersiz olacaktır. Zira bu durumda işçinin korunması ilkesine gidilecek ve ibranamenin amacının ortaya konulması yoluna gidilecektir. 2. İş sözleşmesinin sona ermesinden itibaren bir aylık sürenin geçmesi 4857 Sayılı İş Kanunu’nun 32. maddesinin 5. fıkrasına göre de iş sözleşmelerinin sona ermesinde, işçinin ücreti ile sözleşme ve Kanundan doğan para ile ölçülmesi mümkün menfaatlerinin tam olarak ödenmesi zorunludur. Dolayısıyla madde metninden de anlaşılacağı üzere iş akdi sona eren işçi ile işveren ibralaşmak istiyorlarsa ibranamenin iş akdinin sona ermesinden sonra verilmesi gerekmektedir. Fakat işverenler ileride ortaya çıkabilecek ücret uyuşmazlıklarını bertaraf edebilmek için iş sözleşmesi kurulmadan veya kurulurken işçiden boş kağıda imza atmak suretiyle veya matbu olarak düzenlenmiş belgelerin imzalanması suretiyle ibraname almaktadır. Bu durum sıkça karşılaşılan bir durumdur. Yasa koyucu bu durumun önüne geçebilmek için 6098 sayılı T.B.K. m. 420/2 hükmü gereğince: “…ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması…” şartı getirmiştir. Zira iş sözleşmesinin sona ermesiyle birlikte işçinin yeni bir iş arayışı bulunacak ve bu süreçte alacaklarını alamayan işçi zor durumda kalacaktır. Dolayısıyla kanun koyucu işi elde edebilmek uğruna yasal haklarını sözleşmenin başında veya sözleşme devam ederken vazgeçme tehdidi altında bulunan işçinin vermiş olduğu gerek matbu gerekse boş kağıda imza atılmak suretiyle alınan ibranamelerin geçerliliğini ortadan kaldırmak istemiştir. Bu durum 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu yürürlüğe girmeden önce de Yargıtay içtihatlarında belirtilmekteydi. Fakat bir aylık süre yerine iş sözleşmesinin sona ermesi esas alınmıştı. 6098 sayılı yasa ile birlikte bir ay süre getirilmiştir. Burada getirilen süre geçerlilik koşuludur. Tarafların fesih bildirimini takiben ve aynı tarihte düzenledikleri ibraname içeriğinin, hiç bir şekilde sözleşmeyi sona erdiren bir anlaşma olarak nitelendirilmesi ve hukuki sonuçlarının kabul edilmesi mümkün olmayacaktır[39]. Düzenlense dahi madde ile sabit olduğu üzere hükümsüz olacaktır. 4857 sayılı İş K. m.19'da feshe itiraz bakımından bir aylık hak düşürücü süre öngörülmüştür. İşçi bu feshi izleyen bir ay içerisinde işe iade davası açarak işine dönmek isteyebilir. Dolayısıyla bu bir aylık sürede işçinin işe dönmek istemesi durumunda dava açılabileceği için kanun koyucu ibranamenin düzenlenme zamanını bu düzenlemeye paralel olarak düzenlemiştir. İşçi işe dönmeyecek olursa ibraname düzenlenecek tüm alacakları hesaplanacaktır. Aksi takdirde işçi işe iade davası sonucunda işe dönebileceği için bir ay geçmeden ibraname düzenlenirse işçinin alacakları bakımından bir tutarsızlık ortaya çıkabilecektir. olmakla, feshi izleyen bir ay içinde işçinin işe iade davası açma hakkı bulunmaktadır. Bir aylık bekleme süresi kısmi ibra açısından işçinin bir kısım işçilik alacaklarının ödenmesinin bir ay süreyle gecikmesi anlamına gelse de temelde işçi yararına bir durumdur[40]. Hemen belirtelim ki bir aylık bekleme süresi ibra sözleşmelerinin düzenlenme zamanıyla ilgili olup ifayı ilgilendiren bir durum değildir. Başka bir anlatımla işçinin fesihle muaccel hale gelen kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve izin ücreti gibi haklarının ödeme tarihi bir ay süreyle ertelenmiş değildir[41]. 