Jump to content

Search the Community

Showing results for tags 'karar'.

  • Search By Tags

    Type tags separated by commas.
  • Search By Author

Content Type


Categories

  • Records
  • Lozan Antlaşması
  • Hastane Enfeksiyonlarının Hukuki Yansımaları
  • Darbeye Teşebbüs Suçu
  • Kubilay Olayı
  • Milli Nizam Partisi Dosyası

Forums

  • A Test Category
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Fakülteleri Bilgi Paylaşım Alanı
  • Hukuk Deposu's Hukuk Sözlükleri
  • Ankahukuk Arşiv's Arşiv Haberler
  • Ankahukuk Arşiv's Blog Yazıları

Blogs

  • Hukuk Dünyası's Ceza Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Avukatlık Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ceza Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Gayrimenkul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İdare Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Aile Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İcra - İflas Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İş Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Kira Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Medeni Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sigorta Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sosyal Güvenlik Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ticaret Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Tüketici Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Diğer Hukuk Dalları
  • Hukuk Dünyası's Borçlar Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Anayasa / Kamu Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Miras Hukuku
  • AnkaBlog's Sosyoloji
  • AnkaBlog's Tarih
  • AnkaBlog's Fotoğraf
  • AnkaBlog's Politika
  • AnkaBlog's Bilim
  • AnkaBlog's Sinema
  • AnkaBlog's Felsefe
  • AnkaBlog's Radyo Tiyatrosu
  • AnkaBlog's Belgesel
  • AnkaBlog's Edebiyat
  • AnkaBlog's Kültür
  • AnkaBlog's Magazin
  • AnkaBlog's Müzik
  • AnkaBlog's Psikoloji
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Eğitimi Dökümanları
  • Hukuk Eğitimi's Hakimlik-Savcılık Sınavları
  • Hukukçular Lokali's Yazıyorum
  • Hukuk Deposu's E-Makaleler

Find results in...

Find results that contain...


Date Created

  • Start

    End


Last Updated

  • Start

    End


Filter by number of...

Joined

  • Start

    End


Group


Hukuk Fakültesi Mezunu musunuz? / Öğrencisi misiniz?


