Jump to content

Search the Community

Showing results for tags 'video'.

  • Search By Tags

    Type tags separated by commas.
  • Search By Author

Content Type


Categories

  • Records
  • Lozan Antlaşması
  • Hastane Enfeksiyonlarının Hukuki Yansımaları
  • Darbeye Teşebbüs Suçu
  • Kubilay Olayı
  • Milli Nizam Partisi Dosyası

Forums

  • A Test Category
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Fakülteleri Bilgi Paylaşım Alanı
  • Hukuk Deposu's Hukuk Sözlükleri
  • Ankahukuk Arşiv's Arşiv Haberler
  • Ankahukuk Arşiv's Blog Yazıları

Blogs

  • Hukuk Dünyası's Ceza Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Avukatlık Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ceza Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Gayrimenkul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İdare Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Aile Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İcra - İflas Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İş Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Kira Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Medeni Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sigorta Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sosyal Güvenlik Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ticaret Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Tüketici Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Diğer Hukuk Dalları
  • Hukuk Dünyası's Borçlar Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Anayasa / Kamu Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Miras Hukuku
  • AnkaBlog's Sosyoloji
  • AnkaBlog's Tarih
  • AnkaBlog's Fotoğraf
  • AnkaBlog's Politika
  • AnkaBlog's Bilim
  • AnkaBlog's Sinema
  • AnkaBlog's Felsefe
  • AnkaBlog's Radyo Tiyatrosu
  • AnkaBlog's Belgesel
  • AnkaBlog's Edebiyat
  • AnkaBlog's Kültür
  • AnkaBlog's Magazin
  • AnkaBlog's Müzik
  • AnkaBlog's Psikoloji
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Eğitimi Dökümanları
  • Hukuk Eğitimi's Hakimlik-Savcılık Sınavları
  • Hukukçular Lokali's Yazıyorum
  • Hukuk Deposu's E-Makaleler

Find results in...

Find results that contain...


Date Created

  • Start

    End


Last Updated

  • Start

    End


Filter by number of...

Joined

  • Start

    End


Group


Hukuk Fakültesi Mezunu musunuz? / Öğrencisi misiniz?