3. İbra konusu alacağın türü ve miktarının açıkça belirtilmesi T.B.K. m. 420' de ibranın geçerliliği için aranan bir diğer şart ise ibraya konu tazminat ya da alacağın kuşkuya yer vermeyecek şekilde, ayrı ayrı metin içinde (Maaş, Fazla mesai, Yıllık ücretli izin alacağı, Kıdem ve İhbar tazminatı alacağı vb.) rakam ve yazıyla yazılmış olması gerekir[42]. Ayrıca, ibraname içeriğinde çalışma süreleri belirtilmeli ve işçiye verilen para ile ölçülebilir sosyal haklar da düzenlenmelidir. Burada açıkça belirtilmesi gereken husus; hak kazanılan işçilik alacağı tutarı değil, yapılan ödeme miktarıdır. Yalnızca alacak türünün ya da ödenen miktarın yazılı olduğu ibra sözleşmeleri geçersiz sayılmalıdır[43]. Yine ilgili maddede miktar içeren ibraname makbuz hükmünde kabul edilmiş, ibranamenin iptali için ise bir süre öngörülmemiştir. a. Miktar İçeren İbranameler Hakkın gerçek tutarda ödendiğini içermeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını içeren diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması zorunludur. Böylece; kısmi ödeme hali de düzenlenmiş ve bu konuda da Yargıtay'ın içtihatları benimsenerek, işçinin bütün alacaklarını içermeyen ibra sözleşmelerinin içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmünde olacakları ifade edilmiştir. Miktar içeren ibra sözleşmelerinde, alacağın tamamen ödenmiş olması durumunda borç ifa yoluyla sona ermiş olur. Buna karşın kısmi ödeme hallerinde, ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir[44]. Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz[45]. Fesihten sonra düzenlenen ve alacak kalemlerinin tek tek sayıldığı ibranamede, irade fesadı halleri ileri sürülüp kanıtlanmadığı sürece ibra iradesi geçerli sayılmalıdır. Miktar içeren ibranameler T.B.K. m. 420 oranında makbuz olarak kabul edilmiş ve ancak o oranda borçtan mahsup tutulacağı belirtilmiştir. Burada önemli olan konu söz konusu ödemenin banka aracılığıyla yapılması hususudur. Zira miktar içeren ödeme banka aracılığıyla yapılmazsa ibraname geçerli bir ibraname olmayacaktır ve makbuz olarak kabul edilmeyecektir[46]. b. Miktar İçermeyen İbranameler Miktar belirtilen ibra sözleşmelerinin makbuz niteliğinde olduğunu kabul eden Yargıtay, ibra sözleşmelerinin miktar içermemesinden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümü için tek ve ortak bir çözüm yolu kabul etmiş değildir. İşçi lehine yorum ilkesi gereğince, değişik hususlardan kaynaklanan ihtilafın ve farklı nitelik gösteren her uyuşmazlığa göre somut durumun iyice araştırılması zorunluluğu karşısında tek bir yerleşik içtihadın kabul edilmemesi yerinde olmuştur[47]. Miktar içermemesi tek başına ibra sözleşmesinin geçersizliği sonucunu doğurmamaktadır. Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, fazla çalışma ücreti, ikramiye gibi alacak kalemlerinin tek tek belirtilerek daha sonra “alacağım kalmamıştır” şeklinde bir ifade taşıyan, yani ibra konusunu gösteren alacakların açık ve kesin olarak belirtildiği ibra sözleşmelerine itibar edilecek, bunlar geçerli kabul edilecektir[48]. T.B.K. m. 420 gereğince artık ibra konusu alacağının türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi aranmıştır. Dolayısıyla ibranamelerde miktar koşulu getirilmiş olmakla birlikte söz konusu alacakların kısım kısım belirtilmesi ve bu alacaklara ilişkin ödemelerin yapılması benimsenmiştir. Artık T.B.K. m. 420 gereğince miktar içermeyen ibraname düzenlenemeyecek, düzenlenmesi halinde ise mutlak butlanla batıldır[49]. Sonuç olarak ibra sözleşmesinin içeriğiyle ilgili, ”tüm alacaklarımı aldım”, “hiçbir alacağım kalmamıştır” gibi genel anlatımlı ibareler ve hükümler kabul edilmeyecektir. İbra sözleşmesinin şüpheden ve tereddütten uzak, işçinin haklarının tek tek sayıldığı ve yine işçinin borcu sona erdirmeye ilişkin iradesinin açıkça anlaşıldığı şekilde hazırlanması gerekmektedir. 