Cinsiyet


About Me


Meslek


Mezun Olduğunuz / Okuduğunuz Hukuk Fakültesi

  1. Boşanma davasında tarafların boşanma kararını (hükmün boşanma bölümünü) istinaf/temyiz etmemesi halinde kusur oranının da kendiliğinden KESİNLEŞTİĞİNDEN söz edilemez. Bir başka ifadeyle; Boşanma davasında taraflar "HÜKMÜN BOŞANMA BÖLÜMÜNÜ İSTİNAF/TEMYİZ ETMEDEN" sadece GEREKÇEDEN kanun yoluna başvurabilir. EMSAL KARAR METNİ " Davacı kadın tarafından erkek eş aleyhine evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma davası açılmış, ilk derece mahkemesince boşanmaya ve ferilere ilişkin hüküm kurulmuş, ilk derece mahkemesinin bu kararı, davalı erkek tarafından kusur belirlemesi, nafaka ve tazminatlar yönünden istinaf edilmiştir. Bölge adliye mahkemesi, davalı erkeğin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile; kadın yararına hükmolunan tazminatların miktarlarına yönelik itirazı kabul etmiş, bu yönde yeniden esas hakkında hüküm kurmuş, nafakaya yönelik itirazın esastan reddine karar vermiş ve kusur belirlemesine ilişkin itirazların incelenmesinde "....Boşanma kararının istinaf edilmemesi nedeniyle kusur oranı kesinleştiğinden, taraflardan birinin nafaka ve tazminat yönünden kusura itiraz etmesi sonuca etkili değildir. Kesinleşmiş mahkeme kararı ile tarafların kusuru belirlendiğinden kesin hükmün bağlayıcılığı kuralı gereği bundan sonra bu konuda yeniden inceleme yapılamaz. Boşanma davasındaki kusur belirlemesi tarafları bağlar...." şeklinde gerekçe ile ilk derece mahkemesinin kusur belirlemesinin kesinleşmiş olması nedenine dayalı işin esasını incelemeksizin reddetmiştir. Bölge Adliye Mahkemesinin hükmü taraflara tebliğ edilmiş ve bu hüküm yasal süresi içerisinde davalı erkek tarafından aynı sebeplerle temyiz edilmiştir. Kesin hüküm, hem bireyler için hem de devlet için hukuki durumda bir kararlılık ortaya koyar. Bununla, hukuki güvenlilik ve yargı erkine güven sağlandığından kamu yararı ile doğrudan ilgilidir. Kesin hüküm; şekli anlamda kesin hüküm ve maddi anlamda kesin hüküm olmak üzere ikiye ayrılır. Bir hükmün şekli anlamda kesinleşmiş olması, sözü edilen hükme karşı tüm olağan yasa yollarının kapandığı anlamına gelir. Maddi anlamda kesin hükmün koşulları ise 6100 sayılı HMK'nun 303/1. maddesinde ‘‘Bir davaya ait şekli anlamda kesinleşmiş olan hükmün, diğer bir davada maddi anlamda kesin hüküm oluşturabilmesi için, her iki davanın taraflarının, dava sebeplerinin ve ilk davanın hüküm fıkrası ile ikinci davaya ait talep sonucunun aynı olması gerekir." şeklinde açıklanmıştır. Madde metninden; bir kararın maddi anlamda kesinleşmesi için öncelikle şekli anlamda kesinleşmesi gerektiği anlaşılmaktadır. 6100 sayılı HMK'nun 297. maddesine göre bir mahkeme kararında, tarafların iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla, bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin birer birer, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. Bu kısım hükmün gerekçe bölümüdür. Gerekçe mahkemenin tespit etmiş olduğu maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında köprü görevi yapar. Gerekçe bölümünde hükmün dayandığı hukuki esaslar, tarafların sundukları maddi vakıaların hukuki niteliği, hükmün dayandığı hukuk kuralları ve bunun nedenleri açıklanır. Hemen belirtmek gerekir ki; hüküm fıkrasına sıkı sıkıya bağlı olan gerekçe kesin hüküm teşkil eder. Hangi gerekçenin hüküm fıkrasına sıkı sıkıya bağlı olduğu, her olayın özelliğine göre belirlenir. Kesin hüküm kural olarak hüküm fıkrasına münhasırdır ve gerekçeye sirayet etmez. Ancak gerekçe, hükme ulaşmak için mahkemece yapılan hukuki ve mantıki tahlil ve delillerden ibaret kalmayıp, hüküm fıkrası ile ayrılması imkansız bir bağlılık içinde bulunuyor ise, istisnaen bu kısmında kesin hükme dahil olduğunu kabul etmek gerekir. Somut olayın açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesine gelince: Davacı kadın tarafından Türk Medeni Kanunu'nun 166/1. maddesine göre boşanma davası açılmış, ilk derece mahkemesince; boşanmaya neden olan olaylarda; kadının kusursuz ve erkeğin tam kusurlu olduğu kabul edilerek, boşanmaya ve ferilere ilişkin hüküm kurulmuş, ilk derece mahkemesinin bu kararı, davalı erkek tarafından boşanma kararına itiraz edilmeksizin; kusur belirlemesi, nafaka ve tazminatlar yönünden istinaf edilmiştir. Türk Medeni Kanunu'na göre; boşanma davalarının eki niteliğinde sayılan yoksulluk nafakası, maddi ve manevi tazminatlar “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla, geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz" (TMK m. 175) ve “Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen kusursuz veya daha az kusurlu taraf, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebilir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir." (TMK m. 174/1,2) denilmek suretiyle madde metinlerinde kusur unsuruna açıkça yer verilmiştir. Belirtilen kusur unsurunun; boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tarafların kusur durumunu yorumladığı şüphesizdir. Boşanma davasının eki niteliğindeki nafaka ve tazminat taleplerine ilişkin uygulamada; isteklerin tümü yasadan kaynaklı birbirlerinin eki niteliğinde bulunduklarından boşanma kararı ve boşanmanın ferilerine ilişkin kararlar, hükmün gerekçesiyle ve de gerekçede belirlenen "Boşanmaya sebebiyet veren olaylarda tarafların kusur durumu" ile birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Boşanma davası ile nafaka ve tazminat davaları arasında hukuki sebep birliği yoksa da birbirlerinin eki olması itibariyle aralarında sıkı sıkıya bağlı, biri olmadan diğerinin varlık kazanamayacağı sebep ve sonuç ilişkisi vardır. Tarafların, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda kusur unsurunun tespit edilmiş olunduğu gerekçe; münhasıran boşanma hükmüne değil, boşanma ve eki niteliğinde talep edilen istemlere ilişkin kurulan hükümlerin tümünün gerekçesidir. Kesinlik sadece hüküm fıkraları için söz konusu ise de; hüküm fıkraları ile gerekçe arasında anlatıldığı şekilde zorunlu bir bağ varsa hükmün gerekçesi de kesinlik kazanır. Boşanma davasıyla belirlenen “Kusur unsurunun" tespit edildiği gerekçe bölümünün; kesin hüküm ve kesin delil oluşturduğundan söz edilebilmesi için yukarıda anlatıldığı şekilde, kusur belirlemesi aleyhine olağan kanun yoluna başvurulmaksızın ve yahut olağan kanun yollarına başvurularak tüketilmiş olması sonucunda ancak şekli anlamda kesin hüküm oluşturduğundan söz edilebilir. Somut olayda; boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davalı erkek tam kusurlu bulunmuş, buna ilişkin gerekçeye dayalı olarak da boşanmaya ve ferilerine karar verilmiştir. Hüküm davalı erkek tarafından açıkça kusur belirlemesi, nafaka ve tazminatlara ilişkin istinaf edildiğinden ilk derece mahkemesince tespit edilen kusur durumunun yazılı olduğu gerekçe bölümü aleyhine olağan kanun yoluna başvurulmuş olması nedeniyle şekli anlamda kesinleşmediği ve HMK m. 303/1 maddesi gereği şekli anlamda kesinleşmeyen bir hükmün maddi anlamda da kesin hüküm oluşturmadığı dikkate alınmaksızın kesin hükmün varlığına davalı olarak bölge adliye mahkemesince; davalı erkeğin kusur belirlemesine ilişkin itirazının esası incelenmeksizin reddine karar verilmesi doğru olmamıştır. O halde; bölge adliye mahkemesince yapılacak olan iş; ilk derece mahkemesinin kusur belirlemesine ilişkin tüm deliller değerlendirilerek tarafların kusur durumunun belirlenmesi ve bu belirlemeye bağlı olarak boşanmanın fer'i niteliğinde bulunan yoksulluk nafakası ve tazminatlar yönünden karar vermekten ibarettir. Bu husus gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir." (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 20.05.2019, E. 2019/2656, K. 2019/6328) Kaynak
  2. Geçersiz taşınmaz sözleşmesi sebebiyle ödenen bedelin iadesinde sebebsiz zenginleşme ilkeleri dikkate alınır. Bu duruma göre TEFE-TÜFE endeksleri, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur ve işçi ücretlerindeki artışlar gözetilerek güncelleme hesabı yapılmalıdır. T.C.YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2016/2979 - K. 2019/5781 - T. 12.6.2019 • MADDİ TAZMİNAT DAVASI ( Harici Satım Bedelinin İadesine Dayalı - Satış Bedelinin Denkleştirici Adalet İlkesine Göre Tazmini Gerektiği/Bu Konuda Uzman Bilirkişilerden Bir Hesap Bir Serbest Muhasebeci ya da Mali Müşavir ve Bir Bankacıdan Denetime Elverişli Rapor Alınması ve Sonucuna Göre Hüküm Kurulması Gerektiği ) • HARİCİ SATIŞ SÖZLEŞMESİ ( Hüküm İfade Etmemesi Durumunda Tarafların Verdiklerini Geri Alabileceği - Bilindiği Üzere Geçerli Bir Sebebe Dayanmaksızın Bir Kişinin Mal Varlığından Diğerinin Mal Varlığına Kayan Değerlerin Eksiksiz İadesi Denkleştirici Adalet Düşüncesine Dayandığı ) • DENKLEŞTİRİCİ ADALET İLKESİ ( Davacılar Tarafından Sunulan ve Davalı Tarafından İnkar Edilmeyen Harici Satış Sözleşmelerindeki Alacak Miktarı Belirlenerek Tarafların Bildirdiği Tüm Deliller Toplanarak Söz Konusu Bedelin Ödendiğinin Kanıtlanması Halinde Satış Bedelinin Denkleştirici Adalet İlkesine Göre Tazmini Gerektiği ) • BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ ( Satış Bedelinin Uyarlama ve Denkleştirici Adalet Kuralları İle Yibk Kararlarının Kapsamları ve Tefe Tüfe Endeksleri Altın Döviz Kurlarındaki Artışlara Memur ve İşçi Ücretlerindeki Artışlar Gözetilerek Dava Tarihine Kadar Ulaştığı Değerin Saptanması Bu Konuda Uzman Bilirkişilerden Denetime Elverişli Rapor Alınması Gerektiği ) 6100/m.266 ÖZET : Geçersiz taşınmaz sözleşmesi sebebiyle ödenen bedelin iadesinde sebebsiz zenginleşme ilkeleri dikkate alınır. Bu duruma göre TEFE-TÜFE endeksleri, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur ve işçi ücretlerindeki artışlar gözetilerek güncelleme hesabı yapılmalıdır. DAVA : Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü: KARAR : Davacı vekili, müvekkillerinin harici satış sözleşmeleri ile dava konusu arsa üzerinde yer alan 1 ve 2 no.lu daireleri ayrı ayrı satın aldıklarını, davalının sözleşmede kararlaştırılan bedelleri tahsil etmesine rağmen tapuda devretmediğini belirterek öncelikle tapu iptal ve tescile, aksi halde ödeme bedellerinin o tarihteki alım gücü dikkate alınarak bugünkü dolar karşılığı olarak hesaplanıp yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulüyle 8026 ada 8 parsel üzerinde 234,94 yüzölçümlü arsada davalı ... adına kayıtlı taşınmazın; 1/3 hissesinin iptali ile davacı ... adına, diğer 1/3 hissesinin iptali ile davacı ... adına tapuya tesciline karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, harici satıma dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa bedelin iadesi istemine ilişkindir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 8026 ada 8 parsel sayılı arsa vasıflı taşınmazın kayden davalıya ait olduğu anlaşılmaktadır. Davacı ... ile davalı arasında akdedilen adi yazılı “Satış Sözleşmesi” başlıklı belge ile 2694 ada 21 parsel sayılı taşınmazda yer alan arsa üzerine inşa edilen 2. dairenin davacı ...'a satıldığı, bedelinin alındığı, davacı ... emrine, davalı ... ... tarafından düzenlenen 15/11/1999 tarihli 4.500,00 TL bedelli senetten, senedin 1 numaralı dairenin satışı için verildiği belirtilmiş, davalı dava konusu 1. ve 2. katta yer alan daireleri davacılara ayrı ayrı sattığını ve bedellerini tahsil ettiğini ikrar etmiştir. Tapuda kayıtlı taşınmazların harici satışı TMK'nin 706, 6098 Sayılı TBK'nin 237, 818 Sayılı BK'nin 213, 2644 Sayılı Tapu Kanunu'nun 26 ve Noterlik Kanunu'nun 60 ve 89. maddeleri gereğince resmi şekilde yapılmadıkça hukuken geçerli bir sonuç doğurmaz ve satın alana herhangi bir hak bahşetmez. TMK'nin 706. maddesinde öngörülen resmi şekil bir ispat şartı olmayıp bir geçerlilik şekil şartıdır. Bu husus 6098 Sayılı TBK'nin 237. maddesinde “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için resmi şekilde düzenlenmesi şarttır.” şeklinde açıklanmıştır. Bu sebeple resmi memur önünde yapılmayan harici satış senetlerine değer verilemez ve buna dayalı olarak iptal ve tescil isteğinde bulunulamaz. Bu durumda, harici satış sözleşmelerinin akdedildiği tarihte tapuda kayıtlı bulunan dava konusu taşınmazlar için düzenlenen harici satış sözleşmelerinin haricen satın ve devralan kişiye herhangi bir hak bahşetmeyeceği açıktır. Öte yandan; taraflar arasında harici satış sözleşmesinin mevcut olduğunun davalı tarafından kabul edilmiş olması vakıayı ikrar olup, davanın kabulü anlamına gelmeyeceği kuşkusuzdur. Davacı, iptal ve tescile ilişkin isteğinin kabul edilmemesi halinde ödediği bedel yönünden tazminat talebinde bulunmuştur. Kural olarak, 10.07.1940 tarihli ve 2/77 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre harici satışın hüküm ifade etmemesi durumunda taraflar verdiklerini geri alabilirler. Bilindiği üzere geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri vermek zorunda olduğunu ve eski hale getirmede mal varlığında artış olan tarafın yükümlülüğünün bulunduğunu ifade eder. O halde, davacılar tarafından sunulan ve davalı tarafından inkar edilmeyen harici satış sözleşmelerindeki alacak miktarı belirlenerek, tarafların bildirdiği tüm deliller toplanarak söz konusu bedelin ödendiğinin kanıtlanması halinde; satış bedelinin denkleştirici adalet ilkesine göre tazmini gerekir. Bedelin, uyarlama ve denkleştirici adalet kuralları ile 10.07.1940 tarihli ve 1939/2 Esas, 1940/77 Karar ve 07.06.1939 tarihli ve 1936/31 Esas, 1939/47 Karar sayılı YİBK kararlarının kapsamları ve TEFE-TÜFE endeksleri, altın-döviz kurlarındaki artışlara, memur ve işçi ücretlerindeki artışlar gözetilerek dava tarihine kadar ulaştığı değerin saptanması, bu konuda uzman bilirkişilerden bir hesap, bir serbest muhasebeci yada mali müşavir ve bir bankacıdan denetime elverişli rapor alınması ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekmektedir. Hal böyle olunca; Mahkemece, tapu iptal ve tescil talebinin reddine, davacının tazminat talebi yönünden iddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile tapu iptal ve tescile karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının yerinde olduğundan kabulüyle hükmün 6100 Sayılı HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK'un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK'un 440/1 maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, istek halinde peşin harcın temyiz edene iadesine, 12.06.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  3. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce yapılan tahkim sözleşmesi uyarınca icra edilen milli tahkim yargılaması kapsamında ve anılan tarihten sonra verilen hakem kararlarına karşı gidilecek kanun yolu 1. Tahkimin Tanımı ve Niteliği a- Tanım Tahkimin tanımı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda yer almazken. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda "Tahkim sözleşmesi, tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tamamı veya bir kısmının çözümünün hakem veya hakem kuruluna bırakılması hususunda yaptıkları anlaşmadır." şeklinde normatif düzenlemeye kavuşturulmuştur ( HMK m.412/1 ). Öğretide de tahkimin, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri haklarla ilgili olarak doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların mahkemeler yerine hakemler eli ile çözümlenmesi konusundaki anlaşmaları ve bu çerçevede yapılan yargılama sonucunda uyuşmazlığın kesin ve bağlayıcı biçimde çözümlenmesi olarak tanımlandığı görülmektedir ( Akıncı, Ziya: Milletlerarası Tahkim 4.Baskı İst.-2016 s:3 ). Yargı, devletin temel fonksiyonlarından biridir ve kural olarak taraflar arasındaki uyuşmazlıkların çözüm yeri mahkemelerdir. Ancak özel hukuka ilişkin uyuşmazlıkların çözümünde mahkemeler yerine hakemlere başvurulması konusunda sözleşme yapılabilir veya taraflarca bağıtlanan sözleşmelere bu yönde bir hüküm konulabilir ( HMK m.412/2 ). Özel hukukun taraflara tanıdığı irade serbestisi, kendisini sözleşme yapıp yapmamak, sözleşmenin karşı tarafını ve içeriğini belirlemek noktalarında gösterdiği gibi taraflar arasında çıkmış ve çıkması muhtemel uyuşmazlıkları hakemler eliyle çözmek noktasında da gösterir. Hakem kararı, devlet mahkemeleri tarafından verilen karar gibi bağlayıcıdır. Bu hâliyle tahkim, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarından biridir. Tahkimin üç unsurundan bahsedilebilir. Bunlar: a- Hakemlerin uyuşmazlığı çözüme kavuşturmakla görevli olması, b- Hakemlerin yapmış oldukları yargısal faaliyetin taraflar arasında bağıtlanmış bir sözleşmeye dayanması. c-Tahkimin özel bir yargılama usulü olmasıdır ( Özbay. İbrahim. Hukuk Muhakemeleri Kanunu Çerçevesinde Tahkim Ank.-2016 s:5 ). b- Yasal Düzenlemeler Tahkim yargısı hukuk yargılamasına dâhil bir alan olarak normatif düzenlemede de yer bulmaktadır. Gerçekten de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 518 ve devamındaki maddeleri ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 407 ve izleyen maddelerinde milli tahkime ilişkin temel düzenlemelere yer verilmiştir. Bu başlık altında ve özellikle içtihatları birleştirme kararı bakımından önem taşıyan hakem kararlarına karşı müracaat yollarına ilişkin yasal düzenlemelere de değinmek gerekmektedir. bl. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'ndaki Düzenleme Tahkim usulü 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 516 ilâ 536'ncı maddeleri arasında düzenlenmiştir. Anılan Kanun döneminde yargılamayı tamamlayan hakemler, hakem kararını mahkeme kalemine tevdi etmekte ve mahkemece de karar taraflara tebliğe çıkartılmaktadır ( HUMK m.532 ). Tarafların bu karara karşı tebliğinden itibaren on beş günlük süre içinde temyiz hakkı bulunmaktadır. Ancak Yargıtay'ın temyiz incelemesi dört sebeple sınırlandırılmıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 533'üncü maddesine göre hakem kararları sadece: 1 - Tahkim müddetinin inkızasından ( dolmasından ) sonra karar verilmiş olması. 2 - Talep edilmemiş bir şey hakkında karar verilmesi, 3 - Hakemlerin salahiyetleri dahilinde olmayan meseleye karar vermeleri. 4 - Hakemlerin, iki tarafın iddialarından her biri hakkında karar vermemeleri, sebepleri ile sınırlı olarak bozulabilmekte iken: Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 28.01.1994 gün ve 1993/4 E.. 1994/1 K. sayılı kararı ile de ""tarafların tahkim sözleşmesi veya şartında, hakemlerin uyuşmazlığı maddi hukuk kurallarına göre çözümlemelerini öngörmeleri hâlinde, hakemlerin bu çerçevede karar vermeleri gerektiği'" belirtilmiş ve aykırı davranışın bir temyiz sebebi oluşturacağı ilkesi benimsenmiştir. İçtihadı Birleştirme Karar gerekçesinde "HUMK 533/3. maddesi, hakemlerin yetkileri içinde olmayan uyuşmazlıklara karar vermeleri bir temyiz nedeni olarak kabul edilmiştir. Hakemlerin karar verme yetkileri maddi hukuk kuralları ile sınırlandırıldığından, bu kuralların dışına çıkarak karar vermeleri hâlinde yetkilerini aştıklarının kabulü zorunludur" ifadesine yer verilmiştir. HMK'nın "İptal davası" başlıklı 439. maddesinin ikinci fıkrasının ( d ) bendinde, HUMK'nın 533. maddesinin üçüncü fıkrasına benzer düzenlemeye yer verildiğinden, görüşmeler sırasında bir kısım Yargıtay üyeleri tarafından Yargıtay'ın 1994 tarihli bir içtihadı birleştirme kararını muhafaza etmesi durumunda. HMK'nın uygulandığı dönemde de, hakem kararlarının kanuna aykırı olması hâlinin bir iptal sebebi sayılabileceği görüşü dile getirilmiş, bazı Yargıtay üyeleri ise HMK'nın 439. maddesinin Hükümet gerekçesinden söz ederek, bu görüşe karşı çıkmışlardır. Hakem kararlarına karşı temyiz yoluna gidilebilirse de karar düzeltme yoluna gidilemez ( HUMK m.440/111-4 ). Ancak kesinleşmiş hakem kararlarına karşı yargılamanın iadesi yoluna gidilmesi mümkündür ( HUMK m.445 vd. ). Kesinleşen hakem kararının altına veya arkasına kesinleşme şerhi verilmek, tarih konulup mahkeme mührü basılmak ve nihayet mahkeme başkanı veya hâkimi tarafından imzalanmak sureti ile karar kesinleştirilir. ( HUMK m.443/ son ). b2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'ndaki Düzenleme 01.10.2011 günü yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda tahkime ilişkin düzenlemeler 407 ilâ 444'üncü maddeler arasında yer almaktadır. Kanunun 435. maddesine göre tahkim yargılaması kural olarak nihai hakem kararının verilmesi ile sona erer: diğer sona erme hâlleri de aynı maddenin ilerleyen bentlerinde sayılmıştır. Hakem kararının şekli, içeriği, saklanması ve taraflara tebliği de Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 436 ve 438. maddelerinde gösterilmiştir. Buna göre hakem kararı, hakem veya hakem kurulu başkanı tarafından taraflara Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebliğ edilir ( m.438 ) ve ayrıca kararın aslı dosya ile birlikte mahkemeye gönderilir ( m.436 ); asıl dosya ve karar mahkemece saklanır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile tahkim yargılamasına getirilen en önemli değişikliklerden biri, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'ndan farklı olarak hakem kararlarına karşı temyiz yolu yerine iptal davası açılması usulünün kabul edilmesi olmuştur. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlüğünden sonra verilecek hakem kararlarına karşı artık temyiz yoluna değil iptal davası açılması yoluna gidilebilecektir ( HMK m.439/1 ). İptal davasında ileri sürülebilecek sebepler de HUMK'da bozma nedeni olarak gösterilen beş hâlden daha kapsamlı biçimde ve fakat sınırlı olarak düzenlenmiştir. 439'uncu maddenin ikinci fıkrasına göre taraflar: a ) Tahkim sözleşmesinin taraflarından birinin ehliyetsiz ya da tahkim sözleşmesinin geçersiz olduğu, b ) Hakem veya hakem kurulunun seçiminde sözleşmede belirlenen veya bu kısımda öngörülen usule uyulmadığı, c ) Kararın tahkim süresi içinde verilmediği, ç ) Hakem veya hakem kurulunun hukuka aykırı olarak yetkili veya yetkisiz olduğuna karar verdiği. ç ) Hakem veya hakem kurulunun tahkim sözleşmesi dışında kalan bir konuda karar verdiği veya talebin tamamı hakkında karar vermediği ya da yetkisini aştığı, d ) Tahkim yargılamasının usul açısından sözleşmede veya bu yönde bir sözleşme bulunmaması hâlinde Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun tahkim'e ilişkin on birinci kısmında yer alan hükümlere uygun olarak yürütülmediği ve bu durumun kararın esasına etkili olduğu, e ) Tarafların eşitliği ilkesi ve hukuki dinlenilme hakkına riayet edilmediği. f ) Hakem veya hakem kurulu kararına konu uyuşmazlığın Türk hukukuna göre tahkime elverişli olmadığı. ğ ) Kararın kamu düzenine aykırı olduğu iddiaları ile tahkim yerindeki mahkemede iptal davası açabilirler. Mahkeme de yapacağı inceleme sonucunda bu iddiaları varit görürse hakem kararını iptal eder ( HMK m.439/2 ). İptal davası açma süresi hakem kararının veya tavzih düzeltme ya da tamamlama kararının taraflara bildirildiği tarihten itibaren bir ay içinde açılabilir. İptal davası kararın icrasını durdurmaz ise de taraflardan birinin talebi üzerine hükmolunan para veya eşyanın değerini karşılayacak bir teminat gösterilmek şartı ile kararın icrasının durdurulması mümkün bulunmaktadır ( HMK m.439/4 ). Kanun koyucu iptal davası hakkında verilen kararlara karşı temyiz yolunu da açık tutmuş olup. temyiz incelemesi HMK'nın 439. maddesinde yer alan iptal sebepleri ile sınırlı olarak öncelikle ve ivedilikle karara bağlanır. Temyiz: kararın icrasını durdurmaz. c- Tahkimin Niteliği Tahkimin tanımlanması ve iç tahkime ilişkin kanuni düzenlemelerin açıklanmasından sonra tahkimin niteliği üzerinde de durmakta yarar vardır. Zira kanunların zaman bakımından uygulanmasına ilişkin ilkelerin eldeki uyuşmazlığa ne şekilde yansıtılacağı ancak bu suretle mümkün olacaktır. İç ( milli ) tahkimin hukuki niteliğini maddi hukuka ve usul hukukuna dayandıran görüşler olduğu gibi bunun karma bir sözleşme olduğunu ileri süren görüşler de bulunmaktadır. Maddi Hukuk Sözleşmesi Görüşü, tahkim sözleşmesinin bir özel hukuk sözleşmesi olduğunu ve ancak tarafların iradeleri çerçevesinde hüküm ifade ettiğini savunmaktadır. Bu haliyle gerek yargılama ve gerek yargılama sonunda verilen karar ile tahkim sözleşmesine dayalı bütün sorunların çözümünde sözleşmeye ilişkin borçlar hukuku ilkeleri uygulanır. Sözleşmenin kurulması da herhangi bir maddi hukuk sözleşmesinin tabi olduğu ilkelere bağlıdır. Hakem kararı bir hüküm olarak değil, taraflar arasında akdedilmiş bir sözleşme olarak değerlendirilir ve bu karara karşı yargılama hukukunda düzenlenen kanun yollarına değil; yanılma, aldatma ve zorlama gibi borçlar hukukunda düzenlenen iradeyi sakatlayan nedenlere ya da hükümsüzlüğe ilişkin ilkelere dayanılarak sözleşmenin iptali cihetine gidilmelidir. Usul Hukuku Sözleşmesi Görüşü, dayanağını usul hukuku sözleşmesinin tanımından almaktadır. Buna göre usul hukuku sözleşmesi mevcut veya gelecekteki bir davada bir usuli ilişkiyi kurmayı, değiştirmeyi veya ortadan kaldırmayı amaçlayan ya da usuli bir edimin ifasını veya ondan kaçınılmasını içeren ve etkilerini doğrudan yargılama hukukunda gösteren iki taraflı bir usul işlemidir. Bu görüş, tarafların sözleşme ile yargılamanın gidişatını belirleyebilecekleri fikrinden hareket eder. Tahkim sözleşmesi de, etkilerini doğrudan doğruya yargılama hukukunda gösterdiği için usul sözleşmesidir. Usul sözleşmelerinin kuruluşuna, şekline ve özellikle ehliyete ilişkin ilkeler maddi hukuk sözleşmelerinden farklı olmasa da sonuçları ve etkileri bakımından maddi hukuk sözleşmelerinden farklılıklar içerir. Karma görüşe göre tahkim sözleşmesi tarafların serbest iradesi sonucu oluştuğundan ( kısmen ) maddi hukuka tabi iken. sözleşmenin uygulanması usul hukukuna ilişkin sonuçlar doğurur. Bu bakımdan sözleşmenin kuruluşuna ve özellikle irade beyanlarına ilişkin alanda borçlar hukukunun genel ilkeleri uygulanır. Fakat karar verildikten sonra tıpkı mahkeme kararı gibi icra edilebilir bir hâl alır. Türk öğretisinde ve Yargıtay uygulamasında ağırlıklı görüş, tahkim sözleşmesinin bir usul hukuku sözleşmesi olduğu yönündedir ( bkz.. Kuru. B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü. C.1V. 6.b.. İstanbul 2001, s.5937: Üstündağ. S.: Medeni Yargılama Hukuku, C.l-II, 7.b., İstanbul 2000, s.958: Alangoya. Y.: Tahkimin Niteliği ve Denetlenmesi, İstanbul 1973. s.38 vd.: Afşin, İ.H.: Tahkim Sözleşmesinin Geçerliliği. Ankara 2016, s.10: Yavuz. C.: Türk Hukukunda Tahkim Sözleşmesi ve Tâbi Olduğu Hükümler, II. Uluslararası Özel Hukuk Sempozyumu "Tahkim". İstanbul 14.02.2009, s. 143; Karadaş. İ.: 6100 sayılı HMK'nda Düzenlenen Ulusal ( İç ) Tahkim, Ankara 2013. s.46. ). Alman ve İsviçre hukukunda da ağırlıklı olan görüş, tahkim sözleşmesinin usul hukuku sözleşmesi olduğu yönündedir. Sözleşmenin kurulması, şekli, ehliyet gibi noktalarda maddi hukuka ilişkin hükümler uygulansa da, tahkim sözleşmesi yargılama hukuku alanında cereyan eder ve sonuçlarını da bu alanda doğurur. Bu haliyle tahkim sözleşmesinin, bir maddi hukuk sözleşmesi gibi mevcut olmayan bir hakkı yaratan veya mevcut bir hakkı ortadan kaldıran etkisi bulunmamaktadır. Tahkim sözleşmesi ile bir alacak hakkı ya da yenilik doğuran hak oluşturulmamaktadır. Bu özelliği itibariyle sözleşmenin maddi hukuk karakterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Hakem yargılaması sonunda verilecek kararın da sözleşme niteliğinde olduğu söylenemez ( Aydemir, F.: Türk Hukukunda Tahkim Sözleşmeleri. İstanbul 2017. s. 17 ). Bu görüşü savunanlara göre tahkim sözleşmesinin en önemli etkisinin, tarafların mahkemeye başvurmasını engelleyerek, hakem veya hakemlere yargılama yetkisi vermesine ve süreç sonunda çıkacak kararların, mahkeme kararı gibi kesin hüküm doğurmasına dayandırırlar. Tahkim sözleşmesinin bağlayıcılığı taraf iradeleri ile belirlenmemekte, tahkimin cereyan ettiği ülkenin ulusal hukuku anlaşmaya böyle bir sonuç bağladığı için tahkim sözleşmesi bağlayıcı etkiye sahip olmaktadır. Hakem kararları mahkeme kararları ile aynı nitelikte olup. bunun da hakem kararlarının usuli nitelikte olduğunu, ayrıca, tahkim sözleşmesinin usul hükümleri içinde düzenlenmesi, usul sözleşmesi niteliğinde olduğunu göstermektedir. Yukarıdan beri yapılan açıklamalardan ulaşılan sonuç: tahkimin baskın biçimde usul hukuku sözleşmesi mahiyetini haiz olduğudur. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi içtihadı birleştirmeye konu olan 09.01.2014 tarih 2013/2388 E.. 2014/113 K. sayılı kararında özetle: "Her ne kadar tahkim şartı ya da sözleşmesi yargılamanın devlet mahkemelerinde mi yoksa hakemde mi görüleceğine ilişkin bulunduğundan usul sözleşmesi niteliğinde ise de, bu sözleşmenin düzenlenmesi ve geçerliliği maddi hukuk işlemidir. Bu nedenle yeni kanunlar düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan kanuna göre geçerli olarak kurulan sözleşmeleri ve sözleşme hükümlerini geçersiz hâle getirmez. Maddi hukuk sözleşmelerinin geçerliliklerinin yapıldığı tarihteki yasa hükümlerine tabi olduğu doktrin ve Yargıtay içtihatlarında tartışmasız kabul edilmektedir. Bu durumda tahkim şartını ihtiva eden yanlar arasındaki sözleşmenin, maddi hukuk işlemi olduğu, taraflar uyuşmazlığı hakemde ve açıkça geçerli kanunlar ( Türkiye Cumhuriyetinde yürürlükte bulunan kanunlar ) uygulanacaktır şeklinde ifade edilmek sureliyle sözleşmenin yapıldığı tarihte o kanun yürürlükte ve geçerli olan HUMK göre uyuşmazlığın çözümünü kabul ettikleri ve bu sözleşme hâlen geçerli ve bağlayıcı olduğundan, sözleşme tarihindeki maddi ve usul hukuku kurallarının uygulanması gerekir görüşü savunulmuştur. Nitekim Yargıtay 15. ve 23. Hukuk Dairelerinin görüşleri bu şekilde tezahür etmektedir ( bkz. yukarıda I. C. "Görüş aykırılığı içeren kararlar" başlığı altında gösterilen Yargıtay 15. ve 23. Hukuk Daireleri kararları ). Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da milletlerarası tahkime ilişkin olarak benzer bir görüşü benimsemiştir ( bkz. HGK.. 18.10.2006 gün ve 2006/15-609 E., 2006/656 K.; 18.07.2007 gün ve 2007/>l^H|t^2Qp7/554 K. sayılı kararları ). Kanunların Zaman Bakımından Uygulanmasına İlişkin İlkeler Genel bir ilke olarak her kanun, ne zaman yürürlüğe gireceğine ilişkin bir düzenleme içerir. Bu: gün. Ay. yıl şeklinde belirli bir tarih olabileceği gibi, "yayımı tarihi'' şeklinde de olabilir. Kanunların yürürlüğe girişi netlik taşırken, yürürlüğe girmiş bir kanunla yapılan değişikliklerin daha önceden başlamış ve etkilerini devam ettiren hukuki ilişki ve olgulara ne şekilde uygulanacağı konusu özel bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Kimi zaman kanunun zaman bakımından uygulanmasına ilişkin hükümlere de yer verilmektedir. Kanunların zaman bakımından uygulanması, hukuk düzeninin geneli bakımından ya da belli bir hukuk dalı için öngörülen ve sırayla yürürlüğe giren normlardan hangisinin somut olaya uygulanacağını belirlemeye yönelik genel ya da özel hükümler bütünü olarak tanımlanabilir ( Taşpınar Ayvaz. S.: Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Zaman Bakımından Uygulanması, Ankara 2013. s. 40 ). Kanunların zaman bakımından uygulanmasındaki temel ilke: kanunun yürürlüğe girmesinden sonra uygulanmasıdır. Esasen yürürlük kavramından anlaşılan husus budur. Bu ilkenin temelinde kazanılmış haklara saygı, hukuk devleti, hukuki güvenlik ve güvenin korunması gibi temel hukuk ilkeleri bulunur. Bu ilke yürürlüğe konulmuş bir kanunun geçmişte olup bitmiş olaylara uygulanmayacağı anlamını da taşır. Bu ilkenin tersi kanunların geçmişe yürümesidir ( makabline şamil olması ). Yeni bir kanunun, daha önceden tüm sonuçları ile ortaya çıkmış ve tamamlanmış bir hukuki durum veya ilişkiye uygulanması hâlinde bu kanun geçmişe uygulandığından ( makable şamil olduğundan ) söz edilebilir. Kanunların geçmişe yürümesi kazanılmış haklara müdahale ettiği ve hukuki güvenliği zedelediği için eleştirilmekte ve kamu düzeninin korunması gibi istisnai durumlarda, kanuna açık hüküm konulmak ve sınırları gösterilmek suretiyle uygulanmaktadır. Kanunların zaman bakımından uygulanması maddi hukuka ilişkin kanun değişiklikleri ile yargılama ( usul ) hukukuna ilişkin kanun değişiklikleri bakımından da ayrıma tabi tutulmaktadır. Kural olarak maddi hukuka ilişkin kanun değişiklikleri sadece yürürlüğe girmelerinden sonra ortaya çıkan hukuki olgu ve ilişkilere uygulanır. Yürürlüğünden önce ortaya çıkan olaylar ve hukuki ilişkiler, ortaya çıktıkları tarihte yürürlükte bulunan kanun hükümlerine tabidir. Böylelikle kanun geriye yürütülmemiş ve özellikle hukuki işlemi yapan kişi ya da kişilerin, işlem tarihinde yürürlükte bulunan kanun hükümleri çerçevesinde ulaşmayı düşündükleri hedefler konusunda belirsizlik yaratılmamış olur. Yargılama ( usul ) hukukuna ilişkin değişiklikler ise "derhal uygulanma" kuralına tabidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kısımdan daha iyi ve daha adil korunacağına ilişkin inancıdır ( HGK. 18.01.2012 gün ve 2012/13-701E. 2012/6 K. ). Kural olarak bireylerin usul kurallarının değişmeyeceğine olan güvenleri korunmaz. Buna göre her usul işlemi, işlem tarihinde yürürlükte olan kanuna göre yapılır. Derdest bir davada önceki kanuna göre tamamlanmış işlemlerin yeni kanuna göre tekrarlanmasına gerek yoktur. Yeni usul kanunu, yürürlüğe girmeden önce açılmış olan davalarda tamamlanmamış işlemlere uygulanır. Bu nedenle yargılama esnasındaki her usul işlemi ayrı ayrı değerlendirilmeli, bunların tamamlanmış olanları için yeni usul kanunu uygulanmamalıdır. Derhâl uygulama ilkesi, usul kanunlarının geçmişe uygulandığı anlamında yorumlanmamalıdır. Bu nedenle kazanılmış hak ihlalinde de söz edilemez. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda yürürlüğe ve zaman bakımından uygulanmaya ilişkin iki düzenleme vardır. Kanunun yürürlüğü 451 nci maddesinde "Bu Kanun 01/10/2011 tarihinde yürürlüğe girer", şeklinde tek bir madde hâlinde düzenlenmiştir. Kanunun 450.maddesi ile de 1086 sayılı HUMK'nın tüm ek ve değişiklikleri yürürlükten kaldırılmıştır. Kanunlarda yürürlük maddesi, kanunun resmen hukuk yaşamına girdiği, alenileştiği anı gösterir. Bu madde yeni bir kurum ve kuralın düzenlenmesinde yeterli olabilir ise de devam eden ilişkilerde sorunu çözmez. O nedenle yürürlük maddesi değil geçiş hükümleri önem kazanır. Düzenleme yürürlüğe girinceye veya uygulanıncaya kadar olan dönemde uygulanacak hükümler geçici hükümler, daha önceki düzenlemelerden doğan hakların korunmasına ilişkin hükümler ise geçiş hükümleri olarak nitelenir. HUMK'nın etkisini sürdürebileceği hâller. HMK'nın 1., 2. ve 3. maddelerinde düzenlenmiştir. "Zaman bakımından uygulanma" başlıklı 448Mnci maddesinde ise "Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır" hükmü öngörülmüştür. Görüldüğü gibi derhâl uygulanma ilkesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda benimsenmiştir. Burada esas olan tahkim sözleşmesinin yapıldığı tarih değil, tahkim yargılamasının başladığı tarihtir. Bu konuda getirdiği ölçüt ise tamamlanmış işlemlerin yeni kanundan etkilenmemesi olmuştur. b- Değerlendirme Yukarıdan beri yapılan açıklamalar, incelenen kanun hükümleri ve öğretideki görüşlerin değerlendirilmesinden, tahkim sözleşmesinin bir usul hukuku sözleşmesi olduğu ve Hukuk Muhakemeleri Kanununun da doğrudan yargılama usullerini düzenleyen bir kanun niteliğinde bulunduğu kabul edilmiş, yargılama hukukuna ilişkin kanunların zaman bakımından uygulanması noktasında "derhâl uygulanma" temel ilkesinin kabul edildiği sonuçlarına varılmıştır. HMK. zaman bakımından uygulanma ile ilgili olarak Türk Medeni Kanunu ( TMK ), Türk Borçlar Kanunu ( TBK ) ve Türk Ticaret Kanunu ( TTK ) gibi ayrı bir yürürlük ve uygulama kanunlarına sahip değildir. Geçiş hükümleri. "Bir kanunun veya nizamın yerine yenisi konduğu vakit eski ve yeni kanunlar ve nizamlar arasındaki irtibat, insicam ve intikal şartlarını tayin etmek üzere konulan kaidelerin hepsidir" şeklinde ifade edilmektedir. Kanunlarda yazılı yürürlük maddesinin varlığı, zaman bakımından uygulanma sorunlarını çözmez. Geçici maddeler ile kanunla ilgili çeşitli konularda geçiş düzenlemesi yapılmaktadır. Bu nedenle geçici maddeler daha çok eski ve yeni arasında köprü görevi üstlenen ve yürürlükten kalkan hükümlerin uygulanmasına izin veren hükümlerdir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu ( HMK ) kendi yürürlüğüne ve zaman bakımından uygulanmasına ilişkin iki hüküm sevk etmiştir. Tahkim sözleşmesi bir usul hukuk sözleşmesidir. HMK'nın 448. maddesi "Zaman bakımından uygulanma" başlığını taşımakta, HMK'nın 450. maddesi HUMK'nın yürürlüğünü kaldıran madde. HMK'nın 451. maddesi ise HMK'nın yürürlük maddesi olup. bunun dışında bir tanesi sonradan eklenen 3. Geçici maddeye sahip bulunmaktadır. Geçiş hükümleri, bir kanunun ( veya düzenleyici başka bir işlemin ) yerine yenisi getirildiğinde eski ve yeni kanunlar ( veya düzenlemeler ) arasındaki bağlantı, uyum, paralellik ve geçiş ( aktarma ) koşullarını gösteren kurallardır. HMK'nın 3. maddesinin birinci fıkrası ile devlet mahkemelerinden verilen kararlara karşı başvurulacak kanun yolları bakımından bir geçiş hükmü öngörülmüştür. Ancak HMK tahkim hükümlerinin ( HMK'nın 439'ncu maddesinde düzenlenen iptal davası da dâhil ) zaman bakımından uygulanması ile ilgili özel ( geçiş ) hükmü içermemektedir. Kanunların zaman bakımından uygulanmasında, kanunların yürürlüğe girmesi, yürürlükten kalkması veya yürürlüğü sırasında birbirinin halefi olan kanunlardan hangisinin uygulanacağına ilişkin ilkelerin tespiti söz konusudur. Oysa geçiş hükümleri, yalnızca bu soruna değil, diğer kanunlarla ilişkilere, atıflara veya yeni kanunun uygulanması için alınması gereken tedbirler veya yapılması gereken mevzuat değişikliklerine yer verir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden önce başlayan tahkim yargılamalarında, hakem kararının HMK'nın yürürlüğe girmesinden sonra verilmesi hâlinde yürürlükten kalkmış olan HUMK'nın uygulanması ancak bu konuda bir geçiş hükmü olması durumunda mümkündür. Kanunda tahkimle ilgili geçiş hükmü bulunmadığından usul hukuku kurallarının zaman bakımından uygulanması ile ilgili genel ilke niteliğindeki HMK'nın 448. maddesi. HMK'nın tahkime ilişkin hükümleri bakımından da uygulanmak durumundadır. Tahkim sözleşmesi veya şartı HUMK yürürlükte iken yapılmış olsa dahi. hakem kararı HMK'nın yürürlüğe girmesinden sonra verilmiş ise. hakem kararlarına karşı kanun yoluna başvurmak yeni bir usul kesiti anlamına geleceğinden, iptal davası yoluna başvurulmalıdır. HMK öncesinde yapılan tahkim sözleşmesinde taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümünde HUMK uygulanacaktır şeklinde konulan bir hükümle, kanunun öngörmediği geçiş hükmü, taraf iradeleri ile getirilemez. Taraflar tahkim şartında, tahkimin açıkça HUMK'na göre yapılacağını belirtmiş olsalar bile HMK yürürlüğe girdikten sonra verilen hakem kararları HUMK'na değil, HMK'na tabi olmalıdır. Zira taraflara iptal veya temyiz konusunda uygulanacak kanunu seçme özgürlüğü verilmemiştir. Böyle bir durumda HUMK hükümleri taraf anlaşması olarak uygulanacak ancak hakem kararı. HMK'na göre iptal davasına tabi olacaktır. Taraf iradesi, Kanun'un tahkim kısmındaki emredici kuralları ile sınırlıdır ( HMK md.424 ). Tahkim sözleşmesi, mukayeseli hukuk ve doktrindeki baskın görüşe göre usul hukuku sözleşmesi olup. usul sözleşmeleri, kuruluşları ve geçerlilikleri bakımından maddi hukuka tabi olmakla birlikte ortaya çıkardıkları sonuçları bakımından usul hukukuna tabidir. Bu kural sonucu olarak: usul sözleşmelerinin geçerlilikleri yönünden "geçmişe etkili olmama" kuralını, etkileri bakımından "derhâl uygulanma kuralını" uygulamak gerekir. Esasen bu ilke kamu düzenini ilgilendiren ve süreklilik arz eden hukuki ilişkiler bakımından maddi hukukta da kabul gören bir ilkenin yansımasıdır. HMK'nın yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce yapılmış tahkim sözleşmeleri, kuruluş ve geçerlilikleri bakımından eski kanuna ( HMUK ) tabi olacaktır. Usul kuralları hak yaratan kurallar değildir. Dolayısı ile kişilerin bu kurallara göre yaşam ilişkilerini düzenlemesi söz konusu olamaz. Usul hukuk alanında geçerli evrensel nitelikteki temel ilke, yargılanmaya ilişkin kanun hükümlerinin derhâl uygulanmasıdır. Derhâl uygulanmadan kasıt: yeni usul kanununun, hem yeni kanunun yürürlüğünden sonra açılacak davalarda, hem de eski usul kanunu zamanında açılmış derdest davalara uygulanmasıdır. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise, bu kanun hükümlerinin düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca uygun düştüğü fikri ile kanun koyucunun fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kısımdan daha iyi ve adil korunacağına ilişkin inancı olarak kabul edilmektedir. Bu durumda yukarıda açıklanan kanun hükümleri ve ilkeler gözetilerek bir sonuca varılmalıdır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda tahkime ilişkin bir geçiş hükmü bulunmadığından, usul hükümlerinin zaman bakımından uygulanmasına ilişkin genel ilke olan derhâl uygulanma ilkesinden sapmayı gerektirecek bir yasal dayanaktan söz edilemeyecektir. Usul kuralları, hakların elde edilmesinin yöntemini içeren kurallardır ve kanun koyucunun hakların korunması veya elde edilmesinde günün koşulları veya tercihine göre benimsediği yeni usul kurallarının tarafların lehine olduğu yolunda genel bir kabul mevcuttur. Öte yandan kanunun açıkça geçiş hükmü koymaktan kaçındığı bir konuda, tarafların sözleşme devam ettiği müddetçe, sözleşmeyi yaptıkları tarihteki yasal düzenlemeyi esas alabileceklerine dair fikir: tarafların uzlaşması ile kanun koyucunun yargılama usulüne ilişkin amacının ortadan kaldırılmasına ve daha teminatsız sayılan önceki düzenlemenin uygulanmasına devam edilebilmesine izin verir. Bu durumda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce yapılan tahkim sözleşmesi uyarınca icra edilen milli tahkim yargılaması kapsamında ve anılan tarihten sonra verilen hakem kararlarına karşı, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 533'üncü maddesinde düzenlenen temyiz yoluna değil, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 439"uncu maddesi uyarınca iptal davası açılması yoluna başvurulabileceği sonucuna varılmıştır. II- SONUÇ 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce yapılan tahkim sözleşmesi uyarınca icra edilen milli tahkim yargılaması kapsamında ve anılan tarihten sonra verilen hakem kararlarına karşı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 533'üncü maddesinde düzenlenen temyiz kanun yoluna değil, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 439'uncu maddesi uyarınca iptal davası açılması yoluna başvurulabileceğine 13.04.2018 günü birinci oturumda 2/3 oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY 01.10.2011 yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK'da tahkime ilişkin önemli ve yeni düzenlemeler yapılmıştır. Ancak tahkime ilişkin bu hükümlerin zaman bakımından uygulanmasına ilişkin HMK'da geçiş hükmü bulunmamaktadır. Bu durumda Dairemiz ve Yüksek 23. Hukuk Dairesİ'nce HUMK döneminde yapılan tahkim şartı sözleşmesi veya başlatılmış bir tahkim yargılamasında eski Kanun hükümlerinin uygulanacağı Yüksek 11. 13 ve 19. Hukuk Dairelerinin uygulamalarında yeni kanun hükümlerinin uygulanacağı kabul edilmiş ve bu nedenle gündemdeki içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmiştir. Tahkim şartı, yanlar arasında düzenlenen sözleşmede, çıkabilecek olan uyuşmazlıkların hakem ya da hakemler tarafından çözümlenmesini öngören ve sözleşmeye konulan bir veya bir kaç maddeden ibaret bir düzenleme, tahkim sözleşmesi ise asıl sözleşmeden ayrı olarak, aynı tarihte, daha sonra ve hatla uyuşmazlığın ortaya çıkmasından sonra yine taraflar arasında düzenlenen, uyuşmazlığın hakem veya hakem kurulu tarafından kararlaştırılan yöntemle çözümünü öngören bir sözleşmedir. Gerek 818 sayılı BK gerekse 6098 sayılı TBK'nın yürürlük döneminde yapılsın tahkim şartı ya da sözleşmesi bir akit olduğundan maddi hukuk işlemidir. 6100 sayılı HMK'nın 412/3. maddesinde yazılı şekilde yapılması düzenlenmiş olup, HUMK'nın uygulandığı dönemde de tahkim şartı veya tahkim sözleşmesinin yazılı olması gerektiği benimsenmiştir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'ndan önce Ulusal-İhtiyarı Tahkim mülga 1086 sayılı HUMK'nın 516 ila 536. maddeleri arasında. 6100 sayılı HMK'nın 407 ila 444. maddeleri arasında düzenlenmiştir. HUMK'nın 533. maddesinde iç tahkim diye de adlandırılan Ulusal-İhtiyari tahkim sonucunda hakem veya hakem kurulunca verilen kararların temyiz olunabileceği kabul edilmiştir. 6100 sayılı HMK'nın 439. maddesinde koşulları varsa hakem kararına karşı iptal davası açılabileceği ve iptal davası sonucu verilen kararın yine koşulları varsa 439. maddesindeki iptal sebepleri ile sınırlı olarak temyiz edilip iptal edilebileceği düzenlenmiştir. Tahkim alternatif uyuşmazlık çözüm yolu olmayıp, özel bir yargılama yöntemidir. Çünkü tahkimde hakem veya hakemler devlet mahkemelerinde olduğu gibi tarafları bağlayıcı bir karar verir, onları uzlaştırma çabasına girişemez. Tahkim yolu devlet mahkemelerinde görülecek olan yargılamanın yerine konulan ve ona göre istisnai bir yargı yoludur {Pekcanıtez. Tanrıver, İbrahim özbay ). Tahkim şartı-sözleşmesi ve yargılamasında, taraf iradeleri ön plandadır. Bu nedenle tarafların usulî konularda da serbestçe anlaşma yapmaları mümkündür. Yargılama usulünün belirlenmesi başlıklı HMK'nın 424. maddesi hükmüne göre "Taraflar hakem veya hakem kurulunun uygulayacağı yargılama usulüne ilişkin kuralları bu kısmın emredici hükümleri saklı kalmak kaydıyla serbestçe kararlaştırılabilir yada tahkim kurallarına yollama yaparak belirleyebilir. Taraflar arasında böyle bir sözleşme yoksa hakem veya hakem kurulu tahkim yargılamasını, bu kısmın hükümlerini gözeterek uygun bulduğu şekilde yürütür." denilmek suretiyle tahkimde yargılama usulünün belirlenmesinde taraf iradesi ilkesinin kabul edilmiş olduğu bir kez daha ve açıkça belirtilmiştir. Taraflar tahkim yargılamasında uygulanacak usulü serbestçe belirleyebileceklerine göre tahkim şartı veya sözleşmesi bir maddi hukuk işlemidir. 1086 sayılı HUMK'nın uygulandığı dönemde 533. madde de hakem kararlarının bozma ve temyiz sebepleri sınırlı olarak sayılmış, iken Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin başkan ve üyelerinin 03.05.1993 tarihli kararla tahkim sözleşmesi veya şartında uyuşmazlığın Türk Maddi Hukuk kurallarına göre çözümleneceği öngörülmüşse, temyiz incelemesinin HUMK'nın 533. maddesinde sayılan a-Tahkim müddetinin bitmesinden sonra. b-Talep edilmeyen bir konuda. c-Hakemlerin yetkileri dışında karar vermeleri ve d-İki tarafların taleplerinden her biri hakkında karar vermemeleri sebepleriyle sınırlı olup olmayacağı konusunda İçtihat aykırılığının giderilmesini istemeleri üzerine. Yargıtay İ.B.G. Kurulu 28.01.1994 gün 1993/4 Esas 1994/1 Karar sayılı ilâmı ile tarafların tahkim sözleşmesi veya şartında hakemlerin uyuşmazlığı maddi hukuk kurallarına göre çözümlemelerini öngördükleri takdirde hakemlerin bu kurallar çerçevesinde karar vermek zorunda oldukları, aykırı karar vermenin temyiz sebebi oluşturacağına karar verilmiş ve bu içtihadı birleştirme kararı temyiz yolu ile incelenebilen Ulusal-İhtiyari tahkim kararlarında uygulanmıştır ve uygulanmaktadır. 6100 Sayılı HMK'nın iptal davası başlıklı 439. maddesi hükmü. 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu'nun 15. maddesinde düzenlenen iptal sebeplerine benzer düzenlemeleri içermektedir. HMK'nın 439. maddesinin gerekçesinde aynen: "'… şu husus ifade edilmelidir ki, hakem veya hakem kurulunun, hukuku doğru uygulayıp uygulamadığı meselesi, iptal sebebi değildir. Tahkim Sözleşmesi bir kurumdur. Yukarıda belirtilen riskin var olduğunu düşünen taraf öncelikle tahkim yolunu seçmez." denilmektedir. Sözleşme kurulduktan sonra İş ve ilişkilerin yıllarca sürmesi durumunda, sözleşmenin yapıldığı tarihte tahkim şartını, maddi hukuka dayanılması sebebiyle hakem kararının mahkeme kararı gibi esastan temyiz edebileceği ve bozulması istenebileceği düşüncesiyle kabul eden tarafın yıllar sonra yapılacak böyle bir değişikliği öngörmesi ve hesaba katmasının kendisinden beklenmesi mümkün değildir. T.C. Anayasası'nın 2. maddesinde düzenlenen Hukuk Devleti'nin en önemli unsurlarından biri de vatandaşına hukuk güvenliği sağlamasıdır. Hukuk Güvenliği, Anayasa Mahkemesi kararlarında ve Doktrinde özellikle vurgulanmakta ve Hukuk Devleti'nin olmazsa olmazı olarak nitelendirilmektedir. Hukuk kurallarında belirlilik ve öngörülebilirlik olarak tanımlanan bu ilkeye göre: kişi ve kuruluşların devlete güven duymaları, maddi ve manevi varlıklarını korkusuzca geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri, ancak hukuk güvenliği ve üstünlüğünün sağlandığı bir Hukuk Devleti düzeninde gerçekleştirilebilir. Bu ilke gereği herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum ve davranışını buna göre düzene sokabilmesi amaçtır. Bu ilkeye göre değerlendirme yapıldığında tahkim sözleşmesi yapan kişi bu sözleşmeyi yaparken uygulanacak kuralları ve özellikle uyuşmazlık halinde hangi yasal yollara başvuracağını bilmek ister. Kanun koyucunun kafasında olan henüz dışa vurulmayan, ne zaman ve ne şekilde değişeceği belli olmayan, öngörülmesi mümkün bulunmayan kurallara tabi olmayı hiç kimse istemez. Sözleşmenin düzenlenmesinden sonra yürürlüğe giren hükümlere önceden düzenlenen sözleşmenin tabi olacağını düşünen hiç kimse, hiç bir şirket ya da kurum tahkim şartı ve sözleşmesi düzenlemeye yanaşmayacaktır. Bu da tahkimin uygulanabilirliğini önemli ölçüde ortadan kaldıracaktır. 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu'nun 15. maddesinde de. 6100 Sayılı HMK'nın 439. maddesindeki düzenleme gibi hakem kararına karşı yalnızca iptal davası açılabileceği kabul edilmiştir. Bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra ancak kanunun yürürlüğe girdiği 05.07.2001 tarihinden önceki tahkim şartı veya sözleşmesine göre açılan iptal davaları sonucunda verilen kararların Yargıtay 15. Hukuk Dairesi'nin 30.12.2005 gün 2005/4962 Esas. 2005/7229 Karar ve 06.07.2006 gün 2006/2407-4263 Esas Karar sayılı ilamları İle ihtilafların sözleşme tarihindeki mevzuat hükümlerine göre temyizi mümkün olup İptal davası açılamayacağından bozulmasından sonra yerel mahkemelerin direnmesi üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 18. i 0.2006 gün 2006/15-609 Esas 2006/656 Karar. 18.02.2007 gün 2007/15-444 Esas 2007/554 Karar sayılı ilamları ile Dairemiz görüşü benimsenerek bozulmuştur. Bu ilamlarda açıkça, tahkim usulünün yargılama hukukununda istisnai bir kurum olarak düzenleme alanı bulduğu, bu nedenle, tahkimle ilgili düzenlemelerin genel usul kuralları anlamında geniş yorumlanması ve açık bir hükme yer verilmedikçe tam anlamıyla usul hukukuna ilişkin ilkelerin tahkim açısından da doğrudan geçerli kabul edilmesinin olanaklı olmadığı, usul hükümlerinin geriye yürüme etkisinin tamamen sözleşmeyle hayat bulan ihtiyari tahkim kuralları hakkında uygulama alanı bulamayacağının açık olduğu, çünkü temeli sözleşme olan ve taraf İradelerini temel alan tahkim sözleşmesi yada tahkim şartı konulmasında tarafların açıkça ortaya koydukları kurallar ve belirledikleri hukuk uygulanacağı açıkça belirtilmiş ve 4686 sayılı MTK'da açık bir geçiş hükmü İçermediğinden incelemenin HUMK'ya göre yapılması gerektiği açıklanmış ve kabul edilmiştir. Konuya mukayeseli hukuk açısından bakacak olursak: Alman Usul Kanunu'nda tahkime İlişkin yeni hükümlerin uygulanması ile ilgili yapılan düzenlemede 1 Ocak 1998 tarihine kadar imzalanmış tahkim sözleşmelerinde sözleşmenin imzalandığı tarihteki hükümlerin uygulanacağı ve bu tarihte sonuçlanmamış tahkim yargılamasında da eski hükümlerin uygulanmasına devam edileceği. İsviçre Medeni Usul Kanunu'nda kanunun yürürlüğe girmesinden önce kararlaştırılan tahkim sözleşmesinde hangi kanun hükümleri lehe ise o hükümlerin uygulanacağı tarafların yeni kanunun uygulanmasını kararlaştırabilecekleri, kanun yoluna başvurma hakkında kararın verildiği tarihteki kanun hükümlerinin uygulanacağı kabul edilmiştir. HMK'da bu şekilde bir geçiş hükmü bulunmamaktadır. Bu konuda yasal düzenleme bulunmadığından kanunda boşluk bulunmaktadır. Bu boşluğun yorum yolu ile doldurulması da zorunlu bulunmaktadır. Aralarındaki uyuşmazlığın çözümlenmesinde, sözleşmenin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan HUMK'nın hükümlerinin uygulanmasını, maddi hukuk ile hak ve nesafet kaidelerinin uygulanmasını kararlaştıran tarafların uyuşmazlığın çözümünde hukukun doğru uygulanmasını İstediklerini açıklamaya bile gerek yoktur. 6100 sayılı HMK'nın yürürlüğe girmesinden çok önce yapılan bir tahkim sözleşmesi veya sözleşmeye konulan tahkim şartında tarafların serbest iradeleri ile kararlaştırdıkları maddi hukuk ve usul hukukunun uygulanarak uyuşmazlığın hakemde çözümlenmesi amaçlandığı ve bu şekilde verilecek hakem kararlarının temyizen Yargıtay'ca inceleneceği öngörülerek tahkim şartı kabul edildiği halde. HMK'nın 448/1 maddesinden hareketle 439. maddesi gereğince sadece iptal davası açılabileceğini ve iptal davası sonucu verilecek mahkeme kararının temyiz edilebileceğini kabul etmek, hem iptal hem de iptal kararının temyiz sınırlı olarak sayılan usuli nedenlerden ibaret oldağu ve yeni kanunla birlikte hiç beklemedikleri ve sözleşmeyi imzalarken hayal dahi etmedikleri hükümlere tâbi tutulacaklarından tarafların serbest iradelerine, hukuk güvenliği ilkesine ve kazanılmış haklarına aykırı olacaktır. Bu durum Anayasanın 2. maddesinde herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutum ve davranışlarını buna göre düzene sokabilmesi olarak tanımlanan hukuk güvenliği ilkesini de önemli ölçüde zedeleyecektir. Sonuç olarak HMK'nındaki hakem kararına karşı kanun yolları ile ilgili hükümlerin ancak bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra düzenlenen tahkim şartı yada tahkim sözleşmelerinde uygulanabileceği. HMK'nın yürürlüğünden önceki tahkim sözleşmesi ve şartına dayalı olarak verilen hakem kararları hakkında uygulanmayacağı bu hakem kararlarına karşı temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düşüncesinde olduğumuzdan içtihatların Yüksek 15. ve Yüksek 23. Hukuk Dairesi'nin görüşü doğrultusunda birleştirilmesi gerektiğini düşündüğümüzden çoğunluğun aksi yönde oluşan kararına katılamıyoruz. T.C. YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU E. 2016/2 - K. 2018/4 - T. 13.4.2018 tarihli kararından
  4. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, iş sözleşmesinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik hakaret içeren resim ve sözlü paylaşımları nedeniyle feshedilmesini; sosyal paylaşım sitelerindeki resimli ve sözlü paylaşımların eleştiri sınırlarını aşması, hakaret boyutunda olması ve bu davranışlarının işyerinde olumsuzluklara yol açması nedeniyle haklı buldu. İşveren'in işçinin iş akdinin " Sosyal medyada yer alan ve içerik açısından konusu suç teşkil eden Cumhurbaşkanına, devlet organlarına, devlet büyüklerine hakaret içeren paylaşımları mesai saatleri içerisinde yapması" dolayısıyla feshetmesi sonrasında açılan işçinin açmış olduğu feshin geçersizliği, işe iadesi ve yasal sonuçlarına hükmedilmesi talepli bir davada Yerel Mahkeme davanın reddine karar verdi. Davacı işçinin istinaf talebi ise Bölge Adliye Mahkemesince özetle; “Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden anlaşıldığı üzere davacının sosyal paylaşım sitesinde kendi hesabından birden fazla paylaşımda, eleştiri sınırlarını aşan açıklamalarda bulunduğu, bu paylaşımların eleştiri düzeyini aştığı anlaşılmaktadır.Dosya içeriğine göre davacının iş sözleşmesinin Cumhurbaşkanına yönelik hakaret içeren sosyal paylaşımları nedeniyle tazminatsız feshedilmiştir. Paylaşımlarının eleştiri sınırlarını aştığı, hakaret boyutunda olduğu anlaşılmaktadır. Davacı ... Büyükşehir Belediyesine bağlı işyerinde çalışan bir kişidir. Davacının bu davranışlarının işyerinde olumsuzluklara yol açtığı sabittir. İlk Derece Mahkemesince feshin haklı nedenle feshedildiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından davacı vekilinin bu yönlere ilişkin istinaf sebebi yerinde görülmemiştir...” gerekçeleriyle esastan reddine karar verildi. Uyuşmazlığın Yargıtay'a gelmesi sonrasında ise Yargıtay 9. Hukuk Dairesi; "Somut uyuşmazlıkta, dosya içeriğine göre davacının iş sözleşmesinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik hakaret içeren resim ve sözlü paylaşımları nedeniyle feshedildiği sabit olup, mahkemenin de kabulünde olduğu üzere davacının sosyal paylaşım sitelerindeki resimli ve sözlü paylaşımlarının eleştiri sınırlarını aştığı, hakaret boyutunda olduğu anlaşılmaktadır. Davacının bu davranışlarının işyerinde olumsuzluklara yol açtığı sabittir. Buna göre, feshin geçerli nedene dayandığının kabulü ile davanın reddi gerekirken Mahkemece yazılı gerekçe ile reddi hatalıdır. " gerekçesiyle temyiz edilen istinaf mahkemesi kararını ortadan kaldırarak davanın reddine karar verdi. T.C YARGITAY 9.Hukuk Dairesi Esas: 2018/ 10551 Karar: 2019 / 9177 Karar Tarihi: 18.04.2019 MAHKEMESİ : ... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 30. HUKUK DAİRESİ MAHKEMESİ : ... 31. İŞ MAHKEMESİ DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin red kararına karşı davacı avukatı istinaf başvurusunda bulunmuştur. ... Bölge Adliye Mahkemesi 30. Hukuk Dairesi davacı avukatının istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir. ... Bölge Adliye Mahkemesi 30. Hukuk Dairesi'nin kararı süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: YARGITAY KARARI A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili; müvekkilinin 20.05.1998 tarihinde davalı işveren idarenin alt işvereni olan şirketlerde çalışmaya başladığını, 30.06.2016 tarihinde iş akdinin " Sosyal medyada yer alan ve içerik açısından konusu suç teşkil eden Cumhurbaşkanına, devlet organlarına, devlet büyüklerine hakaret içeren paylaşımları mesai saatleri içerisinde yapmanız" iddiasıyla haksız feshedildiğini ileri sürerek, feshin geçersizliğinin tespiti ile müvekkilinin işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili; davacının sosyal medyada mesai saatleri içerisinde yaptığı paylaşımlar nedeniyle Çalışma ve Disiplin Kurulu'nun 24.06.2016 tarihli 2016/004 sayılı kararıyla iş akdinin haklı nedenle feshedildiğini, davacının paylaşımları ile ilgili ... Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosunca 2016/68057 soruşturma nolu dosya ile tahkikat başlatıldığını savunarak, davanın reddini talep etmiştir. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, ''...Davalı İSKİ Genel Müdürlüğü'nde çalışan davacının sosyal medya üzerinde yaptığı paylaşımlar konusunda kin ve nefret dili kullanmaksızın görüş ve düşüncelerini ifşa edebileceği, ancak sosyal medya üzerinden yayınlanan içeriklerin günümüzde hızlı şekilde geniş kitlelere yayıldığı gözetildiğinde tüm hesap kullanıcılarının yapıcı dil kullanmaları gerektiği ayrıca davacı işçinin mesai saatleri içerisinde paylaşımlar yaparak işyeri kurallarına da aykırı davrandığı, bu kapsamda davalı işverenlikçe yapılan feshin haklı olduğu... '' gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Ç) İstinaf başvurusu : İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. E) Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti : Bölge Adliye Mahkemesince özetle; “Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden anlaşıldığı üzere davacının sosyal paylaşım sitesinde kendi hesabından birden fazla paylaşımda, eleştiri sınırlarını aşan açıklamalarda bulunduğu, bu paylaşımların eleştiri düzeyini aştığı anlaşılmaktadır. Dosya içeriğine göre davacının iş sözleşmesinin Cumhurbaşkanına yönelik hakaret içeren sosyal paylaşımları nedeniyle tazminatsız feshedilmiştir. Paylaşımlarının eleştiri sınırlarını aştığı, hakaret boyutunda olduğu anlaşılmaktadır. Davacı ... Büyükşehir Belediyesine bağlı işyerinde çalışan bir kişidir. Davacının bu davranışlarının işyerinde olumsuzluklara yol açtığı sabittir. İlk Derece Mahkemesince feshin haklı nedenle feshedildiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından davacı vekilinin bu yönlere ilişkin istinaf sebebi yerinde görülmemiştir...” gerekçeleriyle davacının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. F) Temyiz başvurusu : Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. E) Gerekçe: 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20/II.c.1 maddesinde açıkça, feshin geçerli nedenlere dayandığının ispat yükü davalı işverene verilmiştir. İşveren ispat yükünü yerine getirirken, öncelikle feshin biçimsel koşullarına uyduğunu kanıtlayacaktır. Buna göre fesih işlemini yazılı yapmış olması, belli durumlarda işçinin savunmasını istediğini belgelemesi, yazılı fesih işleminin içeriğinde dayandığı fesih sebeplerini somut ve açık olarak göstermiş olması gerekir. İşverenin biçimsel koşulları yerine getirdiği anlaşıldıktan sonra, içerik yönünden fesih nedenlerinin geçerli (veya haklı) olduğunun kanıtlanması aşamasına geçilecektir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 18. maddesi işverene, işçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenlerle iş sözleşmesini feshetme yetkisi vermiştir. İşçinin davranışlarından kaynaklanan fesihte takip edilen amaç, işçinin daha önce işlediği iş sözleşmesine aykırı davranışları cezalandırmak veya yaptırıma bağlamak değil; onun sözleşmesel yükümlülükleri ihlale devam etmesi, tekrarlaması olasılığından kaçınmaktır. İşçinin davranışları nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için, işçinin iş sözleşmesine aykırı, sözleşmeyi ihlal eden bir davranışının varlığı gerekir. İşçinin kusurlu davranışı ile sözleşmeye aykırı davranmış ve bunun sonucunda iş ilişkisi olumsuz bir şekilde etkilenmişse işçinin davranışından kaynaklanan geçerli bir fesih söz konusu olur. Buna karşılık, işçinin kusur ve ihmaline dayanmayan sözleşmeye aykırı davranışlarından dolayı işçiye bir sorumluluk yüklenemeyeceğinden işçinin davranışlarından kaynaklanan geçerli fesih nedeninden de bahsedilemez. İşçinin davranışlarından ve yeterliliğinden kaynaklanan nedenler, aynı yasanın 25. maddesinde belirtilen nedenler yanında, bu nitelikte olmamakla birlikte, işyerlerinde işin görülmesini önemli ölçüde olumsuz etkileyen nedenlerdir. İşçinin davranışlarından veya yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerde, iş ilişkisinin sürdürülmesinin işveren açısından önemli ve makul ölçüler içinde beklenemeyeceği durumlarda, feshin geçerli nedenlere dayandığını kabul etmek gerekecektir. İspat yükü kendisinde olan işveren, geçerli ve haklı nedende davacının davranışının veya yetersizliğinin işyerinde olumsuzluklara yol açtığını ve iş ilişkisinin çekilmez hal aldığını da ispat etmelidir. Somut uyuşmazlıkta, dosya içeriğine göre davacının iş sözleşmesinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik hakaret içeren resim ve sözlü paylaşımları nedeniyle feshedildiği sabit olup, mahkemenin de kabulünde olduğu üzere davacının sosyal paylaşım sitelerindeki resimli ve sözlü paylaşımlarının eleştiri sınırlarını aştığı, hakaret boyutunda olduğu anlaşılmaktadır. Davacının bu davranışlarının işyerinde olumsuzluklara yol açtığı sabittir. Buna göre, feshin geçerli nedene dayandığının kabulü ile davanın reddi gerekirken Mahkemece yazılı gerekçe ile reddi hatalıdır. Dairemizce 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20/3. maddesi uyarınca aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir. H) HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere; 1- İlk Derece Mahkemesi'nin kararı ile Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA, 2-Davanın REDDİNE, 3-Alınması gereken 44,40 TL karar-ilam harcından peşin alınan 29,20 TL'nin mahsubu ile bakiye 15,20 TL karar harcının davacıdan tahsili ile hazineye irat kaydına, 4-Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, 5-Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre belirlenen 2.725 TL ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, 6-Kullanılmayan avansların talep halinde ilgilisine iadesine, 7-Peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgilisine iadesine, dava dosyasının İlk Derece Mahkemesi'ne, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesi'ne gönderilmesine, Kesin olarak 18/04/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
  5. Avukatın gözaltında bulunan müvekkilleriyle görüştürülmemesi ve bu süreçte yaşananlar hakkında TBMM Kamu Denetçiliği Kurumu´nun (Ombudsmanlık) Tavsiye Kararı 03/02/2020 tarihinde Ankara ili Kızılay bölgesinde gerçekleşen eylem sırasında gözaltına alınanların avukatları ile görüştürülmemesi sonrası TBMM Kamu Denetçiliği Kurumuna (Ombudsmanlık) yapılan müracaat sonrası verilen Tavsiye Kararının TAM METNİNE buradan ulaşabilirsiniz!
  6. Bazı Yer Bölge Adliye Mahkemeleri Ceza Daireleri arasında Muhatap Banka'nın "Karşılıksızdır" İşlemi Yapmaması Durumunda "Çekle İlgili Karşılıksızdır İşlemi Yapılmasına Sebebiyet Verme" suçunun oluşup oluşmadığı konusundaki karar uyuşmazlıkları, Yargıtay 19. Ceza Dairesi'nin 27.01.2020 tarihinde verdiği karar ile ortadan kaldırıldı. Yargıtay 19. Ceza Dairesi'nin 27.01.2020 Tarih ve 2019/35817 E-2020/415 K sayılı kararı ile "Çekin süresinde yetkili hamil tarafından muhatap bankaya ibrazında, şayet yeterli karşılığı bulunmamasına rağmen, banka tarafından ileri sürülen değişik gerekçelerle 5491 sayılı Kanun'un 3/4. maddesi gereğince "karşılıksızdır" işlemi yapılmamışsa, çek hesabında yeterli karşılığı bulundurmakla yükümlü gerçek kişinin "karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet verme" suçundan dolayı cezalandırılmasının mümkün olmadığına hükmetti. KARAR METNİNE BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ!