Cinsiyet


About Me


Meslek


Mezun Olduğunuz / Okuduğunuz Hukuk Fakültesi

Found 13 results

  1. EVREN’İN ANAYASA’YI TANITMA KONUŞMALARI… Eskişehir konuşması… 4 Kasım 1982 Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma Programı” ile ilgili yurt gezisi çerçevesindeki son konuşmasını 4 Kasım 1982’de Eskişehir’de yaptı. Devlet Başkanı Orgeneral Evren’in Eskişehir konuşmasından… “Ailenin, milletimizin temeli olduğu hakikati, bizi, milletimizi, millet varlığımızı korumak için onun temelini teşkil eden Türk ailesini korumaya sevk eder. Madem ki, aile Türk Milletinin temelidir, o halde, Türk Milletini korumak ve ebediyete kadar sürdürmek, Türk ailesini korumakla, yani milletin temelini teşkil eden bu “ilk birliği” korumakla mümkün olur.” “Bu ilk birlik, Türk Milletinin temelini teşkil eden ilk birim ne kadar kuvvetli olursa, Milletin temeli de o kadar kuvvetli olur. Temelleri kuvvetli, yani aile varlığı sağlam olan milletler de o nispette kuvvetlidirler.” “Milletimizi yıkmak isteyenler işe temelden başlamak gerektiğini görerek, evvela Türk aile tipini yıkmaya yönelmişlerdir. Yetişmekte olan gençlerimizi, ailelerinin ellerinden almaya, onları çalmaya yönelmişlerdir.” “Türk ailesini her yönü ile ve yeni yetişen nesillerin fikri ve manevi eğitimleri itibariyle koruyamaz ve gençlerimizi Devlet ve millet düşmanlarının ellerinden kurtaramazsak, milletimizi huzur ve sükuna, milletimizi refah ve mutluluğa kavuşturamayız.” “Türk evlatlarını yabancı odaklara, sapık ideolojilere, vatan ve millet düşmanlarına çaldırtmayacağız. Türk Gençliğine el atan bütün hainlerin ellerini tutacak ve kıracağız.” “Bir vatandaş bana telgraf çekmiş, ‘Sayın Devlet Başkanım, Kendini çok yoruyorsun, kendini üzme, bu memleket, bu millet, eğer pazar günü vereceği oylarda yüzde 100 çıkmaz da yüzde 99 çıkarsa, o yüzde bir’ diyor, ‘Yanlışlıktan’ olmuştur. ‘Kendini yorma’ diyor.” “Biliyoruz ki, bizim karşımızda olan gruplar da var. Menfaatleri haleldar olmuş, hapsedilmiş, bu memleketi bölmeye çalışmış, başka ideolojilerin gelmesi için çaba sarf etmiş bir sürü insan var. Elbette biz bunlardan olumlu oy beklemiyoruz. Fakat, Türk Milletinin sağduyusuna güveniyoruz. “ “Eğer, böyle bir çoğunlukla Anayasa kabul edilirse, hem yurt içindeki bu menfi tutum içerisinde olanların ağızları kapanacak, dilleri tutulacak, hem de Avrupalı dostlarımızdan bazılarının sesleri kesilecektir.” Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma Programı” çerçevesinde Eskişehir’de yaptığı konuşma şöyle: Sevgili Eskişehirli Hemşehrilerim, Biliyorsunuz 1980 senesinin 19 Kasım günü yine sizlere kısa da olsa hitap etmiştim. O gün, iki üç yerde konuşma yaptıktan sonra buraya geldik ve hakikaten çok yorgunduk: Sizinle fazla konuşamamıştım ve çok üzülmüştüm. Ama bu sefer, bütün Türkiye’de geniş bir tur yaptıktan sonra, Anayasa konuşmamızın sonunu burada noktalayacağız. Trabzon’da başladık, Eskişehir’de tamamlıyoruz. Ben şimdi sizlerden bir şey rica edeceğim. Şu pankart taşıyan arkadaşlara teşekkür ediyorum. Fakat o pankartların arkasında bulunanlar görmediği için pankartları indirelim. Hepsini okuduk, teşekkür ederiz. Ama arkadaki vatandaşlar göremiyor. Ben de onları göremiyorum. Sevgili Eskişehirli kardeşlerim, 19 Kasım 1980’de yorgun olduğumu söylemiştim. Ama bugün o yorgunluk üzerimde yok. Çünkü sizlerden aldığımız güç bize güç katıyor ve biz yorgunluklarımızı unutuyoruz. Bir çokları bana soruyor, “Paşam o kadar yer dolaşıyorsunuz, yorulmuyor musunuz?” diye. Ciddi olarak söylüyorum ki, yorulmuyorum. Çünkü büyük bir görev yapıyorum. Bu görevi yapmanın huzuru içindeyim ve sizlerden gördüğümüz bu geniş ilgiden dolayı da bütün yorgunluklarımızı unutuyoruz. Bu şehirlerde yaptığım konuşmaları burada noktalıyoruz ama, yarın biliyorsunuz son konuşmamı radyo ve televizyonda yapacağım ve bir gün sonra da Anayasa oylamasına bütün vatandaşlar gidecek. Burada da Anayasa üzerinde bir iki nokta üzerinde duracağım. Bunlardan birisi aile ve diğeri de özel mülkiyetin korunmasıdır. Şimdi sizlere bu konuda bilgiler takdim edeceğim sevgili vatandaşlarım. Büyük Atatürk, millet dediğimiz varlığı şöyle tarif eder: “Millet öyle bir topluluktur ki, bunu meydana getiren fertler zengin bir hatırat mirasına sahiptirler.Yani müşterek ve zengin bir geçmiş onların ortak malıdır, ortak hatıralarıdır. Böyle ortak hatıralar mirasına sahip olan bu insanlar, bu hatıraları korumakta azim ve irade sahibidirler ve ortaklaşa hayatı sürdürmek hususunda kesin kararlıdırlar. Yine bu insanlar geçmişteki sevinç ve kederlerde nasıl ortak iseler, gelecekteki sevinç ve kederlerde de ortak olmayı, kalmayı kabul etmişlerdir. Bu insanların ortak ümitleri, ortak idealleri vardır”. İşte böylece Atatürk’ün söylediği gibi, aynı dili konuşan, bu dille anlaşan, bu dil sayesinde ortaklaşa bir kültürü geliştiren ve hayatlarını bu “Ortak kültür” içerisinde birleştiren insanlar, toplumların en gelişmiş, en yüksek ve en kuvvetlisi olan milleti oluştururlar. Gerçekten insanların şu veya bu şartların zorlamasıyla veya rastgele bir araya gelmiş bulunmaları ile bir millet teşekkül etmez. Millet, geçmiş hayatta ortaklık ister. Millet yaşanmakta bulunulan hayatta da ortaklık ister. Millet gelecek için fikir, ideal ve isteklerde de ortaklığı icap ettirir. Böylece de insan toplumlarının en güçlü, en kuvvetli, en mükemmel şekli olan millet teşekkül eder. Fakat unutmamak gerekir ki, bir millet doğrudan doğruya fertlere dayanmazdan önce, fertlerin meydana getirdikleri aileye dayanır. Aile, insanların meydana getirdikleri ilk ve en esaslı toplum birimidir. Aile, insanın ilk sığınağıdır ve ilk “Dayanışma şeklidir”. Millet kavramının henüz teşekkül etmediği çağlarda ve toplumlarda, insanlar aileden sonra, ailelerin birleşmesiyle oluşan kabile veya aşiret gibi üst toplumları oluşturuyorlardı. Millet kavramı henüz teşekkül etmediği için kabile ve aşiret gibi aile üstü toplumlar, kendi aralarında ancak siyasi bağlarla birleşerek ilkel tipte devletler kurabiliyorlardı. Fakat millet ve milliyet kavramları gelişince, ailelerle millet arasındaki topuluk çeşitleri eridi, ortadan kalktı. Ve fertler teşkil ettikleri ailelerle, doğrudan doğruya millet dediğimiz o üstün insan topluluğunun unsurlarını, parçalarını meydana getirdiler. Onun için bugün Türk Milletinde fertler, bunların teşkil ettiği aileler ve sonra bizzat millet vardır. İşte bu sosyolojik gerçek karşısındadır ki, yeni Anayasamızın 41’inci maddesi, “Aile Türk Milletinin temelidir” demektedir. Ailenin, milletimizin temeli olduğu hakikati, bizi, milletimizi, millet varlığımızı korumak için onun temelini teşkil eden Türk ailesini korumaya sevk eder. Madem ki, aile Türk Milletinin temelidir, o halde, Türk Milletini korumak ve ebediyete kadar sürdürmek, Türk ailesini korumakla, yani milletin temelini teşkil eden bu “ilk birliği” korumakla mümkün olur. Ailenin temeli ise evlenmekle, yani evlilik birliği ile atılır. Bu evlilik birliği içinde meydana gelecek yavrulara, yani milletimizin yeni fertleriyle aile tam şeklini ve kuvvetini kazanır. Ana – baba ve çocuklardan meydana gelen bu ilk birlik, Türk Milletinin temelini teşkil eden ilk birim ne kadar kuvvetli olursa, Milletin temeli de o kadar kuvvetli olur. Temelleri kuvvetli, yani aile varlığı sağlam olan milletler de o nispette kuvvetlidirler. Kaldı ki, Türk toplumunda bilhassa köy hayatımızda ve kısmen de kasabalarımızda aile aynı zamanda bir üretim birimi de oluşturur. Köylerimizde ve bir dereceye kadar da kasabalarımızda, gerek tarımda, gerek hayvancılıkta, gerek el sanatlarında olsun ailece çalışılır. Ailenin bütün fertleri cinsiyetlerine, yaşlarına ve güçlerine göre, bu üretim faaliyetine katılırlar. Bu tipteki üretici aileler, şehirlerimizdeki diğer ailelerden daha kalabalıktırlar. Birlikte çalışmak ve birlikte üretici olmak, bu ailelerin fertleri arasındaki bağları daha da kuvvetlendirir. Çünkü hayatları, geçimleri, refahları daha ahenkli, daha sıkı şekilde, elbirliği etmelerine bağlıdır. Daha fazla dayanışma göstermelerine bağlıdır. Türk ailesi, ister köy hayatında, ister şehir hayatında olsun, aslında kuvvetli bir ailedir. Çünkü sadece biyolojik ve hissi dayanışma içinde değildir. Sadece kanunların ve hukukun düzenlemesine de bağlı değildir. İslam dini, aile hayatını da tanzim eden kurallar getirmiştir. O halde aile fertleri bütün diğer bağlara ilaveten, dini emirler ve dini duygular sebebiyle de birbirlerine bağlılık gösterirler. Aile bir milletin temelini teşkil ettiğine ve Türk ailesi de bu türlü bağlarla, fertlerinin birbiri ile kaynaştığı kuvvetli tip, kuvvetli bir milli temel teşkil ettiğine göre, milletimizi yıkmak isteyenler işe temelden başlamak gerektiğini görerek, evvela Türk aile tipini yıkmaya yönelmişlerdir. Yetişmekte olan gençlerimizi, ailelerinin ellerinden almaya, onları çalmaya yönelmişlerdir. Türlü sapık fikirler ve ideolojiler aşılanarak aile bağlarından, aile görenek, gelenek ve töresinden çalınan, adeta aile hayatını hissi bakımdan terk ederek, dışarıda millet ve devlet düşmanı örgütlerin eline düşürülen gençlerimiz, maalesef şimdi o alçak liderlerinin kendilerine işlettikleri suçların cezasını çekmekte, hesabını vermektedirler. 12 Eylül öncesinde memleketimizin içine düşürüldüğü durumu, gözler önüne getiriniz. Sevgili vatandaşlarım, bizzat bazı olayların şahidi olmamış bulunabilirsiniz. Fakat, onları da basından takip ettiğiniz ve öğrendiğiniz gibi, televizyon ekranlarında da korkunç faciayı kendi gözlerinizle gördünüz, seyrettiniz. Körpe dimağlar esir edilmiş, yeni yeni yetişmekte olan aile fertleri, temiz Türk evlatları, bazı okullarda ve ne yazık ki bizzat örgütçülük yapan bazı öğretmenlerin ve idarecilerin ellerinde, bir kısım yayınlar kendilerine verilerek, şurada – burada, irili-ufaklı gruplar halinde toplanıp, okulda ders görür gibi, derslere tabi tutulup eğitilerek, sonra yeraltı örgütlerinde görevlendirilip, ellerine silah tutuşturularak, kendi vatanlarını bölmeye, kendi devletlerini yıkmaya çalışanların hizmetinde hatta bazen bizzat kendi aile fertlerinin dahi üzerine sevk edilmişlerdir. Bunlara para verilmiş, silah verilmiş, bir mağarada veya yeraltına kazdıkları ve üstünü örttükleri sığınaklarda yaşayabilmeleri için yiyecek, giyecek eşya ve malzeme tedarik olunmuş ve ailelerini terk edip, kırlara çıkan bu gençler, evlenmeyi reddeden, aile mefhumu tanımayan, yalnızca şehevi hislerini tatminini düşünen gözü kanlı birer eşkıya haline getirilmişlerdir. Bunlar, normal evlenmeyi de reddetmişler, kendilerine göre bir evlenme türü icat etmişlerdir. Ve ismine de “Devrim nikahı” demişlerdir. Kanuni evlenmeyi de kabul etmezler, evlenmeyi de reddederler. Bu hale getirilmişlerdir. Bunlar memleketin bir tarafından öte tarafına gruplar halinde veya teker teker sevk edilmişler, hatta komşu bazı ülkelere kaçırılarak orada terörist ve anarşist olarak yetiştirilmek üzere, eğitime tabi tutulmuşlar ve kendi ailelerinin ve kendi milletlerinin üzerine saldırtılmışlardır. O halde görüyorsunuz ki, Türk ailesini her yönü ile ve yeni yetişen nesillerin fikri ve manevi eğitimleri itibariyle koruyamaz ve gençlerimizi Devlet ve millet düşmanlarının ellerinden kurtaramazsak, milletimizi huzur ve sükuna, milletimizi refah ve mutluluğa kavuşturamayız. Bu sebeple yeni Anayasamızın pek çok yerinde aile ve gençlerin korunması için tedbirler öngörmeye yöneldik. Anayasadaki işimiz sadece ailenin korunmasına ilişkin bir tek hükümle bitmiyor. Anayasamızın çeşitli maddelerinde genel ahlakın korunması yolunda yer alan hükümlerin başlıca hedefi Türk ailesinin ana, baba ve evlatlar olarak sağlamlığını korumaya yöneliktir. Bunun içindir ki, gençliğin korunması için Anayasaya özel hükümler koyduk. Atatürk’ün Türk İstiklal ve Cumhuriyetini en kutsal görev olarak kendisine emanet etmiş bulunduğu Türk gençlerini ve gençlerimiz yoluyla Türk ailesini korumak için Devlet, elinden gelen her fedakarlığı gösterecek, hiçbir gayreti ve tedbiri esirgemeyecektir. Çünkü, milletimizin geleceği, gençlerimizin yetişme tarzlarına bağlıdır. Gençlerimizi müspet ilim anlayışı içinde yetiştireceğiz. Atatürk ilkelerini bilir, tanır ve uygulamaya yetenekli bir biçimde yetiştireceğiz. Gençlerimizi milli kültürümüz içinde yetiştireceğiz. Gençlerimize milli tarih şuurumuzu mutlaka vereceğiz ve onlara tarihi ile iftihar etme duygusunu aşılayacağız. Başkalarının tarihi ile değil, kendi tarihi ile övünmesini öğreteceğiz ve yine gençlerimizi Türk töresi içinde yetiştireceğiz. Türk geleneklerine göre yetiştireceğiz. Yani onları, yabancı kültürlere, yabancı törelere çaldırmayacağız. Sevgili vatandaşlarım, Türk töresi ve gelenekleri içinde yetişecek gençlerimiz, Türk toplumunun uyumlu ve bu toplumun istikbal, refah ve saadetine doğru sürükleyici ve sevk edici birer unsuru olacaklardır ileride… Milletinin bütün özelliklerini bilen, milli tarihini bilen, o tarihin acı ve tatlı bütün olaylarıyla şuuruna varan, böyle köklü, böylesine eski ve köklü bir tarihin evlatları olmanın şuur ve iftiharı içinde gençlerimiz, Türk İstiklal ve Cumhuriyetinin hakkıyla koruyucusu, savunucusu ve yücelticisi olacaklardır. Yine, gençlerimizi istisnasız her türlü kötü alışkanlıktan kesinlikle koruyacağız. Alkolizmden, uyuşturucu ve keyif verici madde kullanmaktan, seks manyaklığından, kumardan, cehaletten, kültürsüzlükten, saygısızlık eğilimlerinden kurtaracağız. Her ne pahasına olursa olsun, gençlerimizi yurdumuzun çevresini saran ve içeriye nüfuz etmeye çalışan ve yavaş yavaş maalesef nüfuz etmekte olduğunu gördüğümüz bu afetlerin hepsinden, hepsinden mutlaka koruyacağız. Türk gençleri boş zamanlarını beyhude geçirmeyeceklerdir. Boş zamanlarını beden ve fikir gücü ve sağlığı kazanacak şekilde geçireceklerdir. Onlara her yönde bilim, sanat ve beceri öğretmenin yollarını ve okullarını açacağız. Onlara her türlü fedakarlığı göstererek, eğitim ve öğretim hayatlarında her yönden koruyacağız. Türk evlatlarını yabancı odaklara, sapık ideolojilere, vatan ve millet düşmanlarına çaldırtmayacağız. Onları biz yetiştireceğiz, biz koruyacağız. Onları, tertemiz ailelerine ve asil milletimize her bakımdan layık insanlar olarak bu topluma kazandıracağız. Bu kutsal gaye uğruna, Devlet olarak ailelerle, ana – babalarla sıkı işbirliğine gireceğiz. Türk Gençliğine el atan bütün hainlerin ellerini tutacak ve kıracağız. Bu hususların hiçbirinde ihmale müsamaha etmeyeceğiz. Geçmiş yıllardaki ihmallerin acısını ne kadar ağır çekmekte olduğumuzu hepimiz biliyoruz. Yanlış yollara sapmış ama kurtarılması mümkün görülen gençlerimiz, evlatlarımız var. Onları kurtaracağız. Sayıları az da olsa, kurtarılmasına imkan kalmamış gençlerimiz var. Onlar için yalnız aileleri gözyaşı dökmüyor, Milletçe hepimiz gözyaşı döküyoruz. Fakat ne çare ki, hiçbirimizin elinden artık yapılabilecek bir şey gelmiyor. Milletimizin, memleketimizin, Devletimizin varlığı ve bütünlüğü her şeyden üstündür diyoruz. Geçmiş yıllardaki aldırmazlıkların, hainlik derecesine varmış bazı yersiz ve gereksiz hoşgörülerin, ihanet noktasına kadar gelmiş ihmallerin ziyan ettirdiği gençlerimize