4. Ödemelerin Hak Tutarına Nazaran Noksansız ve Banka Aracılığıyla Yapılması T.B.K. m. 420 ile getirilen yeni düzenlemeye göre ibranamenin geçerliliği için zor bir şart getirilmiştir. Söz konusu düzenleme gereğince artık ödemeler banka aracılığıyla yapılmadığı takdirde ibraname geçersiz sayılacaktır. Bu düzenlemenin ibraname kavramı ile bağdaştırılması mümkün olmayıp, söz konusu koşul ile iş ilişkilerinde işverenin işçiye olan borcunun ibra yoluyla sona ermesi teknik olarak olanaksız hale getirilmiştir. Böylece ödemelerin banka yoluyla yapılması zorunluluğunun getirilmesi gerçek miktarın işçinin eline geçtiğinin göstergesi olacak ve ödemeye dair ispat sorunlarını ortadan kaldıracaktır[50]. İşçi ve işveren arasındaki alacak banka aracılığıyla tam olarak ödenirse artık borç ifa ile sona ermiş olmaktadır. Bu durumda işverenin işçiden alacağı ibraname borcun kalmadığını gösteren bir belgedir. Çünkü bu durumda borç banka kanalıyla ödendikten sonra ifa edilmiştir ve ifa edilen bir borcun tekrar ibra edilmesi düşünülemez. Borcun tam olarak değilde kısmi olarak banka kanalıyla ödenmesi durumunda işçiden alınan ibraname makbuz hükmünde olacaktır. Zira borç sona ermediği için ödenmeyen kısım çok az olsa dahi işveren borçtan kurtulmuş olmayacağından, faiz gibi fer’i haklar da sona ermez[51]. 5754 sayılı Kanunla 4857, 854 ve 5953 sayılı Kanunlarda değişiklik yapılan 32. madde ve 18.11.2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Ücret, Prim, İkramiye ve Bu Nitelikteki Her Türlü İstihkakın Bankalar Aracılığıyla Ödenmesine Dair Yönetmelik hükümleri ile 10 ve üzerinde işçi çalıştıran işverenlerin işçi ücretlerini banka hesabına ödemesi esası getirilmiştir. Türk Borçlar Kanunu’na tabi işçiler bakımından ise işverenin çalıştırdığı işçi sayısı ne olursa olsun işverenin işçinin ücretini banka vasıtasıyla ödemesi gerekmektedir. T.B.K. m. 420 ile getirilen düzenleme bu düzenlemelere paralel nitelikte bir düzenleme olarak getirilmiştir. T.B.K. m. 420 gereğince uygulamada kıdem, ihbar, yıllık izin ücreti gibi sözleşmenin sona erdiği sırada işçiye yapılan ödemeler bakımından sorun yaratmayacağı ortadadır. Çünkü işveren tarafından eksiksiz olarak hesaplanabilmesi mümkün olan alacaklardır[52]. Öte yandan, kısmi ödemenin banka yolu dışında bir yolla yapılması ve kesin olarak kanıtlanması neticesinde ödenen meblağ borcun kalan kısmından düşülecektir. Böylece bankaya ödeme yapılmamasının ibrayı geçersiz kılacağı yönündeki düzenlemenin pratik bakımdan farklı bir sonucu bulunmamaktadır. Belirtelim ki, banka aracılığıyla yapılan ödemeden oluşan ibranamede ödemenin hangi alacak kalemine ilişkin yapıldığının belirtilmemiş olması geçersizlik sorununa yol açacaktır[53]. Ödeme yok sayılamayacağından yapılan ödeme kısmi ifa olarak adlandırılarak ibraname yerine 6098 sayılı TBK 100 ve 101. madde hükümleri çerçevesinde işçilik alacaklarından mahsup edilecektir[54]. Sonuç Uygulamada işçi işveren arasında sıkça kullanılan ibranameler gerek Yargı kararlarında gerekse doktrinde kabul