  7. Kamuoyunda büyük yankı gören olay İstanbul Ortaköy’de Eylül 1999’da yaşanmıştı. 21 yaşındaki Şehriban C., Ortaköy Mezarlığı yanındaki ormanlık alanda arkadaşları E.A, Ö.Ç ve Z.G.D. tarafından "Şeytan kurban istiyor" denilerek öldürülmüş, tecavüz edilmiş bir kuyuya atılmıştı. Mahkeme, 17 Haziran 2003 tarihindeki duruşmasında sanıklar, “canavarca his saikiyle adam öldürmek’’ suçundan müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldı. Olaya ilişkin Ceza Genel Kurul kararını sizlerle paylaşıyoruz. Kamuoyunda büyük yankı gören olay İstanbul Ortaköy’de Eylül 1999’da yaşanmıştı. 21 yaşındaki Şehriban C., 13 Eylül 1999 günü eğlenmek için Taksim’e çıktı. Sabaha karşı saat 05.00 sıralarında, daha önce birlikte içki içtiği E. A.(18) ve Ö. Ç.’le (23) karşılaştı. İki genç, Şehriban’ı satanizme çekmek istiyordu. Hava aydınlandığında E. A., kız arkadaşı Z. G. D’e telefon açıp ‘‘Paramız kalmadı. Ortaköy’e gel’’ dedi. Öğle saatlerinde, Gülşah’ın getirdiği şaraplardan birini açtılar. Ardından Ortaköy Mezarlığı yanındaki ormanlık alana gittiler. İçki içerken 5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. E. A., Ö. Ç.’e, “Bugün ayın 13’ü. Şeytanla konuştum bir kurban istiyor. Deprem de işaretiydi. Ben Şehriban’ı seçtim” dedi. Ardından Ö., Şehriban’ın boğazını sıkmaya başladı. E. yerde yatan Şehriban’ı tekmelerken, Z. ise bacağından bıçakladı. 3 arkadaş Şehriban hayatını kaybedince götürüp cesedini kuyuya attı. Mahkemenin 17 Haziran 2003 tarihindeki duruşmasında sanıklar, “canavarca his saikiyle adam öldürmek’’ suçundan müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldı. T.C YARGITAY Ceza Genel Kurulu Esas: 2002/ 1-294 Karar: 2002 / 425 Karar Tarihi: 17.12.2002 Dava: Nitelikli adam öldürme, hırsızlık ve naşı tahkir suçlarından sanıklar Ömer, Engin ve Zinnur Gülşah'ın dönüşen suç vasfı itibariyle kasten adam öldürmek suçundan TCY.nın 448, 59/2. maddeleri uyarınca 25'er sene ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, haklarında TCY.nın 31. maddesinin uygulanmasına, TCY.nın 33. maddesi uyarınca ceza müddeti zarfınca yasal kısıtlılık altında bulundurulmalarına, hırsızlık suçundan dolayı TCY.nın 491/ilk-son, 522 ve 59/2. maddeleri uyarınca 6 ay 20 gün hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, sanıklardan Ömer ve Engin'in naşı tahkir suçlarından beraatlerine ilişkin (İstanbul İkinci Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 14.3.2001 400-61 sayılı hüküm katılan vekilleri ve sanıklar vekilleri tarafından temyiz edilmekle ve kısmen temyize tabi bulunmakla dosyayı inceleyen Yargıtay Birinci Ceza Dairesince 6.2.2002 gün ve 4274-361 sayı ile; 1) OLAY: "Satanist" olduklarını kabul ve ifade eden her üç sanığın, kısa bir süre önce tanıştıkları maktule Şehriban'ı, inançları gereği ayın 13. günü yapacakları tapınma ayininde kurban edip ırzına geçmeye karar verdikleri, bu karar doğrultusunda gerekli malzemeleri sağlayıp, maktüleyi de kandırarak ağaçlık tenha bir yer olan Ortaköy mezarlığına getirdikleri burada getirdikleri şarapları içip, uzunca bir süre oyalanıp şeytandan mesaj bekledikleri, bekledikleri mesaj geldiğinde öldürme kararını gerçekleştirmek için sanıklardan Ömer ve Engin'in hiçbir şeyden habersiz olan maktülenin boğazını, boynunu sıkıp, ağız ve burnunu kapatmak suretiyle boğmaya çalıştıkları, fiillerini birlikte icra ederken sanık Zinnur Gülşah'tan da maktülenin direnişini kırması için elindeki bıçağı vurmasını istedikleri, Zinnur Gülşah'ın da maktülenin bacağına 6 cm, derinlikte bıçağı saplamak suretiyle asli manevi katılımı yanında fer'i maddi katılımıyla da maktüleyi birlikte boğarak öldürdükleri, nabız ve boynunu kontrol edip öldüğüne kanaat getirdikten sonra sanık Ömer'in maktülenin üstündeki gömleğini göğüslerini ortaya çıkaracak şekilde açıp, giydiği kot pantolon ve külotunu da aşağı sıyırmak suretiyle soyduktan sonra cinsel ilişkiye geçtiği, ve akabinde de sanık Engin'den aynı şeyi yapmasını istediği, fakat Engin'in uğraşısına rağmen ereksiyon nedeniyle başarısız kaldığı, bilahare cesedin bulunmaması için yanlarındaki çekiç ile çukur kazıp içine maktüleyi attıkları, üzerindeki bel çantasını, saatini, cebindeki üç milyon lira parasını aldıktan sonra toprak ve çalılarla kapatıp gittikleri, çantasındaki parfüm ve kartları attıkları, suçta kullandıkları bıçak ve çekici yıkadıkları, bulunur endişesiyle bel çantasına taş koyup denize attıkları, yakalandıklarında yer göstermeleriyle çantanın denizden bulunup çıkartıldığı, cezai ehliyetlerinin tam olduğu belirlenen sanıkların öldürme ve naaşa hakaret fillerinde saiklerinin şeytana tapınma gereği olduğunun sanıkların savunmaları ve bunu doğrulayan tanık anlatımları ve otopsi bulguları ile açığa çıktığı, mahkemesince de ve delillere uygun biçimde öldürmenin şeytandan emir gelmesi nedenine bağlandığı görülmüştür. Canavarca his kavramı, toplum bilinci ve ahlakının geniş tepkisini çeken, amacı itibari ile tehlikeli ve vahşi kötülük eğilimini sergileyen psikolojik bir güdüyü ifade eden kavram olarak algılanmalıdır. "Canavarca his şevki" kavramına bu anlam verildiğinde; çağımızda insan hayatını her şeyin üzerinde tutan evrensel ve toplumsal anlayışa ve ahlaka karşı çıkan, bu yönüyle iğrençliği, ilkelliği ve tehlikeliliği vahim ve aşikar olan "insanı kurban etmek" gibi bir düşüncenin ister bir dini inanış, isterse bir fikri düşünce, yada olaydaki gibi şeytani bir amaçla işlenmiş bulunsun toplumsal açıdan ne denli tehlikeli ve vahşi olduğu izah gerektirmez bir olaydır. Bu nedenlerle sanıkların kendilerine göre satanizm çerçevesinde oluşturdukları örgütsel düşünce doğrultusunda maktüleyi öldürmeleri eylemi TCK.nun 450. maddesinin 3. bendindeki "canavarca bir his şevki ile" adam öldürme cürmünü oluşturacağı hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde açıklığa çıkmaktadır. Buna aykırı olarak sanıkların öldürme fiilini niteliksiz adam öldürme olarak vasıflandırmak bozmayı gerektirmektedir. Öte yandan, Yerel Mahkeme; her ne kadar Yargıtay'ın tasarlamadaki karma düşüncesinden hareketle fiili işlemeye karar verme ile soğukkanlılıkla icra arasında yeterli bir zaman diliminin olayda oluşmadığını kabul etmekteyse de; sanıkların sergilenen düşünce yapıları, suç işleme saikleri, ve özellikle belirli günlerde tapınma gereği kurban adamalarının da esasen tasarlamayı da içereceği uzun açıklamayı gerektirmeyecek biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle de oluşa uygun olarak sanıkların saiklerine değer veren yerel mahkemenin TCK. 450/4. maddesi uyarınca tasarlayarak adam öldürmekten en azından hüküm kurmaması da yasaya aykırıdır. Sanıkların suçlarının sabit bulunmadığı yönündeki uygulamaya gelince; Maktülenin ölü muayene ve otopsi zabıtlarına, olay yeri tespit ve tutanaklarına göre; yarı soyunuk halde bulunduğu cinsel ilişkinin izlerinin belirlendiği, bu maddi bulguları da doğrulayan sanıkların kısmi ikrar ve anlatımları da dikkate alındığında; sanıklar Engin ve Ömer'in TCK.nun 178. maddeye muhalefetten de açılan davalarının sübuta erdiği halde yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir." isabetsizliğinden bozulmuştur. Yerel Mahkeme 5.6.2002 gün ve 107-114 sayı ile; "Sanıkların satanist düşünceye sempati duymaları canavarca duygular taşıdığının kanıtı olamaz. Olayımızda sanıklardan Engin'in aniden şeytandan mesaj aldığının belirterek maktüleyi öldürmek girişimine başlaması ve diğer sanıkların da bu eyleme asli fail olarak iştirak etmeleri canavarca bir his veya işkence ve tazip yoluyla eylemin gerçekleştirildiğinin kabulünü olanaksız kılmaktadır. Yine, düşünce ile eylem arasında Yasanın aradığı anlamda zaman dilimi geçmediğinden öldürme suçunda tasarlamanın varlığından da söz edilemez." Öte yandan, sanıklardan Ömer'in öldürme olayından önce maktüle Şehriban'ın rızası ile ilişkide bulunduğu, sanıkların duruşmadaki tutarlı savunmalarına nazaran öldürme olayından sonra sanıkların cesede yönelik cinsel bir eylemlerinin bulunmaması nedeniyle sanıklar Ömer ve Engin'in naaşa hakaret suçundan beraatlerine karar verilmesi gerekmiştir." gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir. Bu hükmün de müdahil vekili ile sanıklar Zinnur ve Ömer müdahilleri tarafından temyiz edilmesi ve kısmen de temyize tabi olması nedeniyle dosya, Yargıtay C.Başsavcılığının "bozma" isteyen 22.11.2002 gün ve 149962 sayılı tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, Ceza Genel Kurulunda duruşmalı inceleme yapılacağına ilişkin bir usul hükmü bulunmadığından sanıklar Zinnur ve Ömer müdahillerinin duruşmalı inceleme taleplerinin reddine karar verildi, gereği konuşulup, düşünüldü. Sanıklar Ömer, Engin ve Zinnur Gülşah'ın şeytandan emir gelmesi nedeniyle ona kurban etmek amacıyla Şehriban'ı öldürmeleri eyleminden dolayı kasten adam öldürmek suçundan cezalandırılmalarına, sanıklardan Ömer ile Engin'in naaş'a hakaret suçundan beraatlerine, sanıklar Ömer ve Gülşah'ın hırsızlık suçundan cezalandırılmalarına karar verilen olayda Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, a) Sanıklara yüklenen öldürme suçunun niteliğine, b) Sanıklar Ömer ve Engin'e atılı naşı tahkir suçunun sabit olup olmadığına ilişkindir. OLAY: "Satanist" olduklarını kabul ve ifade eden sanıklardan Ömer ve Engin'in kısa süre önce tanıştıkları maktule Şehriban'ı, inançları gereği güç kazanmak için kurban edip ırzına geçmeye karar verdikleri, gerekli malzemeyi sağlayıp, maktüleyi de kandırarak kendilerini bekleyen diğer sanık Zinnur Gülşah ile buluştuktan sonra Ortaköy mezarlığının yanındaki ağaçlık tenha bölgeye getirdikleri, düşüncelerini kendileri gibi Satanist olan sanık Gülşah'a da açtıkları, şarap içip bir süre oyalandıkları, şeytandan bekledikleri mesaj geldiğinde sanıklardan Ömer'in öldürme kararını gerçekleştirmek için maktule Şehriban'ın boğazına sarılıp sıkmaya başladığı, verdiği işaret üzerine diğer sanık Engin'in de maktulenin ağız ve burnunu kapatarak birlikte boğmaya çalıştıkları, sanık Zinnur Gülşah'tan da önce gelip bacaklarından tutmasını, bir süre sonra da elindeki bıçağı vurmasını istedikleri, önce maktulenin bacaklarından tutan sanık Gülşah'ın daha sonra elindeki bıçağı maktulenin bacağına 6 cm derinlikte saplayıp direnişinin tamamen kırılmasını sağlayarak eyleme katıldığı, böylelikle her üç sanığın katılımıyla maktule Şehriban'ın boğularak öldürüldüğü, nabız ve boynu kontrol edilerek tam olarak öldüğüne kanaat getirdikten sonra sanık Ömer'in maktulenin gömleğini göğüslerini açığa çıkaracak biçimde açıp, giydiği kot pantolon ve külotunu da dizlerine kadar sıyırdıktan sonra cinsel ilişkiye geçtiği, akabinde de aynı şeyi yapmasını sanık Engin'den istediği, ancak Engin'in uğraşmasına karşın ereksiyon olamaması nedeniyle cinsel ilişkiyi başaramadığı, bunun üzerine maktulenin üzerindeki bel çantası, saati ve 3.000.000 lira parasını aldıktan sonra cesedin bulunmaması için yanlarındaki çekiçle çukur kazıp cesedi içine atarak üzerine toprak ve çalılarla gizledikten sonra oradan ayrıldıkları, çantasındaki kartları ve parfümleri attıkları, suçta kullandıkları çekiç ve bıçağı yıkadıkları, bulunmaması amacıyla içine taş koyup denize attıkları be! çantasının ise yakalandıklarında yer göstermeleri üzerine denizden bulup çıkartıldığı, cezai ehliyetleri tam olduğu belirlenen sanıkların öldürme ve naşa haraket eylemlerindeki saiklerinin şeytana tapınma olduğu belirlenen sanıkların açık ve kaçamaklı ikrarı, bunu doğrulayan tanık anlatımları, otopsi bulguları, tutanaklar, fotoğraflar, Satanik notların yazılı olduğu defter ve dosyada toplanan tüm kanıtlardan kuşkuya yer bırakmayacak biçimde anlaşılmaktadır. Kanıtlara uygun biçimde gerek Yerel Mahkeme gerekse Özel Dairece öldürme ve naşa hareket nedenini oluşturduğu kabul edilen "Şeytan'a kurban etme" saiki ve anlayışının açıklığa kavuşturulabilmesi ve suç niteliğinin belirlenebilmesi açısından öncelikle Şeytan'a tapma ve Satanizm olgusu dünyadaki ve ülkemizdeki tarihi gelişimi içinde irdelenmeli, sanıkların bu olgu içindeki yerleri ve inançlarının eylemleri üzerindeki etkisi değerlendirilmeli, canavarca his şevki ile adam öldürme suçunun unsurları öğretideki görüşlerden de yararlanarak açıklanıp, eylemin bu suç tipine uyup uymadığı ortaya konulmalıdır. A) SATANİZMİN TANIMI: Satan Türkçe karşılığı "şeytan" olan Fransızca bir kelimedir. Satan; Kötü Ruh'un, Şeytan'ın, Baştan Çıkaran'ın, Karanlığın Prensi'nin, Tanrı'nın ve Tanrı'yı seven ve O'na kulluk edecek olan herkesin Büyük Düşmanı'nın şahıslandırılmış şekli veya sembolü diye tanımlanmıştır, (Pike, E, Roston, Encyclopedia of Religion and Religions, London, 1951, s.338, nakleden Doç.Dr. Ahmet Güç, Satanizm Şeytana Tapınmanın Yeni adı, İst-1999, s.19) Eski Ahid'de "Şeytan" kelimesi esas olarak "düşman (İbranicesi adversary)" anlamına gelir. Aynı şekilde o; kötülüğün kaynağı, devam ettiricisi ve elebaşı olarak tanıtılmıştır. Genel anlamda Şeytan, kutsal bilinen metinlerde, "Tanrının karşısında yer alan fakat sonunda daima O'nun iradesine bağlı kalacak olan kötü güce verilen isimdir. Diğer isimleri ise; "kötü birisi", "iblis", "eski yılan" vs.dir. (Doç.Dr. Ahmet Güç, Satanizm Şeytana Tapınmanın Yeni Adı, İst-1999,5.19) iblis ise, kelime olarak "ümitsizlik, cesaretsizlik" gibi anlamlara gelmektedir. İslami literatüre göre, cinlerin başı ve Allah'ın huzurundan kovulan meleklerin lideridir. Diğer bir adı da Haris'tir. Haris de Arapça'da "bekçi" anlamına gelmektedir. Farsça ve Arapça'da geçen İblis'in, Hıristiyanlık'taki Şeytan'la eş anlamlı olduğu belirtilmiştir. (Davidson, Gustave, A Dictionary of Angets, U.S.A, 1968, s.135, nakleden Doç.Dr. Ahmet Güç, s.19) Satanizm (Fr. Satanizme) ise; felsefede ve edebiyatta Şeytan'a kötülüğe bağlılık, onları yüceltme demektir. (Meydan Larousse, Cilt 17, sayfa 347) Ayrıca değişik kaynaklardan Satanizm; "Şeytan'a, diğer bir ifadeyle Yahudi-Hıristiyan geleneği tarafından Tanrı'nın tam karşısında mutlak kötülük veya mutlak kötülüğün temsilcisi olarak tecessüm ettirilen şahsiyet veya prensibe ibadet etmek demektir. Aynı zamanda bu ibadet, Yahudi-Hıristiyan dini tahakkümüne karşı bir başkaldırı hareketi olarak da tanımlanmaktadır." (The New Encyclopedia Britannica (TNEB), "Satanizm", X, 465) "Katolik Hristiyanlığına karşı aşırı isyankar gruplar tarafından değişik zamanlarda uygulanmış olduğu söylenen, Seytan'a tanrı diye tapınma faaliyetidir." (Pike, s.339) "Esasen Hıristiyanlığa karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan; Şeytan'a veya Hıristiyan Demonolojisi'nden diğer merkezi figürlere tapınmaktır." (Hinnels,-John. R., The Penguin Dictionary of Religions, London, 1988, s.286) "Şeytani tasarruf veya uygulama; Şeytan'a ibadet ve özellikle Hıristiyan ayinin alaylı bir tarzda kullanışıdır." (New Webster"s Dictionary of English Language, U.S.A, 1985, s.852) "Hıristiyan ayinlerinin alaylı ve gülünç taklidi şeklindeki yarı dini törenler ve Şeytan'ın yeryüzündeki hakimiyet davasını yüceltmeye yönelik diğer fiillerin icrası ile Şeytan'a saygı gösterme kültürünün icrasıdır." (Griffin, M.D., "Satanizm", New Calholic Encyclopedia, XII, s.1094)Yapılan tanımlardan da anlaşılacağı gibi Satanizm; Seytan'a tanrı diye tapınma faaliyeti adı allında Yahudi-Hıristiyan geleneğine, Yahudi-Hıristiyan dini tahakkümüne ve özellikle de Hıristiyanlığa karşı başlatılan bir reaksiyonun adı olmuştur. Buna "Modern Protesto Harekeli" demek de mümkündür, bu hareket, başka Hıristiyanlık olmak üzere bulun dinlere ve dinlerin ortaya koymuş olduğu kutsal değerlere karşı bir başkaldırıyı temsil etmektedir. Dolayısıyla Satanizm; Şeytan'ın en önemli özelliği olan muhalefet ve başkaldırıyı esas alarak, dinin ve dini olan her şeyin karşısında; fakat Tanrı'nın karşısında olanın, yani Şeytan'ın ve onun temsil elliği şeyin yanında yer alma harekelidir. (Güç, Ahmet, s.47 vd.) B) SATANİZMİN ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİMİ: Satanizm, başlangıcı itibariyle ortaçağ büyücülerine ve Hıristiyanlıktan uzaklaşan ayrılıkçı gruplara (heretiklere) kadar dayandırılmış bulunan ve 19. asrın sonlarında Amerika ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan ve günümüze kadar düzensiz olarak da olsa devam ettirilmiş olan bir inanç ve uygulamadır. Böyle bir uygulamayı benimsemiş bulunan Satanistler, çeşitli isimler altında ele alınıp incelenmişlerdir. Bunlar; Satanistler, Lusiferciler veya Paladistlerdir. Son zamanlarda kendilerine Metadinistler adı verilen bir gruptan da söz edilmektedir. Geleneksel Satanizm ve Modern Satanizm gibi iki temel başlık altında ele alınıp incelenen Satanizmin tarihi Ortaçağ'a kadar götürülmekte ve Ortaçağ büyücüleri ve büyü uygulaması ile irtibatlandırılmaktadır. 14 ila 16. yüzyıllar boyunca, büyücüler, dinden dönenlerle birlikte, Şeytan'a tapınmakla suçlanmışlardır. O dönemde büyücülerin pek çoğu, baskı altında tutularak Şeytan'a taptıklarını itiraf etmek zorunda bırakılmışlardır. 17. yüzyılda, Katolik Kilisesi, papazlardan bir kısmını, Ekmek-Şarap ayininin büyüsel gücünü kötü maksatlarla bozmakla itham etmiştir. Büyü ile ilgili bir metin kitabı olan ve 17. yüzyılda basıldığı sanılan "Grimore of Honorious"ta, büyü yoluyla şeytanları çağırma amacıyla ayin düzenleme bilgilerine yer verilmiştir. Öte yandan, 17. yüzyılda Satanik faaliyetler, papaz rütbeleri ellerinden alınmış kimselerin veya ahlaksız diye nitelendirilen papazların nezaret ettiği, Şeytan'a tapınma ayininin (black mass) büyüsel/seksüel törenlerine düşkünlük gösteren Hıristiyanlar tarafından yönetilmiştir. Bu tür ayinlerin en çok konuşulanı ise XIV. Louis döneminde Fransa'da yapılmış ve kralın metresi olduğu söylenen Madam de Montespan tarafından yönetilmiştir. 18. yüzyılda Satanik faaliyetlerin varlığına ilişkin güvenilir kanıtlara rastlanmamakla birlikte, İngiltere'de Sir Fancis Dashvvood (1708-1781) tarafından kurulmuş bir topluluk olan Hellfire Kulüp ya da kendi isimlendirmelerine göre "Medmenham Keşişleri" içkiye, "rahibeler" adı verilen kadınlarla seksüel ilişkilere ve edebe aykırı davranışlara düşkün gençler için düzenlenmiş bir organizasyon olup, üyelerinin şeytana tapınma ayinleri icra ettikleri söylenmiştir. Yüzyıl ile Satanik grupların ve faaliyetlerinin yeniden canlandırıldığı bir dönem olmuştur. Bu yüzyılda Eugene Vintras tarafından 1839 yılında Karmel Kilisesi kurulmuş, bu kilise 1848 yılında Papa tarafından kınanmasına karşın daha sonra yine bu dönemin en meşhur satanistlerinden olan Fransa'lı Abbe Boullan, Karmel Kilisesinin bir dalının başı olarak gizlice satanist ayinlerinin icrasını sürdürmüş, söylendiğine göre büyü ve 1869 yılında da çocuk kurban edilen bir satanist ayinini (black mass) gerçekleştirmiştir. Boullan'ın arkadaşı ve bir satanist olan roman yazarı J.K. Huysmans, kendi gözlemlerine dayanarak yazdığını belirttiği ve Satanizmin ilk klasiği diye nitelendirilen La-Bas (Paris-1891) isimli romanına bir Satanist ayini olan Black Mass'ı da eklemiş, bu ayinde okunması gerekenlerin tersinden okunduğunu, üstünde İsa'nın resmi bulunan haçın ters çevrildğini, evharistiya'nın kirletildiğini ve ayinin bir seksüel safahatla sona erdiğini belirtmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında ise "kara papa" olarak da bilinen Aleister Crowly Satanizm'le irtibatlandırılmıştır. Son dönem ve günümüz Satanist anlayışını önemli ölçüde yansıtan Modern Satanizmin en büyük hareketi ise 1960'larda ABD'de başlamıştır. Bu hareketin öncülüğünü Anton Szandor La-Vey yapmış ve 30 Nisan 1966'da büyü ve büyücülük ilminde en büyük festival olarak bilinen Walpurgisnacht'ta, büyücülerin geleneğine uygun olarak başını traş ettirerek "Şeytan'ın Kilisesi'ni (The Church of Satan) kurmuş ve onun başrahibi olmuştur. Lavey 1969 yılında The Satanic Bible (Şeytan'ın Kutsal Kitabı)nı yayınlamış, onu 1972'de "The Satanic Rituals" (Satanik Ayinler) izlemiştir. Üçüncü kitabı "The Compleat Witch" ise Avrupa'da basılmıştır. Ayrıca, "The Devil's Notebook (Şeytan'ın Not Defteri), "The Church of Satan (Şeytan'ın Kilisesi) ve "The Satanic Witch (Satanik Büyü) gibi kitapları da bulunmaktadır. Şeytan'ın Kilisesi 1970'lerin ortasında, gizli bir topluluk olarak yeniden organize edilmiş ve suni yeraltı odalarına dağıtılmışlar, Merkezi ise San Fransisko'da kalmıştır. Sirkte aslanlarla ilgilendiğini, gençlik dönemlerinde gizli güç ve büyüyü öğrendiğini söyleyen Lavey, sonraki yıllarda esrarlı (okkült) konularda bazı grupların da oluşmasına önayak olarak bir büyü halkası oluşturmuştur. Bu büyü halkası Lavey'in önceki kaynaklardan yararlanarak ihya ettiği ayinleri icra etmek üzere bir araya gelmişlerdir. Lavey, ayinlerin dramatik etki yapma sanatını öğrenmiş, bundan açıkça zevk almış, al renkli çizgileri olan bir pelerin giymiş, kafataslarını ve diğer acayip objeleri bir araya toplamıştır. Lavey, şeytanı yeryüzünün işlerini idare eden, tabiatta gizlenmiş karanlık bir güç olarak görmüştür. İnsanın gerçek tabiatının bir şehvet düşkünlüğü, gurur, hedonizm ve inatçılık gibi, medeniyetin gelişmesine olanak sağlayan özelliklerden ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre insan tabiatı (beden) inkar edilmemeli, kutsanmalıdır. Bir kimsenin ihtiyaç duyduğu başarının elde edilmesi yolunda ayak direyenler lanetlenmelidir. Lavey, Şeytan'a ibadet karşılığında "kilise" terimini kullanmanın etkileyici değerini anlamış ve insanların ayin, merasim, debdebeli törenlere karşı doğal eğilimleri bulunduğunu kabul ve itiraf etmiştir. Hepsi medyanın takibine maruz kalan Satanik vaftizleri, evlenme ve cenaze törenlerini icra etmiş, bütün bunları şeytan adına yapmıştır. Satanist ayinlerinde, kısmen leopar derisi ile örtülü, çıplak bir kadını sunak (al-tar) olarak kullanmıştır. A.S. Lavey, kendi mensuplarına, kurum karşıtlığını, kendi isteklerine düşkünlüğü ve intikam almanın kişiye vereceği bütün haz çeşitlerini tavsiye etmiş, seksi yüceltmiştir. Ona göre düşmanlardan nefret edilmeli ve onlar mahvedilmelidir. Şeytan'ın Kilisesi suni yer altı odalarında organize edilmiştir. "Baphomef adı verilen bir keçi kafasını içeren ve tılsım olarak kullanılan ters çevrilmiş beş köşeli yıldız, aynı zamanda bir sembol olarak seçilmiştir. Lavey ayinlerde de büyüsel dil olarak Enoch'un (tdris) dilini kullanmış ve Crowly tarafından kullanılmış olan Enoch'a ait anahtarları benimsemiştir. Şeytan'ın Kilisesi pek çoğu orta sınıftan olan, arasında okkültistler, heyecan arayanlar, meraklılar, ırkçılar ve politik yoldan hak arayanlar dahil uluslararası bir taraftar topluluğunu cezp etmiştir. Lavey'in kurduğu Şeytan'ın Kilisesinden ayrılanlar ise 1975 yılında San Fransisko'da yeni bir organizasyon olan "Temple of Set (Set Mabedi) oluşturmuşlardır. 1980'lerin ortasına doğru yüzlerce üyeye ulaşan bu topluluk da Mısır tanrısı Set'e bağlı olarak, onu şeytanın prototipi olarak kabul edip, Set'in evrimin bir sonraki seviyesi için üstün yetenekli insanlar yaratmak üzere bin yıldan fazla bir zamandan bu yana insan genetiğini değiştirdiğini savunmuşlar ve yalnız "seçilmişler"in yani "Temple of Set"in hayatta kalabileceklerine dair vahiyle geldiği söylenen bir kehanete inanmışlardır. Kuşkusuz yirminci yüzyılda ortaya çıkan ve özellikle 1970'lerde oluşturulan çok sayıda Satanik grup 1980'lerde ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte Satanik faaliyetler Atlantiğin her iki yanında da yaygın olarak kalmıştır. Bazı uzmanlar, 1980'lerden itibaren yeniden canlanmakta olduğunu ileri sürmüşlerse de, pek çok organizasyonun gizlilik içinde sürdürülmesi nedeniyle nerelere ve ne kadar yayıldıklarını tahmin etmenin mümkün olmadığı belirtilmektedir. Bir kısım Satanistler ise, Neo-Nazi organizasyonları veya seks, büyü teşkilatları ile irtibatlandırılmışlardır. Yine bazı Satanik grupların da uyuşturucu maddeye, fuhuşa, pornografi ticaretine bulaşmış oldukları ve taşınmaz mal holdinglerine sahip bulundukları, ayrıca üyeleri arasında beyaz yakalı profesyonellerin bulunduğu da söylenmiştir. Okkültizmin (gizemcilik) yeniden canlandırılması, önceki asırlarda büyücü kadınlara ve sihirbazlara atfedilen uygulamaların bir taklidi ile Satanizmin yapay bir canlandırmasını içerdiği söylenen günümüz Satanizmi ise; Geleneksel Satanizm, Laveyan Satanizm veya Modern Satanizm, Left Hand Path, Sinişler Path, Order of Nine Angels (ONA), Temple of Sel vb gruplara ayrılmıştır. (Güç, Ahmet, s. 115) C) SATANİSTLERİN ÇEŞİTLİ KONULARDAKİ DÜŞÜNCE VE ANLAYIŞI: Genel olarak ifade edilmek gerekirse Geleneksel Satanizm; Hıristiyanlığın Şeytan anlayışını, Hıristiyan ahlak ve felsefesini, hayat ve dünya görüşünü baz alan ve fakat tamamen Hıristiyanlık karşıtı bir görüş ve düşünceye sahip bulunan bir grubun temsil ettiği Satanist anlayıştır. (Güç, Ahmet, age, s.119) Geleneksel Satanizm'de yedi basamaklı bir sistem söz konusu olup, bunun ilki kişinin önce "Black Mass" gibi Satanist törenlere katılması ve daha sonra ise Satanist bir grup meydana getirmesi şeklinde olur. Ayinler, büyüsel gruplar ve belirli sinistler (kötü, karanlık) görevleri üstlenme yoluyla kötülüğün doğrudan tecrübelerini gerektiren bu yolun ilk safhalarından sonra birey daha da ilerler. Bu tür ilk görevlerden birini söylemek gerekirse, bu, insan kurbanını veya Şeytan'a kurban sunmayı gerektirir. Daha sonraki safhalarda ise kişi, uzun yıllar isteyen birtakım denemelerden geçirilir ve yedi basamaklı bu denemeler sonunda gerçek bir üstat olmaya hak kazanır. (Güç, Ahmet, age, s. 127-138) Modern Satanizmin kurucusu Anton Szandor Lavey'in oluşturduğu ve "The Satanic Bible" isimli kitabında yer verdiği 9 satanik ilkeye göre Şeytan (Satan); 1-Yasak yerine müsamahayı, 2- Dinsel hayaller ve boş umutlar yerine canlı varlığı, 3- İki yüzlü bir şekilde kendini aldatma yerine saf hikmeti, 4- Nankör kimselere gösterilen S. yerine, onu hak edenlere karşı şefkat ve sevecenliği, 5- Öbür yanağını çevirme yerine intikam almayı, 6- Ruhsal vampirlere ilgi yerine, sorumluya karşı sorumluluğu, temsil eder. 7- İnsanı, tamamen başka bir hayvan gibi bazen daha iyi, çoğu kere de dört ayak üzerinde yürüyenlerden daha kötü olarak temsil eder. Çünkü insan, "kendisine bahşedilen ruhi ve akli gelişme ile" tüm hayvanların en kötüsü olmuştur. 8- Hepsi de fiziki, zihni veya heyecan uyandıran zevke götürdüğünden, tüm sözde günahları temsil eder. 9- Tüm bu yıllar boyunca onu işlerlikte tuttuğu için, kilisenin (Şeytan'a uyanlar cemaatinin) en iyi arkadaşı olmuştur. Yine Satanistler'in önceden bilmeleri gereken ve günlük hayatta uygulamaları lazım gelen bir takım esaslar, "Yeryüzünün Onbir Satanik Kuralı" adı altında ve maddeler halinde sıralanmış olup, bunlardan büyünün gücü ile ilgili olan yedinci kuralda, "Eğer arzularınıza ulaşmak için onu başarılı bir şekilde kullandıysanız, o zaman büyünün gücünü kabul edin; eğer büyüyü başarı ile tatbik ettikten sonra onun gücünü inkar ederseniz, elde ettiğiniz her şeyi kaybedersiniz." denilmektedir. Onbirinci kuralda ise, "Açık havada yürürken kimseyi rahatsız etmeyin. Eğer birisi sizi rahatsız ederse, ondan buna son vermesini isteyin. Eğer son vermezse, o kimseyi öldürün!" denmektedir. Modern Satanizm'de, Dokuz Satanik ilke ve Yeryüzünün Onbir kuralına ilaveten, şu dokuz davranış veya özellik de Satanik günahlar olarak sayılmıştır. Bunlar; ahmaklık, gösterişçilik, tekbencilik, kendi kendini aldatma, avama benzeyiş, görüş noksanlığı, geçmiş gelenekleri unutmak, amaca zararı dokunan gurur ve estetik noksanlığıdır. Yine, Order Of Nine Angels (ONA) isimli Satanik gruba ait olduğu belirtilen ve Conrad Robury'nin "The Black Book of Satan" isimli kitabında yer verilen Satanizmin 21 hedefinin bir kısmı ise şu şekildedir. "1- Acınacak şeye veya güçsüzlüğe saygı duyma, çünkü onlar güçlüyü hasta yapan bir hastalıktır. 2- Daima kendi gücünü test et, çünkü başarı gücün içinde yatar. 3- Mutluluğu galibiyette ara, fakat asla barışta arama.... 5- insanlara bir orakçı gibi yaklaş, çünkü bu şekilde sen tohum ekeceksin. 6- Hiçbir şeyi ölümüne dayanamayacağın kadar sevme 10- Sanat eserlerini değil fakat ölüm kılıçlarını taklit et, çünkü büyük sanat onda yatar 12- Yaşayanların kanı, yeni yetişenlerin tohumu için iyi gübre olur. 13- Kafataslarının en yüksek piramidi üstünde duran kimse daha öteleri görebilir.... 21- Öldürmeyen kimse daha güçlü yapar" (Güç, Ahmet, age, s.147 vd.) Modern Satanizm ve onun kurucusu olan A.S. LaVey, herhangi bir tanrının varlığını, ölümden sonraki bir hayatı, dolayısıyla cennet ve cehennem'! inkar eden bir anlayışı benimsemektedir. Şeytan ise, sadece bir tabiat gücünü ve tabiatta var olan karanlık güçleri temsil eden, bağlantı kurulamamış bir hazinedir. LaVey'e göre Şeytan; dünyevi işlerin işleyişinden sorumlu olan, fakat bilimin ve dinin herhangi bir izahını yapamadığı, tabiatta gizli karanlık bir güçten başka bir şey değildir. LaVey'in Şeytan'ı; ilerleme ruhu, medeniyetin gelişmesine ve insanlığın ilerlemesine katkıda bulunan tüm büyük hareketlerin telkin edicisidir. O, özgürlüğe götüren isyanın ruhu, özgürlüğe kavuşturan bütün sapıklıkların somut örneğidir. (LaVey, The Satanic Bible, s.13, nakleden Güç, Ahmet, s.141) LaVey, The Stanaic Bible" isimli kitabında, Satanizmin temel ilkelerini belirttiği gibi, "Şeytan'ın Kitabı" başlığı altında da, Şeytan'a ait olduğunu ileri sürdüğü bazı sözlere yer vermiş olup, bu sözlerin bir kısmında "Tanrıya tapanlara lanet olsun, onlar koyun gibi kırılacaklardır" ifadeleri bulunmaktadır. Satanizm, kelimenin gerçek anlamında seksüel özgürlüğü savunur ve kişisel arzuları tatmin eden herhangi bir seksüel faaliyet türüne göz yumar. Satanizmde büyü, teorik ve pratik olarak iki grupta düşünülmüştür. LaVey'in "The Satanic Bible" isimli kitabında büyünün tanımı, "normal olarak kabul edilmiş metotların kullanılması halinde değişmeyecek olan durum veya olaylarda, bir kimsenin arzusu doğrultusunda değişikliğin meydana gelmesi" olarak tanımlanmıştır. Satanistlere göre "Ak" ve "Kara" diye iki çeşit büyü vardır. Satanist'lerin geçmiş dönemlerde gerçekleştirdikleri kısaca Şeytan'a tapınma ayini olarak tanımlanabilecek olan Black Mass, aslı itibariyle Roma Katolik Kilisesi'nde ölülerin anısına düzenlenen (Ekmek-Şarap ayini) ayine verilen isimdir. Ayinde siyah giysiler giyildiği için bu isim verilmiştir. Bu ayinin Satanistler tarafından inkarcı bir tutum içerisinde ve alaycı bir tarzda taklidine de Black Mass adı verilmiştir. Bu ayinde tüm semboller ve dini tören tersine çevrilmiştir. Genellikle büyücülükte irtibattandırılmıştır. Ayinde icra edilen Mass Kurbanı, Tanrı yerine Şeytan'a sunulmaktadır. LaVey'e göre Satanik ayinlerde, mumlar, çan, kadeh, iksir, kılıç, gong, parşömen, Baphomet'in sembolü (şeytanı temsil eden ve keçiye benzeyen ters çevrilmiş beş köşeli yıldız), erkek tenasül uzvu sembolü gibi malzemeler hazır bulundurularak kullanılır. Ayine katılan erkekler siyah giysi giyerler, kadınlar ise seksüel yönden tahrik edici giysiler giyerler ve katılımcılar Baphomet'in mührünü taşıyan amuletlerini veya Şeytan'ın geleneksel beş köşeli yıldızını takarlar. Giysi, yakılan mumlar gibi eşyalardan özellikle tercih edilen siyah rengin "Karanlık Güçleri" temsil ettiği belirtilmektedir. Bu nedenle siyah rengin Satanistlerin yanında ayrı bir yeri vardır. Satanik ayinlerde sunak olarak çoğunlukla (canlı altar) bir kadın kullanılır. Töreni yönetecek olan kişinin "Büyük Tanrı Şeytan'ın adıyla" diye başlayan ve Şeytan'a övgü ve şükranların sunulması ile devam eden hitabı ve konuşması sonrasında başlanan tören katılanların cinsel ilişkiye girmeleriyle sona erer. Satanik dinde tüm tatil günlerinin en büyüğü bir kimsenin doğum tarihidir. Bundan sonra iki büyük Satanik tatil günü ise; Alman folkloründe büyücü kadınların toplandıkları gece olan 30 Nisan gecesi (VValpurgisnacht) ve çocukların türlü giysiler giyerek eğlenceler düzenledikleri ve aynı zamanda hortlak gecesi olarak da bilinen 31 Ekim gecesi (Holloween)dir. Geçmişte bazı din mensupları tarafından çeşitli düşüncelerle uygulanmış olan insan kurbanına Geleneksel Satanistlerde ve bazı Satanist gruplarda rastlanmaktadır. Geleneksel Satanistler/e göre insan kurbanı, tabiatı gereği değersizleri yok eder, böylece nesli geliştirir. Tabii olarak, kurban edilecek kimseyi seçmenin uygun yolları vardır. Seçilen her bir kurban, kendilerini kurban edilmeye uygun olarak gösterildikleri için seçilmiş demektir. Onlar, "suçsuz, masum" olmadıklarından, asla rastgele seçilmezler. insan kurban etmede varsayılan amaç, diri diri boğazlanan kurbanın kanıyla elde edilen enerjiyi büyüsel mekanizma atmosferine atmak ve bu yolla büyücünün başarı şansını artırmaktır. Mesela "Ak Büyücü"ye göre kan hayat gücünü temsil ettiğinden, ilahları veya şeytanları yatıştırmak için, onlara uygun tarzda kurban sunmaktan daha iyi bir yol yoktur. Buradaki mantık şudur. Ölen bir canlı kimyasal özleri ve hayat kimyası ile ilgili diğer enerjileri bol miktarda yayacaktır. Öte yandan bunlar, güçlü ve yenilmez özelliğe sahip bir bileşim meydana getireceklerdir. Bu enerjilere sahip kimselerde aynı özellikleri elde etmiş olacaklardır. (Lavey, The Satanic Bible, s.87-90, nakleden Güç, Ahmet, s.235) Bazı Satanist grupların içyüzünü yansıtması bakımından Michelle Smith ve Lawrence Pazder tarafından "Michelle Remembers (1980)" adı altında anlatılanlar dikkat çekicidir. Anlatılanların baş kahramanı durumundaki Michelle Smith 1954-1955'lerde beş yaşında bir çocukken, Victoria, British Columbia'da Satanik ayinlerde yaşamış olduğu dehşeti nakletmiş, annesi tarafından Satanistler'e teslim edilen bayan Smith, ayinlerde canlı bir işaret değneği (gösterge) olarak kullanıldığını, hayvanların ve küçük çocukların ayin sırasında öldürülüşüne tanık olduğunu, mezarlara konan tabutlara kapatıldım), o tabutların içine hayvanların atıldığını, kült üyelerinin boynuzları olan bir beyaz erkek heykeline güya can verme teşebbüslerini seyrettiğini, yine kendisine hile ile haç üzerinde tuvaletini yaptırdıklarını ve Hıristiyan Tanrı'sını inkar etmesini istediklerini söylemiş, bu hatıralarından psikiyatrik tedavi ile ancak 28 yaşamında kurtulabildiğini belirtmiştir. Bazı Satanist gruplar tarafından gerçekleştirilen benzer bir olay da bu olayları bizzat yaşayan bir çocuk tarafından anlatılmıştır. 