şüphesiz acıyoruz. Fakat ne çare ki, bazı gençlerimizi artık kurtaramıyoruz. Onun içindir ki, bundan sonra milyonlarca Türk evlatlarının bir tekini bile çaldırtmamak, kaybetmemek, ziyan etmemek için imkanlarımız ve gücümüzün üstüne çıkan her şeyi yapmak mecburiyetindeyiz. Onları koruyacak, çaldırtmayıp yetiştirecek, Türk Milletinin temeli olan ailelerine ve Türk Milletine mutlaka kazandıracağız. Bu konuda serhat şehrimiz Edirne’de de söylediğim gibi, kıymetli öğretmenlerimizin ve çok kıymetli ailelerin ve ana – babaların Devlete yardımcı olmalarını istiyoruz. Elbirliği ile bu çocuklarımızı kurtaracağız. Bu konuda yalnız Devletin gücü yetmeyebilir. Ama elbirliği yaparsak, devlet – aile ve öğretmen elbirliği yaparsa, bu çocuklarımızı muhakkak kurtarmış oluruz. Sevgili hemşehrilerim, biraz da size Anayasamızda mülkiyet ve miras haklarına dair yer alan esaslardan bahsetmek istiyorum. Bildiğiniz gibi, mülkiyet kutsal bir haktır. Değil yalnız insanlarda, fakat başka yaratıklarda bile mevcut bulunan bir histir, duygudur. İçgüdüden gelme olsa bile bir kavrayıştır. Bilirsiniz leylekler gider, ertesi sene gene aynı yuvasına konar. Kırlangıçlar gene gelir yuvasını bilir. Demek ki, mülkiyet onlarda da var. Mülkiyet hakkı hiçbir zaman ortadan kaldırılamaz. Yok edilemez. Mülkiyeti ortadan kaldırmak için yola çıkan rejimlerin hepsi, zaman içinde az veya çok mülkiyete dönmek ve onun zaruret ve mecburiyetlerini kabul etmek durumunda kalmışlardır. Ancak şu var ki, çağdaş dünyamızda mülkiyet, insanların canlı veya cansız mallar üzerinde sınırsız, mutlak bir hakimiyeti şeklinde kabul edilmemektedir. Eski toplumlarda mülkiyet öylesine sınırsız bir hak olarak tanınırdı ki, mal sahibi malını isterse kullanır, dilerse kullanmadan bırakır ve hatta o malın değeri ne olursa olsun onu yakıp, yıkabilir, bütünü ile tahrip edebilir ve ortadan kaldırabilirdi. Bugün artık böylesine mutlak ve sınırsız bir mülkiyet anlayışı mevcut değildir. Zira her mal artık milli servetin bir parçası haline gelmiştir. O mal, ya başka malların üretilmesine yarar, o halde o yolda kullanılmalıdır. Yahut o mal, insan emeği ile veya insanların ihtiyaçlarını giderecek biçimde, kendiliğinden meydana gelmiştir. Bu takdirde de insanların ihtiyacı için kullanılmalıdır. Mesela hiç kimse keyfi öyle istediği için kendi öz malı da olsa evini barkını, çiftini, çubuğunu, bahçesindeki tarlasındaki ürününü yakamaz, yıkamaz, “Mal benim değil mi, canım öyle istedi” diye otomobilini bir uçurumdan aşağıya salıveremez. Denizdeki teknesini keyif için batıramaz. Çünkü bunların hepsi, milli servetimizin bir parçasıdır, milli üretimimize bir katkıda bulunmaktadır. Ama, bunun için bizde, kişilerin özel mülküne el koyup o mülkü onun elinden çekip almak yoktur. Bizim koyduğumuz kural şudur; mülkiyet hakkının kullanılması, toplumun yararına aykırı olmamalıdır. Yani herkes kutsal saydığımız mülkiyet hakkını topluma yararlı biçimde kullanmalıdır. Hiç kimse ben “Şu memleketin, şu kadar verimli, şöylesine geniş toprağını aldım; burada çok ürün yetişir ama ekmeyeceğim, kimseye de ektirmeyeceğim, öyle olduğu gibi bırakacağım, herkes kendi başının çaresine baksın” diyemez. Böyle bir durumda mal sahibi malını toplum yararına aykırı kullanmış olur. Halbuki toplumun o maldan elde edilecek ürüne ihtiyacı kesindir. Mal kalır. İnsan ise gelip geçicidir. Ne demiş Yunus Emre, “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?” diye soruyor. İlk sahibi bu dünyayı, bu kainatı, yaratandır. Yarattığı malın mülkün onlardan istifade edecek kullarının ihtiyaçlarına yöneltilmesini, Yaratan istememiş mi? Sizlere en çok bilinen bir hususta misal vereyim Dinimizde tarımsal bakımdan bir mecburiyet yokken, meyve veren bir ağacı kesmek haram değil midir? Bu haramdır, günahtır. Çoğu zaman da bir suçtur. Hatta bir düşman toprağı ele geçirilse, o topraktan düşmana ait bulunan meyveli ağaç bile kesilmez. Meyveli olduğu takdirde düşmanın malına bile dokunulmaz. Dinimiz bunu böyle emretmiyor mu ?” İşte sevgili vatandaşlarım, bütün bu düşünceler ve zaruretlerdir ki, milli serveti korumak ve milletin ihtiyacı olan bu ürünlerin her türlüsünü bu milli servetten almak, yahut bir malı başka bir milli ihtiyacın giderilmesine tahsis etmek için Anayasamız, bundan evvelki Anayasanın da söylediği gibi, mülkiyetin toplum yararına aykırı olarak kullanılmasını yasaklıyor. Mülkiyet hakkını kutsal olarak kabul etmekle beraber, kamu yararı gerektirdiğinde bu hakkın sınırlanabileceğini de tabiatıyla kabul ediyor. O halde toplum yararına aykırı olarak kullanılmadıkça, bir kimsenin malına dokunulamaz. Mülkiyet hakkına da ilişilemez. Fakat toplum yararı gerektirdiği takdirde bir mala ancak karşılığı verilmek şartıyla ve toplum yararı için kullanılmak üzere el atılabilir. Buna kamulaştırma denir. Kamulaştırma çok eski bir usuldür ve bir zarurettir. Bizim bir de toprak meselemiz var. Nüfusumuz artıyor, o halde tüketim ihtiyacımız da artıyor. Toprağımız ise bellidir ve sabittir. Toprak artmaz. üstelik bizde, ormansızlık veya bitki örtüsünün tahribi sonucunda rüzgar, yağmur ve sellerle toprağımız erozyona uğruyor. Yani aşınıyor. Topraklarımızın üzerindeki verimli tabaka, tarıma elverişli olan kısım, sellere kapılarak derelere, çaylara, ırmaklara, nehirlere sürüklenip gidiyor. Ormanı bol ve tahrip edilmemiş olan, toprağının üzerinde bitki örtüsü bulunan memleketteki ırmaklara, nehirlere bakarsanız, onların suları berrak akar. Dönüp bizim memleketimizdeki ırmaklara, nehirlere bakarsanız, hepsi çamur halinde akar. İşte o nehirde akıp giden çamurun sebebi, ormansızlıktan dolayı topraklarımızın yağmur ve sel suları önünde denizlere sürüklenip gitmesi ve kaybolmasıdır. Nüfusumuz çoğalıyor, toprağımız belli, topraksız köylümüz var. Bu durumda biz, topraklarımızı en çok verim alabilecek bir şekilde işletmeli, ekip biçmeliyiz. Birinci maksat budur. Bunun için Devlet kendi eliyle, topraksız çiftçiye toprak dağıtacak ve her zaman için de bütün çiftçilere topraktan daha çok, daha değerli, ürün almak için gereken bütün yardımları yapacaktır. Eğer toprak dağıtmak için kamulaştırma yoluna gidilirse, toprağı kamulaştırılacak olan mal sahiplerine verimli şekilde işletilecek ölçüde toprak bırakılacaktır. Yoksa birine toprak verirken, ötekini topraksız hale getirmek yoktur. Buna bilhassa dikkat edilecek, toprak sahibine bırakılan toprağın verimli bir şekilde işletilmesini engelleyici bir durum yaratılmayacaktır. Kendisine toprak verilen çiftçi bu toprağı bölemeyecektir. Toprakların memleketin muhtelif bölgelerindeki verimlerine ve özelliklerine göre, değerince işletilebilmesi için en küçük birimlerin ne miktarda olacağı tespit edilecektir. Kendisine toprak verilen çiftçinin de aldığı bu topraktan geçinebilmesi için gereken ölçüde dağıtım yapılacaktır. Hiç kimsenin toprağına karşılıksız el atılmayacaktır. Hiç kimse kendiliğinden kalkıp da bir başkasının toprağında hak iddia edemeyecektir. Dağıtım Devlet eliyle tespit edilen asgari verim ölçüleri içinde, şartları, usulleri kanunlarla belirtilmek suretiyle yapılacaktır. Toprak sahibini de koruyacağız. Topraksız çiftçiyi de toprağa kavuşturacağız. Fakat asıl mesele, bundan sonra topraktan en uygun ürünü, en bol şekilde almak meselesidir. Bunun için Devletin ne türlü yardımlarda bulunacağını, nasıl bir teşkilat ile bu yardımı çiftçinin ayağına götüreceğini tespit edeceğiz. Mesele yalnız topraktan alınabilecek azami ürün meselesi de değildir. Türkiye’de büyük bir iktisadi güç ve imkan olan hayvancılık da geliştirilmelidir. Bu hayvancılık konusuna da Edirne’de değindim. Meralarımızı, çayırlarımızı tarla haline getirmeyelim. Ondan sonra biz de başka ülkelerden hayvan satın almak zorunda kalırız. Bizden sonra gelen nesiller, eğer hayvan almak zorunda kalırsa, bizlerin hepimize beddua ederler. Bu alanda da, bu hayvancılık alanında da Devletin planlı ve programlı bir biçimde ve istikrarlı bir surette yardımları tespit edilecek ve gerçekleştirilecektir. Sevgili vatandaşlarım, sizlere, bir milletin esasını teşkil eden, temelini teşkil eden aile ve mülkiyet hakkı üzerinde de bu bilgileri vermiş bulunuyorum. Başlangıçta da söylediğim gibi, böylece şehirlerimizde yaptığımız konuşmayı da burada bitiriyorum. Ancak, bir noktaya temas edeceğim. Gerçi bugün öğleden evvel İstanbul’da buna değindim amma, burada da buna kısaca değineceğim. Bir vatandaş bana telgraf çekmiş, uzun uzun. Çok geldi ya, bunlardan bir tanesi, “Sayın Devlet Başkanım” diyor, “Kendini çok yoruyorsun, kendini üzme, bu memleket, bu millet, eğer pazar günü vereceği oylarda yüzde yüz çıkmaz da yüzde doksandokuz çıkarsa, o yüzde bir” diyor, “Yanlışlıktan” olmuştur. “Kendini yorma” diyor. Ben o vatandaşıma bu iyi niyetinden bu hüsnüniyetinden dolayı sizlerin huzurunda teşekkür ediyorum. Ama, yine biliyoruz ki, bizim karşımızda olan gruplar da var. Menfaatleri haleldar olmuş, hapsedilmiş, bu memleketi bölmeye çalışmış, başka ideolojilerin gelmesi için çaba sarf etmiş bir sürü insan var. Elbette biz bunlardan olumlu oy beklemiyoruz. Fakat, Türk Milletinin sağduyusuna güveniyoruz. Türk Milletinin, bu memlekete sahip olacağına inanıyoruz ve bu inancımızla Anayasamızın da çoğunlukla kabul edileceğini düşünüyoruz. Eğer, böyle bir çoğunlukla Anayasa kabul edilirse, hem yurt içindeki bu menfi tutum içerisinde olanların ağızları kapanacak, dilleri tutulacak, hem de Avrupalı dostlarımızdan bazılarının sesleri kesilecektir. Gerçi bugüne kadar, biz, koparılan bunca fırtınalara ses vermedik. Doğru bildiğimiz yolda yürüdük. “Filan ülke bunu diyormuş, falan ülke bunu diyormuş” diye kendimizi bu gibi şeylere kaptırmadık. Ama, onların seslerinin de kesilmesi lazım. Şimdi biraz da Sayın Valinizden il’in problemleri hakkında bilgi alayım. Ondan sonra da uçağımıza binip Ankara’ya dönelim. Ben bu geceyi burada geçirmek istiyordum. Fakat, sabahleyin saat 10.00’da Ankara’da bulunmak zorundayım. Onun için burada kalamıyorum. Başka bir zaman gelip kalacağım. Eğer biraz daha konuşacak olursam, yarın radyo ve televizyon konuşmasında sesim çıkmaz sonra, anlayamazsınız. Hepinize, bu içten tezahüratınız ve samimiyetiniz için şahsım, Konsey Üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına teşekkür ediyorum. Size mutlu yarınlar diliyorum. Ve hepinize Allahaısmarladık diyorum. Sağolun…
  2. EVREN’İN ANAYASA’YI TANITMA KONUŞMALARI… İstanbul konuşması… 4 Kasım 1982 Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma Programı” ile ilgili yurt gezisi çerçevesinde 4 Kasım 1982’de İstanbul Taksim Meydanı’nda bir konuşma yaptı. Devlet Başkanı Orgeneral Evren’in İstanbul konuşmasından… “12 Eylül’den sonra bu tarihi Taksim Meydanı’nda ilk defa böyle bir toplantı yapılmaktadır. 12 Eylül’den evvel bu meydan çok mitinglere, toplantılara sahne oldu. Bugünkü gibi her taraf Türk bayraklarıyla donatılacağına kızıl bayraklarla donatılırdı.” “Bu meydanın tarihe mal olmuş adının bile değiştirilmesi için, “1 Mayıs Meydanı” dedirtmek için az mı çaba sarf edildi? Milletin reaksiyonundan çekinmeselerdi onu da yapacaklardı. Eğer 12 Eylül Harekatı yapılmasa ve onlar bu Harekatı yapsalar ve muvaffak olsalardı, bu meydanın ismi ne olacaktı biliyor musunuz sevgili vatandaşlarım? “Kızıl Meydan” olacaktı.” “Bağımsız bir devlet, hele bu Cumhuriyet olursa, 5 – 10 kişiye, 300 – 500 kişiye, bin kişiye papuç kaptırmaz. Taviz vermez. Verirse o zaman o devlet olmaz. Devletlik vasfı kalkar ortadan. Biz Türkiye Cumhuriyeti Devletiyiz. Böyle kişilerle pazarlık yapamayız.” “Basın hürriyeti gibi bir hürriyet, sadece basın mensuplarının değil, vatandaşların da, milletin de, hükümetin de, devletin de bir meselesidir.” “Basın hürriyetinden yararlananların sadece basın mensupları olduğu söylenebilir mi? Basının menfaatleri ile milletin basın hürriyetinden olan menfaati aynı şey değil midir? Bir tarafta idare, öte tarafta basın, demokratik bir yönetimde durmadan çarpışan birer kuvvet olarak görülmemelidir.” “Biz hiçbir zaman kanunlara saygılı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü ilke edinmiş, Atatürk ilke ve inkılaplarına gönülden bağlanmış ve onu saptırmaya çalışmamış, şerefli Türk basınının hak ve hürriyetlerini kısıtlamadık, onlara dokunmadık. Biz, vatanı parçalamak, milleti bölmek için her türlü gayretin içinde bulunmuş, aşırı uçlarla aynı paralelde olmuş, olanlara yataklık etmiş basına kısıtlama getirdik.” “Eskiden dernekler siyaset dahil her türlü kirli işlerle uğraşırken, şimdi bir nizam içine girince ve doğrusu yapılınca, tenkitlere başladılar. Neden siyasetle uğraşmayı yasaklamışız? Arkadaş, siyaset yapacaksan git parti kur veya mevcut bir partiye gir. Sen bir kamu görevlisisin, siyasi faaliyette bulunamazsın.Sen bir hayır derneği kurmuşsun, hayır işleriyle uğraş. Sen siyasi partilere yardım yapacağına üyelerine yardım sağlamaya çalış. “ “Vaktiyle göz bebeğimiz üniversitelerimize el attılar. Oraları birer anarşi yuvası haline soktular. Silah deposu olan, silah eğitiminin yapıldığı üniversitelerimiz vardı. Oraya devletin güvenlik kuvvetleri giremezdi. Giremezdi, çünkü orası Türk toprakları değildi, başka bir ülkeydi.” “Biz ülkeyi muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarabilecek nitelikte ve bilgiye sahip gençler mi yetiştireceğiz, yoksa birer anarşist mi? İşte bunu dikkate alarak yeni Anayasamızda üniversitelerimize yalnız bilimsel özerklik tanıdık, idari özerkliği tanımadık.” “İki gün sonra Anayasa oylaması için sandık başına gideceksiniz. Benim için, bizim için oy vermeyiniz. Anayasayı düşünerek oyunuzu kullanınız.” “O geçirdiğimiz, kara günleri unutmayınız. O ümitsizlikle dolu felaketli günleri, o her gün bombaların, silahların patladığı, kahvelerin, lokantaların, bankaların, sokakların, evlerin makineli tüfeklerle, tabancalarla tarandığı, o her gün ortalama 20 anarşi kurbanının cenazesinin kaldırıldığı günleri unutmayınız ve o günleri hatırlayarak oylamada oylarınızı kullanınız.” Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma Programı” çerçevesinde İstanbul’da yaptığı konuşma şöyle: Sevgili İstanbullu Kardeşlerim, Kıymetli Hemşehrilerim, Vatandaşlarım, 12 Eylül’ü takiben yurt içinde birçok şehir ve kasabalara yaptığım ziyaretlerimde, oradaki vatandaşlarıma hitap ettim ve bazen de onların dilek ve ihtiyaçlarını dinledim. İstanbul’a, Türkiyemizin gözbebeği, dünyaca meşhur bu güzel şehrimize de görev icabı çeşitli tarihlerde geldim. Bana birkaç yerde İstanbullu vatandaşlarım sordular, “Paşam, her yerde konuşuyorsunuz da neden İstanbul’a bu kadar geldiğiniz halde, burada konuşmadınız” dediler. Haklıydılar. Hakikaten burada sizlerle konuşmak imkanını yaratamadım. Sebebi vardı, Anadolu’daki diğer il ve ilçelere gittiğimde, Vali’ye yaptığı ziyarette, halk Vilayet binası önünde toplanıyor, ben de hemen oradan, Vilayet balkonundan halka kısa da olsa hitap edebiliyordum. İstanbul Vilayet binasının önünde, böyle bir imkan yoktu. Olmayınca, özel olarak bir gösteri mitingi şeklinde, bu meydanda o konuşmayı yapmam gerekirdi ki, o takdirde İstanbul’un bütün trafik düzeni şehir hayatını aksatır ve birçok vatandaşı bu yüzden rahatsız edebilirdim. Nitekim bugün öyle oldu. Sevgili vatandaşlarım, biz askeriz, daima gösterişten uzak durmaya, görevimiz ne ise onu yapmaya çalışırız. “Takdir eden eder” deyip geçeriz. İstanbul’da böyle bir gövde gösterisi yapmak istemedik. İsteseydik, 12 Eylül’ü takip eden günlerde yapardık. Sizlerin en heyecanlı olduğunuz günlerde yapardık bunu. İşte bu yüzden özel olarak İstanbul’da böyle bir toplantı düzenlemedik ve dolayısıyla sizlere de hitap edemedik. Fakat bugün diğer şehirlerde yaptığım gibi, yeni Anayasa üzerindeki düşüncelerimizi sizlere iletmek ve aynı zamanda, yapılan eleştirilere de cevap vermek ihtiyacını duydum ve bu maksatla sizlerin karşınızda bulunuyoruz. Eğer bugüne kadar İstanbul’da konuşma yapmadığımdan dolayı bana ufak da olsa bir kırgınlığınız varsa, bu sebebi öğrendikten sonra o kırgınlığınızı da bırakmanızı rica edeceğim. Bizlere karşı gösterdiğiniz bu büyük hüsnü kabul ve karşılamadan dolayı hepinize ve buraya gelmek isteyip de gelemeyen, radyo ve televizyonları başında beni dinleyen vatandaşlarıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. 