edilse de ilk defa mevzuatta 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 132. ve 420. maddelerinde yerini almıştır. İbranameye bağlanan hukuki sonuç borcun sona ermesine yöneliktir. Dolayısıyla zor durumda kalan işçi gerek iş sözleşmesinin başında gerekse iş sözleşmesi devam ederken işverene ibraname verebilmektedir. Kanun koyucu ibranamenin mevzuata girmesiyle birlikte gerek yargı kararlarını gerekse doktrindeki tartışmaları dikkate alarak geçerliliği için bir kısım koşullar getirmiştir. Söz konusu koşullar T.B.K. m. 420'de sayılmıştır. Anılan düzenlemeye göre ibraname ancak; yazılı olması, iş akdinin sona ermesinden bir ay sonra yapılması, ibranameye konu alacakların tek tek sayılması ve ödemelerin bankadan yapılması durumunda geçerli olacaktır. Burada sayılan tüm şartların hepsi birlikte aranacaktır. Kanun koyucu işçiyi koruma ve ispat amaçlı olarak ödemelerin bankadan yapılmasını öngörmüş ise de bu durum beraberinde bir kısım problemleri de getirmektedir. Zira bankadan yapılmayan ödemelerde geçersizlik durumu ortaya çıkabileceğinden dolayı işverenin yapmış olduğu ödemeler kısmi ödemelerde ve borcun tam ifa edilmesinde farklı sonuçlar doğuracaktır. Zira borç ancak kısmi olarak bankadan ödendiği takdirde makbuz değeri tanınmış, borcun banka dışı yollardan ödenmesi durumunda düzenlenen belgeye makbuz niteliği dahi tanınmamıştır. Bu durum işçinin sebepsiz olarak zenginleşmesine sebebiyet verebilmektedir. Yine borcun tam olarak banka aracılığıyla ödenmesi durumunda borç ifa ile sona ermiş olacağından dolayı daha sonra düzenlenen ibranamenin bir niteliği kalmayacaktır. Bu durumda düzenlenen ibranameye yalnızca ispat açısından bir belge niteliği kazandırılmıştır. dipnotlar [1] Ejder Yılmaz; Hukuk Sözlüğü, Yetkin Yay., Ankara 2003, s. 284-285 [2] Tanımlar ve ayrıntılı bilgi için bkz. Turgut Önen, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 1999, s. 229; Safa Reisoğlu, Borçlar Hukuku, İstanbul 2008, s. 360; Kemal Oğuzman/Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2010, s. 431; Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2010, s.1221; Sarper Süzek, İş Hukuku, İstanbul 2009, s. 721; Ahmet M. Kılıçoğlu, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2012, s. 820;Şahin Çil; İş Hukukunda İbraname, Yetkin Yay., 3. Baskı, Ankara 2013, s. 17; Hakan Keser, Türk İş Hukukunda İbraname Uygulumaları, Kamu- İş Dergisi, Temmuz 1999, C.5, S.1, s. 101,vd.; Murat Aydoğdu, Hizmet Akdinin Sona Ermesine İlişkin Olarak İbraname, Prof. Dr. Kemal Oğuzman’a Armağan, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Y.1, Ocak 2002,s. 712; Murat Şen, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’na Göre İş Hukukunda İbra Sözleşmesi, SİCİL İş Hukuku Dergisi, S. 24, Y. 6, Aralık 2011, s. 75; Gülsevil Alpagut, Türk Borçlar Kanununun Hizmet Sözleşmesinin Devri, Sona Ermesi, Rekabet Yasağı, Cezai Şart ve İbranameye İlişkin Hükümleri,İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Dergisi, C.8, S. 31, Y. 2011, s. 955; Murat Yetik, İş Hukukunda İbraname, http://www.alomaliye.com/2014/murat-yetik-is-hukukunda-ibraname.htm [3] Şen, s. 75 [4] Şahin Çil, İş Hukukunda İbraname Uygulamaları, Kamuİş Dergisi;C. 7,S:3/2004, s. 2; Mürsel Doğan, Türk İş Hukukunda İbra Sözleşmesi,Yargıtay Dergisi, C. 5, S.1, s.166 [5] T.B.K. m. 132'ye göre; Borcu doğuran işlem kanunen veya taraflarca belli bir şekle bağlı tutulmuş olsa