1985 yılında Bakersfield, Kaliforniya'da, on yaşında bir erkek çocuk, kendisinin ve diğer 24 çocuğun, yaklaşık 40 civarında yetişkin tarafından kötü bir kiliseye götürüldüklerini, o yetişkinlerin şeytana dua okurken çocukların giysilerini çıkardıklarını, bu çocukların yaşayan bir bebeğe bıçak saplamaya zorlandıklarını, sonuçta çocuğun öldürülüp parçalandığını, sonra da o bebeğin kanını içmeye mecbur bırakıldıklarını, ayrıca yetişkinlerin diğer çocuklara tecavüz ettiklerini söylemiş, benzer durumlar Kaliforniya'nın her tarafından anlatıla gelmiştir. Yine 1987 yılında alberta Royal tarafından Kanada'lı Atlı Polis'in, çözüme kavuşturulamamış çocuk kaçırma olaylarıyla Satanizm'in ilişkilendirilmesi gerektiğini iddia ettiği yolunda bir rapor hazırlanmıştır. Aynı zamanda Satanistlerin, bazı mezarlık tecavüzleri ve soygunlardan sorumlu olduklarına da hükmedilmiştir. Yine Satanizm, bazı Heavy Metal gruplarıyla ve 13-19 yaşlar arası intihar ve öldürme olaylarıyla da irtibatlandırılmıştır. Keza, bu yaştaki bazı problemli gençlerin; kendilerini güçsüz veya aileleri, dünya ve Hıristiyan Tanrısı tarafından tamamen terk edilmiş hissettiklerinde açıkça Satanizme yöneldikleri, şeytana sadakatini kanıtlamaları için kendilerini şiddet fiillerini işlemeye teşvik eden gruplara katıldıkları tespit edilmiştir. (Güç, Ahmet, s.111 vd) D) SATANİZMİN ÜLKEMİZDE ORTAYA ÇIKIŞI: Batı dünyasında ve özellikle Amerika'da yayınlanan Satanik kitaplar, dergiler, WEB siteleri ve kişisel ilişkilerle yayılan ve son yıllarda "alternatif bir din" haline getirilmiş olan, kısaca "Şeytan'a tanrı diye tapınmak" anlamına gelen "Satanizm'in Ülkemize 1980'li yıllarda Amerika'lı bir ressam tarafından getirildiği (Samsun Milli Eğitim Müdürlüğü Rehberlik ve Araştırma Merkezi) ileri sürülmektedir. Ancak Satanizm ve Satanistler ülkemizin gündemine 23 Haziran 1998 tarihinde İstanbul Ataköy'de 14 ve 17 yaşındaki iki gencin el ele tutuşup 14. kattan kendilerini aşağı atarak intihar etmeleri üzerine girmiş, 24 Ocak 1999 günü Antalya'da 22 yaşındaki genç bir kızın intihara kalkışması ve 9 Mayıs 1999 tarihinde 15 yaşındaki bir başka genç kızın İstanbul Kızıl toprak'ta üzücü intiharı, ardından 13 Eylül 1999 tarihinde meydana gelen dosyamıza konu öldürme olayı ve sonrasında az sayıda da olsa devam eden intiharlar ile gündemdeki yerini sürdürmüştür. Yargılamaya konu cinayet olayının gerçekleştirilmesinden önce 24-25 Ekim 1998 tarihlerinde bir özel televizyon kanalında bazı satanist ayinleri görüntülenmiş, ayine katılanlardan bir kısmı konuşturulmuş, çoğunlukla parçalanmış ve problemli ailelerin çocukları olan bu gençler ayinlere katılarak huzur aradıklarını söylemişler, müzik eşliğinde yapılan ayinlerde bir kedinin kurban edildiği, kanının bir kapta biriktirilerek üç gün sonra içilir hale geldiğinde içildiği, ayine katılan-bayanların isteyen her erkekle seksüel ilişkiye girmek zorunda olduğu, seçme haklarının dahi bulunmadığı, programa katılan bir başka bayan tarafın açıklanmış, ayin yapılan binanın duvarlarına kedi kanı ile çeşitli yazıların yazıldığı, şekiller ve resimlerin yapıldığı görüntülenmiş, ayin için genellikle izbe yerlerin, eski, tarihi ve terkedilmiş binaların tercih edildiği söylenmiştir. İzmir Emniyet Müdürlüğünce hazırlanarak Internet'te yayınlanan bir raporda ise; Türkiye'deki Satanizmin önce İnternet kanalıyla tanındığı, sonları Satanist bazı Heavy Metal gruptan ve masum arkadaşlık ilişkileri aracılığıyla gençler arasında yayıldığı, Şeytan'a tapanların çoğunluğunun yüksek gelirli ailelerin çocukları olduğu, Satanist grupların Türkiye'de el altından çıkartılan ve fotokopi yoluyla çoğaltılan çeşitli dergilerinin bulunduğu, Satanistlerin genellikle siyah ve kırmızı renk giysileri tercih ettikleri, deri pantolon, abartılı takılar, başlıklı tişörtler, yaz-kız postal ve çizgi giydikleri, çoğunluğunun ters haç taktıkları ve giysilerinde Satanik sembollerin bulunduğu, geceleri metruk yerlerde ve mezarlıklarda toplanıp ayin yaptıkları, kedi kanı içerek ölümsüzlüğe ulaşacaklarını düşündükleri, bazı ayinlerin sonunda toplu seks yaptıkları, 7, 13, 666 sayıları ile ekmek, keçi ve şarabı kutsal saydıkları, bütün dinlere ve kutsal kitaplara karşı saldırgan bir tutum içinde oldukları, belirtilmektedir. E) SANIKLARIN SATANİK EĞİLİMLERİ: Suç tarihinden önce tanışan sanıklar satanist düşünceye mensup olduklarını belirtmişler, ayrıca yapılan aramada elde edilen defterde sanıklardan Zinnur Gülşah'ın çeşitli kaynaklardan yararlanarak çıkardığı Satanizme ilişkin notlar bulunmuş, sanıklardan Ömer'in Satanik ayin öncesinde kestiği kedinin iç organları ve kafasını elinde tutarak çektirdiği bir fotoğraf elde edilmiş, yine tanık Sonat hazırlıktaki beyanında sanıkların Satanist olduklarını belirterek, katıldığı bir ayinden söz etmiş ve Satanizm hakkında yukarıda açıklanan hususları doğrulayan bilgiler vermiştir. Devam ettiği barlar, arkadaş ilişkileri, alışkanlıkları, sanık Ömer'in anlatımı ve üzerinde ters haç şeklinde küpe ve kolye taşıdığı dikkate alındığında, maktulenin de aynı eğilimde olduğu anlaşılmaktadır. Sanıkların kısaca; "kötülüğe gerçekten inananların kötülük görmeyeceği ve efendilerinin şeytan olduğu" yolundaki inançları gereği şeytana taptıkları, Şeytan'ın kediyi çok sevmesi nedeniyle onun için kedi kurban edilen ayinler düzenledikleri, kedi kanının kendi kanlarına karışmasının insana şeytani güç verdiği, insanın bu nedenle her türlü zorluk ve şanssızlığı yendiği yolundaki düşünce ve inançları nedeniyle ayinlerde kurban edilen kedinin kanını içip, etini pişirip yedikleri, ayin sırasında şeytana övgüde bulunup kendilerini kutsamasını istedikleri, Satanistlerin simgelerinden olan ters haç şeklinde kolye taktıkları, siyah renkli giysiler giyindikleri, suç tarihinden bir gün önce de yeni bir Satanik yapılanmayı başlatmak amacıyla görüşme yaptıkları, bu suretle Satanik inanca mensup oldukları anlaşılmaktadır. F) SANIKLARIN OLAYA İLİŞKİN ANLATIMLARI; Sanık Zinnur Gülşah'ın; "Engin, bugün 13. gün uğursuz bir gündür, ayrıca bugün deprem oldu, biz de bunu şeytana kurban olarak vermek istiyoruz, gece 24.00'ten sonra onu öldüreceğiz dedi." (20.9.1999 günlü kolluk), "Ömer, ayın 13'ü olması nedeniyle kızın ırzına geçip şeytana kurban edecekti, bunu saat 24.00 sıralarında yapacaktı." (24.9.1999 günlü C.Savcılığı), "Satanizm adına kurbana mani olamadım" (24.9.1999 günlü Sulh Ceza Hakimliğindeki sorgusu), "Sanık Engin Şeytan'dan emir aldığını, maktuleyi bu nedenle öldüreceğini söyledi" (26.1.2000 günlü duruşma) Sanık Engin'in; "Sanık Ömer; ben bu kıza tecavüz edeceğim, öldüreceğim, satanizmde olduğu gibi güç kazanmak için onu şeytana kurban edeceğim dedi" (20.9.1999 günlü kolluk),"...bu arada bana şeytandan mesaj geldi. Bir senedir kendisinden mesaj alıyorum, kulağıma sesler geliyor, ne derse onu yapmak zorundayım, konuşmalarında bendeki canın kendisine ait olduğunu söylüyordu. Benim elçim olacaksın diyordu. Aramızdaki anlaşmaya göre ben de bunu kabul ettim. Bunalıma giriyordum. Benim ruhum devamlı şeytanda idi, iyi tahsil yapmam, iki dil bilmeme rağmen hayatta yaşamanın anlamsız olduğunu düşünüyordum. Şeytan bana senin sınavların var, bunları başarırsan senin canını alırım demişti. Mesajları genellikle geceleri alıyordum, sanıklar daha önce benim şeytandan mesajlar aldığımı biliyorlardı... sanıklar da satanistti.... Şeytandan mesaj aldım... öldürdük" (19.12.1999 günlü duruşma) Sanık Ömer'in; "Gülşah bana biz satanistiz, belli başlı insanlar var, örgüt kuracağız bize katıl, belli başlı insanların canlarının alınması lazım... Bize şeytandan mesaj geliyor dedi. Bunu Engin'de doğruladı... devamla belli başla günlerimiz, o günlerde ayinlerimiz törenlerimiz olacak sen de bizimle ol dediler... Olay günü olay yerine hazırlanıp gittik, 19.00 sıralarında Gülşah dizleri üzerinde ileri geri sallanıp kendi kendine konuşuyordu. Engin'e sordum, mesajlar aldıklarını, bugün ayın 13'ü olup uğursuz olduğunu, ayrıca o gün deprem olduğunu, 24.00'te Şehriban'ı şeytana kurban edeceklerini söyledi" diyerek o gece bu amaçla maktuleyi kurban ettiklerini* kendisinin daha önce kedi parçalayıp resim çektirdiğini, etini pişirip yediğini, (20.9.1999 günlü kolluk) "Black Metal müzik Satanizmle ilgilidir. Satanizmi öğrenmeye çalıştım... Ben de şeytanla ilgili düşüncelerimden dolayı Şehriban'ın ağzını burnunu kapattım, öldürdük" (24.9.1999 günlü C.Savcılığı) ve aynı günlü Sulh Hakimliğinde aynı doğrultudaki sorgu beyanları ile "Engin, bize Şeytandan mesaj geldi, öldürmem gerekiyor dedi.... ben de öldürme fiiline katıldım" (9.12.1999 günlü duruşma) biçimindeki anlatımları ile sanıkların öldürme eylemini şeytandan aldıklarını söyledikleri mesaj ve Satanik inancılarının etkisi ile "şeytana kurban verme" saiki ile gerçekleştirdikleri anlaşılmış, dosyadaki bir kısım fotoğraflarda gözüken giysiler ve ellerinde kesilmiş kedi organları bulunduğu halde çektirilen resimlerin bu inançlarına dair kanıt oluşturduğu kabul edilmiştir. G-) SANIKLARIN ÖLDÜRME EYLEMLERİNİN NİTELİĞİ: aa-) Canavarca Bir His Şevki ile Adam Öldürme Kavramı; Türk Ceza Yasasının 450. maddesinin 3. bendi adam öldürme fiilinin, "Canavarca bir his şevki ile...." gerçekleştirilmesini bu suçun nitelikli biçimi olarak düzenlemiştir. Canavar kelimesi kurt, domuz gibi cana kıyıcı yabani ve yırtıcı hayvanlar için kullanıldığından, bentte suç faili insan için belirtilen ve Yasada tanımlanmayan "canavarca" sözcüğünün daha çok mecazi anlam ifade ettiği kabul edilmelidir. Şurası da belirtilmelidir ki, eylemin canavarca his şevki ile işlenmesi başka şey, işleniş tarzının canavarca olması başka şeydir. Majno'ya göre; "Bu cürüm şekli, insanın hayvanlığını, vahşiyane hissini ve kan dökme istidadım" göstermeklerdir. (Ceza Kanunu Şerhi, Ankara-1980, Cilt 3, s.231) Kaynak Yasanın gerekçesinde ise, insanı ürküten yabanıl kötü yürekliliğin, kazanç hırsıyla değil, daha çok kan şehvetiyle suç işleyenlerde olduğu belirtilmiştir. (Sami Selçuk, Karşılaştırmalı Hukuk Açısından Canavarca His Şevkiyle Adam Öldürme, Yargıtay Dergisi, Ekim-1988, s.468) TCY'mız bu suçta "hareketi değil, "his/duygu" itibariyle içtepiyi/güdüyü ağırlaştırıcı neden olarak benimsemiştir. Öte yandan, 450. maddenin 3. bendinde, "işkence ve taziple" adam öldürme suçu da ağırlaştırıcı bir neden olarak kabul edilip, ikinci bağımsız bir suç şekli olarak ayrıca düzenlenmiştir. Ancak yasa koyucu "canavarca hisle" öldürmede içtepiyi/güdüyü, işkence ve tazipte ise hareketi esas almıştır. Öldürme eyleminin bu biçiminde, faildeki ahlaki kötülüğün yoğunluğu ve insanlara özgü duygulardan yoksunluk cezanın ağırlaştırılmasını sonuçlamaktadır. (Dönmezer-Erman, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler, 16. bası, s.51) Failin adam öldürme eylemi ile onu bu eyleme iten neden arasındaki ölçüsüzlük-oransızlık, eylemin canavarca işlendiğini ortaya koyan en nesnel ölçüttür. (Manzini'ye atfen Sami Selçuk, agm. s.469) Başka deyişle, "canavarca his" ile öldürmeyi, öldürme amacından daha ileri giden vahşiyane hareketler olarak anlamalıdır. (Dönmezer-Erman, age, s.51) Çeşitli yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere, sırf öldürmüş olmak için öldürmek, ölenin acı çekmesinden zevk duymak için öldürmek, silahı denemek maksadıyla öldürmek gibi haller sadist bir duygu ve düşüncenin eyleme egemen olması bakımından "canavarca his ile" öldürmeye örnek oluştururlar. Benzer biçimde belli toplumsal sınıflara ya da farklı inanç veya mezhep gruplarına duyduğu hınç nedeniyle öldürme, canavarca his şevki ile öldürme suçunu oluşturur. bb) "Canavarca Bir His"in Tanımı; Yasada "canavarca bir his şevki"in tanımı yapılmamış ise de; yukarıdaki açıklamalar ışığında; 1- Bu sözcüklerin psikolojik bir olgu olduğu, 2- Bu olgunun her türlü bulgu ve kanıtla belirlenebileceği, bu bağlamda özellikle failin davranışları, fiili işlemeye iten nedenlerle sonuç arasındaki oransızlığın ölçüt oluşturabileceği, ancak hiçbir neden olmamasının her zaman bu içgüdünün kanıtı olamayacağı, 3- Yasanın; kullanılan aracı değil, içgüdüyü ağırlaştırıcı neden olarak benimsemiş olduğu, kullanılan aracın kanıt olması mümkün ise de bunun zorunlu olmadığı, 4- "Canavarca his şevki"nin toplumun ortak bilincinin, duygusunun ve vicdanının hiçbir zaman onaylamayacağı, alçakça bir güdü/içtepi olacağının gözden uzak tutulmaması gerekeceği ve kaynak yasayla uyumlu olduğu kabul edilen yeni İtalyan Ceza Yasasının yararsızlık, değersizlik, gereksizlik güdüleriyle çakıştığına ilişkin görüşler doğrultusunda eylemin ağırlığı ile eyleme iten neden arasındaki oransızlık, failin tehlikeliliği ve kötülüğünü sergileyen ölçütlerle ortaya konulması gerekeceği, Sonuç olarak; toplum bilinci ve ahlakının geniş tepkisini çeken, amacı itibarı ile tehlikeli ve vahşi kötülük eğilimini sergileyen psikolojik bir güdüyü ifade eden kavram olarak algılanması gerektiği sonucuna varılmalıdır. (Sami Selçuk, agm, s.481) H-) SANIKLARIN EYLEMİ; "Canavarca his şevki" kavramı bu şekilde tanımlandığında, günümüzde insan hayatını her şeyin üzerinde tutan evrensel ve toplumsal anlayışa ve ahlaka karşı çıkan, bu yönüyle iğrençliği ve ilkelliği belli, tehlikeliliği ise vahamet düzeyinde olan "insanı kurban etmek" gibi bir düşüncenin ister bir dini inanış, felsefi bir düşünce ya da fikir akımından kaynaklansın isterse olaydaki gibi şeytani bir amaçla işlenmiş bulunsun, toplumsal acıdan ne denli tehlikeli ve vahşi olduğu açıktır. Bu itibarla, sanıkların Satanist inançları çerçevesinde maktuleyi "Şeytan'a kurban etmek" amacı ile öldürmeleri eylemi TCY'nın 450. maddesinin 3. bendindeki "canavarca bir his şevki ile" adam öldürme cürmünü oluşturduğundan, sanıkların niteliksiz adam öldürme suçundan cezalandırılmalarına ilişkin Yerel Mahkeme direnme hükmü isabetsiz olup, bozulmasına karar verilmelidir. 2-) NA'ŞI TAHKİR SUÇU YÖNÜNDEN; Sanıklardan Zinnur Gülşah, kolluk ve C.Savcılığındaki ifadeleri ile Sulh Hakimliğindeki sorgusu sırasında, öldürme olayından sonra sanık Ömer'in, maktulenin gömleğini yukarı, pantolonu ve külotunu da aşağı sıyırarak ırzına geçtiğini, daha sonra diğer sanık Engin'in de denemesine karşın ereksiyon olmaması nedeniyle başaramadığını belirtmiş, sanık Engin koltuktaki anlatımında bu doğrultuda ifade vermiş, sanık Ömer ise, Şehriban'ın rızası ile ilişkide bulunduğunu, sonra hep birlikte oturup sohbet ettiklerini, öldürme olayının daha sonra gerçekleştiğini savunmuştur. Aldırılan ekspertiz raporunda, maktulenin külotundaki meni lekesinin sanık Ömer'e ait olduğu belirtilmiştir. Olay yeri görgü tespit tutanakları, ölü muayene ve otopsi tutanakları ile dosyadaki fotoğraflara göre, ceset bulunduğunda, pantolonun ve külotunun diz bölgesine, gömleğinin ise göğüslerinin üzerine kadar sıyrıldığı, cinsel ilişkinin izlerinin belirlendiği anlaşılmaktadır. Bu maddi bulguları doğrulayan sanıkların kısmi ikrar ve anlatımları dikkate alındığında, eylemleri nedeniyle TCY'nın 178/1. maddesinde belirtilen naşı tahkir suçundan cezalandırılmaları yerine, beraatlerine karar verilmesi isabetsiz olup, direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. 3-1 YASAL KISITLILIK ALTINDA BULUNDURULMA SÜRESİ YÖNÜNDEN: Öte yandan, somut olayda Yerel Mahkeme kasten adam öldürmek suçu nedeniyle sanıkları TCY'nın 448, ve 59. maddeleri uyarınca 25*er yıl ağır hapis cezasıyla hükümlendirmiş, ayrıca TCY'nın 33. maddesi uyarınca "ceza müddeti zarfında yasal kısıtlılık altında bulundurulmalarına" karar vermiştir. Ceza Yasamızın 33. maddesinin 1. fıkrasında; "Beş seneden ziyade ağır hapis cezasına mahkum olanlar ceza müddetleri zarfında mahcuriyeti kanuniye halinde bulundurulur ve emvalinin idaresinde mahcurlar hakkındaki Kanunu Medeni ahkamı tatbik olunur." denilmiştir. 4.12.1929 gün ve 33-18 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında ise, hükümlülüğün sonucu olması nedeniyle, ilamda ayrıca açıklanmasa ve hükmedilmese dahi bu durumdaki hükümlülere her halde Kanunu Medeni hükümlerine göre bir vasi tayin edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Halen yürürlükten kalkmış bulunan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin hükümlüler hakkındaki kısıtlılık halinin sona ermesini düzenleyen 415. maddesi ise; "Hürriyeti salip bir cezaya mahkum olan kimse üzerindeki vesayet hapsin hitamıyla nihayet bulur. Muvakkaten veya bir şart ile serbest bırakılmış olan mahpus vesayet altında kalır." hükmünü taşımaktaydı. Ancak 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun hükümlüler hakkındaki vesayetin sona ermesini düzenleyen 471. maddesi ile; "Özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkumiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayet, hapis halinin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkar." biçiminde yeni bir düzenleme getirilmiştir. Madde gerekçesinde de;".... yeni düzenlemede, özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkumiyet sebebine dayanan kısıtlılık halinin, kişinin hapis halinin sona ermesiyle yani cezasını çekmek veya şartlı salıverilme yoluyla cezaevinden çıkmasıyla birlikte kendiliğinden kalkacağı öngörülmüştür. Yürürlükteki 415. maddenin yeni düzenlemeye alınmayan ikinci cümlesi geçici veya şartlı olarak salıverilmenin vesayet halini ortadan kaldırmayacağını öngörmektedir. Bu hüküm iki açıdan isabetli değildir. Öncelikle, bir kişinin şartla olsa bile salıverilmesine rağmen, kısıtlılık halinin devam ettiğini ve dolayısıyla fiil ehliyetinin tam olmadığını kabul etmek bir çelişkidir. Kişi salı-verildiği yani özgür kılındığı halde, vesayet halinin devam ettiğini kabul etmek özgürlüğü bir başka açıdan kısıtlamaktır. Kişi salıverildiği halde vesayet halinin hala devam ettiği kabul edilecek olursa, bundan haberdar olmayan iyiniyetli üçüncü kişiler bu hüküm dolayısıyla mağdur olabileceklerdir. Şartla salıverilmelerine rağmen, bunu gizleyerek iyiniyetli üçüncü kişilerle hukuki işlem yapan kişinin, bu işlemi kendi yararına görmediği durumda "kısıtlılık halinin devam ettiği" iddiasıyla hukuki işlemin ehliyetsizlik nedeniyle iptalini istemesi haksız sonuçlar doğurabilecektir." denilmektedir. Görüleceği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun hükümlüler hakkındaki vesayet halinin sona ermesini düzenleyen 471. maddesi ile getirilen ve TCY.nın 33. maddesinin bu-doğrultuda yeniden yorumlanmasını gerektiren bu yeni yasal düzenleme karşısında, hapis halini aşacak ve şartla salıverilen kişi yönünden deneme süresini de kapsayacak biçimde yasal kısıtlılık altında bulundurma kararı verilemez. Bu itibarla, TCY'nın 33. maddesi uyarınca sanıkların, "hapis halleri sona erinceye kadar yasal kısıtlılık altında bulundurulmaları" yerine "ceza müddeti zarfında yasal kısıtlılık altında bulundurulmalarına" karar verilmesi isabetsiz olup, Yerel Mahkeme direnme hükmünün bu yönden de bozulmasına karar verilmelidir. Sonuç: Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkeme direnme hükmünün açıklanan üç ayrı nedenden dolayı (BOZULMASINA), dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına gönderilmesine, 17.12.2002 günü tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak oybirliği ile karar verildi.
  8. Anayasa Mahkemesi (AYM) sosyal medyada yaptığı paylaşım nedeniyle para cezası verilen avukatın, 'ifade özgürlüğü'nün ihlal edildiğine hükmetti. Emsal niteliği taşıyan kararın gerekçesinde, "Başvurucunun paylaşımının kabul edilebilir eleştiri sınırları içinde kaldığı değerlendirilmiştir. Aksi kabul edildiğinde muhatabını inciten her nezaket kuralı ihlaline ceza yaptırımı uygulanması gerekecek ve bu durum kişilerin ifade özgürlüğünün ölçüsüz şekilde sınırlandırılmasına sebebiyet verebilecektir" denildi. Avukat Savaş Kılıç, sosyal paylaşım sitesi Facebook'ta kurulan ve yapılan paylaşımların yalnızca grup üyeleri tarafından görülebilmesi nedeniyle 'kapalı grup' olarak nitelendirilen, 'Avukat-Hakim-Savcı-Tüm Hukukçular Omuz Omuza!' isimli gruba üye oldu. Çoğu hukukçu 28 binden fazla üyesi olan aynı gruba üye V.Ö. adlı avukat, daha önce başka üyeler tarafından yapıldığını ileri sürdüğü, dini değerleri aşağılayıcı ve terör eylemlerini övücü nitelikte olduğunu belirttiği bazı paylaşımlara duyduğu tepkiyi aktardığı metin paylaştı. V.Ö., yazısında, suç teşkil eden paylaşımlar nedeniyle paylaşım sahipleri hakkında suç duyurusunda bulunacağını belirtti. Kılıç, bunun ardından bir ileti paylaştı. Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı'nca Kılıç'ın 'alenen hakaret' suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açıldı. Mahkeme heyeti, Kılıç'a 2 bin 610 liralık adli para cezası verdi. Kılıç, 21 Mart 2016 tarihinde AYM'ye bireysel başvuruda bulundu. İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İHLAL EDİLDİ, YENİDEN YARGILANACAK Bireysel başvuruyu 19 Kasım'da görüşen AYM, Anayasa'nın 26'ncı maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Kararın örneği, ifade özgürlüğü ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Eskişehir 1'İnci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderildi. Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanan gerekçeli kararda, V.Ö.'nün suç duyurusunda bulunacağını belirttiği metni 28 binden fazla üyesi olan grupta paylaştığına dikkati çekilerek, "Bu bağlamda grup içinde düşüncelerini duyurmaktan imtina etmediği anlaşılan müştekinin kendisi ile aynı fikirde olmayan üyelerin kabul edilebilir, eleştiri sınırını aşmayan değerlendirmelerine katlanma yükümlülüğü altına gireceğinde şüphe yoktur" denildi. Gerekçeli kararda şunlar kaydedildi: "Bu itibarla başvurucunun saldırgan ve kaba bir üslup benimsediği, başvurucu tarafından kullanılan ifadelerin toplumsal nezaket kurallarını aştığı, yöneltildiği kişiye ve okuyucusuna rahatsızlık verdiği görülmektedir. Bununla birlikte ifade özgürlüğü ile yalnızca düşünce ve bilginin özünün korunması amaçlanmamaktadır. Düşünce ve bilginin sunuluş şekli ve üslubu da içerik kadar ifade özgürlüğünün korunmasından yararlanır. AYM başvurucunun açıkça polemik çıkarmaya yönelik üslubunun bir parçası olduğu anlaşılan ve müştekinin özel hayatını hedef almayan ilgili ifadenin müştekinin daha önce yaptığı açıklamalara karşı verilmiş, sert bir karşılık olarak kabul edilmesi gerektiği kanaatindedir. Yukarıda açıklanan sebeplerle başvurucunun paylaşımının kabul edilebilir eleştiri sınırları içinde kaldığı değerlendirilmiştir. Aksi kabul edildiğinde muhatabını inciten her nezaket kuralı ihlaline ceza yaptırımı uygulanması gerekecek ve bu durum kişilerin ifade özgürlüğünün ölçüsüz şekilde sınırlandırılmasına sebebiyet verebilecektir." Karar Metni BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ! Başvuru Numarası: 2016/5583 Karar Tarihi: 19/11/2019
  9. 14 yıl önce askeri cezaevinde tutukluyken işkenceyle öldürülen ve hakkında “kaos ortamı yaratmaya çalışmıştı” diye tutanak tutulan zorunlu erle ilgili dosyada kararını açıklayan AYM, yaşam hakkının ve işkence yasağının ihlal edildiğine hükmetti. Anayasa Mahkemesi, askeri cezaevinde gardiyanlardan gördüğü işkence sonucu hayatını kaybeden zorunlu asker M.P.’nin ailesine 50 bin TL tazminat ödenmesine karar verdi. ANAYASA MAHKEMESİ KARARI TAM METNİ M.P.’yi darp ederek ölümüne sebep olan gardiyan askerler kendilerini “Başını sağa sola vurdu” diye savunmuştu. Olaya dair kamera görüntüsü olup olmadığı da beş yıl sonra araştırılmış ve herhangi bir görüntü bulunamamıştı. Öldürülen erin ailesi, çocuklarının öldürülmesine dair etkili bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedenleriyle yaşam hakkı ile işkence yasağının ihlal edildiğini belirterek AYM’ye başvurmuştu. Gerekçeli kararını bugün açıklayan mahkeme, hem işkence yasağının hem de yaşam hakkının ihlal edildiğine karar verdi ve aileye 50 bin lira tazminat ödenmesinin yanı sıra yeniden yargılama yapılmasına hükmetti. Tutuklandığı gün hastaneye kaldırıldı O dönem zorunlu askerliğini er olarak yapan M.P. 27 Haziran 2005’te hırsızlığa teşebbüs suçlamasıyla tutuklanarak 6. Kolordu Komutanlığı 1. Sınıf Askerî Ceza ve Tutukevi Müdürlüğüne götürüldü. Aynı gün gördüğü işkence sebebiyle ve kafa ile genel vücut travması tanısıyla önce asker hastanesine sonra da Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesine kaldırıldı, bir ay sonra, 27 Temmuz’da da hayatını kaybetti. Annesi Gülşen Polat ve babası Kenan Polat konuyla ilgili şikayetlerinde, oğullarının gardiyan odası olarak tabir edilen ve giyinme odası olarak kullanılan odada öldüresiye dövüldüğünü belirttiler. Bu sırada giyinme odasında H.G., R.G., N.E., M.K. ve E.K. adlı Askerî Ceza İnfaz Kurumu görevlileri (gardiyan piyade erler) bulunuyordu, tutuklulardan A.S. de odadaydı. “Kafasını dolaplara ve duvarlara vurdu” Ancak kurum yetkilileri M.P.’yi darp eden askerlerin ifadesini sadece tanık sıfatıyla aldı. Onlar da görevli astsubaya verdikleri ifadelerinde, “tutuklu elbisesi giymek istemeyen M.P.’nin saldırgan davranışlar sergilediğini, kafasını dolaplara ve duvarlara vurmaya çalıştığını, zor kullanmak durumunda kaldıklarını” ifade ettiler. Otopsi sonucunda “M.P.’nin genel vücut travması geçirdiği, ölümünün künt kafa travması sonucu olan beyin kontüzyonu, parankim içine kanama ve bunların komplikasyonları sonucu meydana geldiği” tespit edildi. “Kötü örnek olacak şekilde davrandı, kaos ortamı yarattı” Askerî Ceza İnfaz Kurumu yetkililerince düzenlenen tutanakta tarih de bulunmuyordu. Askerî Ceza İnfaz Kurumu Müdürünün düzenlediği ve yine tarihi olmayan tutanakta da “M.P.nin diğer tutuklu ve hükümlülere kötü örnek olacak şekilde davrandığı ve kaos ortamı yaratmaya çalıştığı” ifade edildi. “Soyundurdular don ile kaldık, çök-kalk yaptırdılar” Olay sırasında odada bulunan ve askeri kurumlara, gardiyanlarla benzer ifadeyi veren diğer tutuklu er A.S. tahliye edildikten sonra ise kendi yaşadıklarını şöyle anlattı: “Cezaevine girdik, bizi soyundurdular sadece don ile kaldık. Çök-kalk yaptırdılar, ayakta esas duruşta beklettiler. Gardiyanlardan H.G. yüzüme birkaç tokat vurdu. Diğer gardiyan R.G. 'onu bana bırak' dedi. Ameliyatlı olduğum kolumdan tutup geri çevirdi ve copla vurmaya başladı, ameliyatlı olduğumu söyledim bu arada o koluma da cop ile vurunca kolum kilitlendi beni soğuk suya soktular. Geri geldim esas duruşta bekledim. Ondan sonra bana bir şey yapmadılar.” “Sopa vurmanın şiddeti ile geriye doğru fırladı” A.S., öldürülen er M.P.’nin yaşadıklarını da şöyle ifade etti: “Gardiyan H.G. yan tarafımda bulunan M.P.yi önce copla dövmeye başladı bir süre dövdükten sonra M.P. can havli ile yüksekte bulunan pencereye doğru hamle yaptı, anladığım kadarı ile amacı pencereden bağırıp yardım istemekti, çok kötü dövüyorlardı. “H.G. gardiyan M.P.yi yakalayıp karşıdaki dolaplara çarptı, çok kuvvetliydi. M.P. dolaba çarpınca dolabın üstünden hemen hemen 1 metre boyunda 10 cm çapında üzerinde şafak yazıları ve isimler bulunan tahtadan bir sopa düştü. H.G. 'seni [sinkaf edecek] aleti buldum' dedi, yere düşen sopa ile o sırada esas duruşta beklemekte olan M.P.nin sırtına beline böbreklerine ensesine neresine gelirse vurmaya başladı. “M.P. benim yan tarafımda iken gardiyan sopayı iki eli ile birden tutup var gücüyle yukarıdan aşağıya doğru M.P.nin kafasına sağ kulağının üst tarafına vurdu, sopa vurmanın şiddeti ile geriye doğru fırladı. M.P.nin ağzından ve burnundan ve kafasından kan gelip yere yığıldı tekrar kalkmasını söyledi.” “Bırak ölecek, denince dövmeyi bıraktı” “M.P. güçlükle kalktı fakat sağa sola yalpalıyor ve ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Birkaç tekme ve copla vurduktan sonra suya sokun dedi. Orada bulunan diğer gardiyanlar suya sokup getirdiler geldikten sonra gardiyan tekrar vurmaya başladı. Dayak bir müddet devam etti tekrar suya sokup getirdiler tekrar dövmeye devam etti. “Bir müddet vurduktan sonra M.P.nin yalpaladığını ve ayakta duracak halinin olmadığını, ayrıca kafası burnu ve ağzından kan geldiğini gören R.G. gardiyan, H.G.’ye 'bırak ölecek bak' deyince dövmeyi bıraktı ve yorgun ve terli bir vaziyette koltuğuna oturdu.” “‘Kafasını …, atın nezarete’ diye gülüp gittiler” A.S. kendisini de aynı şekilde dövecekleri korkusuyla gardiyanların her söylediğini yaptığını ve ilk ifadesinde o sebeple “M.P.’nin kafasını dolaplara vurduğunu” söylediğini de ekledi. Ardından M.P.’yle aynı hücreye konduğunu, revircinin gardiyanlara ‘niye bu kadar dövdünüz kafasını kırdınız’ dediğini aktardı, “Gardiyan H.G. de revirciye ‘kafasını [sinkaf edeyim] atın nezarete’ dedi ve gülüp gittiler” diye konuştu. Rütbelilerin hepsi beraat etti Adana Cumhuriyet Başsavcılığının hazırladığı iddianame ile gardiyanlar, Askerî Ceza İnfaz Kurumu Müdürü ve diğer bazı görevlilere dava açıldı. Adana 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada M.P.nin ölümüne neden olan olayın yaşandığı dönemde Askerî Ceza İnfaz Kurumunda görev yapan rütbeli askerlerin “olayın mesai saatleri dışında yaşanması” sebebiyle işkence suçundan beraatına karar verildi. Mahkeme, gardiyanlardan bazılarına ise kasten yaralama suçundan verdiği müebbet hapis cezasına iyi hal indirimi uygulayarak 25 yıl hapse çevirdi. “Cezaevinde işkence sistematik hale gelmişti” M.P.’nin anne ve babası temyiz ettikleri dosyada, “kararın eksik inceleme sonucu verildiğini, işkence suçunun oluşabilmesi için işkencenin sistematik olarak uygulanmasının gerekmediğini, kaldı ki birçok tanık anlatımından Askerî Ceza İnfaz Kurumundaki uygulamanın sistematik hâle geldiğinin anlaşıldığını, oğullarının işkence sonucu öldüğünü, sanıkların öldürme kastı olmayıp amaçlarının işkence etmek olduğunu” belirttiler. Yargıtay 8. Ceza Dairesi kararı onayınca AYM’ye başvurdular. “Gizli anlaşmalar yapılmasına neden oldu” AYM gerekçeli kararını bugün açıkladı ve olayla ilgili soruşturmanın bağımsız yürütülmediğine dikkat çekti: “Askerî Savcılığın olaya on gün sonra el koymasının olaya karıştığından şüphelenilen bazı kişilerin bu arada gizli anlaşmalar yapmasına, olayın fail ya da faillerinin ifadelerinin sıcağı sıcağına alınamamasına, olay yerinin olduğu gibi muhafaza edilememesine hatta olayda kullanıldığı ileri sürülen sopanın belli bir süre depo olarak adlandırılan yerde saklanmasına neden oldu.” Kamera görüntüleri beş yıl sonra araştırıldı Kararda ayrıca, “olayın yaşandığı dönemde Askerî Ceza İnfaz Kurumunda herhangi bir kamera sisteminin bulunup bulunmadığının olaydan yaklaşık beş yıl geçtikten sonra araştırıldığı” ifade edildi. AYM, Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşam hakkı ile işkence yasağının maddi ve usul yönünden ihlal edildiğine hükmetti ve “kararın, yaşam hakkı ile işkence yasağının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere Adana 5. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine”, M.P.’nin ailesine de 50 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti. (Ayça Söylemez)
  10. Bir ceza davasında birden fazla sanık hakkında beraat kararı verilmesi halinde: her bir sanığın, hakkında yürütülen kamu davasının açılmasında kendi kusurunun olmaması şartıyla, tek bir avukatla temsil edilseler dahi mahkemeler, sanıklar lehine hüküm tarihinde yürürlükte olan AAÜT'de yazılı maktu vekalet ücreti miktarınca, her sanık için ayrı ayrı vekalet ücretine hükmedilmesi gerekir. 22.10.2019 tarihinde, Yargıtay 19. Ceza Dairesi'nin 2019/33104 Esas ve 2019/13267 Karar sayısında verdiği karar KARAR METNİNE BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ!