12 Eylül’den sonra bu tarihi Taksim Meydanı’nda ilk defa böyle bir toplantı yapılmaktadır. 12 Eylül’den evvel bu meydan çok mitinglere, toplantılara sahne oldu. Bugünkü gibi her taraf Türk bayraklarıyla donatılacağına kızıl bayraklarla donatılırdı. Yalnız bizim değil, Türk milletinin değil, bütün dünyanın hayran kaldığı; yalnız Türk milletine değil, mazlum ve esir milletlere de kurtuluş meşalesi olan eşsiz Atatürk’ün resim ve portreleri yerine, başka ülkelerin liderlerinin resimleri ellerde taşındı, binalara asıldı. Bu meydanın tarihe mal olmuş adının bile değiştirilmesi için, “1 Mayıs Meydanı” dedirtmek için az mı çaba sarf edildi? Milletin reaksiyonundan çekinmeselerdi onu da yapacaklardı. Eğer 12 Eylül Harekatı yapılmasa ve onlar bu Harekatı yapsalar ve muvaffak olsalardı, bu meydanın ismi ne olacaktı biliyor musunuz sevgili vatandaşlarım? “Kızıl Meydan” olacaktı. Bu meydanda az mı vatandaş kanı akıtıldı? Bir tarihte, 1 Mayıs’ı kutlayalım derlerken, 36 vatandaşımızın kanları bu meydana aktı. Artık o günler geride kaldı. Onlara sebep olanlar, bugün adil Türk mahkemeleri önünde hesap vermektedirler. Sevgili vatandaşlarım, söz buraya gelmişken, dün Almanya’nın Köln şehrinde cereyan eden o müessif olaydan bahsetmek istiyorum. Burada emellerine muvaffak olamayacağını anlayan mel’unlar, biliyorsunuz yurt dışına kaçtılar. Bunların bir kısmı, bir haylisi de içimizde dolaşıyor, merak etmeyin. Yedi bin küsürü halen dışarıdadır. Bunlardan bir grup, Dev – Sol denilen bir grup, dokuz kişilik bir grup Köln Başkansolosluğumuzu bastılar, biliyorsunuz. Saat dörtbuçukta. Sabaha karşı teslim oldular. Ama beş – altı vatandaşımızın yaralanmasına sebep oldular. Şimdi Sevgili vatandaşlarım, bunların rakamı 2583’tür. Bunlardan 1811 kişi hakkında dava açılmıştır. Bu 1811 kişiden 651’i adam öldürmekten idam talebiyle yargılanmaktadır. Sevgili İstanbullu Kardeşlerim, Vatandaşlarım, Bunlar bazı tavizler istediler bizlerden. Oradaki vatandaşlarımızı rehin aldıktan sonra. Biz bugüne kadar hiçbir taviz vermedik. Bundan sonra da vermeyeceğiz, bunu bilsinler. Eğer bütün milletler aynı tutum içinde olsalar, zaten bu uluslararası terör de, durmasa da azalır. Yavaş yavaş yok olur. Şunu burada ifade etmek istiyorum ki, eğer böyle terörist kişiler 50 kişiyi rehin alsalar ve “Bir kişiyi oradan salıverin, biz de karşılığında burdan salıvereceğiz” deseler, biz, o bir kişi için bile bu tavizi vermeyeceğiz. Çünkü bir devlet, bağımsız bir devlet, hele bu Cumhuriyet olursa, böyle 5 – 10 kişiye, 300 – 500 kişiye, bin kişiye papuç kaptırmaz. Taviz vermez. Verirse o zaman o devlet olmaz. Devletlik vasfı kalkar ortadan. Biz Türkiye Cumhuriyeti Devletiyiz. Böyle kişilerle pazarlık yapamayız. Sevgili vatandaşlarım, Bugüne kadar muhtelif şehirlerimizde yaptığım konuşmalarımda, Anayasamızın önemli gördüğüm bazı hükümleri üzerinde açıklamalarda bulundum. İstedim ki, böylece Türk milletinin her ferdi, bu Anayasa neymiş, bize ne getiriyormuş, daha evvelki, yani 1961 Anayasası ile arasında ne gibi farklar varmış, öğrenmiş, bilgi sahibi olmuş olsun. Vatandaş madem ki bu Anayasaya (Kabul) veya (Ret) diyecek, O halde bu Anayasa nedir ki (Kabul) veya (Ret) diyebilsin ve üzerinde düşünsün ve vicdanının sesine uyarak oyunu kullansın. Gerçi bizlere inandığınızı ve güvendiğinizi biliyorum ama, belki inanmayanlar da vardır. O halde, onlara da bu Anayasayı anlatmak lazımdır. İşte ben bu görevi yapıyorum. Bazıları şöyle düşünebilir “Bir Devlet Başkanı da bu görevi yüklenir mi ?”. Yüklenir sevgili vatandaşlarım, yüklenir… Madem ki en son bizim elimizden geçerek bu son şeklini aldı, o halde bunun savunuculuğunu yapmak da bize düşer. Dünyada artık krallıklar, padişahlıklar devrindeki devlet başkanlığı anlayışı değişmiştir. Bugünkü devlet başkanları, babadan oğula intikal eden bir görev değildir. Bugünün devlet başkanları da halkın arasından gelen bir kişidir. O halde, halkın arasından geldiğine göre, halkla beraber olması, halkına bazı bilgileri şahsen vermesi normal bir olaydır. İşte bunun içindir ki, ben günlerdir halkımın arasında dolaşarak bu görevimi yerine getirmekteyim ve bundan da büyük bir zevk duymaktayım. Sevgili hemşehrilerim, Türk basınının merkezi durumunda bulunan İstanbul’da basın hürriyeti mevzuuna değinmemek olmaz. Onun için, az da olsa basın hürriyeti üzerinde duracağım. Bugüne kadar bu konuya hiçbir yerde temas etmedim, buraya sakladım. Hepinizin takdir edeceği gibi, basın hürriyetinin kullanılmasında çeşitli şekilde etkilenecek olanların sayısı, diğer herhangi bir hürriyetin kullanılmasından etkileneceklerden daha geniştir ve bunun tesirleri daha da anidir. Kötü maksatlarla kullanılan basın hürriyetinin menfi etkilerinin, toplum üzerinden silinmesi ve bu hürriyetin kötü kullanılmasının önüne geçilmesi, basın mensuplarımızca da kabul edileceği gibi, son derece zordur. Hatta bazen imkansızdır. Yeni Anayasanın Basın Hürriyetini titizlikle ve teferruatlı olarak düzenlemesinin, bizim seçkin basın organlarımızı rahatsız etmemesi gerektiğini evvelce de işaret etmiştim. Basın kesimi Anayasa ve kanunlardaki bu boşluklardan araya sıkışmaya çalışanların nasıl yararlanabildiklerini, hele süreli yayınların bazı türlerinde anarşist ve bölücülerin basın hürriyetini ne derece kötüye kullanmaya muktedir olduklarını bizlerle beraber görmüşler ve yaşamışlardır. Bu sebeplerle, Anayasada basına ilişkin hükümleri tartmak ve tartışmakta, görüş açısının daha geniş tutulması ve basın hürriyetinin, bazı yayınlarla hangi noktalara kadar kötüye kullanıldığının gözden uzak tutulmaması, daha insaflı olunması lazımdır. Basın hürdür sansür edilemez. Basına yayın yasağı da konulamaz. Sadece yargılama görevinin yerine getirilebilmesi için, zaruri durumlarda, hakim tarafından yasak konulabilir. Bu zaruri hususları kanun belirleyecektir. Tedbir yoluyla dağıtım, hakim kararıyla, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de, kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle önlenebilir. Dağıtımı önleyen bu yetkili mercii, bu kararını en geç 24 saat içinde yetkili hakime bildirecek. Yetkili hakim bu kararı en geç 48 saat içinde onaylamazsa, dağıtımı önleme kararı hükümsüz sayılacaktır. Bu suçlar neler olabilir? Şunlar olabilir: Devletin iç ve dış güvenliği ve ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye ya da ayaklanma veya isyana teşvik eder nitelikte olan veya devlete ait gizli bilgilere ilişkin bulunan her türlü haber ve yazı olabilir. Bu gibi yazıları yazanlar veya bastıranlar ve aynı amaçla basanlar, başkasına verenler, bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olacaklardır. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de dağıtımından önce toplatılabilecektir. Ve 24 saat içinde demin söylediğim gibi hakime bildirilecektir. Bu gibi suçlar ve bunların işlenmiş sayılma şartları, şekilleri ayrıca kanunda açıkça belirtilecek olmasına rağmen, bizi böyle bir hükmün Anayasaya konulmasını istemeye sevk eden geçmiş olaylardan misal vermek istiyorum. Farzediniz ki bölücü bir örgüt yahut mezhep kışkırtıcısı, yahut şu veya bu anarşik veya ideolojik maksadın peşinde koşan bir başka kişi, taraftarlarına bir beyanname yayınlıyor. Bu beyanname ile vatandaşlardan bir kısmını diğer bir kısmının üzerine saldırmaya teşvik ediyor. Yahut bir kısım vatandaşları devlete başkaldırmaya, isyana davet ediyor. Bu beyanname ya müstakilen basılmış veya bir gazetenin sütunlarında yer almıştır. Sorarım sizlere, geçmişte bunlar olmadı mı? Her gün çeşit çeşit beyannameler sokaklarda dağıtılmadı mı? Hatta beyannameleri almak istemeyenler, bir yeri kırılıncaya kadar dövülmediler mi? Kapıların altlarından evlere atılmadı mı? Afiş olarak duvarlara asılmadı mı? Bombalı pankartlar caddelere, binalara konulmadı mı? Ne yapalım şimdi? Böyle bir beyannamenin herhangi bir matbaada basılmakta olduğunu yetkili makam haber aldı. Yahut baskı bitmiş de beyanname veya onu ihtiva eden, dergi yahut gazete dağıtılmak üzere paketlenmiş, istif edilmiş. O makam bıraksın mı, dağıtılsın diye? Yani hitap ettiği kişilerin ellerine geçsin, onları harekete geçirsin veya şurada burada müessif saldırı olaylarına yol açsın. “Ben bunun çaresine sonra bakayım” mı desin? Bu hal daha başlangıçta önlenmesin mi? Sevgili vatandaşlarım, bir adamı elinde bir silahla, diğerine karşı saldırıyor görürseniz, siz de bu saldırıyı önleyebilecek bir durumda bulunursanız, kamu görevlisi olarak veya vatandaş olarak ne yapardınız? Adam bıçağını çekmiş, binisinin üzerine doğru koşuyor. “Dur bakalım, tam yanına varınca, bıçağını saplayacak mı, saplamayacak mı, şimdiden bilinmez ki” diye bekler misiniz? Yoksa elinizden geliyorsa atlayıp o adamı durdurup elinden bıçağını alır mısınız? Aziz Vatandaşlarım, Devlet ve hükümet, iki vatandaşın birbirine saldırmasını seyreden, üçüncü bir vatandaş gibi hareket edemez. Saldırının daha başlangıcını gördüğü anda, onu mutlaka önlemek devletin görevidir. Devlet bir ihtilal beyannamesi, isyan beyannamesi basılırken veya basılmış, bitmiş de dağıtılmayı beklerken, oturup seyirci kalamaz. Eğer böyle yaparsa, sizler, böyle bir suça karşı seyirci kalan devleti affeder misiniz? Affetmezsiniz. Ama geçmişte bunlar yapıldı ve seyirci kalındı. Böyle beyannameler çok basıldı. Kimse elini süremedi. Neden? Çünkü henüz dağıtılmamış da ondan. Peki ama zaten dağıtıldıktan sonra, mesele kalmıyor ki. Mektup adresine varmış oluyor. Ben bunların onbinlercesinin, yüzbinlercesinin kimin eline geçtiğini teker teker tespit edip, onları bulup, onlardan mı toplatacağım? Bu mümkün müdür vatandaşlarım? Elbette mümkün değildir. Devlet işlenmekte olan suçların seyrine bakamaz. Devlet suçların karşısına geçip seyretmeye mezun değildir. Devlet önlemekle görevlidir. Bu gibi basılmış beyanname veya yayınların bir de dağıtılmış olanını toplatma durumu var. Bu hakim kararıyla olabilir. Buna kimse ses çıkaramaz elbette. Fakat öyle haller düşününüz ki, basılmış olan bu broşür veya bildiri veya mecmua dağıtılıp duruyor sokakta. Bu, birkaç saatlik mesele olabilir. Eğer derhal harekete geçmezseniz, iş işten geçebilir. Mahkemeye müracaat edecek zaman yoktur. Etseniz bile, bir hakimin karar verebilmesi bir tedbir kararı alabilmesi için asgari bir inceleme yapmaya ihtiyacı olabilir. Muhakkaktır ki, o zaman da atı alan Üsküdar’ı geçer. Bunlar, bizim gibi suikastlere hedef olmuş milletlerin hayatında görülmemiş şeyler değildir. Böyle bir durumda idare olarak, bir yandan süratle mahkemeye başvurup, toplatma kararı isterken, öte yandan da o yayını toplatabilmelisiniz. Bu toplatma yetkisi hiç şüphe yok ki, sorumluluğunu idrak etmiş bir yüksek makama verilecektir. Bu makam en geç 24 saat içinde hakime başvuracaktır. Hakim de bu hususta 48 saat içinde kararını verecektir. Eskiden olduğu gibi, haftalar ve aylarca sürüncemede kalmayacaktır. Bir de şu hususlar ileri sürülüyor: “Ya bu, yol olur da, yüksek idari amirler, sık sık ve olur olmaz toplatma kararı verirlerse, hakim sonradan o kararı kaldırsa bile iş işten geçer”. Yüksek idare amirleri böyle bir yola girecek ve bu yöndeki yetkilerini sorumsuzca kullanmaya başlayacak olurlarsa, bir hükümet var. Hükümetin de denetleyicisi olan bir Meclis var. Nihayet hepsinin de üzerinde bir millet var. Kamu görevlileri ve hatta yüksek idare amirlerinden bazıları zaman zaman başka türlü kendilerine verilen yetkileri suistimal edebiliyorlar. Böyle birkaç kişi, bu yetkileri suistimal ediyor diye, o kamu görevlilerinden veya idare amirlerinden o yetkileri almak mı gerekir? Kaldı ki, basın gibi bir müesseseye karşı bu türlü yetki suistimalleri oldu mu, bunun sorumlusundan elbette hesap sorulur ve başka yol kalmadıysa hükümler değiştirilir. Basın daima haklıdır ve basının karşısında kim varsa, o da daima haksızdır gibi bir kaideyi nereden ve niçin çıkarıyoruz. Ne için Anayasa da veya kanunlarda bu husustaki hükümleri bilmeden bir basın düşmanlığı havası içinde uygulanacağını esas olarak kabul ediyoruz. Basın hürriyeti gibi bir hürriyet, sadece basın mensuplarının değil, vatandaşların da, milletin de, hükümetin de, devletin de bir meselesidir. Basın hürriyetinden yararlananların sadece basın mensupları olduğu söylenebilir mi? Basının menfaatleri ile milletin basın hürriyetinden olan menfaati aynı şey değil midir? Bir tarafta idare, öte tarafta basın, demokratik bir yönetimde durmadan çarpışan birer kuvvet olarak görülmemelidir. Kamu görevlileri yetkilerini kötüye kullanabilirlerse, basın da haiz olduğu hak ve hürriyetleri asla ve hiçbir zaman ve hiçbir sebeple kötüye kullanamaz mı? “Basın, kendisini kontrol etsin, en iyi şekil budur” diyerek, vaktiyle 1961’den sonra (Basın Ahlak Yasası ve Basın Şeref Divanı) kurulmuş. Bakınız, bütün basın şu taahhütte bulunmuş o zaman. Taahhütnameyi okuyorum: “Hürriyete liyakatın başta gelen şartının hürriyet içinde, kendi kendini kontrol edebilmek olduğuna inanan Türk basın müesseseleri, demokrasinin temel unsurlarından olan basın hürriyetinin topluma ve demokratik düzene en yararlı bir yolda işlemesini sağlamak için tespit ettikleri ‘Ahlak Yasasına’ ve bu yasayı yürütmekle görevli ‘Basın Şeref Divanının’ kararlarına uymayı kabul ve taahhüt ederler”. Bugüne kadar işlediğini gördük mü bu taahhütnamenin? Maalesef göremedik. Basın Ahlak Yasası’nda 10 madde vardır uyulması gereken. Yani taahhüt ettikleri 10 madde vardır. Ben bunlardan birkaçını okuyacağım şimdi sizlere. Bir tanesi şöyle der: “Yazı, haber, fotoğraf vesair şekillerle yapılacak yayınlarda şu hususlara riayet edilir: Ahlaka aykırı veya müstehcen yayında bulunulamaz”. Bulunan basın yok mu? Hani kendi kendini kontrol edecekti? Bugüne kadar niye buna mani olmadı? İkincisi, “Şahıs, müessese ve zümreleri hedef tutan galiz yazılar, galiz kelimeler kullanılamaz, şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın yapılamaz”. Başka bir fıkra, “Amme menfaatini ilgilendirmeyen hallerde, fertlerin hususi hayatları, küçük düşürücü şekilde teşhir