bile borç, tarafların şekle bağlı olmaksızın yapacakları ibra sözleşmesiyle tamamen veya kısmen ortadan kaldırılabilir. [6] T.B.K. m. 420'ye göre; Hizmet sözleşmelerine sadece işçi aleyhine konulan ceza koşulu geçersizdir. İşçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması zorunludur. İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, destekten yoksun kalanlar ile işçinin diğer yakınlarının isteyebilecekleri dâhil, hizmet sözleşmesinden doğan bütün tazminat alacaklarına da uygulanır. [7] Nuri Çelik, İş Hukuku Dersleri, Beta Yay., İstanbul, 25. Bası, Eylül 2012, İstanbul, s. 312; Yetik, s. 1 [8] Funda Peker, Türk İş Hukukunda İbraname, kazanci.com.tr, s. 2; Şeyma Yurduseven, Borçlar Hukukunda İbra, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, s. 94; Muhittin Doğrucu, İş Hukukunda İbra - Feragat Uygulamaları Ve Yeni Türk Borçlar Kanunu’ndaki Düzenleme, İBD., C. 85, S. 3, Yıl 2011, s. 24; Mürsel Doğan, Türk İş Hukukunda İbra Sözleşmesi, Yargıtay Dergisi, C. 5, S. 1, Ocak 1979, s. 167; Halil Yılmaz, İş Kazasından Kaynaklanan Tazminat Alacaklarında İbra, Çimento İşveren Dergisi, Ocak 2010, s. 39; Derya Karademir, Yargıtay Kararları Perspektifinde İbra Uygulaması, Çimento İşveren Dergisi, s. 12; Türk İş Hukukunda İbra Sözleşmesi, Dursun Faruk Öztürk, Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, C. I, S.1, Sonbahar 2009, s. 39; 6098 sayılı Kanuna Göre İbraname, Ayça İzmirlioğlu, Yaşar Üniversitesi Elektronik Dergisi, http://journal.yasar.edu.tr/wp-content/uploads/2014/01/12-Ayça-İZMİRLİOĞLU.pdf, s. 1457; Süzek, s. 604; Yetik, s. 2 [9] Doğrucu, s. 23; Şen, s. 74 [10] Şen, s. 77 [11]Çiğdem Erman, Yargıtay Kararları Işığında Türk İş Hukukunda İbra Sözleşmesi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara–2002, s. 38 [12] Erman, s. 38 [13] Peker, s. 2; İzmirlioğlu, s. 1462; Öztürk, s. 3; Yurduseven, s. 56; Yılmaz, s. 41; Şen, s. 76; Yetik, s. 2; metinpolat.av.tr [14] T.M.K. m. 16/I'e göre; Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir. Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar. [15] Çil, s. 9; Öztürk, s. 6; Şen, s. 76; Yılmaz, s. 41 [16] Eren, s. 1223 [17] Yargıtay’ın bu konuda çelişkili kararları olmakla beraber çoğunlukla bu iznin ibra yetkisi vermeyeceği görüşündedir. Y9HD., 06.08.1964., E.1964/5288, K., 1964/5147, aksi görüş için bkz; Çil, s., 18 [18] Mollamahmutoğlu, s. 847; Şen, s. 76 [19] Öztürk, s. 5 [20] Öztürk, s. 5; Çil, s. 23 [21]Çil, s. 27; Öztürk, s. 7; Şen, s. 78;Yılmaz, s. 41; Y9HD., 21.10.1999., E. 1998/13073, K. 1999/16177 [22] Yurduseven, s. 61; Doğan, s. 169 [23] Yargıtay bir kararında ibranın, nitelikçe olumsuz bir ikrar sözleşmesi, diğer bir söyleyişle alacaklının alacak hakkından vazgeçmesini ve bu suretle borçlunun borçtan kurtulmasını sağlayan sözleşme olduğunu belirtmiştir. [24] Yılmaz, s. 46; Şen, s. 76; Öztürk, s. 3; İzmirlioğlu, s. 1461 [25] Peker, s. 3 [26] İzmirlioğlu, s. 1467; Öztürk, s. 4; Şen, s. 76; Yılmaz, s. 46 Borçlunun kabulünün zımni de olabileceğine ilişkin bkz. YGHK’nun 17.12.2003 T., 2003-9-760 E., 2003/760 K. sayılı kararı [27] Çil, s. 1; Öztürk, s. 3; Karademir, s. 12 [28] Çil, s.10; Doğan, s. 175; İzmirlioğlu, s. 1463; Öztürk, s. 4; Y9HD., 04.04.2005, E.2004/22169, K. 2005/1194 [29] T.B.K. m. 132'ye göre; Borcu doğuran işlem kanunen veya taraflarca belli bir şekle bağlı tutulmuş olsa bile borç, tarafların şekle bağlı olmaksızın