  11. Geçersiz taşınmaz sözleşmesi sebebiyle ödenen bedelin iadesinde sebebsiz zenginleşme ilkeleri dikkate alınır. Bu duruma göre TEFE-TÜFE endeksleri, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur ve işçi ücretlerindeki artışlar gözetilerek güncelleme hesabı yapılmalıdır. T.C.YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2016/2979 - K. 2019/5781 - T. 12.6.2019 • MADDİ TAZMİNAT DAVASI ( Harici Satım Bedelinin İadesine Dayalı - Satış Bedelinin Denkleştirici Adalet İlkesine Göre Tazmini Gerektiği/Bu Konuda Uzman Bilirkişilerden Bir Hesap Bir Serbest Muhasebeci ya da Mali Müşavir ve Bir Bankacıdan Denetime Elverişli Rapor Alınması ve Sonucuna Göre Hüküm Kurulması Gerektiği ) • HARİCİ SATIŞ SÖZLEŞMESİ ( Hüküm İfade Etmemesi Durumunda Tarafların Verdiklerini Geri Alabileceği - Bilindiği Üzere Geçerli Bir Sebebe Dayanmaksızın Bir Kişinin Mal Varlığından Diğerinin Mal Varlığına Kayan Değerlerin Eksiksiz İadesi Denkleştirici Adalet Düşüncesine Dayandığı ) • DENKLEŞTİRİCİ ADALET İLKESİ ( Davacılar Tarafından Sunulan ve Davalı Tarafından İnkar Edilmeyen Harici Satış Sözleşmelerindeki Alacak Miktarı Belirlenerek Tarafların Bildirdiği Tüm Deliller Toplanarak Söz Konusu Bedelin Ödendiğinin Kanıtlanması Halinde Satış Bedelinin Denkleştirici Adalet İlkesine Göre Tazmini Gerektiği ) • BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ ( Satış Bedelinin Uyarlama ve Denkleştirici Adalet Kuralları İle Yibk Kararlarının Kapsamları ve Tefe Tüfe Endeksleri Altın Döviz Kurlarındaki Artışlara Memur ve İşçi Ücretlerindeki Artışlar Gözetilerek Dava Tarihine Kadar Ulaştığı Değerin Saptanması Bu Konuda Uzman Bilirkişilerden Denetime Elverişli Rapor Alınması Gerektiği ) 6100/m.266 ÖZET : Geçersiz taşınmaz sözleşmesi sebebiyle ödenen bedelin iadesinde sebebsiz zenginleşme ilkeleri dikkate alınır. Bu duruma göre TEFE-TÜFE endeksleri, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur ve işçi ücretlerindeki artışlar gözetilerek güncelleme hesabı yapılmalıdır. DAVA : Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü: KARAR : Davacı vekili, müvekkillerinin harici satış sözleşmeleri ile dava konusu arsa üzerinde yer alan 1 ve 2 no.lu daireleri ayrı ayrı satın aldıklarını, davalının sözleşmede kararlaştırılan bedelleri tahsil etmesine rağmen tapuda devretmediğini belirterek öncelikle tapu iptal ve tescile, aksi halde ödeme bedellerinin o tarihteki alım gücü dikkate alınarak bugünkü dolar karşılığı olarak hesaplanıp yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulüyle 8026 ada 8 parsel üzerinde 234,94 yüzölçümlü arsada davalı ... adına kayıtlı taşınmazın; 1/3 hissesinin iptali ile davacı ... adına, diğer 1/3 hissesinin iptali ile davacı ... adına tapuya tesciline karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, harici satıma dayalı tapu iptal ve tescil, olmazsa bedelin iadesi istemine ilişkindir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 8026 ada 8 parsel sayılı arsa vasıflı taşınmazın kayden davalıya ait olduğu anlaşılmaktadır. Davacı ... ile davalı arasında akdedilen adi yazılı “Satış Sözleşmesi” başlıklı belge ile 2694 ada 21 parsel sayılı taşınmazda yer alan arsa üzerine inşa edilen 2. dairenin davacı ...'a satıldığı, bedelinin alındığı, davacı ... emrine, davalı ... ... tarafından düzenlenen 15/11/1999 tarihli 4.500,00 TL bedelli senetten, senedin 1 numaralı dairenin satışı için verildiği belirtilmiş, davalı dava konusu 1. ve 2. katta yer alan daireleri davacılara ayrı ayrı sattığını ve bedellerini tahsil ettiğini ikrar etmiştir. Tapuda kayıtlı taşınmazların harici satışı TMK'nin 706, 6098 Sayılı TBK'nin 237, 818 Sayılı BK'nin 213, 2644 Sayılı Tapu Kanunu'nun 26 ve Noterlik Kanunu'nun 60 ve 89. maddeleri gereğince resmi şekilde yapılmadıkça hukuken geçerli bir sonuç doğurmaz ve satın alana herhangi bir hak bahşetmez. TMK'nin 706. maddesinde öngörülen resmi şekil bir ispat şartı olmayıp bir geçerlilik şekil şartıdır. Bu husus 6098 Sayılı TBK'nin 237. maddesinde “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için resmi şekilde düzenlenmesi şarttır.” şeklinde açıklanmıştır. Bu sebeple resmi memur önünde yapılmayan harici satış senetlerine değer verilemez ve buna dayalı olarak iptal ve tescil isteğinde bulunulamaz. Bu durumda, harici satış sözleşmelerinin akdedildiği tarihte tapuda kayıtlı bulunan dava konusu taşınmazlar için düzenlenen harici satış sözleşmelerinin haricen satın ve devralan kişiye herhangi bir hak bahşetmeyeceği açıktır. Öte yandan; taraflar arasında harici satış sözleşmesinin mevcut olduğunun davalı tarafından kabul edilmiş olması vakıayı ikrar olup, davanın kabulü anlamına gelmeyeceği kuşkusuzdur. Davacı, iptal ve tescile ilişkin isteğinin kabul edilmemesi halinde ödediği bedel yönünden tazminat talebinde bulunmuştur. Kural olarak, 10.07.1940 tarihli ve 2/77 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre harici satışın hüküm ifade etmemesi durumunda taraflar verdiklerini geri alabilirler. Bilindiği üzere geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri vermek zorunda olduğunu ve eski hale getirmede mal varlığında artış olan tarafın yükümlülüğünün bulunduğunu ifade eder. O halde, davacılar tarafından sunulan ve davalı tarafından inkar edilmeyen harici satış sözleşmelerindeki alacak miktarı belirlenerek, tarafların bildirdiği tüm deliller toplanarak söz konusu bedelin ödendiğinin kanıtlanması halinde; satış bedelinin denkleştirici adalet ilkesine göre tazmini gerekir. Bedelin, uyarlama ve denkleştirici adalet kuralları ile 10.07.1940 tarihli ve 1939/2 Esas, 1940/77 Karar ve 07.06.1939 tarihli ve 1936/31 Esas, 1939/47 Karar sayılı YİBK kararlarının kapsamları ve TEFE-TÜFE endeksleri, altın-döviz kurlarındaki artışlara, memur ve işçi ücretlerindeki artışlar gözetilerek dava tarihine kadar ulaştığı değerin saptanması, bu konuda uzman bilirkişilerden bir hesap, bir serbest muhasebeci yada mali müşavir ve bir bankacıdan denetime elverişli rapor alınması ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekmektedir. Hal böyle olunca; Mahkemece, tapu iptal ve tescil talebinin reddine, davacının tazminat talebi yönünden iddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile tapu iptal ve tescile karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının yerinde olduğundan kabulüyle hükmün 6100 Sayılı HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK'un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK'un 440/1 maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, istek halinde peşin harcın temyiz edene iadesine, 12.06.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  12. Trabzon E Tipi Kapalı Cezaevi’nde 32 gün tutuklu kalan, 10 Kasım 2015’te, kantinden aldığı çamaşır ipiyle kendini asan 14 yaşındaki Emirhan Nas’ın tutuklanmasının hukuki olmadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği gerekçesi anne Semra Omak tarafından Anayasa Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvuru sonucunda; Anayasa Mahkemesi'nce tutukluluğun ölçülü olmadığına karar vererek kişi hürriyeti ve ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verildi. Anayasa Mahkemesi gerekçesinde tutuklama kararında başvurucunun oğlunun çocuk olduğunun dikkate alındığına dair herhangi bir değerlendirmeye yer verilmediği; Sulh Ceza Hakimi tarafından ileri sürülen gerekçelerin tutukluluk tedbirinin -başvurucunun oğlunun yaşı bakımından - özellikle iç hukukun gerektirdiği üzere son çare olarak kullanıldığının düşünülmesine imkan vermediğini belirtti. Resmi Gazete'nin 10.09.2019 tarihinde yayınlanan Anayasa Mahkemesinin tam metnine BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ!
  13. Kira borcuna itiraz eden borçlu kira ilişkisine itiraz etmemiş alacaklı görünen kişiye borcunun olmadığını beyan ederek takibe itiraz etmiştir. Bu durumda kira borcunun ödendiğini ispatlama yükümlülüğü borçluya düşer. T.C. YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2019/3817 - K. 2019/6604 - T. 27.6.2019 DAVA : Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda İscehisar İcra Hukuk Mahkemesi hükmüne karşı, davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması sonunda Konya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, bu kez davacı vekilinin Bölge Adliye Mahkemesi kararını temyizi üzerine Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü. ÖZET : Kira borcuna itiraz eden borçlu kira ilişkisine itiraz etmemiş alacaklı görünen kişiye borcunun olmadığını beyan ederek takibe itiraz etmiştir. Bu durumda kira borcunun ödendiğini ispatlama yükümlülüğü borçluya düşer. KARAR : Davacı alacaklı 08.01.2013 başlangıç tarihli yazılı kira akdine dayanarak, 19.06.2017 tarihinde haciz ve tahliye talepli olarak başlattığı icra takibi ile aylık 13.500,00 TL'den 08.07.2015 – 20.07.2016 tarihleri arasındaki 12 aylık kira alacağı 162.000,00 TL'nin faiziyle tahsilini talep etmiş, ödeme emri davalı borçluya 20.07.2017 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalı borçlu vekili 26.07.2017 tarihli itiraz dilekçesinde; müvekkilinin alacaklıya herhangi bir borcunun bulunmadığını bildirerek borca, faize ve ferilerine itiraz etmiştir. Ödeme emrine davalı borçlu tarafından itiraz edilmesi üzerine, davacı alacaklı İcra Mahkemesine başvurarak itirazın kaldırılması isteminde bulunmuştur. İlk Derece Mahkemesince, alacaklının alacağının 2597 parselde bulunan demirbaşların kiralanmasına ilişkin kira sözleşmesine dayandığı, takibin dayanağı olan kira sözleşmesindeki imzanın davalı tarafça inkar edilmese de, karşılıklı edimler içeren kira sözleşmesinin İİK'nin 68. maddesinde sayılan kayıtsız şartsız borç ikrarı içeren belge niteliğinde olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, bu karara karşı davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince, takip dayanağı olan ve taraflar arasında düzenlenen bila tarihli "protokoldür" başlıklı demirbaş eşyalara ilişkin kira sözleşmesinin taraflar arasında karşılıklı edimleri içeren sözleşme olup, bu haliyle sözleşme İİK'nin 68/1. maddesinde yer alan ve alacaklıya genel haciz yolu ile takip yapma imkanı tanıyan borç ikrarını içeren bir belge niteliğinde olmadığı, borç da kabul edilmediğine göre, iki tarafa edimler yükleyen sözleşme kapsamında alacaklının alacaklı olup olmadığı ve varsa alacak miktarının ne olduğunun genel mahkemelerde yapılacak yargılama sonucunda belli olacağı, ilk derece mahkemesince itirazın kaldırılması talebinin reddine dair karar yerinde bulunduğundan istinaf başvurusunun HMK'nin 353/1.b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, kira alacağının tahsili için başlatılan takibe itirazın kaldırılması istemine ilişkindir. Taraflar arasında 08.01.2013 başlangıç tarihli, 3 yıl süreli kira sözleşmesinin varlığı hususunda uyuşmazlık yoktur. İİK 269/2 maddesinde, "ödeme emrinin tebliği üzerine borçlu yedi gün içinde itiraz sebeplerini 62.madde hükümleri dâhilinde icra dairesine bildirmeye mecburdur. Borçlu itirazında kira akdini ve varsa buna ait mukavelenamedeki imzasını açık ve kesin olarak red etmez ise akdi kabul etmiş sayılır" hükmüne yer verilmiştir. Olayımızda; davacı alacaklı takip talebi ile 08.01.2013 başlangıç tarihli kira sözleşmesine dayanmış olup, davalı borçlu itiraz dilekçesinde, alacaklıya herhangi bir borcunun bulunmadığını bildirerek borca, faize ve ferilerine itiraz etmiştir. Davalı borçlu takibe itirazında açıkça ve ayrıca kira ilişkisine ve borç miktarına karşı çıkmamış, alacaklı görünen şahsa herhangi bir borcu olmadığını ileri sürerek takibe ve borca itiraz etmiştir. Borçlunun kira ilişkisine ve kira miktarına açıkça karşı çıkmaması karşısında İİK'nin 269/2. maddesi gereğince kira ilişkisinin ve kira miktarının kesinleştiğinin kabulü gerekir. Bu durumda davalı borçlu kiranın ödendiğini veya sair bir sebeple istenemeyeceğini İİK'nin 269/c maddesinde belirtilen belgelerle kanıtlamak durumundadır. Buna göre, mahkemece işin esası incelenerek sonucuna göre bir karar vermek gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. SONUÇ : Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 5311 Sayılı Kanun ile değişik İİK'nin 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 Sayılı HMK'nin 373/1. maddeleri uyarınca KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda belirtilen nedenle BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, peşin harcın istekhalinde temyiz edene iadesine 27.06.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  14. Gerekçeli kararın stajyer avukata tebliği geçerli midir? Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulu 2017/1287 E. , 2019/90 K. - 07.02.2019 "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Aile Mahkemesi Sıfatıyla Karacabey 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 12.07.2012 tarih ve 2011/310 E., 2012/403 K. sayılı karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 16.04.2013 tarih ve 2012/23641 E., 2013/10736 K. sayılı kararı ile; "…Aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır (6100 s. HMK. md. 255). Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Davada tanıkların olmamışı olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu da yoktur. O halde, davalı kocanın eşine sürekli şiddet uyguladığı, hakaret ettiği ve aşağıladığına ilişkin ve olaylara çok yakın tanık sözlerine değer verilmesi gerektiği gibi, tarafların birbirlerine karşılıklı şiddet eylemlerinden dolayı ceza mahkemesinin kesinleşen ilamı da dikkate alındığında, davacı kadının isteğinin kabulü ile boşanmaya karar verilmesi gerekirken, bu yönler gözönünde tutulmadan yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir…" gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği düşünüldü: Dava evlilik birliğinin sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir. Davacı (kadın) vekili, davalının müvekkilini sürekli hor görüp aşağıladığını, dövdüğünü, müvekkilinin ilk eşinden olan küçük kızını evlatlık olarak almayı taahhüt ettiği halde almadığı gibi müvekkiline kızını evlendirirken maddi ve manevi yardımda bulunmadığını, düğüne dahi katılmadığını ileri sürerek tarafların TMK'nın 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına karar verilerek 500,00TL tedbir ve yoksulluk nafakasının, 20.000,00TL maddi tazminat ve 20.000,00TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı (erkek) davanın reddini savunmuştur. Mahkemece dinlenen davacı tanıklarından birinin davacının önceki evliliğinden olan kızı olduğu, bu tanığın davalı ile problemlerinin olduğu, diğer davacı tanıklarının da davacı ile yakın akraba olmaları yanında bilgi ve görgülerinin davalı tanık beyanları ile örtüşmediği, davalı tanık beyanlarına göre taraflar arasında bir geçimsizlik olmadığı, ceza davasında da her ikisinin karşılıklı yaralama eylemlerinden dolayı yargılandıkları, bu son soruşturma dışında davacı tanıklarının belirtiği şekilde davacının, davalının hakaret veya yaralama eyleminden ötürü bir şikayetinin bulunmadığı, davacı tanık beyanlarında geçen bir kısım geçimsizlik ifadelerinin geçmişte kaldığı ve tarafların tekrar bir araya geldiği, taraflar arasında boşanmayı gerektirecek nitelikte bir geçimsizliğin bulunmadığı gerekçesiyle ve TMK'nın 184. maddesinde yer alan "Hakim boşanma sebebi olarak ileri sürülen vakıanın varlığına vicdanen kanaat getirmedikçe boşanmaya hükmedemez" hükmü ve "hukuk hiç kimsenin kusuruna dayanarak hak elde etmesini korumaz." hükmü uyarınca davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece davanın reddine ilişkin verilen direnme kararı davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca “…usulün aradığı niteliklere haiz kısa karar ve buna uygun gerekçeli karar oluşturulmadığından" bahisle bozulmuştur. Yerel Mahkemece, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bozma kararına uyulmak suretiyle taraflar arasında daha önce olan kavgaların dava konusu yapılamayacağı, davaya gerekçe gösterilen ceza davasına konu son olayda kavgayı başlatan ve aşağılayanın kim olduğu üzerinde durulması gerektiği, davacının savcılıkta verdiği ifade ile mahkemede verdiği ifadenin farklı olmasının yanında savcılıkta verdiği itiraf mahiyetindeki beyanında, eşine "Çekil şuradan, ayağımın altından dedim ve ensesinden itekledim" şeklindeki davalıya karşı aşağılayıcı tavrı ve beyanı dikkate alındığında aslında aşağılayan ve kavgaya sebebiyet verenin davacı olduğu, eşinin böyle bir muamelesiyle karşılaşan davalının da davacıya tokat vurmasının Türk örfünde yadırganacak bir durum olmadığı, davacının kızının beyanlarının üvey babasına karşı tarafsız olmayacağı, yine tanık tarafından davacının sürekli dayak yediği beyan edilmiş olsa dahi dayaktan sonra evliliğin devam ettiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı (kadın) vekili tarafından temyiz edilmiştir. Mahkemece temyiz talebinin süresinde olmadığı gerekçesiyle temyiz talebinin reddine dair verilen ek karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; boşanma davasına konu olayda davalı erkeğin kusurlu olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacı kadının açtığı davanın kabulünün gerekip gerekmediği noktasındadır. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce direnmeye ilişkin gerekçeli kararın davacı vekiline tebliğine ilişkin işlemin usulüne uygun olup olmadığı, dolayısıyla temyiz talebinin süreden reddine ilişkin 02.07.2014 tarihli ek kararın kaldırılmasının gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır. Bilindiği üzere; 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 11. maddesinin ilk cümlesine göre; “Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır". 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun “Belli bir yerde veya evde meslek ve sanat icrası” başlıklı 17. maddesinde; ''Belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine, meslek veya sanatını evinde icra edenlerin memur ve müstahdemlerinden biri bulunmadığı takdirde aynı konutta oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır'' hükmü yer almaktadır. Tebligat Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik’in “Meslek ve sanat erbabına tebligat” başlıklı 26. maddesinde de; ''Belirli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenlere, o yerde de tebligat yapılabilir. Muhatabın işyerinde bulunmaması hâlinde tebliğ, aynı yerde sürekli olarak çalışan memur veya müstahdemlerinden birine yapılır. Muhatap, meslek veya sanatını konutunda icra ediyorsa, kendisi bulunmadığı takdirde memur veya müstahdemlerinden birine yapılır. Bunlardan hiç birinin bulunmaması durumunda tebliğ, aynı konutta sürekli olarak oturan kişilere veya hizmetçilerinden birine yapılır'' şeklinde düzenleme bulunmaktadır. Mevcut düzenlemeler dikkate alındığında belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde bunlara yapılacak tebliğ, o kişinin aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerinden birine yapılmalıdır. Bir başka deyişle muhatabın daimi çalışanı şeklinde yapılan tebligatın geçerli olabilmesi için, muhatap adına tebligat yapılan kişinin gerçekte muhatabın daimi çalışanı olması ve muhatabın bulunamaması halinde ise yukarıda mevzuatta belirtilen şekli işlemlerin yerine getirilerek tebligatın yapılması gereklidir. Aksi takdirde yapılan tebligat usulsüzdür. Somut olayda 02.07.2014 tarihli direnme kararı davacı vekili Av. …'e tebliğe çıkarılmış, tebligat parçasında "muhatap adresten soruldu. Adliyeye gittiğinden aynı iş yerinde çalışan G. K.'a tebliğ edildi" açıklaması ile 13.08.2014 tarihinde tebliğ memuru ve Gizem Koşar imzası ile tebligat yapılmıştır. Davacı vekili ise 22.09.2014 tarihli temyiz dilekçesinde G. K.'ın, kendisinin stajyeri olduğunu ve stajyerinin konunun önemini bilmediğinden tebliğ işleminden haberdar olmadığını beyan etmiştir. "Dosya evrak tamamlama" sistemi ile tebliğ tarihinde adı geçen kişinin avukat stajyeri olup olmadığı hususlarının araştırılması için ilgili mahkemeye müzekkere yazılmış, 05.02.2019 tarihli cevabi yazıda G. K'ın Bursa Barosuna kayıtlı avukat stajyeri olduğu ve avukat yanında olan stajını Av. … (davacı vekili) yanında 08.04.2014 ile 09.10.2014 tarihleri arasında tamamladığı bildirilmiştir. Bu durumda gerekçeli kararın davacı vekili adına 13.08.2014 tarihinde stajyeri olan Av. G. K.'a tebliğ edildiği tartışmasız olup, öncelikle ön sorunun çözümü açısından avukat stajyerine yapılan tebliğin usulüne uygun ve geçerli bir tebligat sayılıp sayılamayacağı hususunun irdelenmesi gerekmektedir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 4667 sayılı Kanunla değişik 23. maddesinde stajın yapılması ve stajyerin ödevleri düzenlenmiş ve maddenin ikinci fıkrasında “Stajyer, avukatla birlikte duruşmalara girmek, avukatın mahkemeler ve idari makamlardaki işlerini yapmak, dava dosyaları ve yazışmaları düzenlemek, baroca düzenlenen eğitim çalışmalarına katılmak, baro yönetim kurulunca verilen ve yönetmelikte gösterilecek diğer ödevleri yerine getirmekle yükümlüdür. Stajyerler, meslek kurallarına ve yönetmeliklerde belirlenen esaslara uymak zorundadırlar” hükmüne yer verilmiştir. Yine aynı Kanunun 26. maddesinde “Stajyerlerin yapabileceği işler” düzenlenmiş; bunlar “Stajyerler, avukat yanında staja başladıktan sonra, avukatın yazılı muvafakati ile ve onun gözetimi ve sorumluluğu altında, sulh hukuk mahkemeleri, sulh ceza mahkemeleri ile icra mahkemelerinde avukatın takip ettiği dava ve işlerle ilgili duruşmalara girebilir ve icra müdürlüklerindeki işleri yürütebilirler.” şeklinde sıralanmış ve bu yetkinin staj bitim belgesinin verilmesi veya staj listesinden silinme ile sona ereceği maddenin son fıkrasında belirtilmiştir. İşlerin stajyer veya sekreterle takibi, dava dosyalarının incelenmesi ve dosyadan örnek alma ise, aynı Kanunun 46.maddesinde; avukatın, işlerini kendi sorumluluğu altındaki stajyeri veya yanında çalışan sekreteri eliyle de takip ettirebileceği; avukat veya stajyerin, vekâletname olmaksızın dava ve takip dosyalarını inceleyebileceği, bu inceleme isteğinin ilgililerce yerine getirilmesinin zorunlu olduğu, vekâletname ibraz etmeyen avukata ise dosyadaki kağıt veya belgelerin örneği veya fotokopisinin verilmeyeceği, şeklinde düzenlenmiştir. Öte yandan, 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun “Avukat Katiplerine Ve Stajyerlerine Tebligat” başlıklı 37. maddesi “Celse esnasında kazai merci tarafından sıfatları tesbit edilen avukat katiplerine ve stajyerlerine mütaakip celse gün ve saatinin bildirilmesi avukata tebliğ hükmündedir.” düzenlemesini içermektedir. Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Staj Yönetmeliğinin 19. maddesinde ise stajyerin yapabileceği işler düzenlenmiş; maddede aynen; “Stajyer, avukat yanında staja başladıktan sonra, avukatın yazılı oluru ile onun gözetim ve sorumluluğu altında, sulh hukuk, sulh ceza mahkemeleri ile icra mahkemelerinde avukatın takip ettiği dava ve işlerle ilgili duruşmalara girebilir ve icra müdürlüklerindeki işleri yürütebilir. Bu yetki, staj bitim belgesinin verilmesi veya staj listesinden adının silinmesi ile sona erer. Stajyer, yanında staj yaptığı avukatın yazılı oluru ile dava dosyalarından fotokopi ve benzeri yollarla örnek alabilir. Stajyer ayrıca vekaletname veya yazılı olur olmaksızın, dava ve takip dosyalarını inceleyebilir.” hükmüne yer verilmiştir. Aynı Yönetmeliğin 20.maddesinde de, yanında staj yapılan avukatın, ilk üç ayın bitiminde ve staj süresinin sonunda birer rapor vereceği, son raporun kesin rapor olup, raporlarda stajyerin staja devamı, mesleki ilgisi, meslek ilke ve kurallarına yatkınlığı, katıldığı duruşmalar, yetki belgesi ile yürüttüğü işler, yaptığı araştırmalar ile uygulamalar ve benzeri çalışmaların değerlendirileceği, belirtilmiştir. Görüldüğü üzere, avukat stajyerinin ancak avukatın yazılı oluru ile onun gözetimi ve sorumluluğu altında, sulh hukuk, sulh ceza mahkemeleri ve icra mahkemelerinde avukatın takip ettiği dava ve işlerle ilgili duruşmalara girebileceği ve icra müdürlüklerindeki işleri yürütebileceği kabul edilmiştir. Diğer yandan 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 15. maddesinde; “Avukatlık stajı bir yıldır. Stajın bu kısmında yer alan hükümler uyarınca ilk altı ayı mahkemelerde ve kalan altı ayı da en az beş yıl kıdemi olan (bu beş yıllık kıdem hesabına Kanunun 4 üncü maddesinde yazılı hizmette geçen süreler de dahildir.) bir avukat yanında yapılır…” denilmektedir. Buna göre avukatlık stajı kanuni bir zorunluluk olup, mesleki bilgi ve tecrübeyi kazanmak amacıyla yapılmaktadır. Dolayısıyla avukat ile stajyer avukat arasındaki ilişki iş akdi ya da hizmet akdine dayalı olmayıp kanuni bir ilişkidir. Bu nedenle avukat stajyerinin, Tebligat Kanunu'nu 17. maddesinde sayılan daimi çalışan veya müstahdem sıfatını taşımadığı belirgindir. Bu açıklamalar ışığında, dosya içerisinde gerekçeli kararın stajyer avukata tebliğine ilişkin avukatın yazılı bir oluru bulunmadığı gibi, 02.07.2014 tarihli gerekçeli kararın "çalışan" sıfatıyla stajyer avukat G. K.'a tebliği geçersizdir. Ne var ki, Tebligat Kanununun 32. maddesinde yer alan " tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile muhatabı tebliğe muttali olmus ise muteber sayılır. Muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi addolunur" hükmü gereğince davacı vekilinin tebliğden haberdar olduğunu beyan ettiği 15.09.2014 tarihi itibariyle 22.09.2014 tarihinde yapılan temyiz istemi süresindedir. Belirtilen nedenlerle, davacı vekilinin temyiz isteğinin süresinde olmadığından reddine ilişkin yerel mahkemenin 11.11.2014 tarihli ek kararının bozularak kaldırılmasına oy çokluğu ile karar verilerek ön sorun bu şekilde aşılmış ve davacı vekilinin direnme kararına yönelik temyizinin esastan incelenmesine geçilmiştir. İşin esasının incelenmesine gelince; Uyuşmazlığın çözümü için ilgili yasal düzenlemelerin değerlendirilmesinde yarar vardır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun “Evlilik birliğinin sarsılması” başlıklı 166/I-II. maddesi; “Evlilik birliği, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olursa, eşlerden her biri boşanma davası açabilir. Yukarıdaki fıkrada belirtilen hallerde, davacının kusuru daha ağır ise, davalının açılan davaya itiraz hakkı vardır. Bununla beraber bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir” hükmünü içermektedir. Anılan maddenin birinci fıkrası gereğince evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle boşanmaya karar verilebilmesi için başlıca iki şartın gerçekleşmiş olması gerekmektedir. İlki, evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olması, diğeri ise ortak hayatın çekilmez hâle gelmiş bulunmasıdır. Genel boşanma sebeplerini düzenleyen ve yukarıya alınan madde hükmü somutlaştırılmamış veya ayrıntıları ile belirtilmemiş bir çok konuda evlilik birliğinin sarsılıp sarsılmadığı noktasında hâkime taktir hakkı tanımıştır. Söz konusu hüküm uyarınca evlilik birliği, eşler arasında ortak hayatı çekilmez duruma sokacak derecede temelinden sarsılmış olduğu taktirde, eşlerden her biri kural olarak boşanma davası açabilir ise de, Yargıtay bu hükmü tam kusurlu eşin dava açamayacağı şeklinde yorumlamaktadır. Nitekim benzer ilkeye HGK’nın 04.12.2015 tarihli ve 2014/2-594 E., 2795 K. sayılı kararında da değinilmiştir. Evlilik birliğinin ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenemeyecek derecede temelinden sarsılmış olması durumunda, davacının kusuru daha ağır ise davalının açılan davaya itiraz hakkı bulunmaktadır (TMK m. l66/II). Bu düzenlemeyle davalıya bu yolla bir itiraz hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu hakkın kötüye kullanılmasının yaptırımı da aynı hükümde belirtilmiştir. Gerçekten, TMK. m. l66/II son cümleye göre itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilir. Hemen belirtilmelidir ki, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 255. maddesi uyarınca aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır. Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı (kadın) tanığı olarak dinlenen …, "annesinin evlilikte yıllarca dayak yediğini ama katlandığını, son bir kaç olayın adliyeye yansıdığını", diğer tanık … ise, "davalının devamlı suretle eşini küçümsediğini ve eşini evde istemediğini" beyan etmiştir. Dosyada tanıkların olmayan vakıaları olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu bulunmamaktadır. Diğer yandan, 09.04.2011 tarihli olayda Karacabey Sulh Ceza Mahkemesi'nin 22.06.2011 tarih ve 2011/297 E., 2011/884 K. sayılı kararı ile eşler arasından çıkan kavgada tarafların karşılıklı olarak birbirlerine fiziksel şiddet uyguladıkları, bu olay nedeniyle yargılanıp ceza aldıkları, verilen mahkumiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, kararın kesinleştiği ve tarafların bu olay sonrası bir araya gelmedikleri anlaşılmıştır. Bu durumda, adı geçen tanık beyanları ve ceza dosyası birlikte değerlendirildiğinde, davalı erkeğin boşanmaya sebebiyet verecek nitelikte kusurlu olduğu anlaşıldığından davacı kadının boşanma davasının kabulü gerekmektedir. O hâlde, aynı hususlara işaret eden ve Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin davacı vekilinin temyiz isteğinin reddine ilişkin 11.11.2014 tarihli ek kararının oy çokluğu ile bozularak kaldırılmasına, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde peşin temyiz harcının yatırana iadesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak 07.02.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi
  15. Anayasa Mahkemesi (AYM), 1999’da Bayrampaşa Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çıkan çatışma sonrası yedi kişinin hayatını kaybetmesine ilişkin bir başvuruda hak ihlali kararı verdi. KARARIN TAM METNİ Cezaevinde 20 Eylül 1999’da Alaattin Çakıcı’nın yeğeni Kenan Ali Gürsel, Hakan Çillioğlu tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetmiş, ardından cezaevinde çıkan çatışmada ise yedi kişi ölürken, üç kişi de yaralanmıştı. Hayatını kaybedenlerden E.Y.Ö.’nün akrabası B. Ö. ile üç kişi, 25 Şubat 2015’te AYM’ye başvurarak kamunun yeterince önlem alınmaması nedeniyle cezaevinde çatışma çıktığını, tam yargı davasının reddedildiğini ve etkili ceza soruşturması yürütülmediğini iddia etti. Başvuru yapanlar, yaşam hakkının ihlal edildiğini öne sürdü. ‘Sorumluluk idarede’ AYM ise Anayasa’nın 17’nci maddesinde güvenceye alınan yaşam hakkının usul ve maddi boyutunun ihlal edildiğine karar verdi. Kararda E.Y.Ö.’nün devlet kontrolündeyken öldürüldüğü belirtilerek, ‘suç örgütü üyelerinin cezaevine ateşli silah, kesici-delici alet, cep telefonu ve uyuşturucu madde sokabildiği göz önüne alındığında’ idarenin yaşam hakkını korumaya yönelik tedbir almadığı ifade edildi. Mahkeme, yaşam hakkının ihlal edilmesi nedeniyle toplamda 36 bin 600 liralık manevi tazminatın başvuruculara eşit şekilde ödenmesine hükmetti.
  16. Hukuk Genel Kurulu, daha önceden yetkisizlik kararı sebebiyle HMK'nın 331/2. madde düzenlemesi gözetildiğinde yetkili mahkemede devam eden davada, davalı yararına vekalet ücreti takdirine gerek olup olmadığı noktasındaki uyuşmazlığa yönelik yenilikçi ancak tartışmalı bir karara imza attı. Hukuk Genel Kurulu 2017/3004 E. , 2019/217 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi sıfatıyla)Taraflar arasında görülen “yabancı mahkeme ilamının tanınması" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Vakfıkebir Asliye Hukuk Mahkemesince (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) davanın kabulüne dair verilen 19.02.2015 tarih ve 2014/780 E., 2015/118 K. sayılı kararın davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 28.05.2015 tarih ve 2015/8903 E., 2015/11001 K. sayılı kararı ile onanmasına karar verilmiş; davalı vekilinin karar düzeltme talebi sonrasında aynı Dairenin 09.11.2015 tarih ve 2015/20180 E., 2015/20613 K. sayılı kararı ile; "…1-Temyiz ilamında yer alan açıklamalara göre davalı kocanın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan karar düzeltme isteği yersizdir.2- Davacı tarafından açılan yabancı boşanma ilamının tanınmasına ilişkin davada davalı tarafından yetki itirazında (...m.19) bulunulmuş ve süresi içinde yapılan yetki itirazı uyarınca Espiye Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi sıfatıyla) Mahkemesi’nce yetkisizlik kararı verilmiştir. Espiye Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi sıfatıyla) Mahkemesi’nin 14.10.2014 tarihli yetkisizlik kararında, yargılama giderleri ve sair hususlar hakkında yetkili mahkemece değerlendirme yapılmasına karar verilmiştir. Davalı tarafın itirazı üzerine mahkemece yetkisizlik kararı verilip, yargılamaya yetkili mahkemede devam edilmiş ve davanın kabulü yönünde hüküm kurulmuştur Karar tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri kanununun 331/2. maddesi "görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi halinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder" hükmünü taşımaktadır. Bu durumda; davalı yararına karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlı Asgari Ücret Tarifesi uyarınca yetkisizlik kararına bağlı olarak vekalet ücreti takdir edilmesi gerekirken sadece davanın kabulü nedeniyle davacı yararına tek vekalet ücretine hükmedilmesi doğru görülmemiştir. Hüküm bu sebeple bozulması gerekirken, onanmış olmakla, davalının bu yöne ilişkin karar düzeltme talebinin kabulüne, Dairemizin onama kararının kaldırılmasına, mahalli mahkeme kararının açıklanan sebeple bozulmasına karar vermek gerekmiştir..."gerekçesiyle oy çokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:Dava, yabancı mahkeme boşanma kararının tanınması istemine ilişkindir.Davacı vekili, müvekkili ile davalının Almanya Krefeld Yerel Mahkemesi'nin kararı ile boşandıklarını, bu boşanma kararının 14.02.2014 tarihinde kesinleştiğini, yabancı mahkeme kararının tanınmasına karar verilmesini talep etmiştir.Davalı vekili, müvekkilinin yabancı mahkemede savunma hakkını kullanamadığını, davacının müvekkilini aldattığını, kamu düzenini ilgilendiren durumlarda tanıma ve tenfiz talebinin reddedileceğini, ayrıca davanın yetkili mahkemede açılmadığını belirterek yetkisizlik kararı verilmesini talep etmiştir.Aile Mahkemesi Sıfatıyla Espiye Asliye Hukuk Mahkemesince, davalının yetkisizlik itirazı kabul edilerek dava dilekçesinin yetki yönünden reddine, mahkemenin yetkisizliğine, yargılama giderleri ve sair hususların yetkili mahkemece ele alınmasına karar verilmiş, davacı vekilinin talebi üzerine kararın kesinleşmesini takiben dosya Vakfıkebir Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiştir.Mahkemece (Vakfıkebir Asliye Hukuk Mahkemesi); MÖHUK 52., 53., 54. ve devamı maddelerine uygun yabancı mahkeme boşanma kararının tanınmasına, davacı yararına 1500,00TL vekalet ücreti takdirine ve yargılama giderlerinin davalıdan tahsiline karar verilmiştir.Davalı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece önce onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme talebi sonrasında ise yukarıda başlık kısmında açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur.Yerel mahkemece, yargılama giderlerinden sorumluluğu düzenleyen 6100 Sayılı HMK'nın 326. maddesi ve esastan sonuçlanmayan davada yargılama giderlerini düzenleyen 331.maddesi gereğince, ara karar mahiyetinde olup nihai bir çözüm olmayan, süresinde ileri sürülen kabul görmüş bir yetki itirazı ile mahkemeyi kendi ikametgahına getirmekle usuli bir kazanım elde eden davalı yararına vekalet ücreti takdir edilmesini gerektirecek açık bir düzenleme bulunmadığından önceki kararda direnilmiştir.Direnme kararını davalı vekili temyiz etmektedir.Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, daha önceden (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) Espiye Asliye Hukuk Mahkemesince verilen yetkisizlik kararı sebebiyle HMK'nın 331/2. madde düzenlemesi gözetildiğinde yetkili mahkemede devam edilen davada, davalı yararına vekalet ücreti takdirine gerek olup olmadığı noktasındadır.Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “yargılama giderleri” ve “vekâlet ücreti” hakkındaki yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır: Genel olarak yargılama giderleri, bir davanın açılması, uyuşmazlığın esasını çözmeye yönelik belli bazı işlemlerin yapılması ve sonuçlandırılması için ödenmesi gereken paradır.Yargılama giderlerinin kapsamı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 323. (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 423.) maddesinde açıklanmıştır.Anılan maddede yargılama giderleri: “Celse, karar ve ilam harçları; dava nedeniyle yapılan tebliğ ve posta giderleri; dosya ve sair evrak giderleri; geçici hukuki koruma tedbirleri ve protesto, ihbar, ihtarname ve vekâletname düzenlemesine ilişkin giderler; keşif giderleri; tanık ve bilirkişiye ödenen ücret ve giderler; resmî dairelerden alınan belgeler için ödenen harç, vergi, ücret ve sair giderler; vekil ile takip edilmeyen davalarda tarafların hazır bulundukları günlere ait gündelik, seyahat ve konaklama giderlerine karşılık hakimin takdir edeceği miktar; vekili bulunduğu halde mahkemece bizzat dinlenmek, isticvap edilmek veya yemin etmek üzere çağrılan taraf için takdir edilecek gündelik, yol ve konaklama giderleri; vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücreti (ğ bendi); yargılama sırasında yapılan diğer giderler” şeklinde sıralanmıştır. 