edilemez. Şahıslar, müesseseler veya zümreler aleyhine iftira ve isnatta bulunulamaz”. Başka bir fıkra “Din istismar edilemez”. Edilmedi mi bugüne kadar basında? Yine başka bir fıkra “Gazetenin ve gazetecinin şahsi veya taraf tutan kanaatlerine metinde yer verilemez”. Başka bir fıkra “Amme menfaati mutlak lüzum göstermedikçe mahrem kaydıyla verilen malumat yayınlanamaz”. Daha 10 tanedir bu. Ben size, dört beş tanesini okudum. Şimdi sevgili vatandaşlarım. Niçin, bütün basını bir tutuyoruz? Farzediniz, vatandaşların şu veya bu hareketleri için ceza hükümleri öngördüğümüz zaman, maksat bir fırsatını bulup, bu cezaları bütün vatandaşlara tatbik etmek midir? Yoksa, belli suçları önlemek midir? Basın için de, “Şu veya bu hareketler suç olur. Dağıtımın önlenmesini gerektirir. Yahut toplatmayı gerektirir” dediğimiz zaman, bunu, bu hareketleri yapmamış, bu suçları işlememiş bir basına karşı da mutlaka uygulamak için mi çırpınıyoruz? Sevgili vatandaşlarım, 12 Eylül’den evvel birçok gazeteler vardı, isimlerini vermiyorum, bilirsiniz siz onları. Bundan Isparta ve Burdur konuşmalarımda bilhassa bahsettim. Bu gazete ve mecmualar, her gün polisin, emniyet mensuplarının, MİT mensuplarının, hatta, vatan savunması için hazırlanan bir teşkilatımızın mensuplarının fotoğraflarını, adreslerini, telefon numaralarını verirdi. Ve bunlardan birkaç tanesi, verilen bu adreslerde bulundu ve öldürüldü. Ondan sonra Jandarma Genel Komutanlığımızın kişiye özel, çok gizli kaydıyla yayınladığı bir emri, gazete sayfalarında yazdı. Hani yapmayacaktı mahrem olan şeyleri. Bunları kimse önleyemedi. Biz, böyle basına karşı, bu kısıtlamaları getirdik. Basın hürriyeti konusunda sevgili vatandaşlarım, en son olarak şunu söylemek istiyorum. Biz hiçbir zaman kanunlara saygılı, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü ilke edinmiş, Atatürk ilke ve inkılaplarına gönülden bağlanmış ve onu saptırmaya çalışmamış, şerefli Türk basınının hak ve hürriyetlerini kısıtlamadık, onlara dokunmadık. Biz, şimdiye kadar saydığım ve geçmişte çok örnekleri görülmüş, bugün kapatılmış, ertesi gün aynı kadrosuyla, başka bir isim altında tekrar yayınlanmaya başlanmış, vatanı parçalamak, milleti bölmek için her türlü gayretin içinde bulunmuş, aşırı uçlarla aynı paralelde olmuş, olanlara yataklık etmiş basına kısıtlama getirdik. Basının haiz olduğu yeri bütün milletçe takdir ediyoruz. Ama bunu kötüye kullananlara da aynı hakları vermemizi herhalde sizler de ve kıymetli basın mensuplarımız da istemezler. Aralarına böyle kişilerin sızmasını onlar da istemezler. Sevgili vatandaşlarım, şimdi biraz da derneklerden bahsetmek istiyorum. İnsanların meydana getirdikleri birliklerin en yaygın olanı derneklerdir. O kadar yaygın bir hale gelmiş ki, Türkiye’de hatırımda kaldığı kadar 46 bine yakın dernek meydana çıkmış. Dernek kurmak serbest ya, önüne gelen kurmuş, kurmuş ama bugüne kadar hiçbir dernek, devlet tarafından denetlenememiş. Nasıl denetlensin 46 bin tane dernek. Bu dernekler kuruluş maksadına uygun mu faaliyette bulunuyor, yoksa memleketi yıkmak, parçalamak için, gizlice planlar mı hazırlıyor? Derneğin ismini bir paravan olarak mı kullanıyor belli değil. Yeni Anayasamızda da dernek kurmayı serbest bıraktık. Bir kısıtlama getirmedik. Anayasada dernek kurmak hürriyetleriyle ilgili madde şöyle başlamaktadır: “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir” Sevgili vatandaşlarım, derneklerin kuruluş maksatlarının dışında faaliyet göstermemeleri lazımdır. Zira, başka maksatlara hizmet eden birlikler de vardır. Mesela ticaret yapıp para kazanacaksanız, şirket kurarsınız. Siyasetle uğraşmak istiyorsanız, parti kurar veya partiye girersiniz. İşçi – işveren ilişkilerinde mesleki hak ve menfaatleri koruyacak, toplu görüşmeler, toplu sözleşmeler, grev yapacak iseniz, parti değil, sendika kurarsınız. Bu bütün dünyada böyledir. Bizde de yakın yıllara gelinceye kadar böyleydi. Fakat sosyal hayatımızı, milli hayatımızı, hukuk ve devlet düzenimizi alt – üst etmek isteyenler, bu alanlarda da rahat durmadılar. Bütün bu teşekkülleri birbirlerine karıştırdılar. Bu keşmekeş, bu maksatlı kargaşa, bilhassa mesleki dernekler ve meslek teşekküller alanında bütün fecaatiyle kendisini gösterdi. Esasında bu mesleki derneklerin kuruluş maksadı, o hizmette çalışanların fikri, manevi, mesleki gelişmelerine elbirliği ile yardımcı olmak, bu masum gayeyi elbirliği ile gerçekleştirmektir. Ama gelin görün ki, bu maksat bir tarafa bırakılmış, o kamu hizmetinin personelini siyasi ve hatta ideolojik bir örgüt halinde toplamışlardır. Her dereceden kamu görevlisini içine almak suretiyle o kamu hizmetini ele geçirmişler. Sanki Devlet, o kamu hizmetini düzenlememiş, teşkilatını kurmamış, personelini tayin etmemiş, bunları amirler ve memurlar olarak tertiplememiş gibi, bu mesleki dernekler, kamu hizmetindeki personeli mümkün olan azami nispette kendi içlerine almışlar, aralarına katılmayanlara o hizmette barınma ve çalışma hakkı tanımamışlar. Ondan sonra da derneğin içinde genel başkan, genel sekreter, yönetim kurulu üyeleri, çeşitli faaliyet kollarının başkan ve üyeleri diye tertiplenerek kendi idarelerinin, hatta hükümetin, hatta devletin karşısına dikilmişler. Bir genel müdür mü var, karşısında da Der’li, Bir’li veya başka isimde bir dernek başkanı var. Ama bunun birisi genel müdür, diğeri, belki onun emrinde çalışan bir memur. Hakikatte ise hükmeden, emir veren o derneğin başkanı. Genel müdür değil. 1961 Anayasası’nda olduğu gibi dernekler, devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amaçlarıyla, bu Anayasamızda da sınırlamalara tabi tutulabilmektedir. Ayrıca, yeni Anayasaya şunları da koyduk: — Dernekler siyasi amaç güdemezler, — Siyasi faaliyette bulunamazlar, — Siyasi partilerden destek göremezler, — Onlara destek olamazlar, — Sendikalar, kamu kurum niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıflarla bu amaçla ortak hareket edemezler. Bu şartlara riayet etmeyen, kuruluş amaç ve şartlarını kaybeden yahut kanunun öngördüğü yükümlülükleri yerine getirmeyen dernekler, kendiliğinden dağılmış sayılırlar. Ayrıca, Silahlı Kuvvetlerle, kolluk kuvvetleri mensuplarıyla kamu hizmeti görevlilerinin dernek kurmak haklarına da sınırlama getirilebilecektir. Elbette Silahlı Kuvvetler mensupları dernek kuramaz, emniyet mensupları da kuramaz. Kamu görevlilerini de bazı sınırlamalara tabi tuttuk. Bu bakımdan Anayasaya bu hükmü getirdik. İşte sevgili vatandaşlarım, eskiden dernekler siyaset dahil her türlü kirli işlerle uğraşırken, şimdi bir nizam içine girince ve doğrusu yapılınca, bundan mutazarrır olanlar tenkitlere başladılar. Neden siyasetle uğraşmayı yasaklamışız? Arkadaş, siyaset yapacaksan git parti kur veya mevcut bir partiye gir. Sen bir kamu görevlisisin, siyasi faaliyette bulunamazsın. Sen bir hayır derneği kurmuşsun, hayır işleriyle uğraş. Sen bir yurt yaptırma derneği kurmuşsun, siyaset ile uğraşacağına, yurt yapmakla uğraş. Sen siyasi partilere yardım yapacağına üyelerine yardım sağlamaya çalış. Sen sendikalarla işbirliği yapacağına, aynı maksatla, senin gibi maksatla kurulmuş derneklerle işbirliği yap. Sendikacılığa hevesleniyorsan gider işçi olursun, seçilebilirsen sendika yöneticiliğine gelirsin, yoksa dernek kurup da sendikacılık yapamazsın. Sevgili İstanbullu hemşehrilerim, İstanbul biliyorsunuz bir üniversite şehridir. Üniversitelerimiz üzerinde de birkaç noktaya kısaca değinmek istiyorum. Üniversitelerimiz birer ilim ve irfan müesseseleridir. İleride devletin üst kademelerine onlar geçecek ve devletin idaresini ellerine alacaklardır. Devlet idaresi kolay değildir. En küçük görevlisinden en büyüğüne kadar büyük sorumlulukları olacaktır. Bunu dış güçler çok iyi bildiklerindendir ki, vaktiyle bu göz bebeğimiz üniversitelerimize el attılar. Oraları birer anarşi yuvası haline soktular. Birçok fakültemiz o hale geldi ki, okumak isteyen fakülteye can korkusundan gidemez oldu veya o anarşistlere uymak zorunda kaldı, başka çaresi yoktu. Sınıf geçmek bile bilgiye değil, kaba kuvvete dayandırıldı. O zaman öğretim görevlileri tekme tokat kürsüden indirildi ve dershaneden çıkartıldılar. Bunları oralarda okuyanlar ve evlat sahibi olanlar çok iyi hatırlarlar. Silah deposu olan, silah eğitiminin yapıldığı üniversitelerimiz vardı. İsimlerini vermiyorum. Oraya devletin güvenlik kuvvetleri giremezdi. Giremediği için rahatlıkla silah eğitimi yapılabilirdi. Giremezdi, çünkü orası Türk toprakları değildi, başka bir ülkeydi. Biz ülkeyi muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarabilecek nitelikte ve bilgiye sahip gençler mi yetiştireceğiz, yoksa birer anarşist mi? İşte bunu dikkate alarak yeni Anayasamızda üniversitelerimize yalnız bilimsel özerklik tanıdık, idari özerkliği tanımadık. Ayrıca şunu da Anayasaya ilave ettik. Gerçi üniversiteler devlet eliyle kurulacaktır, ama birçok Batı ülkelerinde olduğu gibi kazanç amacına yönelik olmayan ve diğer devlet üniversitelerinde olduğu gibi devletin gözetim ve denetimi altında olmak şart ve kaydıyla vakıflar tarafından da üniversiteler kurulabilecektir. Bu vakıfların kuracağı üniversitelerin nasıl kurulacağı, usul ve esasları kanunla düzenlenecektir. Bunu, şunun için kabul ettik sevgili vatandaşlarım: Devlet bugünkü mahdut imkanlarıyla bu kadar üniversitenin, orta öğrenim, ilk öğrenimin altından kalkamıyor. Eğer hayırsever vatandaşlarımız tarafından kurulacak bir vakıf kar gayesi gütmeden bir üniversite kurmak istiyorsa, müsaade edilecektir. Bu şekilde kurulan üniversiter, Batılı ülkelerde de vardır, hatta oralarda kar gayesi güden üniversiteler dahi mevcuttur. Biliyorsunuz, bizde üniversitelerimiz ile meşgul olacak Yüksek Öğretim Kurulu vardır. Onu da Anayasaya koyduk. Bunun sebeplerini başka yerlerde çok izah ettim. Burada değinmeyeceğim. Bu müessese lüzumlu bir müessesedir. Anadolu’nun birçok yerlerinde üniversiteler açmışız, sevgili vatandaşlarım. Gerçi sizler İstanbul’da olduğunuz için belki bunların arzusunu çekmiyorsunuz, fakat oradaki öğrenciler öğretim görevlisi olmadığından, laboratuar bulunmadığından birçok vazifelisi olmadığından, doğru dürüst öğretim göremiyorlar. İşte Yüksek Öğretim Kurulu’nun görevi bu olacaktır. Üniversiteler arasında paralellik sağlayacak, oraların da yönetim görevlisini temin edecek ve gönderecektir. Sevgili vatandaşlarım, bugün Eskişehir’e gidip orada da Eskişehirli vatandaşlarıma hitap ettikten sonra Ankara’ya dönecek ve yarın da radyo ve televizyonda son konuşmamı yapacağım. Bugüne kadar, radyo ve televizyondan, muhtelif şehirlerde yaptığım konuşmalarımı da izlediniz, iki gün sonra Anayasa oylaması için sandık başına gideceksiniz. Benim için, bizim için oy vermeyiniz. Anayasayı düşünerek oyunuzu kullanınız. Bundan evvelki bir konuşmamda da değindiğim gibi, bugün biz varız, yarın yok olabiliriz. Ancak, Anayasa bu milletin temel direği olacaktır. Onu çok iyi okuyun. Gerçi ben size bugüne kadar bunların önemli kısımlarını izah ettim, ama o Anayasayı çok iyi okuyun, okumadan akıllı bildiğiniz kişilerin telkinlerine kapılarak oylarınızı kullanmayınız. Çok akıllı insan vardır, ama onun aklı kendine kalsın, kendi aklınızı ve vicdanınızı kullanınız. Ve eğer sevgili vatandaşlarım, hiçbiriniz o geçmiş ateşli, kanlı, ölümlü, ıstıraplı, üzüntü ve ümitsizliklerle dolu, can korkusu altında ve memleket elden gidiyor çırpınışlarıyla kendiniz, evlatlarınız, ananız, babanız, eviniz ve vatanınız için endişe ve korkulan içinde yaşadığınız o kara günleri bir daha yaşamak istemiyorsanız, bunları yaratan sebepleri daima hatırlayınız. O geçirdiğimiz, kara günleri unutmayınız. O ümitsizlikle dolu felaketli günleri, o her gün bombaların, silahların patladığı, kahvelerin, lokantaların, bankaların, sokakların, evlerin makineli tüfeklerle, tabancalarla tarandığı, o her gün ortalama 20 anarşi kurbanının cenazesinin kaldırıldığı günleri unutmayınız ve o günleri hatırlayarak oylamada oylarınızı kullanınız. Sevgili İstanbullu kardeşlerim, sizlere Anayasa ile ilgili olmamasına rağmen kamu görevlileri hakkında bazı şeyler söyleyecektim. Kamu görevlilerine bazı nasihatlerde bulunacaktım. Ama vaktim müsaade etmiyor. Bunu başka bir gün radyo ve televizyondan sizlere ulaştıracağım. Bu bakımdan, bugün iki yerde konuşma yapacağım için, burada sizin izninizi isteyeceğim. Bize karşı gösterdiğiniz bu büyük sevgiye, bu büyük tezahürata ve bizi teşçi eden bu gösterinize candan teşekkür ediyorum. Hem şahsım adına, hem Konsey üyesi arkadaşlarım adına, hem de Başbakan adına hepinize candan teşekkür ediyorum ve sizlere mutlu yanınlar diliyorum. Sevgiler, saygılar sunuyorum. Allahaısmarladık.
  3. "Dans Eden Adam"ın bu kaydı, Avustralya tarihi ve kültüründe ikonik bir statü kazandı ve savaşın sonunda neşenin ve sevincin sembolü oldu. Bir şehrin insanlarının duygularını yakalayan güzel bir görüntü. Görüntüde "Dans Eden Adam" ismini alan kişi, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ilan edildiği 15 Ağustos 1945 tarihinde * , Avustralya-Sydney sokaklarında neşe ile dans ederken görülmekte. "Dans Eden Adam" sokak ortasında dans ederken, O'nun bu sevincini gören Movietone Haber Muhabiri, kendisinin fotoğrafı çekmek ve kameraya almak istedi. Bu isteğini olumlu karşılayan "Dans Eden Adam", fotoğrafa yansıyan bu unutulmaz anın ve videoya kaydedilen neşeli hareketlerin ölümsüzleşmesine vesile olmuştur. "Dans Eden Adam"ın bu kaydı, Avustralya tarihi ve kültüründe ikonik bir statü kazandı ve savaşın sonunda neşenin ve sevincin sembolü oldu. Görüntü ve video kaydı, büyük bir başarı kazanırken ileriki tarihlere de soru işaretleri bırakacak bir durum doğurdu. Muhabir, "Dans Eden Adam"ın kim olduğunu bilmiyordu, kimliği ile ilgili kendisine hiç bir şey sormamıştı. Herhalde bu görüntüleri çekerken muhabir, yaptığı işin çok büyük başarı sağlayacağını tahmin edememişti. Muhabirin bu ihmali, "Dans Eden Adam"ın bu zamana kadar kim olduğu konusundaki sorulara kesin cevap verilememesine yol açan bir merakı ve gizemi doğurdu. * Sovyetler Birliği ve Polonya kuvvetlerinin Berlin’i ele geçirmesini takip eden Almanya'nın 8 Mayıs 1945'te koşulsuz teslimiyetiyle birlikte Avrupa’da savaş sona erdi. Japon orduları Birleşik Devletler tarafından yenilgiye uğratıldı. Bunu takiben Japon Adaları işgal edildi. Asya'da savaş, 15 Ağustos 1945 tarihinde Japonya’nın teslim olmayı kabul etmesiyle sona erdi.