yapacakları ibra sözleşmesiyle tamamen veya kısmen ortadan kaldırılabilir. [30] T.B.K. m. 13'e göre; Kanunda yazılı şekilde yapılması öngörülen bir sözleşmenin değiştirilmesinde de yazılı şekle uyulması zorunludur. Ancak, sözleşme metniyle çelişmeyen tamamlayıcı yan hükümler bu kuralın dışındadır.Bu kural, yazılı şekil dışındaki geçerlilik şekilleri hakkında da uygulanır. [31] T.B.K. m. 17'ye göre; Kanunda şekle bağlanmamış bir sözleşmenin taraflarca belirli bir şekilde yapılması kararlaştırılmışsa, belirlenen şekilde yapılmayan sözleşme tarafları bağlamaz. Herhangi bir belirleme olmaksızın yazılı şekil kararlaştırılmışsa, yasal yazılı şekle ilişkin hükümler uygulanır [32] T.B.K. m. 420'ye göre; İşçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. [33] Yılmaz, s. 42 [34] Yılmaz, s. 46 [35] Çil, s. 10; Öztürk, s. 7; Peker, s. 5 [36] Y9HD., 10.07.2006, E. 2006/1919 , K. 2006/20419 [37] Şen, s. 78; İzmirlioğlu, s. 1470 [38] Yılmaz, s. 46 [39] İzmirlioğlu, s. 1472; Doğrucu, s. 36 [40] İzmirlioğlu, s. 1471; Şen, s. 78 [41] ..Geçerli ve haklı neden iddialarına dayanan fesihlerde dahi ibraname düzenlenmesi için feshi izleyen bir aylık sürenin beklenmesi gerekir. Bir aylık bekleme süresi kısmi ibra açısından işçinin bir kısım işçilik alacaklarının ödenmesinin bir ay süreyle gecikmesi anlamına gelse de temelde işçi yararına bir durumdur. Hemen belirtelim ki bir aylık bekleme süresi ibra sözleşmelerinin düzenlenme zamanı ile ilgili olup ifayı ilgilendiren bir durum değildir. Başka bir anlatımla işçinin fesih ile muaccel hale gelen kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve izin ücreti gibi haklarının ödeme tarihi bir ay süreyle ertelenmiş değildir. Bkz. Y9HD., 28.2.2012., E. 2011/34347, K. 2012/6130 [42] Yetik, s. 6; Doğrucu, s. 36; Şen, s. 80 Y9HD., 26.02.2001., E: 2005/19872, K. 2001/3451 [43] Şen, s. 80 [44] Çil, s. 27; İzmirlioğlu, s. 1472; Öztürk, s. 9; Şen, s. 80; Doğrucu, s. 36 “…işçinin işverene verdiği ibranamenin, kural olarak, işçiye yapılmış olan ödemeyle sınırlı olmak üzere bağlayıcılığı asıldır. İş hukukunun işçiyi koruyucu amacı göz önünde tutulduğunda, bu konuda dar yorum esasının benimsenmesi ve yine kural olarak bir işçinin, işverenin karşılıksız olarak ibra etmesinin ihtimal dışı olması da kabul tarzını destekleyici bir nitelik taşır.” ( YHGK., 16.6.1971, E. 1215 ) … işçiye yapılmış ödemelerin miktarını belirleyen ve ibraname adı altında düzenlenmiş olan belgelerin makbuz niteliği taşıdığı kabul edilmiştir.” (YHGK.., 17.3.1978., E. 1977/10-26, K. 1978/250 ). [45] Şen, s. 81 …Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz (Y9HD. 4.6.2010, E. 2008/33748, K. 2010/20389) [46] Şen, s. 82 [47] Çil, s. 25 [48] Öztürk, s. 9 [49] İzmirlioğlu, s. 1473; Şen, s. 82 [50] Doğrucu, s. 36; Şen, s. 82;İzmirlioğlu, s. 1473 [51] Şen, s. 82; [52] İzmirlioğlu, s. 1476 [53] Çil, s. 80; İzmirlioğlu, s. 1475 [54] “6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun değinilen maddesinde, işverence yapılacak olan ödemelerin banka yoluyla yapılması zorunluluğunun getirilmesi, ibranamenin geçerliliği noktasında sonuca etkilidir. Ancak banka dışı yollarla yapılan ödemelerde de borç ibra yerine tamamen veya kısmen ifa yoluyla sona ermiş olur (Y9HD., 15.05.2013, E. 2011/11945, K. 2013/14577 Av. Metin POLAT - metinpolat.av.tr BU MAKALE, YAZARI TARAFINDAN SİTEMİZDE YAYINLANMAK ÜZERE GÖNDERİLMİŞTİR.
×
×
  • Create New...