29.05.1957 tarih ve 1957/4 E. 1957/16 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da açıklandığı üzere, yargılama giderleri hakkında karar verilmesi için tarafların dilekçe veya savunmalarında yargılama giderlerinin karşı tarafa yükletilmesini talep etmelerine gerek yoktur. Mahkeme, istem olmasa bile yargılama giderlerine, her iki taraf için olmak üzere, kendiliğinden (resen) hükmetmeli ve hangi tarafın yargılama giderlerini ödemekle yükümlü olacağını kararında açıkça göstermelidir.Davada yargılama giderleri davanın taraflarına yükletilebilir. Davanın tarafları dışında üçüncü bir kişiye yargılama giderlerinin yüklenmesi istisnalar dışında söz konusu olmaz. 6100 sayılı HMK'nın “Yargılama giderlerinden sorumluluk” başlıklı 326. maddesinde ise “(1) Kanunda yazılı hâller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verilir.(2) Davada iki taraftan her biri kısmen haklı çıkarsa, mahkeme, yargılama giderlerini tarafların haklılık oranına göre paylaştırır.(3) Aleyhine hüküm verilenler birden fazla ise mahkeme yargılama giderlerini, bunlar arasında paylaştırabileceği gibi, müteselsilen sorumlu tutulmalarına da karar verebilir” hükmüne yer verilmiştir.Yukarıda belirtilen düzenleme uyarınca, yargılama giderleri kural olarak, davada haksız çıkan yani aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilir (HUMK m. 417, HMK m. 326).Bu yargılama giderleri hem davayı kazanan tarafça daha önce peşin olarak ödenen hem de dava sonunda ödenmesi gereken harç ve masraflar ile yargılama gideri olan vekâlet ücretidir. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, vekâlet ücreti de bir yargılama gideridir. (HUMK m. 423/6, HMK m. 323/ğ) Davada haklı çıkan taraf kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise vekâlet ücreti diğer yargılama giderleri gibi haksız çıkan taraftan alınarak haklı çıkan tarafa verilir.Yargılama harç ve giderlerinin davada haksız çıkmış olan tarafa yükletilmesine ilişkin ana kuralın bazı istisnaları vardır.Davada haklı çıkmış (lehine hüküm verilmiş olan) taraf için, aşağıdaki hâllerden biri söz konusu ise, (davayı kazanmış olmasına rağmen) karar ve ilam harcı dışında kalan yargılama giderlerinin tamamını veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir (HMK m. 327):a-Gereksiz yere davanın uzamasına sebep olmak, b-Gereksiz yere gider yapılmasına sebebiyet vermiş olmakBu durumda, bazı kötü niyetli ve yanıltıcı davranışların gerçekleşmesi durumunda davayı kazanan tarafın yargılama giderlerinin tümü veya bir bölümünden sorumlu tutulması da mümkündür. Gereksiz yere davanın uzamasına veya gider yapılmasına sebebiyet vermiş olan taraf, lehine karar verilmiş olsa dahi, karar ve ilam harcı dışında kalan yargılama giderlerinin tamamı veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilir (Pekcanıtez, Hakan/ Atalay, Oğuz/ Özekes, Muhammet: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2015, s.605).Bir kişi, davada sıfatı olmadığı hâlde, davacıyı, davalı sıfatı kendine aitmiş gibi yanıltıp, kendisine karşı dava açılmasına sebebiyet verirse, davanın sıfat yokluğu nedeniyle reddi hâlinde, davalı yararına yargılama giderine hükmedilmez (HMK m.327/2).Ayrıca, davada haksız çıkılmış olup olmadığına bakılmaksızın kanunun yargılama giderlerinin kime ait olacağını belirlediği hâller de vardır (HMK m. 101, m. 253 gibi).Görüldüğü üzere yargılama harç ve giderlerinden sorumluluk ancak davanın bitiminde söz konusu olur. Dolayısıyla kural olarak ancak esasa ilişkin nihai kararlarla birlikte yargılama harç ve giderlerine hükmolunur. Ancak istisnai olarak usule ilişkin nihai kararlarda da dava sona eriyor ise, dosya başka bir mahkemeye gönderilmiyorsa, derdestlik nedeniyle davanın usulden reddi durumunda olduğu gibi, yargılama giderlerine hükmedilmelidir (Pekcanıtez/Atalay/Özekes, s. 606; (Kuru, B./Arslan, R./Yılmaz, E.: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 24. Bası, Ankara 2013, s:702, 703).Bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığın temeli olan 6100 sayılı HMK'nın 331. maddesinin 2. fıkrasının değerlendirilmesi gerekmektedir.Sözü edilen fıkra uyarınca; "görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararlarından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi halinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder. Görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise talep üzerine davanın açıldığı mahkeme dosya üzerinden bu durumu tespit ile davacıyı yargılama giderlerini ödemeye mahkûm eder".Söz konusu hüküm, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda (HMUK) yer almayan, 6100 sayılı HMK'nın getirdiği bir yenilik olarak karşımıza çıkmaktadır.Hemen belirtilmelidir ki, 1086 Sayılı HMUK'un yürürlükte olduğu dönemde Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 25.04.1945 tarih ve 1943/21 E., 1945/9 K. sayılı İçtihadı Birleştirme kararı gereğince "yargılama masraflarıyla avukatlık ücretine dair olan istemlerin görevsizlik yahut yetkisizlik kararı veren mahkemece hüküm altına alınmasının gerekli olduğu" belirtildiğinden uygulamada görevsiz veya yetkisiz mahkemece harca, yargılama giderlerine ve vekille temsil edildiği taktirde davalı/davalılar lehine vekâlet ücretine hükmedilmesinin yasal zorunluluk olduğu kabul edilmekteydi. 6100 Sayılı HMK'nın yürürlük tarihinden sonra ise "Esastan Sonuçlanmayan Davada Yargılama Gideri" başlığı altında düzenlenen HMK'nın 331. maddesinin 2. fıkrası ile yargılamanın tekliği esası benimsenmiş ve görevsiz/yetkisiz mahkemece yargılama giderlerine hükmedilmeyeceği kabul edilmiştir.Şöyle ki, görevsizlik ya da yetkisizlik hâlinde verilecek karar "usulden ret" kararıdır (HMK m.115/2). Diğer bir anlatımla görevsizlik ve yetkisizlik kararları ile mahkeme davadan elini çekmiş olsa da söz konusu kararlar davanın esasını çözmeyip, davacı bu kararların kesinleşmesinden itibaren iki hafta içinde görevli veya yetkili mahkemeye başvurarak davaya kaldığı yerden devam olunmasını sağlayabilmektedir (HMK m. 20). Ne var ki HMK'nın 331/2. maddesi ile görevli ve yetkili mahkemede yargılamaya devam edilmesi hâlinde ilk kararı veren mahkemedeki yargılama için ayrıca bir yargılama gideri ve vekâlet ücretine hükmolunması gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü usule ilişkin nihai kararla davanın esası hakkında herhangi bir karar verilmediğinden davanın sonunda hangi tarafın haklı, hangi tarafın haksız olduğu tespit edilemez. Ancak "yargılama giderlerinin, kural olarak aleyhine hüküm verilen tarafa yükletilmesi" gerektiğine ilişkin HMK'nın 326. maddesi ve "yargılama giderlerine, mahkemece resen hükmedileceği; yargılama gideri, tutarı, hangi tarafa ve hangi oranda yükletildiği ve dökümünün hüküm altında gösterileceği; hükümden sonraki yargılama giderlerini hangi tarafın ödeyeceği, miktarı ve dökümü ile bu giderlerin hangi tarafa yükletileceğinin, mahkemece ilamın altına yazılması" gerektiğine ilişkin HMK'nın 332. maddesi hükümleri birlikte değerlendirildiğinde henüz yargılamayı sona erdirmeyen görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararları üzerine yetkili mahkemede davaya devam edildiği hâllerde uyuşmazlığın esası hakkında verilecek nihai kararda haklılık durumuna göre yargılama giderlerinin hüküm altına alınması yerinde olacaktır.İlgili maddenin gerekçesinde de; 1086 sayılı HMUK'da bu konuda açık bir düzenleme bulunmaması sebebiyle yerel mahkemeler ile Yargıtay'ın birbirinden farklı kararlar verdiği ve uygulamada yaşanan bu karışıklığın önlenmesi bakımından maddenin ikinci fıkrasında "görevsizlik, yetkisizlik ve gönderme kararlarından sonra, dosyanın gönderildiği mahkemede dava görülmeye başlanmış ise yargılama giderlerine davayı gören ikinci mahkemece hükmedileceği" hususunun düzenlendiği ifade edilmiştir.Öte yandan, görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmemiş ise talep üzerine davanın açıldığı mahkemenin dosya üzerinden bu durumu tespit ederek davacıyı yargılama giderlerini ödemeye mahkûm edeceği de maddede belirtilen diğer bir husustur.Somut olayda da; Aile Mahkemesi Sıfatıyla Espiye Asliye Hukuk Mahkemesince 14.10.2014 tarihinde yetkisizlik kararı verilmiş, HMK'nın 331/2. maddesine uygun olarak "yargılama giderleri ve sair hususların yetkili mahkemece ele alınmasına" karar verilmiştir. Davacının süresinde başvurusu üzerine yetkili mahkemede davaya devam edilmiş ve dava esastan kabul edilmiştir. Davanın kabulü ile davacı lehine vekâlet ücretine ve haksız çıkan taraf olan davalı aleyhine yargılama giderlerine hükmolunmuştur. Yukarıda yapılan açıklamalar dikkate alındığında yetkili mahkemede devam eden davada, "kabul görmüş bir yetki itirazının varlığı" dikkate alınarak davalı lehine ayrıca bir yargılama giderlerine hükmedilmeyeceğine ilişkin direnme gerekçesi yerindedir.Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, görevsizlik ya da yetkisizlik kararı verilmesini sağlayan, diğer bir anlatımla ilk davada haklılığını kanıtlayan taraf lehine yargılama giderlerine hükmedilmesi gerektiği, HMK'nın 331/2. maddesi ile ikili bir ayrıma gidildiği, yetkili mahkemede davaya devam edilmesi hâlinde o mahkemede, devam edilmemişse kararı veren mahkemede yargılama giderlerine hükmedileceği, bu sebeple Özel Daire bozma kararının yerinde olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. O hâlde, usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 28.02.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Dava, yabancı mahkeme boşanma ilâmının tanınmasına ilişkindir.Yerel Mahkemece öncelikle yetkisizlik kararı verilmiş, talep üzerine dosya yetkili mahkemeye gönderilmiştir.Yetkili mahkemece, yetkisizlik kararı nedeniyle davalı yararına vekâlet ücretine hükmedilmemiş, bu husus karar düzeltme isteği üzerine Özel Dairece bozma sebebi yapılmış, Yerel Mahkemece önceki kararında ısrar edilmiştir.Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilmesi halinde dosya yetkili veya görevli mahkemeye gönderilmişse yapılan yargılama sonunda yetkisizlik veya görevsizlik kararı nedeniyle davalı yararına vekâlet ücretine hükmedilip edilmeyeceği hususudur.Bilindiği üzere 6100 sayılı HMK'nın 331/2. maddesi bu hususu düzenlemiştir.Maddenin başlığı “Esastan sonuçlanmayan davada yargılama gideri”dir. “Görevsizlik, yetkisizlik veya gönderme kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi halinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmeder...” madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere “o mahkeme” nin hükmedeceği yargılama gideri, yetkisiz veya görevsiz mahkemenin hüküm altına almadığı yargılama gideridir. Yetkili veya görevli mahkemenin yaptığı yargılama giderlerinin “aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar...” verileceği aynı yasanın 326/1.maddesinde düzenlenmiştir. Yasa koyucunun beş madde önce düzenlediği bir hususu yeniden düzenlemesi abesle iştigaldir. Yasa koyucu abesle iştigal etmez. 331/2 maddenin gerekçesine baktığımızda, 1086 sayılı HUMK yürürlükte olduğu dönemde yetkisizlik ve görevsizlik kararları üzerine bazı mahkemelerce bu kararların hüküm fıkrasında, bazı mahkemelerce de esasa ilişkin sorunu çözen mahkeme kararında bu yargılama giderlerinin hüküm altına alınması nedeniyle bu çelişkili uygulamanın giderilmesi amacıyla söz konusu düzenlemenin getirildiği anlaşılmaktadır.Diğer yandan, yetkisizlik veya görevsizlik kararı üzerine talep edilmemesi nedeniyle dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmemesi halinde, yargılama giderlerinden olan vekâlet ücreti hüküm altına alınırken, aynı dosyanın bir dilekçeyle ilgili mahkemeye gönderilmesi halinde vekâlet ücretine hükmedilmemesi yargı önünde eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır. Ayrıca dava açarken gerekli dikkat ve özeni göstermeyen, yargının iş yükünün artmasına, davalının savunmasının zorlaştırılmasına sebep olunmasının da bir müeyyidesi olmalıdır.Görevsizlik ve yetkisizlik kararı nedeniyle takdir edilecek vekâlet ücreti Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 7. maddesinde düzenlenmiş, “Görevsizlik veya yetkisizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddine,...tarifede yazılı ücretin yarısına... tamamına hükmolunur...” dedikten sonra “Kanunlar gereği gönderme, yeni mahkemeler kurulması, iş bölümü itirazı nedeniyle verilen tüm gönderme kararları nedeniyle görevsizlik, gönderme veya yetkisizlik kararı verilmesi durumunda avukatlık ücretine hükmedilmez.” demektedir. Yani bu maddede görevsizlik ve yetkisizlik kararı nedeniyle vekâlet ücretine hükmedileceği hüküm altına alınırken istisnaları da sayılmıştır. Eğer HMK 20. maddesi veya 331/2 maddesi gereğince vekâlet ücreti takdiri kabul edilmeseydi açıkça istisnalar içinde bunun da sayılması gerekirdi. Mevcut yasal düzenlemeler yürürlükte kaldığı sürece bu tür kararlarda vekâlet ücretinin hüküm altına alınacağı sonucuna ulaşılmaktadır. Ne zaman ki yasa değişti, uygulayıcı olan hakim bu değişikliğe uygun olarak hüküm kurmak zorundadır.Sonuç itibariyle, yasa koyucu 331/2. maddeyi koyarken 1086 sayılı yasa döneminde hüküm altına alınan vekâlet ücretini kaldırmamış, ancak hangi mahkemece hüküm altına alınacağını düzenlemiştir. Bu nedenle Özel Dairenin bozma kararının doğru olduğu, yerel mahkeme kararının bozulması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun onama görüşüne katılmıyorum.
  17. 3621 Sayılı Kıyı Kanunu'na 7162 Sayılı Kanunun 7. maddesi ile eklenen hüküm ve ekli cetveller ile Candarlı Limanı, Rize İyidere Lojistik Merkez Limanı, Rize Dolgu Alanı ve Bitlis-Ahlat'taki Van Gölü Kıyısında bulunan alanlarda yapılaşma yolunu açan düzenleme, Anayasa Mahkemesi'nin 26.06.2019 tarihinde verdiği hüküm ile Anayasa'ya aykırı bulundu ve iptal edildi. Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararı, Resmi Gazete'nin 24.07.2019 tarihli sayısında yayınlandı. Anayasa Mahkemesi'nin konu ile ilgili gerekçeli kararına BURADAN ulaşabilirsiniz!
  18. Davacı hakkında düzenlenen disiplin soruşturması raporunda, davacının hizmet dışındaki özel hayata ilişkin davranışlarının eleştirildiği, ancak bu özel ilişkisinin çalışma düzenine ve kamu hizmetine olumsuz yansımaları olduğuna dair bir tespit ve değerlendirme yapılmadığı, raporun tamamen davacının özel hayatı kapsamındaki davranış ve ilişkileriyle ilgili olduğu anlaşılmış olup, sadece özel yaşama ait eylemler gerekçe gösterilerek verilen disiplin cezasında hukuka uyarlık bulunmamaktadır. TEMYİZ EDEN (DAVACI) : M. T VEKİLİ : Av. Savaş Kılıç - Antalya KARŞI TARAF (DAVALI) : Ağrı Valiliği/AĞRI İSTEMİN KONUSU : Erzurum 2. İdare Mahkemesinin 31/12/2013 tarih ve E:2013/997, K:2013/1273 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. YARGILAMA SÜRECİ :Dava konusu istem: Polis memuru olan davacının, Ağrı İl Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube Müdürlüğü emrinde görev yaptığı dönemde "hizmet dışında resmi sıfatının gerektirdiği saygınlığı ve güven duygusunu sarsacak eylem ve davranışlarda bulunmak" suçunu işlediğinden bahisle, Emniyet Teşkilatı Disiplin Tüzüğü'nün 6/B-5. ve 15. maddeleri uyarınca "10 günlük aylık kesimi" cezası ile cezalandırılmasına ilişkin 16/07/2013 tarih ve 2013/24 sayılı Ağrı Valiliği İl Polis Disiplin Kurulu kararının iptali istenilmiştir. İlk Derece Mahkemesi kararının özeti: Erzurum 2. İdare Mahkemesince verilen 31/12/2013 tarih ve E:2013/997, K:2013/1273 sayılı kararda; soruşturma raporu ve eklerinin incelenmesinden, davacının evli ve iki çocuklu bir başka polis memuru ile evlilik dışı ilişki yaşadığı hususunun, gerek davacının kendi beyanı, gerekse soruşturma kapsamında alınan diğer ifadeler uyarınca sabit olduğu, bu durumda, söz konusu ilişkisi ile hizmet dışında resmi sıfatının gerektirdiği saygınlığı ve güven duygusunu sarsacak eylem ve davranışlarda bulunmak fiilini işlediği anlaşılan davacının anılan fiili nedeniyle 10 günlük aylık kesimi cezasıyla cezalandırılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. TEMYİZ EDENİN İDDİALARI: Davacı tarafından; evli ve 2 çocuk babası olan bir polis memuru ile duygusal ilişki yaşamasının yalnızca kendi özel hayatını ilgilendirdiği, disiplin cezası verilmesine dayanak teşkil eden bir eyleminin bulunmadığı ileri sürülmektedir. KARŞI TARAFIN SAVUNMASI : Davalı idare tarafından; davacının yasak ilişki kurması kendi özel hayatını ilgilendirse de, bu davranışından, ilişki kurduğu kişinin eşi ve çocuklarının zarar görmesi ihtimalinin bulunduğu belirtilmektedr. Ayrıca davacının resmi üniforma ile görev yapan bir emniyet teşkilatı mensubu olması nedeniyle, anılan eyleminin toplumda hoş karşılanmayacağı ve resmi sıfatın saygınlığını sarsması nedeniyle disiplin açısından da suç teşkil ettiği ileri sürülmektedir. Bu nedenle dava konusu işlemde hukuka ve mevzuata aykırı bir husus bulunmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. DANIŞTAY TETKİK HÂKİMİ'NİN DÜŞÜNCESİ : Her ne kadar davacının ve ifadesi alınan başka kişilerin beyanlarından yola çıkılarak İdare Mahkemesince eylemin sübut bulduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmişse de, resmi üniforma ile gerçekleştirilen bir eylemin mevcut olmadığı, davacının ikrar ettiği eyleminin ise kendi özel hayatını ilgilendirdiğinden bahisle İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Beşinci Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: İNCELEME VE GEREKÇE: MADDİ OLAY : Davacı, Ağrı İl Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube Müdürlüğü emrinde polis memuru olarak görev yapmaktadır. 17/01/2013 ve 19/02/2013 tarihlerinde BİMER'e yapılan; "davacının pek çok erkekle ilişkisi bulunduğu, okul zamanından beri erkeklerle evlilik dışı ilişkiler yaşadığı ve halen de kendisinden yaşça büyük, evli ve 2 çocuk babası bir polis memuruyla evlilik dışı ilişki sürdürdüğü" yolundaki şikayet neticesinde davacı hakkında disiplin soruşturması başlatılmıştır. Ağrı Valiliği İl Polis Disiplin Kurulunca, yasak ilişki kurmak her ne kadar davacının özel hayatını ilgilendirse de, bu davranışından T.Ö.'nün eşi ve çocuklarının da etkilenebilecek olması ve bu ilişkinin resmi üniformaya yakışmayacak davranışlardan olması sebebiyle evlilik dışı ilişki kurmak suretiyle hizmet dışında resmi sıfatının gerektirdiği saygınlığı ve güven duygusunu sarsacak eylem ve davranışlarda bulunduğundan bahisle, davacıya Emniyet Teşkilatı Disiplin Tüzüğü'nün 6/B-5. ve 15. maddeleri uyarınca "10 günlük aylık kesimi" cezası verilmiştir. Bunun üzerine temyizen incelenen dava açılmıştır. İLGİLİ MEVZUAT: Emniyet Teşkilatı Disiplin Tüzüğünün 6/B-5. maddesinde, "hizmet dışında resmi sıfatın gerektirdiği saygınlığı ve güven duygusunu sarsacak eylem ve davranışta bulunmak" fiili 6 ay kısa süreli durdurma cezasını gerektiren eylem, işlem, tutum ve davranışlar arasında sayılmıştır.Aynı Tüzüğün 15. maddesinde ise, "Kararın verildiği güne kadar geçmiş hizmetleri olumlu ve sicilleri iyi olan memurlara Tüzükte gösterilen cezanın bir derece aşağısı uygulanabilir."kuralı yer almıştır. HUKUKİ DEĞERLENDİRME: Soruşturma kapsamında alınan ifadelerle, davacı hakkında BİMER'e şikayet eden şahısların davacının abisi ve ablası olduğu anlaşılmış ve kardeşleri olan davacıyı defalarca uyarmalarına rağmen kendilerini dinlemediğini, kendisine zarar veren evlilik dışı bir ilişki sürdürdüğünü, polis memuru olmadan önce, okul zamanı da erkeklerle çok samimi olduğunu ve disiplin cezası aldığını, kardeşlerini bu ilişkiden vazgeçiremedikleri için şikayet yoluna başvurduklarını beyan etmişlerdir.Davacı soruşturmacıya verdiği ifade ile, Giresun İl Emniyet Müdürlüğü emrinde polis memuru olarak görev yaptığı sırada birlikte çalıştığı, evli ve 2 çocuk babası T.Ö. ile bir ilişkisinin bulunduğunu, ancak ailesinin karşı çıkması neticesinde bu ilişkiyi Ağrı İl Emniyet Müdürlüğü emrine atandıktan sonra sonlandırdığını beyan etmiştir. T.Ö. verdiği ifadesinde; davacı ile birlikte vakit geçirdiklerini, ama ilişkileri olmadığını belirtmiş, T.Ö.'nün eşi N.Ö.ise davacı ve T.Ö. arasındaki ilişkiyi doğrulamıştır. İdare Mahkemesince, davacının evli ve iki çocuklu bir başka polis memuru ile evlilik dışı ilişki yaşadığı hususunun söz konusu ifadelerden anlaşıldığı ve davacının anılan ilişkisinin, hizmet dışında resmi sıfatının gerektirdiği saygınlığı ve güven duygusunu sarsacak eylem ve davranışlarda bulunmak fiili kapsamına girdiği bu eylemin karşılığı verilen disiplin cezasının hukuka uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Anayasa'nın 20. maddesinde, herkesin özel hayatına saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu ve özel hayatın gizliliğine dokunulamayacağı belirtilmekte olup, bu düzenlemede yer verilen özel hayatın gizliliği hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan hakka karşılık gelmektedir. Bireyin mahremiyet alanının ve bu alanda cereyan eden eylem ve davranışlarının da kişinin özel yaşamı kapsamında olduğu açıktır.Bu bağlamda, disiplin kurallarının temel olarak idarenin iç düzeninin korunması fonksiyonunu üstlendiği göz önüne alındığında, kamu görevlilerinin hizmet dışındaki fiillerinin memur disiplin hukukunun alanına girmesi için, bu içdüzeni bozan, kamu hizmetinin iyi ve düzenli şekilde sunulmasını olumsuz şekilde etkileyen bir yönünün bulunması gerekmektedir.Yukarıda yer verilen Anayasa'nın 20. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesiyle koruma altına alınan hak ve özgürlüklerden yararlanılması bakımından herkesin eşit olduğu ve hiç bir ayrım gözetilemeyeceği dikkate alındığında, davacının kamu görevlisi olmasının, özel hayatına saygı gösterilmesi ve özel hayatın gizliliğine dokunulmaması gibi söz konusu hak ve özgürlüklerden yararlanma hakkını sınırlandırmayacağı açıktır. Bu durumda, davacı hakkında düzenlenen disiplin soruşturması raporunda, davacının hizmet dışındaki özel hayata ilişkin davranışlarının eleştirildiği, ancak bu özel ilişkisinin çalışma düzenine ve kamu hizmetine olumsuz yansımaları olduğuna dair bir tespit ve değerlendirme yapılmadığı, raporun tamamen davacının özel hayatı kapsamındaki davranış ve ilişkileriyle ilgili olduğu anlaşılmış olup, sadece özel yaşama ait eylemler gerekçe gösterilerek verilen disiplin cezasında hukuka uyarlık, davanın reddi yönündeki İdare Mahkemesi kararında ise hukuki isabet bulunmamaktadır. KARAR SONUCU :Açıklanan nedenlerle; 1.2577 sayılı Kanun’un 49.maddesine uygun bulunan davacının temyiz isteminin kabulüne , 2.Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddine ilişkin Temyize konu Erzurum 2. İdare Mahkemesinin 31/12/2013 tarih ve E:...., K:..... sayılı kararının BOZULMASINA, 3. Yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine, 4. 2577 sayılı Kanun'un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (onbeş) gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 06/02/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
  19. İcra borcunun İİK 89/1 maddesi uyarınca haciz ihbarnamesi gönderilen üçüncü kişi tarafından ödenmiş olması, borçlunun haczedilmezliğe ilişkin şikayet hakkını ortadan kaldırmaz. T.C YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2017/ 1857 Karar: 2018 / 90 Karar Tarihi: 24.01.2018 Taraflar arasındaki “haczedilmezlik şikayeti” talebinden dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 6. İcra (Hukuk) Mahkemesince şikayetin reddine dair verilen 21.05.2014 gün ve 2014/200 E., 2014/486 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin şikayetçi borçlu ... vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 29.09.2014 gün ve 2014/17182 E., 2014/17416 K. sayılı kararı ile, "…Şikayet eden borçlu Belediye vekili İcra Mahkemesi'ne başvurusunda; kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan ilama dayalı başlatılan icra takibinde, İstanbul Valiliği Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü'ne gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesi işleminin yasaya aykırı olduğunu 4706 sayılı Kanun'un 5. maddesinin 5. ve 9. fıkra hükümlerine göre Hazine tarafından satılan taşınmazlardan Belediye adına %10 pay ayrılarak belediye'ye ödenmek üzere emanet hesaplarında tutulan 775 sayılı Gecekondu Yasası'na göre kullanılmak üzere fon hesabına aktarılması gereken 5779 sayılı Kanun'un 7. maddesi hükmü ile vergi hükmünde olan alacakların, 5393 sayılı Kanun'un 15. maddesine göre haczedilemeyeceğini ileri sürerek dosyadaki haciz işleminin kaldırılmasını ve tahsilatın Belediye'ye iadesine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece; dava açılmadan önce şikayete konu haczedilen para alacaklıya ödenmiş ve dosya infaz edilmiş olup, dava açılmadan önce ödenen paranın iadesi icra hukuk mahkemesinden istenemeyeceğinden şikayetin reddine karar verilmesi üzerine hüküm; şikayetçi borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir. Şikayete konu icra takip dosyasına, haciz konulan Defterdarlık hesabından şikayet tarihinden önce para gönderildiği, alacaklılara ödendiği anlaşılmaktadır. Haczedilen hesaptan gelen para ile dosya borcunun ödenmesi haczedilmezlik şikayetinin esasının incelenmesine engel değildir. Bu nedenle şikayet nedenleri incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir…" gerekçesiyle ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Talep, haczedilmezlik şikâyetine ilişkindir. Şikâyetçi borçlu ... vekili, kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan ilama dayalı başlatılan icra takibinde, İcra Dairesinin işlemi ile İstanbul Valiliği Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğüne gönderilen 89/1 haciz ihbarnamesiyle dosyaya ödeme yapıldığını, dosya borcunun bilgileri dışında haczen tahsil edildiğini, 4706 sayılı Kanunun 5. maddesinin 5. ve 9. fıkralarına göre Hazine tarafından satılan taşınmazlardan Belediye adına %10 pay ayrılarak belediyeye ödenmek üzere emanet hesaplarında tutulan 775 sayılı Gecekondu Kanunu’na göre kullanılmak üzere fon hesabına aktarılması gereken 5779 sayılı Kanunun 7. maddesi hükmü ile vergi hükmünde olan alacakların, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 15. maddesine göre haczedilemeyeceğini ileri sürerek dosyadaki haciz işlemlerinin kaldırılmasını, ayrıca kullanımı kanunla belirlenen bir fonda tutulması gereken tahsilatın belediyeye iade edilmesini şikâyet yolu ile talep etmiştir. Yerel Mahkemece şikâyet olunanlar vekili tarafından şikâyetçi belediye aleyhine ilamlı icra takibi başlatıldığı, dava açılmadan önce icra dosyası infaz olduğundan davanın konusunun bulunmadığı, ayrıca dava açılmadan önce ödenen paranın iadesinin icra mahkemesinden istenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Şikâyetçi borçlu ... vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararını şikâyetçi borçlu ... vekili temyize getirmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, ilama dayalı alacağa hasren başlatılan icra takibinde haczedilen hesaptan gelen para ile şikâyet tarihinden önce dosya borcunun ödenmesi hâlinde, bu durumun hazcedilmezlik şikayetinin incelenmesine engel teşkil edip etmeyeceği noktasında toplanmaktadır. Şikâyetçi borçlu ... vekili İcra Mahkemesine başvurusunda Belediyenin, emanet hesaplarında tutulan alacaklarının haczedilemeyeceğini ileri sürerek dosyadaki haciz işlemlerinin kaldırılmasını, ayrıca kullanımı kanunla belirlenen bir fonda tutulması gereken tahsilatın belediyeye iade edilmesini talep etmiştir. İcra takip dosyasının incelenmesinde, İstanbul Valiliği Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğüne 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun (İİK) 89/1. maddesi uyarınca haciz ihbarnamesi gönderilmek suretiyle borçlu belediyenin alacakları üzerine haciz konulmuş, İstanbul Valiliği Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü tarafından 4706 sayılı Kanunun 5. maddesine istinaden hazine taşınmazlarının satışından dolayı emanet hesaplarına alınan belediye paylarından takip dosyası hesabına 64.900 TL aktarılmıştır. Başka bir anlatımla borçlu belediye tarafından icra dosyasına yapılmış bir ödeme bulunmayıp, dosyaya gelen para, borçlunun üçüncü kişi nezdinde haczedilen emanet hesabı nedeni ile Defterdarlık tarafından yatırılmıştır. Bu nedenle haciz ihbarnamesinin tebliği üzerine üçüncü kişi tarafından dosyaya yatırılan paranın alacaklıya ödenmesi iradi nitelikte bir ödeme sayılamayacağından, şikâyet tarihinden önce dosya borcunun Defterdarlık hesabından ödenmesi haczedilmezlik şikâyetinin esasının incelenmesine engel değildir. Hâl böyle olunca yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Şikâyetçi borçlu ... vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, tebliğ tarihinden itibaren 10 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 24.01.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.
  20. Dosya kapsamına göre, Cumhuriyet Başsavcısının, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen … sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı iade ettiği, kararın iade edilmesi nedeniyle verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın hukuki bir varlık kazanmadığı, iade edilen karar üzerine iddianame düzenlendiği ve artık kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın dosya içerisinde bulunmasının hukuken bir anlam ifade etmeyeceği, bu kapsamda da verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın taraflara tebliğ edilmesini gerektirecek bir durumun mevcut olmadığı, kaldı ki Mahkemesince iddianame kabul edilmek suretiyle davanın açılmış olduğu anlaşıldığından, yargılamaya devam edilerek esas hakkında bir hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde durma kararı verilmesinde isabet görülmemiş ve Ceza Muhakemesi Kanununun maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozmaya atfen ihbar olunmuş bulunmakla Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü; dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na tevdiine karar verilmiştir. T.C YARGITAY 7.Ceza Dairesi Esas: 2018/ 18938 Karar: 2019 / 591 Karar Tarihi: 15.01.2019 Dava: 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'na muhalefet suçundan şüpheliler ..., ..., ..., ..., ... ve ... haklarında yapılan soruşturma evresi sonucunda Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 04/08/2016 tarihli ve 2016/68487 soruşturma, 2016/36101 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın o yer Cumhuriyet Başsavcısı tarafından iade edilmesini müteakip, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 16/08/2016 tarihli ve 2016/68487 soruşturma, 2016/26294 esas, 2016/19842 sayılı iddianamenin kabulü ile kovuşturma aşamasına geçilerek Bakırköy 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2016/614 esasına kayden, yargılama devam ederken anılan Mahkemece verilen 20/02/2018 tarihli, 2016/614 Esas ve 2018/114 sayılı durma kararına yönelik itirazın reddine ilişkin mercii BAKIRKÖY 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05/04/2018 tarihli ve 2018/294 değişik iş sayılı kararı aleyhine Yüksek Adalet Bakanlığından verilen 30/05/2018 tarihli kanun yararına bozma istemini içeren dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 07/06/2018 tarih ve KYB. 2018/48873 sayılı ihbarnamesi ile daireye verilmekle okundu. Mezkür ihbarnamede; 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 5/1. maddesinde yer alan “… ağır ceza Cumhuriyet Başsavcıları, merkezdeki Cumhuriyet Savcıları ile bağlı ilçe Cumhuriyet Başsavcıları ve Cumhuriyet Savcıları üzerinde, gözetim ve denetim hakkına sahiptir” şeklindeki, benzer şekilde 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemeleri'nin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un "Cumhuriyet Başsavcısının Görevleri" başlıklı 18. maddesinde yer alan, “Cumhuriyet başsavcısının görevleri şunlardır: 1. Cumhuriyet Başsavcılığını temsil etmek, 2. Başsavcılığın verimli, uyumlu ve düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamak, iş bölümünü yapmak, 3. Gerektiğinde adli göreve ilişkin işlemleri yapmak, duruşmalara katılmak ve kanun yollarına başvurmak, 4. Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak. Ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısının; ağır ceza mahkemesinin yargı çevresinde görevli Cumhuriyet başsavcıları, Cumhuriyet Başsavcı vekilleri, Cumhuriyet savcıları ile bağlı birimler üzerinde gözetim ve denetim yetkisi vardır. Asliye ceza mahkemesi Cumhuriyet başsavcısının o yer yargı çevresinde görevli Cumhuriyet savcıları ile bağlı birimler üzerinde gözetim ve denetim yetkisi vardır." şeklindeki ve 5235 sayılı Kanunun "Cumhuriyet Savcısının Görevleri" başlıklı 20. maddesine göre ise; "Cumhuriyet savcısının görevleri şunlardır: 1. Adli göreve ilişkin işlemleri yapmak, duruşmalara katılmak ve kanun yollarına başvurmak, 2. Cumhuriyet başsavcısı tarafından verilen adli ve idari görevleri yerine getirmek, 3. Gerektiğinde Cumhuriyet Başsavcısına vekâlet etmek, 4. Kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak. Aynı yerde görev yapan Cumhuriyet başsavcı vekili bulunmadığında, Cumhuriyet Başsavcısına vekâlet edecek olanı Cumhuriyet başsavcısı belirler." şeklindeki düzenlemeler ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun kovuşturmaya yer olmadığına dair karar başlıklı 172. maddesinde yer alan "(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir. (2) (Değişik: 2/1/2017-KHK-680/10 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7072/9 md.) Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmedikçe ve bu hususta sulh ceza hâkimliğince bir karar verilmedikçe, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz. (3) (Ek: 11/4/2013-6459/19 md.) Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi üzerine, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi hâlinde yeniden soruşturma açılır." şeklindeki düzenlemeler hep birlikte değerlendirildiğinde; Dosya kapsamına göre, Cumhuriyet Başsavcısının, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 04/08/2016 tarihli ve 2016/68487 soruşturma, 2016/36101 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı iade ettiği, kararın iade edilmesi nedeniyle verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın hukuki bir varlık kazanmadığı, iade edilen karar üzerine iddianame düzenlendiği ve artık kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın dosya içerisinde bulunmasının hukuken bir anlam ifade etmeyeceği, bu kapsamda da verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın taraflara tebliğ edilmesini gerektirecek bir durumun mevcut olmadığı, kaldı ki Mahkemesince iddianame kabul edilmek suretiyle davanın açılmış olduğu anlaşıldığından, yargılamaya devam edilerek esas hakkında bir hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde durma kararı verilmesinde isabet görülmemiş ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozmaya atfen ihbar olunmuş bulunmakla Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü; Dairemizin 16.10.2018 tarihli ve 2018/7458 Esas, 2018/10322 karar sayılı Kanun Yararına Bozma ilamına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 03/12/2018 tarih ve KD-2018/48873 sayılı yazısı ile itirazda bulunulduğu anlaşılmakla; Yeniden yapılan inceleme sonucunda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden itirazın reddine, 6352 sayılı Kanun ile değişik 5271 sayılı CMK'nun 308/3. maddesi gereğince itiraz konusunda karar verilmek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na TEVDİİNE, 15.01.2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