  4. EVREN’İN ANAYASA’YI TANITMA KONUŞMALARI… İzmir konuşması… 1 Kasım 1982 Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma Programı” ile ilgili yurt gezisi çerçevesinde 1 Kasım 1982’de İzmir’de konuştu. Devlet Başkanı Orgeneral Evren’in İzmir konuşmasından… “Öyle bir idareye sahip olmalıyız ki, artık mevcut yönetimler böyle ikide birde sıkıyönetime başvurmadan bu tür olayların üstesinden gelebilsinler.” “Bugün bütün dünyada gizli olarak ideolojik ve ekonomik savaş sürmektedir. Hangi taraf karşı tarafa ideolojisini kabul ettirebilirse, o ülkeyi kendisine bağlayabilmekte ve istediğini yaptırabilmektedir. İşte biz böyle bir savaşın içinden çıktık. Bu savaşın ilk raundunu kazandık.” “Savaş henüz bitmemiştir. Müteakip rauntlar, gelecektir. Bu gelecek saldırılara hazır olmamız ve bir daha o acıklı ve feci durumlara düşmememiz için birtakım tedbirler almak ve daima uyanık olmak mecburiyetindeyiz.” “Eğer biz 12 Eylül’den sonra “1961 Anayasası yürürlüktedir” demiş olsaydık, acaba bu savaşı kazanabilir miydik? Sureti katiyede kazanamazdık.” “Artık bundan sonra ülkede, komünizm, faşizm ve diktatörlükten bahsedilemez.” “Devletin ve günlük hayatın bütün yükünü sırtında taşıyan yürütmenin, arz ettiği bütün hayati ehemmiyetine rağmen, arka plana itilmiş ve işlemez hale gelmiş olması, 1961 Anayasası’nın belki de en büyük ve tashih kabul etmez zaafını teşkil etmiştir.” “Yürütme, o anlayış ve hukuki durum içinde kaldıkça ve bırakıldıkça, Devlet bir ayağı olmayan ve koltuk değneğiyle yürüyen bir insan olmaktan öteye geçemezdi. Şimdi sizlerin de kabul ve tasviplerine sunulan bu yeni Anayasa, Devlet yapısı ve faaliyetleri itibariyle bu sakıncayı giderecek bir tarzda bina edilmiştir.” “Bir çokları, “Bu da bir reaksiyon Anayasası” diyorlar. Hayır vatandaşlarım, reaksiyon Anayasası değildir. Bu Anayasa 1961’den beri ders alınan bir Anayasadır.” “Biz bu Anayasanın en az kusurla hazırlanmış bir Anayasa olduğuna inanıyoruz. Eğer sizler de bize inanıyor ve güveniyorsanız oylarınızı o yönde kullanırsınız.” “Biz tarih önünde ve millet önünde doğru bir iş yaptığımıza inanıyoruz. Doğru mudur, yanlış mıdır, bunun kararını biz değil, bizden sonra gelecek nesiller verecektir.” Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in, “1982 Anayasası’nı Devlet Adına Tanıtma Programı” çerçevesinde İzmir’de yaptığı konuşma şöyle: Sevgili İzmirli ve Egeli Hemşehrilerim, İzmirliler çoğunlukta ama, içinizde Ege’nin diğer vilayetlerinden ve şehirlerinden vatandaşlarım da var. Onun için sizlere Egeli hemşehrilerim diye hitap ettim. Biliyorsunuz, bugüne kadar İzmir’e çok geldik. Her gelişimde İzmirli hemşehrilerim soruyorlardı; “İzmir’de neden konuşmuyorsunuz ?” diye. Onun da zamanı gelecek diyordum. İşte o gün geldi. Bu güzel şehrimiz, Ege’nin incisi İzmirimiz, Kurtuluş Savaşında ne kadar çok acı, ıstırap ve gözyaşı döktüyse, 12 Eylül’den evvel de çok acı ve gözyaşı döktü. Ancak, iki dönem arasında çok önemli bir fark var. Birincisinde, yani Kurtuluş Savaşında acı çektiren gözyaşı döktürenler, memleketi işgale gelmiş düşman kuvvetleri idi. İkincisinde, yani 12 Eylül 1980’den önceki dönemde ise, bunu yapanlar acımasızca, silah ve bomba kullanarak vatandaş kanı dökenler, bu memleketin kandırılmış evlatları idi. Acı olan taraf bu. Birisi düşman, diğeri vatandaş. Kaldı ki, bugün Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nca kabul edilen ve bizim de onayladığımız anlaşmalarla, bir düşmanın dahi, böyle acımasızca, masum kişileri, ideolojileri kendilerine uygun değildir diye karşısındakini öldürmemesi gerekir. Sizler bu acı günleri senelerce yaşadınız. Her geçen gün daha acılı günler görerek yaşadınız. Türkiye’de ilk sıkıyönetim ilan edildiğinde, İzmir sıkıyönetim kapsamına alınmadığından, anarşist ve teröristler burada rahatlıkla yerleşebildiler. Bugüne kadar yakalananları biliyorsunuz. Hapishaneleri doldurdular. Hala daha da zaman zaman arta kalanlar veya yeniden örgütlenmeye çalışanlar yakalanıyorlar. Bunları radyo ve televizyondan izliyorsunuz. Şimdi sıkıyönetim hükümleri yürürlükte olduğundan ve gerekli kanunları da kısa sürede çıkarıp tedbirlerimizi alabildiğimizden dolayı bunlar böyle kısa sürede yakalanabilmektedir. Ancak sevgili vatandaşlarım, bir ülke böyle mütemadiyen sıkıyönetim idaresi altında tutulamaz. Tutulursa, yurt savunması birinci görevi olan Silahlı Kuvvetler yıpranır. Öyle bir idareye sahip olmalıyız ki, artık mevcut yönetimler böyle ikide birde sıkıyönetime başvurmadan bu tür olayların üstesinden gelebilsinler. Artık şu husus açıkça görülmüştür ki, bugün dünyamızda savaş türleri değişmektedir. Savaş çeşitleri değişmektedir. Eskiden olduğu gibi ordular karşı karşıya gelerek savaşma külfetine katlanmadan, daha kolay bir yolla, kendisi kan dökmeden veya kan dökeceğine para dökerek emellerine ulaşmayı tercih ediyorlar. Bugün bütün dünyada gizli olarak ideolojik ve ekonomik savaş sürmektedir. Hangi taraf karşı tarafa ideolojisini kabul ettirebilirse, o ülkeyi kendisine bağlayabilmekte ve istediğini yaptırabilmektedir. İşte biz böyle bir savaşın içinden çıktık. Bu savaşın ilk raundunu kazandık. Ancak, sevgili hemşehrilerim, savaş henüz bitmemiştir. Müteakip rauntlar, gelecektir. Bu gelecek saldırılara hazır olmamız ve bir daha o acıklı ve feci durumlara düşmememiz için birtakım tedbirler almak ve daima uyanık olmak mecburiyetindeyiz. Bu tedbirlerin başında muhakkak ki bütün yasalara ışık tutacak olan Anayasa gelmekteydi. Eğer biz 12 Eylül’den sonra “1961 Anayasası yürürlüktedir” demiş olsaydık, acaba bu savaşı kazanabilir miydik? Sureti katiyede kazanamazdık. Onun içindir ki, 2356 sayılı Anayasa Düzeni Hakkındaki Kanunu çıkardık. Böylece, “Milli Güvenlik Konseyi’nin çıkardığı kanunlar ve aldığı kararlar mevcut Anayasaya veya kanunlara aykırı ise, alınan bu karar ve çıkarılan kanun, Anayasa değişikliği yerine geçer” dedik ve ancak bu suretle kısa zamanda neticeye ulaşabildik. Bu ideolojik savaşın tarafı olan ve ilk raundu kaybedenler büyük bir telaş içerisinde eski Anayasanın savunuculuğunu yaptılar ve yapmakta da devam ettiler. Bunların ağızlarını kapamak her zaman elimizdeydi. Ama istemedik. Hepsini evlerine hapseder çıkartmazdık. “Bırakalım söylesinler, bırakalım yazsınlar, bırakalım içlerinin kurtlarını döksünler” dedik. Tam bir demokratik ortam içerisinde hazırlanan Anayasayı eleştirsinler istedik. Zira, bunların ağızlarını kapatsaydık, hakikaten haklı olarak eleştiride bulunanların da fikirlerinden istifade edememiş olacaktık. Eğer, savaşı onlar kazansaydı, kendileri gibi düşünmeyen, kendi fikir ve ideolojilerini benimsemeyen, hiç kimseye, hiçbir kişiye, bizim tanıdığımız bu hakkı tanımayacaklar, buna aykırı hareket edenleri, ya darağacında sallandıracaklar ya da hapishanelerde süründüreceklerdi. Bundan hiç şüpheniz olmasın. İşte sevgili vatandaşlarım, sevgili hemşehrilerim, Danışma Meclisimizin hazırlayıp, Milli Güvenlik Konseyi tarafından son şekli verilerek kanunlaştırılan ve 7 Kasım’da da sizlerin tasvibinizle yürürlüğe girecek olan yeni Anayasa böyle hazırlandı. Bize yapılan her türlü başvuru ve birçok toplantılarda, panellerde tartışılan, basında eleştirilen hususları dikkate aldık. Ve hakikaten yararlı olanlarından istifade ettik. Birçok şehrimizde olduğu gibi burada da hazırladığımız bu Anayasanın bazı hükümlerine değinerek sizlere açıklamalarda bulunacağım. Konuya, evvela bu Anayasanın 13’üncü maddesi ile girmek istiyorum. Zira bu madde, temel hak ve özgürlüklere bir takım kısıtlamalar getirilmesine imkan veren bir maddedir. Bu maddenin başlığı “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlandırılmasıdır”. Bu madde der ki; “Temel hak ve hürriyetler, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve özüne uygun olarak, kanunla sınırlanabilir”. 13’üncü madde böyle… O halde, yukarıda sayılan sebeplerle ve ayrıca, yine Anayasada gösterilen özel sebeplerle ve fakat kanunla, temel hak ve hürriyetlere sınırlamalar getirilebilir. Bu sınırlama, eski Anayasada da vardı. Fakat şimdi daha açık yazılmak sureti ile tereddütler ortadan kaldırılmıştır. Mesela, toplantı hak ve hürriyetlerini ele alalım. Eğer kanunda bazı sebepler karşısında, yine kanunda belirtilen mercie, bu toplantı, gösteri ve yürüyüşlerini ertelemek veya yasaklamak yetkisi veriliyorsa, o merci bu erteleme ve yasaklamayı uygulayabilecektir. Biliyorsunuz, Anayasa birçok temel hak ve hürriyetleri tanımıştır. Bunlar kişinin dokunulmazlığı, zorla çalıştırılamayacağı, kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı, haberleşme hürriyeti, yerleşme ve seyahat hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, düşünce ve kanaat hürriyeti, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti, bilim ve sanat hürriyeti, basın hürriyeti, toplantı hak ve hürriyeti ve mülkiyet hakkı gibi hak ve hürriyetlerdir. İşte, Anayasamızın bir hükmüne göre, bu hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin, bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak, veya din, ırk, dil ve mezhep ayrımı yaratmak, veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacı ile kullanılamazlar. Saydıklarımın içinde, sosyal sınıfın, diğer sosyal sınıfın üzerindeki tahakkümü ve bir kişinin tahakkümü de geçti. Bunlar şu demektir Artık bundan sonra ülkede, komünizm, faşizm ve diktatörlükten bahsedilemez ve Anayasa Mahkemesi’ne de “Bunlar Anayasaya aykırıdır” denemez. İşte sevgili vatandaşlarım, bu maddeye çok takıldılar. Çünkü bu madde, açıkça Devletin düzenini komünizme de, faşizme de kapatıyordu. Artık, 12 Eylül’den evvel olduğu gibi, “141 – 142’ye hayır” diye bağırıp çağıramayacaklar, miting düzenleyemeyeceklerdir. Böyle olunca, elbette bunun karşısına dikileceklerdir. Türk Ceza Kanunu’nda mevcut olan komünizm propagandasını yasaklayan bu iki madde için kaç defa Anayasa Mahkemesi’ne müracaat ettiler. “141 ve 142 Anayasaya aykırıdır” diye. Biraz evvel okuduğum açık hüküm karşısında artık bu kapılar kapatılmıştır. Bu iki madde 1936 senesinde yani Atatürk’ün zamanında Ceza Kanunumuza konulmuştur. Yeni konmuş bir madde değildir. Yani Atatürk de komünizmin karşısındaydı. O’nun bazı laflarını, bazı vecizelerini alarak, başka taraflara çekmek isteyenler vardır. Devletçiliği başka türlü anlamak isteyenler vardır. Fakat, Atatürk kendi zamanında Ceza Kanununa bu maddeleri koymuştur. Savaşta, seferberlikte, sıkıyönetimde veya olağanüstü hallerde, o günkü durumun gerektirdiği ölçüde bu temel hak ve hürriyetlerin kullanılması, kısmen veya tamamen de durdurulabilecektir. Düşünün ki bir savaş başlamış, bir seferberlik ilan edilmiş, bir sıkıyönetim ilan edilmiş, artık bu temel hak ve hürriyetlerin hepsi kullanılamaz, bazılarına kısıtlama getirilir. Bazıları tamamen ortadan kaldırılabilir. Bu gayet tabiidir. Konuşmamın başında, Türkiyemizin bir daha 12 Eylül öncesi durumlara gelmemesi ve sık sık sıkıyönetime başvurulmaması için bazı tedbirler düşündük demiştim. Bunların başında, yürütme dediğimiz Cumhurbaşkanıyla hükümete bazı yetkilerin verilerek otorite boşluğunun doldurulması geliyordu. Anayasaya şimdi söyleyeceğim bazı hükümler bu maksatla konuldu. Bu da bir hayli tenkit konusu oldu. Sevgili hemşehrilerim, 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesini müteakip, memleketin geçirmeye başladığı muhtelif tecrübeler, bu Anayasanın açıklıklarını, boşluklarını, zayıf noktalarını ortaya koymaya başlamıştı. Aradan 4 – 5 yıl geçtikten sonra Anayasa üzerindeki eleştiriler belli konularda toplanmaya başladı ve bu eleştiriler bilhassa yasama, yürütme ve yargı organlarının görev ve yetkileri ve birbirleriyle münasebetleri üzerinde yoğunlaştı. 12 Mart müdahalesini müteakip Anayasanın yarıdan fazlası değişiklik gördü. Fakat üzülerek söylemek gerekir ki, bu değişiklik ciddi mahiyetteki şikayetlerin ortadan kalkmasına imkan vermedi. Gerçekleştirilen bu değiştirmeye ve yeniliğe rağmen eski şikayetler devam edip gitti. Memleketin durumunda karşılaşılan vehamet, hükümet istikrarsızlıkları, hürriyetlerin bu sefer daha da pervasız anarşik hareketler şeklinde azami bir suistimale konu edilmesi, bunun önlenebilmesine elverişli hükümlerin gerçekten yokluğunun tam manasıyla ispatlanmış olduğunu herkese kabul ettirdi. Pek çok defalar ve muhtelif vesilelerle izah olunmuştur ki, 1961 Anayasası gerçi şimdi de kabul edilmekte bulunan hürriyetleri getirmiştir, fakat bunların sınırlarını yeterince çizememiş ve bu hürriyetlerin karşılığındaki sorumluluğu hukuken tesis edememiştir. 1961 Anayasası’ndaki pek çok hak ve hürriyetler sanki sınırsızmış gibi, ciddi hiçbir kayda ve şarta bağlanmadan Anayasada yer almışlardır. Bu hürriyetleri, Devlet ve toplum düzeninin zaruri kıldığı bir disiplin ortamına sokabilmek için, kanun koyucunun sorumlulukları ve dolayısıyla da yetkileri olması gerektiği, hatta bazı hallerde Anayasadaki sarahata rağmen, Anayasa Mahkemesi’nce Anayasanın da üstünde farz olunan bazı esaslara dayanılarak reddedilmiştir. 12 Mart’ta yapılan ve belirtildiği gibi yarısından fazla bir hacme varan değişikliklere rağmen, yürütme organının ve yetkilerinin zaafı sürüp gitmiştir. 12 Mart değişiklikleri, Anayasanın temelinden gelen bu zaafı ortadan kaldıramamıştır. Devletin yapı ve görevlerinde üç belli başlı kuvvetin, (yani yasama, yürütme, yargı) özellikleri konusunda şimdiye kadar gene muhtelif vesilelerle ayrıntılı konuşmalar yapılmıştır. Bunların tekrarına lüzum görmüyorum. Hele, devletin ve günlük hayatın bütün yükünü sırtında taşıyan yürütmenin, arz ettiği bütün hayati ehemmiyetine rağmen, arka plana itilmiş ve işlemez hale gelmiş olması, 1961 Anayasası’nın belki de en büyük ve tashih kabul etmez zaafını teşkil etmiştir. Yürütme, o anlayış ve hukuki durum içinde kaldıkça ve bırakıldıkça, Devlet bir ayağı olmayan ve koltuk değneğiyle yürüyen bir insan olmaktan öteye geçemezdi. Şimdi sizlerin de kabul ve tasviplerine sunulan bu yeni Anayasa, Devlet yapısı ve faaliyetleri itibariyle bu sakıncayı giderecek bir tarzda bina edilmiştir. Böyle bir yol seçilmesi zaruridir, mecburidir. Ve neticesi isabetli olacaktır. Ancak, bu noktadan itibaren karşımıza iki yol çıkıyor. Yürütme denilen organın iki kuvvet ve iki müessesesi vardır. Bunlardan biri Cumhurbaşkanlığı, biri hükümettir. Cumhurbaşkanı ve hükümet, pek çok sebeplerle, ayrı ayrı yollardan belirlenmekte ve ortaya çıkmaktadır. Evvelce olduğu gibi, Cumhurbaşkanının Parlamento tarafından seçilmesi kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanı, kendisini seçen Parlamentonun normal döneminden iki yıl daha uzun bir süre için seçilmektedir. Bu halde iki ayrı Parlamento zamanında görev yapacaktır. Cumhurbaşkanı sadece yürütmenin başı değildir. Aynı zamanda Devletin de başıdır. Bu itibarla da, Anayasada mevcut olması gereken, fakat üç büyük organdan herhangi birine verilmesi uygun ve isabetli görülmeyen bazı yetkiler vardır ki, ancak Cumhurbaşkanına tevdi edilebilmektedir. Hükümete gelince, yasama organının, yani Meclisin güvenini taşımayan bir hükümetin varlığı parlamenter rejimlerde kabul edilemez. Başbakanı, Cumhurbaşkanı görevlendirecek ve başbakanın hazırlayacağı liste, Cumhurbaşkanının yapacağı atama, ile hükümet olacaktır. Demek ki, hükümeti ortaya çıkaran Cumhurbaşkanıdır. Bir hükümet, Cumhurbaşkanı tarafından tayin edilse de onun varlığını sürdürebilmesi, yani hükümetin varlığını sürdürebilmesi yasama organının, yani Büyük Millet Meclisi’nin güvenine bağlıdır. Böyle olunca, hükümetler bir parti veya birkaç partinin bir araya gelmesi neticesi teşekkül eden koalisyon partilerinin rengini ve damgasını ister istemez taşıyacaklardır. Gerçi kanun önünde vatandaşlara eşit muamele yapacaklar ama, bu hiçbir zaman mümkün olamamıştır. Bundan sonra da mümkün olmayacaktır. Yine de parti rozetine dikkat edilecektir. Partilere dayanan bir demokratik