  21. Yurda kaçak sokulan ve bandrolsüz sigaraların ele geçirilmesi sonrasında yapılan yargılamalarda dikkate alınması gereken kişisel kullanım sınırı miktarı ve konu ile ilgili verilmiş son dönem Yüksek Yargı Kararları KONU İLE İLGİLİ TEMEL KISTAS: 4733 sayılı Kanunun 8. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen suç, 11.04.2013 tarihinde yürürlüğe giren ve genel gerekçesinde amacı kaçakçılıkla mücadelenin etkin bir şekilde ve uzman personel eliyle yürütülmesi, uygulamadaki tereddütlerin ve sıkıntıların ortadan kaldırılması olarak belirtilen 6455 sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılıp, 5607 sayılı Kanuna müstakil bir suç olarak aktarılmıştır. 4733 sayılı Kanunun 8. maddesinin 4. fıkrası ile 5607 sayılı Kanunun 3. maddesinin 5. fıkrasında yer alan suçların oluşabilmesi için, failin öngörülen seçimlik hareketleri ticari amaçla gerçekleştirmesi gerekmektedir. Ancak, "ticari amaç" kavramından ne anlaşılması gerektiği hususunda anılan Kanun'larda bir tanımlamaya yer verilmemiştir. Ticari amaç birçok kaçakçılık suçunda aranan bir manevi unsur olup öğretide bu konuda; "Ticari amaç maddi menfaat elde etmek amacıdır. Ticaret maddi kazanç için yapılan faaliyettir. Failin amacı kazanç dışında amaç ise maddi unsuru eksik kalacaktır." (Erdener Yurtcan, Yeni Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Şerhi, Beta Yayınları, İstanbul, 2007, s.21); "Bu suç düzenlemesinde kast, özel kasttır. Bu nedenle, bu suç düzenlemesi ancak özel kastla işlenebilir. Bu özel kast, faildeki ticari amacı ifade eder. Failin, suç teşkil eden seçimlik hareketleri, ticari amaçla (saikle) işlemesi gerekir. Eğer, failde ticari amaç bulunmuyorsa, bu suç oluşmayacaktır. Bu nedenle, bu seçimlik hareketin kişisel kullanımlar için yapılması bu suçu oluşturmayacaktır." (Mustafa Özen, 5607 sayılı Kaçakçılık Kanununda Düzenlenen Suçlar, Adalet Yayınevi, 1.Bası, Ankara, 2015, s.98); "Ticari amaç olması için, belli bir uğraşın sonunda maddi bir menfaat gereklidir. Kazanç dışında başka bir amaç varsa belirtilen suç oluşmayacaktır. Örneğin, fail acıyarak yardım etmek veya korumak amacıyla belirtilen fiilleri işlerse bu takdirde koşulları çerçevesinde iştirak iradesi araştırılacaktır. Kişisel kullanım veya tüketim çerçevesinde yapılanlar suç kapsamında değerlendirilmemektedir." (Dilara Şahin, 5607 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunundaki İthalat Kaçakçılığı Suçları ve Kabahatler, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2011, s.68); "Kendisinin kişisel kullanım ve tüketimi için kaçak eşyanın satın alınması, saklanması, taşınması hareketleri kasten işlense dahi bu suç oluşmayacaktır" (Selçuk Bütün, 5607 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Kapsamında Gümrük Kaçakçılığı Suçları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kocaeli, 2008, s.70) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Gerek 4733 gerekse 5607 sayılı Kanun'un amaçlarından biri de, ticari hayatta haksız kazanca bağlı rekabet dengesini bozabilecek unsurların ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenle kanun koyucu, bazı kaçakçılık fiillerinde belirtilen hukuki değer bakımından doğrudan zarar doğurucu nitelikte bulunmayan ticari amaç dışı hareketleri suç kapsamı dışında tutmayı tercih etmiştir. Ticari kelimesinin sözcük anlamı "ticaretle ilgili, ticarete ilişkin"dir. Ticaret ise "ürün, mal vb. alım satımı, kazanç amacıyla yürütülen alım satım etkinliği, alışveriş sonucu elde edilen, yararlanılan fiyat farkı, kâr" anlamlarına gelmektedir. (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, 11. Bası, Ankara, 2011, s.2354-2355). Bu bakımdan "ticari amaç"ın, kazanç elde etmek amacı olarak tanımlanması mümkündür. Ticari amaç çoğunlukla bir ticari işletmeyi, kısmen de olsa, kendi adına işleten "tacir"ler tarafından güdülen bir amaçtır. Ancak ticari amacın, "tacir" sıfatıyla mutlak bir bağlantısı bulunmamaktadır. Zira tacir sıfatını taşıyan gerçek kişilerin tüm eylem ve işlemleri ticari değildir. Aynı şekilde tacir olmayan kişilerin de ticari maksatla hareket etmesi mümkündür. Ticari amaç, kazanç elde etmek için satmak amacıyla almakla da sınırlı değildir. Kişinin kendi şahsi ihtiyaçları dışında belirli bir meslek veya ticari faaliyetin icrası kapsamında maliyet unsuru olarak yahut alacak-borç ilişkilerinde kullanmak üzere yaptığı alımların da ticari amaçla yapıldığı kabul edilmelidir. Tüm bu nedenlerle failin ticari amaçla hareket edip etmediği, ekonomik ve sosyal durumu, suça konu eşyanın cinsi, nevi, kullanım yeri, zamanı, miktarı, değeri, bulundurma ve ele geçiriliş biçimi gibi hususlar gözetilerek her olayın özelliğine göre değerlendirilip belirlenmelidir. Öte yandan, 5271 sayılı CMK'nın "İfade alma ve sorguda yasak usuller" başlıklı 148. maddesinin 4. fıkrası "Müdafii hazır bulunmaksızın kollukça alınan ifade, hâkim veya mahkeme huzurunda şüpheli veya sanık tarafından doğrulanmadıkça hükme esas alınamaz" şeklinde olup, bu düzenleme ile; şüpheli veya sanığın kolluk tarafından müdafii hazır bulundurulmaksızın alınan ifadesinin, kendisi tarafından hâkim veya mahkeme huzurunda doğrulanmadığı takdirde hükme esas alınamayacağı kabul edilmiştir. Amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden kurmak olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada; "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" olarak adlandırılan kuralın uzantısı olan, Latincede; "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği ve gerçekleştirilme biçimi konusunda şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak bir kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanık aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer bir kısmı gözardı edilerek ulaşılan kanaate değil kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve bu ispat, hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkan vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa ihtimale dayanarak sanığın mahkûmiyetine karar vermek, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm kurmak anlamına gelecektir. (T.C YARGITAY Ceza Genel Kurulu Esas: 2016/ 177 Karar: 2018 / 609 Karar Tarihi: 04.12.2018) KARARLAR T.C YARGITAY 19.Ceza Dairesi Esas: 2019/ 1545 Karar: 2019 / 5800 Karar Tarihi: 14.03.2019 " ... Olay tutanağında; sanığın aracında yapılan aramada 15 karton kaçak sigara ve aracın çekicisinin deposunda 100 LT fazla akaryakıt ele geçirildiği yazılı ise de; sanığın aşamalarda değişmeyen ifadesinde sigara ve yakıtı kişisel kullanımı için aldığını, ticari amacının olmadığını savunması karşısında, her ne kadar sanığın kullanmakta olduğu araç ticari mahiyette ise de dosyada mevcut 13.09.2013 tarihli bilirkişi raporunda sigaraların ve akaryakıtın aracın orijinal bölmelerinde ele geçirildiğinin tespit edilmiş olması ve yine dosyada mevcut sanığın yurda giriş çıkış kayıtlarından olay günü sanığın İran'dan ülkemize giriş yaptığı ve 07.10.2009 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan 2009/15481 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekindeki ...... sayılı Gümrük Kanun'un bazı maddelerinin Uygulanması Hakkında Kararın 96. maddesinde tır çekicilerine 550 LT akaryakıt muafiyet hakkı tanındığı, ulusal marker tespit tutanağında da sanıkta ele geçen akaryakıt miktarının 100 LT olduğunun yazılı olduğu ve dosya kapsamında sanıkta ele geçen miktarın muafiyet fazlası olduğuna delil teşkil edecek şekilde 650 LT kaçak yakıt ele geçirildiğine ilişkin bir tespitin bulunmadığı cihetle; ele geçen miktarın kişisel kullanım sınırında kalması karşısında, sanığın ele geçen sigara ve akaryakıtı ticari maksatla bulundurduğuna ilişkin mahkumiyetine yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gözetilerek beraat yerine yazılı şekilde mahkumiyet kararı verilmesi, Kanuna aykırı, sanık müdafii ile katılan vekilinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden ..." T.C YARGITAY 19.Ceza Dairesi Esas: 2019/ 2046 Karar: 2019 / 5487 Karar Tarihi: 11.03.2019 "... 17 karton sigaranın ele geçirildiği olayda, sanığın kolluktaki ifadesinde ve mahkemedeki savunmasında suça konu sigaraları içmek amacıyla aldığını, ticari amacının olmadığını beyan etmesi, ele geçen eşyanın da miktar itibariyle kişisel kullanım kapsamında kalması karşısında ve tüm dosya kapsamına göre sanığın gümrük kaçağı sigaraları ticari maksatla bulundurduğuna ilişkin mahkumiyetine yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gözetilerek beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, Bozmayı gerektirmiş ..." T.C YARGITAY 7.Ceza Dairesi Esas: 2017/ 4118 Karar: 2019 / 226 Karar Tarihi: 09.01.2019 T.C YARGITAY 7.Ceza Dairesi Esas: 2017/ 4118 Karar: 2019 / 226 Karar Tarihi: 09.01.2019 "... Olay tutanağı ve dosya kapsamına göre, sanığın içinde bulunduğu araçta yapılan aramada ele geçen sigaralardan 200 paket kaçak sigaranın sanığa ait olduğu olayda, sanığın savunmasında sigaraları içmek için aldığını beyan etmesi, ele geçen sigaranın Dairemizin istikrar kazanan uygulamalarında miktar itibariyle kişisel kullanım kapsamında kalması karşısında ve tüm dosya kapsamına göre sanığın kaçak sigaraları ticari maksatla bulundurduğuna ilişkin mahkumiyetine yeter, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gözetilerek beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, Yasaya aykırı, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan..." T.C YARGITAY 7.Ceza Dairesi Esas: 2016/ 4889 Karar: 2018 / 6121 Karar Tarihi: 30.05.2018 "... Yolcu otobüsünde yapılan aramada otobüste yolcu olarak bulunan sanıklara ait 100 karton kaçak sigaranın ele geçirildiği olayda; bandrolsüz sigaranın sayı itibariyle ticari miktar ve mahiyette olduğu ve kişisel kullanım miktarının üzerinde bulunduğu gözetilmeksizin, sanıkların savunmalarına itibar edilerek mahkumiyetleri yerine yazılı şekilde yerinde olmayan gerekçeyle beraatlerine karar verilmesi, Yasaya aykırı, katılan ... İdaresi vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 CMUK.nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ..." T.C YARGITAY 7.Ceza Dairesi Esas: 2017/ 10433 Karar: 2017 / 8879 Karar Tarihi: 08.11.2017 "... 2 değişik markada 47 karton kaçak sigara ele geçirilmesi şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın aşamalarda sigaraları Rusya'ya gidip gelirken muafiyet kapsamında içmek için getirdiğini ifade etmesine karşılık sigaraların miktar itibariyle kişisel kullanım sınırı dışında kalması karşısında sanığın ticari amaçla bandrolsüz sigara bulundurduğunun kabulü gerekirken, sanığın suçtan kurtulmaya yönelik beyanına itibarla yazılı şekilde hüküm kurulması, " T.C YARGITAY 7.Ceza Dairesi Esas: 2015/ 17741 Karar: 2017 / 10866 Karar Tarihi: 19.12.2017 "... Sanığa ait olan 10 adet 450gr'lık sallama çay, 10 adet 200 gr'lık sallama çay, 4 adet 100lük paketlerde sallama çay, 230 paket kaçak sigara, 6 adet 200 gr'lık kahve, 4 adet 1 kg'lık nargile aroması, 25 adet kutu bira, 10 şişe Suriye rakısı, 4 adet 70cc'lik Yeni Rakı, 20 kg toz şeker eşyanın miktar itibariyle ticari mahiyette olduğu ve kişisel kullanım kapsamı dışında kaldığı anlaşıldığından, sanığın mahkumiyeti yerine ticari kastının bulunmadığı şeklindeki yerinde olmayan gerekçeyle beraatine karar verilmesi, .." T.C YARGITAY 7.Ceza Dairesi Esas: 2015/ 12295 Karar: 2018 / 10290 Karar Tarihi: 16.10.2018 Sanık …'de ele geçen 240 paket kaçak sigaranın miktar itibariyle ticari miktar ve mahiyette olduğu ve kişisel kullanım miktarının üzerinde bulunduğu gözetilmeksizin, sanık …'in mahkumiyeti yerine ticari kastının bulunmadığı şeklindeki yerinde olmayan gerekçeyle beraatine karar verilmesi, ... Yasaya aykırı, katılan ... İdaresi vekilinin ve sanık ...'nun temyiz itirazları bu itibarlarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ..." T.C YARGITAY 7.Ceza Dairesi Esas: 2015/ 10938 Karar: 2018 / 14524 Karar Tarihi: 19.12.2018 "... Sanıkta ele geçen 262 paket kaçak ve bandrolsüz sigaranın sayı itibarıyla ticari miktar ve mahiyette olduğu ve kişisel kullanım miktarının üzerinde bulunduğu gözetilmeksizin, sanığın mahkumiyeti yerine ticari kastının bulunmadığı şeklindeki yerinde olmayan gerekçeyle beraatine karar verilmesi, ... Yasaya aykırı, katılan ... vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA ..."
  22. Ceza infaz kurumunda bulunan tutuklu ve hükümlülerin yayınlardan yararlanmasına ilişkin esaslar 5275 sayılı Kanun'un ilgili hükümleri de gözetilerek Anayasa Mahkemesi tarafından şu şekilde belirlenmiştir: i. Mahpus, ceza infaz kurumlarında bulunan emanet hesabına yatırılan paradan karşılanması koşuluyla herhangi bir yayının kurumca satın alınarak kendisine verilmesini isteyebilir. ii. Resmi kurumlar, üniversiteler, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile Cumhurbaşkanı tarafından vergi muafiyeti tanınan vakıflar ve kamu yararına çalışan dernekler tarafından cıkarılan gazete, kitap ve basılı yayınlar mahkemelerce yasaklanmamış olması koşuluyla mahpusa ücretsiz olarak ve serbestçe verilir. iii. Mahpus, kurum kütüphanesinden serbestçe yararlanma imkanına sahiptir. iv. Mahpus mensup olduğu dinin bayram günlerinde, yılbaşında ve nüfus kaydında belirtilen doğum günlerinde dışarıdan kargo yoluyla gönderilen ya da ziyaretçileri tarafından hediye olarak getirilen kitapları kabul etme hakkına sahiptir. v. Eğitim ve öğretimine devam eden mahpusun ders kitapları herhangi bir engelleme olmadan kendisine verilir. 5275 sayılı Kanun uyarınca ceza infaz kurumu idarelerinin ders kitabı mahiyetinde olduğunu tespit ettikleri yayınları -yakınları tarafından getirilmiş ya da posta yoluyla gönderilmiş olsa dahi- anılan Kanun'un 3. ve 62. maddeleri yönünden yapılacak bir değerlendirme sonucunda sakıncalı bulmamaları halinde başvuruculara teslim etme yükümlülükleri bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi ilgili hükümde, halihazırda bir öğretim kurumunda herhangi bir düzeyde eğitim ve öğretimine devam eden tutuklu ya da hükümlülerin ders kitaplarından bahsedildiğini kabul etmiştir. Bu nedenle ilgili yayınların 5275 sayılı Kanun'un 62. maddesinin (2) numaralı fikrasında öngörülen ders kitabı kapsamında kalıp kalmadığı da ceza infaz kurumu idareleri tarafından öncelikle değerlendirilmelidir. Ceza infaz kurumu idarelerinin mahpusların yararlanabilecekleri belirtilen ve yukarıda sayılan süreli veya süresiz yayınlardan ilk dört bent kapsamında kalanların doğrudan 5275 sayılı Kanun'un 3. ve 62. maddelerinde öngörülen koşulları sağlayıp sağlamadığı yönünden bir denetime tabi tutması gerekir. Söz konusu denetimin Anayasa Mahkemesi içtihadında ortaya konulan ilkeler uyarınca yapılması ve inceleme sonucunda yayınların kuruma kabul edilmesinin uygun olup olmadığına karar verilmesi gerekmektedir. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 27/3/2019 tarihinde, Recep Bekik ve Diğerleri (B. No: 2016/12936) başvurusunda verdiği karar metninden ...
  23. İdari yargıda davanın ihbarına ilişkin yargı kararları ışığında sık sorulan sorular Tarafların Talebi Üzerine İhbar Yapılması Usule Aykırı Mıdır? T.C. DANIŞTAY 10. DAİRE E. 2016/97 K. 2016/2054 T. 18.4.2016 KARAR : Dava, davacılar çocuğu ve kardeşi olan ...'ın 3.10.2010 tarihinde Kahramanmaraş Döngel Deresi Taşkın Koruma İnşaat Proje sahasında inşaat çalışması yapılmakta iken sahada bulunan tersip bendi ve beş (5) adet kademeli ıslah sekileri önünde toplanan çamurlu su birikintisi içine girmesi sonucu boğularak vefat ettiği ve ölüme davalı idarece, inşai faaliyetler sırasında gerekli önlemlerin alınmaması ve idari hizmetin kusurlu işletilmesinin neden olduğu ileri sürülerek uğranıldığı iddia edilen destekten yoksun kalma ve manevi zararlar …Davalı idarenin ihbar istemi hakkında karar verilmediği yolundaki temyiz isteminin incelenmesinden, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu İle Vergi Usul Kanununun Uygulanacağı Haller" başlıklı 31.maddesinde, bu Kanunda hüküm bulunmayan hususlarda, davanın ihbarı ile ilgili olarak yapılacak işlemlerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerinin uygulanacağı ancak davanın ihbarının mahkeme veya hâkim tarafından re'sen yapılacağı belirtilmiştir. 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununu yürürlükten kaldıran 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 61.maddesinde, "Taraflardan biri davayı kaybettiği takdirde, üçüncü kişiye veya üçüncü kişinin kendisine rücu edeceğini düşünüyorsa, tahkikat sonuçlanıncaya kadar davayı üçüncü kişiye ihbar edebilir." hükmüne; 62.maddesinde ise, "İhbar yazılı olarak yapılır; ihbar sebebinin gerekçeleriyle birlikte açıklanması ve yargılamanın hangi aşamada bulunduğunun belirtilmesi gerekir. (2) Davanın ihbarı sebebiyle yargılama bir başka güne bırakılamaz ve ihbarın tevali etmesi gibi zorunlu olan durumlar dışında süre verilemez." hükmüne yer verilmiştir. Tazminat istemiyle ne karşı açılan bakılmakta olan davada, davalı idarenin, davanın .... San. ve Tic. Ltd. Şti.'ne ihbar edilmesini talep ettiği görülmektedir. Her ne kadar İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun yukarda anılan maddesinde, davanın ihbarının mahkeme veya hakim tarafından re'sen yapılacağı belirtilmiş ise de, bu durum, tarafların istemi üzerine mahkemenin davayı ihbar etmesine engel değildir. Buna göre, yukarda aktarılan gerekçe doğrultusunda temyize konu İdare Mahkemesi kararının bozulması sebebiyle, bozma üzerine mahkemesince iş bu ihbar talebi hakkında da yeniden değerlendirme yapılacağından, bozulan kısım yönüyle bu hususta ayrıca karar verilmesine gerek olmadığı anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, idari yargılama usulleri içerisinde ancak taraflar yanında davaya katılım mümkün olduğundan, yani, tarafların yerine geçerek davayı sürdürmeye yönelik bir katılımın mümkün olmaması karşısında, İdare Mahkemesi kararının, herhangi bir bozma sebebi bulunmayan manevi tazminat isteminin kabulüne dair kısmı yönünden, ihbar istemi hakkında bir karar verilmemiş olmasının, kararın bu kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı sonucuna varılmaktadır. Açıklanan nedenlerle, 1-) Temyiz isteminin kısmen reddi ile, Kahramanmaraş İdare Mahkemesi'nin 28.10.2015 tarih ve E:2014/374, K:2015/999 Sayılı kararının, manevi tazminat isteminin kabulü ile, adli yargıda dava açma tarihi olan 3.10.2011 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacılara ödenmesine dair kısmının ONANMASINA, SONUÇ : 2-) Temyiz isteminin kısmen kabulü ile, anılan kararın, maddi tazminat isteminin kabulüne ve yasal faizin başlangıç tarihine dair kısmının BOZULMASINA, bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan İdare Mahkemesine gönderilmesine, yürütmenin durdulması istemi hakkında karar verilmediğinden 45,60.-TL harcın istemi halinde davalı idareye iadesine, 18.4.2016 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. *** T.C. DANIŞTAY 15. DAİRE E. 2015/8819 K. 2015/8250 T. 1.12.2015 TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Onbeşinci Dairesi'nce, davacının karar düzeltme istemi kabul edilerek, Danıştay 15. Dairesi'nin 27/05/2015 tarih ve E:2014/4787; K:2015/3250 Sayılı kararı kaldırılarak temyiz istemi yeniden incelenip gereği görüşüldü: KARAR : Dava; ...Eczanesi için verilen 15.01.2013 günlü, 17/72 Sayılı ruhsatın; söz konusu eczanenin tapuda tarla olarak göründüğü, ilgili mevzuatında ise eczanelerin bağımsız dükkanlarda açılması gerektiğinin belirlendiği, yapılan işlemin hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek iptali istemiyle açılmıştır. …Öte yandan, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesinde; hakimin davaya bakmaktan memnuiyeti ve reddi, ehliyet, üçüncü şahısların davaya katılması, davanın ihbarı, tarafların vekilleri, feragat ve kabul, teminat, mukabil dava, bilirkişi, keşif, delillerin tespiti, yargılama giderleri, adli yardım ve duruşma sırasında tarafların mahkemenin sükununu ve inzibatını bozacak hareketlerine karşı yapılacak işlemlerde 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na yollamada bulunulmakta ve devamında davanın ihbarı ve bilirkişi seçiminin Danıştay, mahkeme veya hakim tarafından re'sen yapılacağı hükmüne yer verilmektedir. İdare Mahkemesi tarafından, anılan mevzuat hükmü kapsamında bakılan davanın, karardan etkileneceği açık olan davaya konu ..... Eczanesi sahibi Eczacı ....'na ihbar edilerek ruhsatı davaya konu edilen eczacının davaya katılmasına imkan verilmek suretiyle karar verilmesi gerekmektedir. Bu durumda, ihbar kuralları işletilmeksizin ve belirtilen araştırma ve değerlendirmeler yapılmadan, davaya konu işlemi iptal eden İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet görülmemiştir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulüyle Ankara 13.İdare Mahkemesi'nin 17/01/2014 günlü, E:2013/364; K:2014/105 Sayılı kararının BOZULMASINA, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine, 01/12/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Mahkeme Re’sen İhbar Etmez İse, Taraflar İhbar Talebinde Bulunabilir mi? Mahkeme Bu Talebi Değerlendirebilir mi? T.C. DANIŞTAY 5. DAİRE E. 2012/2503 K. 2013/3648 T. 2.5.2013 TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü: KARAR : Dava, Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.'ne bağlı … Elektrik Dağıtım A.Ş. Elazığ İl Müdürlüğü emrinde İş Kanununa tabi statüde raportör olarak görev yapan davacının, diğer kamu kurum ve kuruluşlarına nakledilmesi istemiyle yaptığı başvurunun reddine yönelik 01.11.2010 tarih ve 7406 sayılı işlemin iptali istemiyle açılmıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31.maddesinde "davanın ihbarı" konusunda Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine yollama yapılmakla birlikte anılan maddenin 1. fıkrasına 18.06.1994 günlü, 4001 sayılı Yasanın 14. maddesiyle "Ancak davanın ihbarı ve bilirkişinin seçimi Danıştay mahkeme veya hakim tarafından re'sen yapılır." yolundaki hüküm eklenmiş bulunmaktadır. Bu hükmün, bir usul kuralını içermesi nedeniyle bakılan davada da gözönünde tutulması gerekeceği açıktır. Anılan maddenin düzenleniş biçimi karşısında; Danıştay, mahkeme veya hakimin re'sen ihbara gerek görmediği, buna karşılık taraflardan birinin yöntemine uygun biçimde vereceği dilekçe ile davanın ihbarını istediği takdirde, davaya bakmakta olan mahkemenin, bu istemi değerlendirmesi ve buna ilişkin yasal prosedürü işletmek suretiyle buna göre bir karar vermesi gerekeceğini vurgulamak gerekir. Bu durumda, davalı … Elektrik Dağıtım A.Ş.'nin davanın Devlet Personel Başkanlığına ihbarını içeren dilekçesinin İdare Mahkemesince yukarıda açıklanan madde hükmüne göre değerlendirilmesi ve buna dair tebligat tamamlandıktan sonra esas hakkında karar verilmesi gerekirken, bu yola başvurulmadan doğrudan esas hakkında karar verilmiş olmasında usule uyarlık bulunmamaktadır. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, davacının temyiz isteminin kabulüyle, Elazığ 1. İdare Mahkemesi'nce verilen 24.01.2012 günlü, E:2011/830; K:2012/48 sayılı kararın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinin 1/c fıkrası uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3622 sayılı Kanun'la değişik 3. fıkrası gereğince ve yukarıda belirtilen hususlar da gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen Mahkeme'ye gönderilmesine, 02.05.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Mahkeme Taraflardan Birinin İhbar Talebini Değerlendirebilir mi? T.C. DANIŞTAY 5. DAİRE E. 1991/501 K. 1993/4530 T. 17.11.1993 TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesince işin gereği düşünüldü: Davacı, 331 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 8. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa eklenen geçici madde uyarınca intibakının yapılması yolundaki isteminin reddine ilişkin işlemin 2914 sayılı Yasanın 3/c. maddesi de gözetilerek iptali istemiyle dava açmıştır. …Sözü geçen maddelerin birlikte incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, davanın ihbarı ile ihbarda bulunan taraf ihbarda bulunulandan görülmekte olan bir davada, davaya katılarak kendisine hukuki yardımda bulunmasını ve ortak hukuki çıkarları ilgilendiren davanın kazanılması için kendisiyle birlikte çaba sarfedilmesini istemektedir. HUMK`nun düzenlemesine göre davanın ihbarının mahkeme kanalıyla yapılması asıl olup; görülmekte olan "davanın her halinde ihbar caizdir." Taraflardan birinin yöntemine uygun biçimde düzenleyeceği dilekçe ile davanın ihbarını istemesi halinde davaya bakmakta olan mahkemeye düşen görev bu konudaki dilekçeyi doğrudan doğruya davanın ihbar edileceği kişi ya da kuruluşa göndermekten ibaret olup; mahkemenin bu konuda ayrıca bir karar alması gerekmediği gibi ihbar isteminin hukuken haklı olup olmadığını inceleyip bu istemin kabulü ya da reddi yolunda bir karar vermesi de anılan yasa hükümleri karşısında olanaklı ve uygun değildir. Açıklanan hukuksal duruma göre davalı idarenin davanın Maliye Bakanlığına ihbarını içeren dilekçesinin idare mahkemesince adı geçen bakanlığa tebliğ edilmesi gerekirken bu yola gidilmemesinde ve yasaya aykırı olarak ihbar isteminin reddine karar vermek suretiyle davanın sonuçlandırılmasında usule uyarlık görülmediğinden davalı idarenin temyiz isteminin kabulüyle İzmir 3. İdare Mahkemesinin 31.10.1990 günlü, E: 1989/1140, K: 1990/788 sayılı kararının 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu`nun 49. maddesinin 1/c maddesi uyarınca bozulmasına, aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca ve yukarıda belirtilen hususlar gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine 17.11.1993 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
  24. Tutuklu ve hükümlüler, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) ortak alan kapsamında kalan temel hak ve hürriyetlerin tamamına kural olarak sahiptir. Bu bağlamda tutuklu ve hükümlülerin ifade özgürlüğü de Anayasa ve Sözleşme kapsamında koruma altındadır. Tutuklu ve hükümlülerin süreli veya süresiz yayınlara ulaşabilmesi de bilgi ve kanaatlere ulaşma özgürlüğünün somut yansıması olarak ifade özgürlüğünün koruması altındadır. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 27/3/2019 tarihinde, Recep Bekik ve Diğerleri (B. No: 2016/12936) başvurusunda Anayasa'nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi. Karar Resmi Gazete'nin 21.05.2019 tarihli sayısında yayınlandı. Olaylar Yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarında bulunan başvurucuların satın aldıkları dergi ve gazete gibi süreli yayınların çeşitli nüshaları, infaz kurumu eğitim kurullarının aldıkları kararlar uyarınca başvuruculara teslim edilmemiştir. Bu süreli yayınlar hakkında verilmiş bir toplatma ya da elkoyma kararı bulunmamaktadır. İnfaz kurumu eğitim kurullarınca alınan kararlarda, söz konusu yayınlarda terör örgütü ve liderlerini öven ve terör örgütü propagandası teşkil eden içerikler bulunduğu belirtilmiştir. İnfaz hâkimlikleri, kararlara karşı yapılan şikâyetleri reddetmiş, ret kararlarına karşı yapılan itirazlar da ağır ceza mahkemelerince kabul edilmemiştir. İddialar Başvurucular, ücretini ödeyerek abone oldukları ya da satın aldıkları süreli yayınların keyfî ve gerekçesiz olarak kendilerine teslim edilmemesi nedeniyle anayasal haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Mahkemenin Değerlendirmesi Anayasa Mahkemesi daha önceki kararlarıyla ceza infaz kurumlarında yayınlara erişim ve yayınların ceza infaz kurumlarına kabulüne ilişkin içtihadı belirlemiş; tutuklu ve hükümlülerin yararlanabileceği yayınlara ilişkin esasların da altını çizmiştir. Ceza infaz kurumu idarelerinin ve derece mahkemelerinin söz konusu yayınların başvuruculara teslim edilmemesine ilişkin kararlarının bir kısmında, Anayasa Mahkemesinin belirlediği kriterleri karşılamayan değerlendirmeler yapıldığı tespit edilmiştir. Söz konusu kararlarda ilgili yayınlarda sakıncalı bulunan kısımların belirtilmediği, bu kısımların somut bağlantılarla değerlendirilmesi yerine soyut ifadelerle yetinildiği gözlemlenmiştir. Bazı kararlarda ise ceza infaz kurumu idarelerinin ve derece mahkemelerinin süreli yayında sakıncalı görülen kısımların hangi sayfalarda yer aldığını belirttiği ancak sakıncalı kısımlar yönünden Anayasa Mahkemesi içtihadında kabul edilen ilkelere uygun bir gerekçeye yer vermediği görülmüştür. Ayrıca bu kararların tamamında sakıncalı kabul edilen ifadelerin yer aldığı bölümlerin çıkarılarak geri kalan kısmın başvuruculara teslim edilmesinin mümkün olup olmadığının da tartışılmadığı tespit edilmiştir. Başvurulara konu idari ve derece mahkemeleri kararlarına bir bütün olarak bakıldığında yayınların verilmemesinde başvurucuların kişisel durumlarının değil terör mahkûmu olmaları ve yüksek güvenlikli infaz kurumlarında tutulmaları gibi kategorik nedenlerin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, aynı yayının ülke çapında bulunan tüm ceza infaz kurumlarında aynı statüde bulunan tutuklu ve hükümlülere verilip verilmemesine ilişkin değerlendirmelerin son derece değişken olduğu gözlemlenmiştir. Süreli yayınların ceza infaz kurumlarındaki tutuklu ve hükümlülere teslim edilip edilmemesinde keyfiliği engelleyecek, aynı hukuki durumda bulunanlara aynı uygulamanın yapılmasını sağlayacak, açık, yol gösterici ve istikrarlı idari uygulamaları garanti edecek bir mekanizmanın bulunmadığı kanaatine ulaşmıştır. Sonuç olarak, süreli yayınların ceza infaz kurumlarına kabulüne ilişkin uygulamada Anayasa Mahkemesince ortaya konulan kriterleri karşılayan yeknesak değerlendirmeler yapılamadığı görülmüştür. Öte yandan Anayasa Mahkemesince bugüne kadar aynı konuda çok sayıda ihlal kararı verilmiş olmasına karşın bu nitelikteki müdahaleler ve bunlara karşı yapılan bireysel başvurular devam etmektedir. Süreli yayınların ceza infaz kurumlarına kabul edilmesine ilişkin mevcut sistemde uygulamadan kaynaklanan bir yapısal sorun bulunduğu görülmektedir. Süreli yayınların yeknesak, hakkaniyete uygun ve Anayasa Mahkemesinin öngördüğü kriterleri karşılayan bir yöntemle mahpuslara tesliminin sağlanması için etkin bir düzen kurulmadığı takdirde söz konusu yapısal sorunun devam edeceği ve bunun Anayasa'nın 26. maddesinde korunan ifade özgürlüğünün devamlı ihlali anlamına geleceği açıktır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. KARAR METNİNİN TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ!
  25. Taşınmaz mal kamulaştırmasının satın alma usulüyle yapılamaması halinde idarenin, taşınmaz malın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesine müracaat etmesi sonrası açılan taşınmaz malın bedelinin tespiti ve tescili davaları ile kamulaştırması el atma davalarında ölçü olarak alınan ve Kamulaştırma Kanunu'nun 11.maddesinin 1 numaralı fıkrasının (ı) bendinde yer alan "arazi bedelinin yarısını geçmemek ve..." ibaresi Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Yine aynı bentte bulunan "Bu fıkrada belirtilen unsurlara göre tespit edilen..." ibaresi de iptal edildi. Resmi Gazete'nin 14.05.2019 tarihli sayısında yayınlanan Anayasa Mahkemesi Kararında "Kamulaştırmanın anayasal öğelerden biri "gerçek karşılık" olduğundan kamulaştırılan taşınmazın bedeline dair yasal düzenlemelerin, Anayasa'da öngörülen "gerçek karşılık" ölçütüne uygun olması gerektiği; Kamulaştırılan taşınmazın gerçek bedelinin malike ödenmesinin Anayasa'nın 35 ve 13. maddeleri kapsamında mülkiyet hakkının ve ölçülülük ilkesinin bir gereği olduğu " vurgulandı. Anayasa Mahkemesi'nin 10.04.2019 tarihli ve 2018/156 E- 2019/22 K sayılı kararının TAM METNİNE buradan ulaşabilirsiniz!
×
×
  • Create New...