sistemde, bu kaçınılmazdır. O halde, memleketi tarafsız değil, taraflı bir biçimde, tarafını tuttukları siyasi görüş ve programla yöneteceklerdir. Halbuki, devletin başı ve yürütmenin de başında bulunan Cumhurbaşkanının kesinlikle tarafsız, yani siyasi partilere veya onların koalisyonlarına karşı tarafsız olması, rejimin icabıdır. Bunun için de, Anayasaya şu hüküm konulmuştur: ” Cumhurbaşkanı seçilen kişinin varsa partisiyle ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer”. Şimdi bu yetkilerin verilmesinde önemli olan noktaya geliyoruz. Bu yetkiler, Hükümet Başkanına mı yoksa Cumhurbaşkanına mı daha fazla verilmelidir? “Yürütme güçlendirilmelidir” fikri ve zarureti herkesçe kabul edildiğine ve yürütmenin doruğunda Cumhurbaşkanlığı ve Hükümet bulunduğuna göre, güçlendirilmesi kastedilen bunlardan hangisidir? Bunların aynı zamanda ikisi birden mi güçlendirilmelidir, yoksa tarafsız cumhurbaşkanı mı, yahut taraflı hükümet mi? Taraflı olan hükümete de bazı yetkiler verilmiştir. Ancak, muhalefet – iktidar arası ciddi çekişmelere ve huzursuzluklara yol açabilecek olan yetkiler, Cumhurbaşkanına tanınmıştır. Bunun dışında da muhakkak Cumhurbaşkanına verilmesi gereken yetkiler vardır ki, esasen onları başka makama da vermek doğru olmaz, mümkün de değildir. Şimdi sevgili vatandaşlarım, birçok kişinin diline doladığı “Bu Anayasada Cumhurbaşkanına çok yetkiler verildi, bu doğru değildir” diye mütemadiyen yazdıkları şu yetkilere bir göz atalım da, siz de insafla karar verin. Şimdi Cumhurbaşkanının yetkilerini sayacağım. Birinci yetkisi, birinci vazifesi, “Türkiye Büyük Millet Meclisini gerektiğinde toplantıya çağırmak”. Yani tatilde büyük bir olay olmuştur, Mecliste konuşulması lazımdır. Türkiye Büyük Millet Meclisini toplantıya çağıracak. Çağırmasın mı? O ki devletin başıdır, yürütmenin başıdır. Elbette çağıracaktır. İkincisi, gerekli gördüğünde Meclisin ilk açılış konuşmasını yapmak. Kasım ayında veya Ekim ayında ilk açıldığında, Mecliste açış konuşması yapacak, bazı dilekleri olacaktır. O dilekleri Meclise iletmek isteyecektir. Onun için bir konuşma yapacaktır. Konuşmasın mı? Başka bir vazifesi, kanunları yayınlamak. Bundan evvel de Cumhurbaşkanı kanunları yayınlardı. Başka kimse yayınlayamaz ki, kanunlar ona gelir, o imzalar, 15 gün içerisinde kim yayınlayacak, o yayınlamazsa? Başka bir yetkisi, kanunları tekrar görüşmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne göndermek. İşte bu yeni. Neden kondu? Eskiden bir Senato vardı. Bu vazifeyi Senato yapıyordu. Ama Meclisin rengi neyse, Senatonun rengi de o. Çoğunluk hangi partide ise Mecliste, Senatoda da öyleydi ve kanunların çıkması çok gecikiyordu. Büyük bir faydası gözlenemezdi. O halde bir kanun alelacele Meclisten çıkmış olabilir. Bazı noksanlıklar görülebilir. Onun için Cumhurbaşkanı böyle bir şey görürse Meclise bir daha gönderecek, diyecek ki, “Şunu bir daha inceleyin. Bu tarafında böyle bir sakatlık var”. İşte bu hüküm yeni getirilmiştir. Yani Senatonun yaptığı görevi şimdi Cumhurbaşkanı yapıyor. Kim yapacaktır o yapmazsa. Ondan sonra yeni bir hüküm daha getirdik Cumhurbaşkanının yetkilerine… Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları gerekirse halkoyuna sunmak. Yani Anayasada bir değişiklik yaptılar. Cumhurbaşkanı bu değişikliğin milletin, memleketin menfaatine olmadığını düşünebilir. Kaldı ki, bu Anayasayı sizler kabul ettiniz. Halk kabul etti. Acaba halk bunu tasvip ediyor mu, etmiyor mu diye referanduma götürebilecek. İşte bu onun için kondu. Başka bir yetkisi de şöyle Kanunları Anayasaya aykırı görürse, Anayasa Mahkemesine başvurmak. Başka bir yetkiye geçiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar verir. Bu da yeni getirilen bir maddedir. Şimdi öyle hal oluyor ki, hükümet aylarca kurulamıyor, bir seçimin sonunda bir hükümet başkanı, seçilmiş ama, başbakan hükümeti kuramıyor, güvenoyu alamıyor. Aradan 45 gün geçmiş. Bunları çok yaşadık biz geçmişte. O takdirde Cumhurbaşkanı gerekirse Meclis Başkanıyla konuşarak, yeniden seçimlere gidebilecek. Bu suretle seçim korkusundan dolayı, hemen o hükümeti seçerler. Binaenaleyh Meclis kilitlenir de hükümet teşekkül edilemezse, yapacak bir şey yok. O zaman yeniden seçimlere gidilir. Hangi parti fazla oy alarak gelirse o hükümeti kurabilir. işte seçimlere gitme kararını verecek olan Cumhurbaşkanıdır. Ondan sonra hükümlerden birisi, Başbakanı atamak veya istifasını kabul etmek. Evet, kim atayacak Başbakanı? Eskiden de Cumhurbaşkanı atardı. Şimdi de Cumhurbaşkanı atıyor. istifa etmişse, istifasını da kabul eder veya reddeder. Başka bir yetkisi, Başbakanın teklifi üzerine, Bakanları atamak ve görevlerine son vermek. Şimdi Başbakan, Bakanlar Kurulunu teklif edecek. Cumhurbaşkanı da bunu uygun görürse tasdik edecek. Evvelce de böyleydi. Yalnız bunda bir yenilik var. Başbakan isterse herhangi bir bakanın görevine son verebilecek. Eskiden veremezdi. Hatta hükümet istifa ederdi, başbakan istifa ederdi. Ondan sonra tekrar o başbakana görev verilirdi. O takdirde o istemediği bakanı da hükümetin içine almazdı. Bunlar uzun yollardı, dolambaçlı yollardı. O nedenle başbakan istediği bakanı seçebilir, istediği bakanın da görevine son verebilir. Başka bir yetkisi; gerekli gördüğü takdirde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmesidir. Eskiden de ederdi. Yeni olan bir şey ilave ettik. Bakanlar Kurulunu başkanlığı altında toplar, bazen gerek görürse, “Bakanlar Kuruluna ben başkanlık edeceğim” deyip, onu toplayabilecek. Çünkü, yürütmenin başı olduğuna göre, elbette bu hakkı olması gerek. Başka bir görevi, büyükelçileri göndermek ve yabancı büyükelçileri kabul etmek. Bu, her ülkede böyledir. Devletin başı, bunları gönderir, gelen büyükelçileri de devletin başı olarak kabul eder. Bir görevi de, milletlerarası anlaşmaları onaylamak ve yayınlamak. Aynı kanun gibi. Kanunu nasıl onaylıyorsa, milletlerarası anlaşmaları da onaylar ve yayınlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanlığını temsil etmek. Eskiden de böyleydi. Başkomutanlık Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetindedir. Ama onu Cumhurbaşkanlığı temsil eder. Silahlı Kuvvetlerin Başkomutanlığı vazifesi Cumhurbaşkanınındır. Eskiden de böyleydi, yine de böyle. Başka bir görevi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek. Buna çok itiraz ettiler. Nasıl olur da efendim Silahlı Kuvvetlerin kullanılmasına bir Cumhurbaşkanı karar verirmiş. Şu hususu getirdik Meclisimiz tatilde olabilir. Toplantı halinde değildir. ülkemiz ani bir taarruza maruz kalmıştır, bir saldırıya maruz kalmıştır. Şimdi beklesin mi Cumhurbaşkanı? Meclis toplansın, ondan sonra karar versin diye. Böyle bir durumda, Cumhurbaşkanı madem ki Başkomutandır, Devletin de başıdır. Kararını verir, Meclisi toplar, Meclise de hemen bilgi verir. Başka bir görev, Genelkurmay Başkanını atamak. Eskiden de atardı, şimdi gene Cumhurbaşkanı atayacak. Milli Güvenlik Kurulu’nu toplantıya çağırmak ve başkanlık etmek. Eskiden de vardı. Başka bir görev, bu da yeni; Bakanlar Kurulu ile birlikte sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak. Eğer sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilecekse, böyle bir karar alınacaksa, Cumhurbaşkanının başkanlığında Bakanlar Kurulu toplanır, kararı verir ve hemen Büyük Millet Meclisine bildirilir. Onun onayına sunulur. Eğer Büyük Millet Meclisi bunu onaylamazsa, yine kaldırılır. Eskiden bu yalnız hükümet başkanının başkanlığında toplanıp karar verirdi. Şimdi Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanıyor. Aradaki fark bu. Kararnameleri imzalamak. Eskiden de imzalıyordu. Şimdi de aynı görev. Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama gibi belli durumda olan kişilerin cezalarını kaldırmak veya hafifletmek. Eskiden de vardı. Ben böyle 5-10 kişiyi afettim. Bakılacak durumda değil, 80 yaşını da geçmiş. Bu eskiden de vardı, bu yeni Anayasada da var. Devlet Denetleme Kurulu Başkan ve üyelerini atamak. Yeni kurduk bu Devlet Denetleme Kurulunu. Bir yerde bundan bahsettim. Devlet Başkanı gerekirse kamu kurumu niteliğindeki kuruluşları denetlemesin mi? Elbette denetleyecek. O halde ona bağlı bir kuruluşun başkanını ve üyelerini de Cumhurbaşkanı seçer. Yüksek Öğretim Kurulunun üyelerini seçmek. Üniversitelere bakan Yüksek Öğretim Kurulu teşekkül etti. Kanunu çıktı bunun. O halde bunun başkanını ve üyelerini de kanunda yazılı usuller çerçevesinde Cumhurbaşkanı seçecektir. Üniversite rektörlerini seçmek. Gösterilecek adaylar arasından üniversite rektörlerini seçmektir. Sonra, Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin 1/4’ünü, Cumhuriyet Başsavcısı ve Başsavcıvekilini, Askeri Yargıtay üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek. Bunun da usulleri var. Kanunlara göre, aday gösterilecekler, arasından hangisini isterse onu seçecek. Bunun kanunları zaten çıktı. Şimdi sorarım sizlere, bu yetkiler bir Cumhurbaşkanı için çok mudur? Şimdi bazı çevrelerde bir itimatsızlık havası esiyor ki, her makamdan, her kişiden çekiniliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Cumhurbaşkanını seçeceksiniz, ondan sonra da bu yetkileri çok bulacaksınız. Bu eleştirilerde kasıt yoksa ne vardır söyler misiniz? Sevgili vatandaşlarım, kime güveneceğiz, Cumhurbaşkanına güvenmeyeceğiz de, illa bir hakim, bir mahkemeye mi güveneceğiz, böyle şey olur mu? O halde madem Cumhurbaşkanlarını bir hakimden getirelim, bir mahkemeden getirelim, mesele kalmaz. “Taraflı olur” diyorlar. Tarafsız olacağını düşünemiyorlar. “Muhakkak taraflı olur” diyorlar. Eğer her taşın altında bir şey aranacak olursa, doğrusunu bulamayız. Şimdi sevgili vatandaşlarım, biraz da Cumhurbaşkanı seçimine değinmek istiyorum. İlk 7 senelik süre için Anayasa oylaması ile birlikte Cumhurbaşkanlığı referandumunun da yapılmış olması tenkide uğradı. Ben 12 Eylül Harekatına Cumhurbaşkanı olayım diye karar vermedim. Konsey üyesi arkadaşlarım ve diğer komutan arkadaşlarım da hiçbir makamı akıllarından geçirmediler. Biz bu işe, Türk Milletinin çektiği çilelerden bir an evvel kurtulması, akıtılan kanlara son verilmesi için atıldık. Ve bu işin kısa zamanda halledilebileceğini zannettik. Fakat durumun hiç de öyle olmadığını, eğer yarım yamalak bir şeyler yapıp gidersek, yine ileride aynı durumlara düşebileceğimizi anladık. Ondan dolayı bu çalışmalar iki seneyi aldı. Sevgili vatandaşlarım, çoğumuz 60 yaşını geçmiş insanlarız, ben 65 yaşını doldurdum. Artık bu yaştan sonra bir kenara çekilip, dinlenmek hakkım yok mu? Çocuklarımı evlendirmişim, tek başıma kalmışım, Cumhurbaşkanı olsam ne olacak, olmasam ne olacak? Sevgili vatandaşlarım, eğer bu makama hevesli bir kişi olsaydım, 12 Eylül’den sonra Köşke geçer oturur ve o makamın parasını da alırdım. Hiçbirisini yapmadım. Arkadaşlarım da yapmadı. Ve bize şu telkinler de yapıldı; 12 Eylül’den sonra, “Paşam vatandaşlara bir referanduma gidin, bizi tasvip ediyor musun, etmiyor musun diye sorun” da dediler. Biz o en heyecanlı zamanda, milletin bizi göklere çıkardığı zamanda, bir referandum yaparak kendimizi tasdik ettirirdik. Öyle bir şey istemedik. Evvela memleket huzura kavuşsun, ondan sonra bu işi düşünelim dedik. Sevgili vatandaşlarım, bir Anayasa yapıldı biliyorsunuz. Bu Anayasa bizim Anayasamız. Sizler tarafından kabul ve tasvip edilirse milletin Anayasası olacak. Bu Anayasa muhakkak çıkmalı. Ayrı ayrı sandıkta oylanırsa ne olur? Dediler ki “Anayasa ayrı sandıkta, Cumhurbaşkanı ayrı sandıkta oylansın”. Ne fark edecek? Farzedelim ki, bana atılan oylar daha fazla çıktı da Anayasa oylaması da daha az çıktı. Ne çıkacak bundan? Koltuklarım mı kabaracak? Fuzuli masraf tan başka ne işe yarayacak? iki tane sandık konacak, o nispette fazla kağıt konacak, masraf tan başka hiçbir faydası yok. “Adaylar olmadan Cumhurbaşkanı seçimi olur mu ?” diyorlar. Ben o aday şekline de razı oldum. “Çıksın benim karşıma adaylar onlarla beraber olayım” dedim. Büyük bir çoğunluk “böyle şey olmaz” dediler. “Böyle bir ortamda adayların birbirleri ile çekişmeleri sonucu Cumhurbaşkanı seçiminin çok mahzurları olur” dediler. Ben de çoğunluğa uydum. Doğru bulduk. Şimdi iki, üç aday, dört aday çıkacak, birbirimizle yarışacak mıyız? Propagandasız da seçim olmaz. Hadi desek ki kimse propaganda yapmasın öyle seçim olsun. öyle de seçim olmaz. Bu sefer propaganda yapılırsa memleketin bugünkü hali, böyle bir propagandaya elverişli değil. Öyle ise bu şekilde olsun dedim ve kabul ettim. Konsey üyesi arkadaşlarıma gelince, onların da bir dönem benimle beraber çalışmaları birçok konularda, onların kıymetli fikirlerini almak gereği ağır bastı. Bu işe beraber başladık, beraber ayrılırız dedik. Hayat boyu Meclis üyeliği teklif edenler de oldu. Hiçbirimiz kabul etmedik. “Ayrıldıktan sonra ölünceye kadar dokunulmazlık hakkı tanıyalım” dediler. Danışma Meclisinden de öyle geldi. Bu Anayasada, onu da kabul etmedik. Bizim dokunulmazlık zırhına ihtiyacımız yok. Biz tarih önünde ve millet önünde doğru bir iş yaptığımıza inanıyoruz. Doğru mudur, yanlış mıdır, bunun kararını biz değil, bizden sonra gelecek nesiller verecektir. Yapılan bu Anayasaya ve birtakım kanunlara sahip çıkmamız lazım. Onun için de beraber olmamız gerekiyor Konsey Üyesi arkadaşlarımla. Bugüne kadar Cumhurbaşkanlığı seçim şeklinin nasıl olacağını bilemediğimizden yapılan tenkitlere karşı hiçbir şey söylemedim. Kendimizle ilgilidir diye söylemedim. Ama burada bu hususa değinmek istiyorum. Bundan evvelki Meclislerde, yani 12 Eylül’den önceki Meclislerde, Cumhurbaşkanının, kontenjanından seçtiği bir senatör, Cumhurbaşkanı seçiliyor da bütün milletin “Evet” diyeceği bir Cumhurbaşkanı neden demokratik olmuyor? Evvelce bir Cumhurbaşkanı 15 tane kontenjan senatörü seçerdi. Seçimle gelmezdi. Yani milletin seçtikleri değildi. Bunlar ve bunların içinden birisi Cumhurbaşkanı oluyor da, milletin seçmediği bir kişi Cumhurbaşkanı oluyor da, böyle bir referandumla olunca, neden demokratik olmuyor? Bunun cevabını veremezler. Kaldı ki sevgili vatandaşlarım, bunun birçok Avrupa ülkelerinde de örnekleri vardır. Anayasa ile beraber Cumhurbaşkanının da referandumla seçilmesi örneği başka ülkelerde de var. Yalnız bizde değil. Eleştirilerin maksadını ben biliyorum. Maksat demokratik veya antidemokratik oluşu değildir. Maksat bu makama eleştiri yöneltmek, bana ve bize karşı çıkmaktır. Bunun sebebi budur. Sevgili İzmirli Hemşehrilerim, Egeli Kardeşlerim, İşte sizlere yeni hazırladığımız Anayasanın bir kısım hükümlerini izah ettim. Bir çokları, “Bu da bir reaksiyon Anayasası” diyorlar. Hayır vatandaşlarım, reaksiyon Anayasası değildir. Bu Anayasa 1961’den beri ders alınan bir Anayasadır. Tekrar bizlerin, sizlerin ve çocuklarımızın, o kahrolası korkunç günleri yaşamaması için herkesin evinde, tarlasında, işyerinde, sokakta rahat oturup gezebilmesini temin etmek için hazırlanmış bir Anayasa. Okullarımızın, üniversitelerimizin bir sene kesintisiz, boykotsuz, işgalsiz bir eğitim ve öğrenim görmelerini sağlayacak bir Anayasa. Biz böyle olduğuna inanıyoruz. Belki bazı noksanları olabilir. Dünyada hatasız insan olamayacağına göre, insanların yaptıklarında da elbet ufak da olsa bir hata payı olacaktır. Bu hatalar da, ileride görüldüğünde iyi niyetle düzeltilebilir. Bu Anayasayı tenkit edenler, bir Anayasa hazırlasalar idi, acaba nasıl hazırlarlardı? Onların hazırladıklarında hiç mi kusur olmayacaktı? Biz bu Anayasanın en az kusurla hazırlanmış bir Anayasa olduğuna inanıyoruz. Eğer sizler de bize inanıyor ve güveniyorsanız oylarınızı o yönde kullanırsınız. Bu noktada bir şey söyleyeceğim. Bir vatandaşımdan telgraf aldım. Diyor ki, “Sayın Devlet Başkanım, bu oylamada (Evet) oylarının beyaz olduğunu söyleyin, bizi kandırıyorlar”. Hakikaten doğru. Hatta bazı karikatürlerde, bazı yazılarda şöyle diyorlar; Atatürk’ün gözünün rengi de maviymiş. Sanki biz onların farkında değiliz. Bakın neler söylediklerini görüyor musunuz? Atatürk’ü bile alet etmek istiyorlar. Atatürk’ün gözü de maviymiş, yani mavi görürseniz “Hayır” manasına gelir. Efendim diyor, deniz rengi de maviymiş. Gök rengi de mavi, ama, mavilik bir işe yaramıyor. Bulut gelirse yağmur yağıyor. Bereket getiriyor. Atatürk’ün gözleri bize bakıyor ve O’nun ruhu bizimle beraber göklere yükseliyor. Onlara o mavi gözlerle, hain hain bakıyor. Elinden gelse, onları parçalar, merak etmeyin. Şimdi sevgili vatandaşlarım, bir şey daha söyleyeceğim Muhakkak her vatandaş oyunu kullanmalıdır. Bu vatan borcu gibi bir borçtur. Kaldı ki, oy kullanmayı da zorunlu kıldık. Menfi oy kullanacaklar, muhakkak sandık başına gideceklerdir. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Hatta, hile yapmaya kalkışanlar bile bulunacaktır. Müspet oy kullanacaklar da sandık başına gitmelidirler ki, ileride menfi oy atanların ağızlarını açacak halleri kalmasın ve layık oldukları cevabı almış olsunlar. Sevgili Egeli Hemşehrilerim, Buradaki konuşmam da sona eriyor. Biraz evvel Belediye Başkanınızdan İzmir’in Fahri Hemşehrilik beratını aldım. Gerçi ben İzmirli de sayılıyorum. Manisalıyım ama, Egeli olduğumuza göre hepimiz aynı bölgeli sayılırız. Bize karşı gösterdiğiniz bu yakın ilgiden, bu sevgi tezahüratından dolayı şahsım, Konsey üyesi arkadaşlarım ve Başbakan adına hepinize çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum, sevgiler sunuyorum ve mutlu yarınlar diliyorum. Allahaısmarladık.
  5. EVREN’İN ANAYASA’YI TANITMA KONUŞMALARI… Ankara konuşması… 29 Ekim 1982 Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla Ankara Hipodrom’da düzenlenen kutlama törenleri öncesinde bir konuşma yaptı. Evren, konuşmasında hem Cumhuriyet’in 59. yılını kutladı hem de Anayasa’yı tanıttı. Devlet Başkanı Orgeneral Evren’in Ankara konuşmasından… “Atatürk döneminde de, ondan sonra da Cumhuriyete ve onun niteliklerine ve Devletin temel yapısına karşı zaman zaman bazı saldırılar, bazı suikast teşebbüsleri olmuşsa da, bunların hiçbiri 12 Eylül öncesindeki ölçüye varmamış ve memleketi bir iç savaş tehlikesi ile, böylesine yakından karşı karşıya getirmemişti.” “Hiç şüphe yoktur ki, Cumhuriyete, Atatürkçülüğe Cumhuriyetin niteliklerine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına, özetle son Türk Devletinin varlığına karşı Cumhuriyet tarihinde görülen en büyük ve kanlı suikast, 12 Eylül öncesinde vuku bulmuştur. “ “Giderek vehamet kesbeden ve çok kanlı olacağı görünmekte bulunan iç savaş tehlikesi önünde, nöbetleşe iktidar ve muhalefet değişiklikleriyle memleketin kaderine hakim bulunan siyasi partiler, çareler, tedbirler arayacakları yerde, gerek anarşi ve terörün, gerek bu durumda kaçınılmaz bir şekilde tecelli eden çok vahim ekonomik kriz ve perişanlığın karşısında, sanki bunlar günlük, geçici olaylardanmış gibi, Devleti ve Cumhuriyeti kökünden tehdit eden olayları, birbirlerine karşı “Siyasi oyun” mevzuları addetmişlerdir. “ “Anayasayı reddettirecektiniz de, ne yapacaktınız? Sizler ki bu memleketi, milletin gözleri önünde batırıyordunuz, sizler ki Cumhuriyet tarihinde, Cumhuriyete karşı girişilmiş en korkunç suikastın, üstelik de Devlet elinizde olduğu halde sadece seyircisi idiniz, Anayasayı reddettirmekle acaba kendiniz için ne umuyordunuz? Millet ve tarih, bunlara bu soruyu sormayacak mıdır?” “Yeni siyasi hayatta huzur ve sükunun sağlanabilmesi için bu eski siyasi yöneticilerin bir süre siyasi faaliyet dışında tutulmaları milli arzunun bir ifadesi olarak yeni Anayasanın geçici maddeleri arasında yer almıştır.” “Türkiye Cumhuriyetinin şu 59’uncu yıldönümünde, aziz Atatürk’ün ruhu, muhakkak ki bizlerle beraberdir, müsterihtir ve mesuttur.Çünkü O’nun en büyük, en kutsal eseri olan Türkiye Cumhuriyeti, bir kere daha kurtarılmıştır…” “1961 Anayasası ile, “Sosyal Bir Hukuk Devleti” tesis edilmiş, fakat kimisi “Sosyal Devlet” kavramını “Sosyalist Devlet” şeklinde yorumlayarak vatandaşın temel hak ve hürriyetlerinin inkarına kalkışmıştır.” “Kimileri çıkıp, “Hukuk Devleti” ilkesini; Devletin, her türlü eylem ve işlemlerinde Anayasa ve kanunlarla belirlenmiş bulunan hukuk düzenine saygılı olacağı anlamının tamamen aksine, kanunların da, Anayasanın da, Devletin de üzerine çıkarak kendi hislerinin ve o andaki düşüncelerinin tesiri ile her gün birbirine benzemez ve zıt uygulamalarla bir nevi “Keyfi Hukuk” şekline sokmuşlardır.” “1961 Anayasası’ndaki kuvvetler ayırımı ilkesi, beklenenin tersine bir kuvvetler çatışmasına dönüşmüştür.” “Yeni Anayasada kuvvetler ayırımını, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bunlarla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu temel prensibine bağlamış bulunuyoruz.” Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in, Ankara Hipodromu’nda yaptığı konuşma şöyle: Sevgili Vatandaşlarım, Aziz Ankaralılar, Bugün sizlere hitabım iki maksatlı olacaktır. Birinci maksadım huzur, güven ve gelecek için büyük umutlarla dolu olarak idrak ettiğimiz Cumhuriyetimizin 59 uncu kuruluş yıldönümü dolayısıyla Ankaralılar ile birlikte bütün vatandaşlarıma tebriklerimi ve mutluluk dileklerimi sunmak, İkinci maksadım ise, 7 Kasım’da oylarınıza sunulacak olan yeni Anayasa metninin vatandaşlarımıza tanıtılması maksadı ile bir kısım illerimize yaptığım ve yapacağım ziyaretlerdeki Devlet görevimi, sevgili Ankaralı hemşehrilerim için de yerine getirmek olacaktır. Böylece asıl diyeceklerime; Cumhuriyetimizin kuruluşunun 59’uncu yıldönümünün aziz milletimize kutlu olması dileği ile başlıyorum. Birinci Cihan Savaşı sonunda, toprakları bölünüp ülkesi parçalanmış ve hatta, anavatan yer yer işgal altına alınarak, halkı esarete mahkum edilmiş ve Devleti, iç ve dış düşmanların tahripleriyle bilfiil çökertilmiş bulunan Türk varlığını ve anayurdunu kurtarmak, Türk milletinin “Devleti ve ülkesi ile bölünmez bütünlüğünü” tekrar kurmak ve bağımsızlığına tekrar kavuşturmak için, ölümsüz önderimiz, eşsiz kahraman Atatürk’ün başlattığı Milli Hakimiyet ve Kurtuluş Savaşı sonunda, milletimiz, Devlet idaresi tarzlarının en mükemmeli olan Cumhuriyet idaresine sahip kılınmış ve “Türkiye Devletinin Hükümet Şekli, Cumhuriyettir” hükmü, 59 yıl önce bugün ilk Cumhuriyet Anayasasında yer almıştır. Gerçekten, yüzyıllar boyunca süren mücadeleler sonunda millet iradesini kullanarak, kendi kaderini tayin yetkisini kendi eline alan ve bu suretle “Milli Egemenlik” devrini açan büyük Türk milletinin, Cumhuriyetten başka bir idare biçimi altında yaşayabilmesi düşünülemezdi. Felaketlerin en büyüğüne uğradığı ve bütün dünyanın, onun kurtuluşundan ümidini kestiği bir zamanda, kendi bağrından Atatürk gibi bir evlat çıkaran ve kendi kaderini kendi eline alıp, vatanın bütünlüğünü, hürriyet ve istiklalini, yeniden binlerce ve onbinlerce şehit vererek kurtarıp, kendi milli Devletini kuran Türk milletinin, millet egemenliğini, artık hiç kimse ile paylaşabilmesi mümkün değildi. Halkın, halk tarafından ve halk için idaresi demek olan Milli Egemenlik Devri, Hürriyetçi Demokrasi Devri demektir. Hürriyetçi demokrasi idaresi ise, ancak Cumhuriyet ile taçlanır ve tamam olur. Bu sebepledir ki, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyetin ilanı ile Türk Milleti, hürriyet ve istiklalini tam olarak gerçekleştirmiş, kendi tabiatına, kendi hayat anlayışına ve hürriyet aşkına en uygun olan yönetim biçimini bulmuş ve aziz Atatürk’ün söylediği gibi, ilelebet payidar olmak üzere, Cumhuriyeti kurmuş ve sonsuza dek yaşatmaya ant içmiştir. Bugün, genç Cumhuriyetimizin 59 uncu yıldönümünü kutluyoruz. Fakat dünya durdukça, Türk Milleti hürriyet ve istiklali ile var olacak, yaşayacak ve gelecek nesillerin Türk evlatları daha nice yıllar, Cumhuriyetimizin yıldönümlerini hürriyet, istiklal, demokrasi, huzur ve mutluluk içinde kutlayacaklardır. Çünkü büyük Atatürk’ün değerlendirdiği gibi Türkiye Cumhuriyeti her manası ile büyük Türk Milletinin öz ve aziz malıdır. Aziz Atatürk’ün söylediği gibi, Cumhuriyet fazilettir. Cumhuriyet, faziletli evlatlar yetiştirir. Cumhuriyet, faziletli evlatlarının elinde korunur, onların elinde payidar olur, yükselir ve yücelir. Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar olacak, yükselecek ve yücelecektir. Çünkü, Türk Milleti, onu yükseltecek ve yüceltecek faziletli vatan evlatlarını her zaman yetiştirmiş, her zaman yetiştirebilecek, faziletli büyük bir millettir. Atatürk yanılmıyor. Türk Milleti, 59 yıldır, Cumhuriyete ve onun Anayasalaşmış niteliklerine yönelen her saldırının karşısına milli birlik ve beraberliği ile çıkmış, her fedakarlığı göze alarak ve göstererek, Türkiye Cumhuriyeti’ni liyakatle korumuştur. Bunun en son ve en büyük örneği 12 Eylül 1980 Harekatıdır. Atatürk döneminde de, ondan sonra da Cumhuriyete ve onun niteliklerine ve Devletin temel yapısına karşı zaman zaman bazı saldırılar, bazı suikast teşebbüsleri olmuşsa da, bunların hiçbiri 12 Eylül öncesindeki ölçüye varmamış ve memleketi bir iç savaş tehlikesi ile, böylesine yakından karşı karşıya getirmemişti. Hiç şüphe yoktur ki, Cumhuriyete, Atatürkçülüğe Cumhuriyetin niteliklerine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına, özetle son Türk Devletinin varlığına karşı Cumhuriyet tarihinde görülen en büyük ve kanlı suikast, 12 Eylül öncesinde vuku bulmuştur. Şöyle anlatayım : 27 Mayıs 1960 müdahalesi sonucu, ülkemize bütün müesseseleri ve hukuku ile, daha ileri bir demokrasi idaresi getireceği, temel hak ve hürriyetleri daha iyi belirleyerek teminat altına alacağı, kuvvetler ayrımı esasını, İkinci Cihan Savaşı sonrasının demokrasi gelişmelerine daha uygun bir surette gerçekleştireceği ümidi ile, şüphesiz iyi niyetlerle, fakat pek çok hükümleri eksik ve gedik bırakılarak kabul edilen 1961 Anayasasının, bu açık kapıları ve boşlukları, Cumhuriyete ve onun niteliklerine düşman mihraklarca süratle istismar edilmeye başlanmıştır. Yaklaşık on yıl süren bir uygulama sırasında, 1961 Anayasasının gerçekten kişi hürriyetini, sosyal ve siyasi hakları ve hürriyetleri 1924 Anayasasında görülmedik bir genişlik getirmesine mukabil, hak ve hürriyet gibi bir nimetin karşılığındaki “Sorumluluğa” yer vermediği de ortaya çıkmıştır. Aynı suretle, hak ve hürriyetlere karşılık Devlete ve Cumhuriyete, kendi kendisini koruyabilme imkanlarını bahşetmediği de görülmüştür. 1961 Anayasası ile, “Sosyal Bir Hukuk Devleti” tesis edilmiş, fakat kimisi “Sosyal Devlet” kavramını “Sosyalist Devlet” şeklinde yorumlayarak vatandaşın temel hak ve hürriyetlerinin inkarına kalkışmıştır. Kimileri çıkıp, “Hukuk Devleti” ilkesini; Devletin, her türlü eylem ve işlemlerinde Anayasa ve kanunlarla belirlenmiş bulunan hukuk düzenine saygılı olacağı anlamının tamamen aksine, kanunların da, Anayasanın da, Devletin de üzerine çıkarak kendi hislerinin ve o andaki düşüncelerinin tesiri ile her gün birbirine benzemez ve zıt uygulamalarla bir nevi “Keyfi Hukuk” şekline sokmuşlardır. Vatandaş, uymak mecburiyetinde olduğu hukukun hangi gün, nasıl bir hukuk olduğunu bilememiştir. Hakimler, hangi hadiseye hangi hukuk kuralım nasıl tatbik edeceklerini şaşırmışlardır. Millet kendi milli iradesi ile belirlediği hukuk düzenini tanıyamaz olmuştur. Devlet kendisinin Anayasa ve kanun olarak “Yazdığı” hukuk kurallarının hiçe sayıldığını görmüştür. Vatandaş hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınması ve Devlet faaliyetlerinin “Gelişmiş hürriyetçi demokrasi” esaslarına daha uygun biçimde düzenlenmesi için öngörülen kuvvetler ayırımı ilkesi, 12 Eylül 1980 tarihindeki konuşmamda belirttiğim gibi, beklenenin tersine bir kuvvetler çatışmasına dönüşmüştür. Devlet organlarının, Devlet yetkilerini nasıl kullanacaklarım belirleyen “iş bölümü” ve “işbirliği” ilkesi, bu organların birbirlerine üstünlük iddia ve mücadeleleri haline gelmiştir. Sevgili Vatandaşlarım, Devlet yetki ve görevlerinin hukuk düzeni içinde işlemesini önemli ölçüde tahrip etmiş bulunan bir anlayışı ortadan kaldırmak için, yeni Anayasada kuvvetler ayırımını, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bunlarla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu temel prensibine bağlamış bulunuyoruz. Kimse Anayasada gösterilenlerin üstüne çıkamayacaktır. Türlü kurumlara tanınan özerklik; ülkede, Devlet diye bir üstün otoritenin varlığını reddetme şeklinde yorumlanmıştır. ödenekleri milletten toplanan vergilerle sağlanan, görecekleri kamu hizmeti Devletçe tespit edilen esaslara göre yerine getirilmek icap eden bu özerk kuruluşların yönetici şahıs ve heyetleri, kendilerine Anayasa ve kanunlarla ve sırf gördükleri hizmet için tanınan ve bahşedilen Devlet yetkilerini, sanki kendi şahıslarına mahsus zati ve ferdi haklar gibi görmeye ve o yolda kullanmaya kalkışmışlardır. Yeni Anayasada özerklik kavramı Devlet aleyhinde faaliyette bulunmaya, Devlete karşı gelmeye, Devlet içinde Devletçikler yaratmaya, keyfiliğe, başıboşluğa ve sorumsuzluğa yer vermeyecek şekilde geliştirilmiş ve ilgili kurum ve kuruluşlar için, görev ve teşkilat esasları saptanmıştır. Artık Devletin radyosundan, televizyonundan Devleti batırmaya imkan ve fırsat verilmeyecektir. Geleceğimizin teminatı Türk gençliğinin ilim mabetleri üniversitelerimize bir daha anarşi giremeyecektir. Her Devletin, temel organlarından biri olan, fakat 1961 Anayasası ile ikinci plana itilerek “Yetkisiz ve çalışamaz” bir duruma sokulmuş bulunan yürütme ve idare teşkilat ve faaliyeti, yetmişli yılların sonlarına doğru üzerine düşen hizmetleri ifa edemez hale girmiş, idarenin yürütmesi gereken kamu hizmetini ve gerçekleştirmesi icap eden kamu menfaatini düşünen kamu hizmetlisine rastlamak, büyük bir mazhariyet halini almıştır. 1961 Anayasasının kabulünden yaklaşık 10 yıl sonra, Cumhuriyetin ve niteliklerinin vahim bir tehlikeye düştüğü görülerek Silahlı Kuvvetlerce 12 Mart 1971 ‘de verilen muhtıra ile demokrasiye inancın ve bağlılığın bir kanıtı olarak Anayasal demokratik organlara dokunulmadan sadece Anayasada gerekli değişiklikler yapılarak, Cumhuriyetin tehlikeden kurtarılması istenilmiştir. Muhtıranın sonucu olarak Anayasada geniş ölçüde bir değişiklik yapılmış, zihniyetlerin de değişeceği umularak, 1961 Anayasasının ikinci uygulama dönemine geçilmiştir. O dönemde hürriyetleri kötüye kullanarak, Atatürk’ün bizlere emanet ettiği ve nice can ve kan pahasına kurulmuş bulunan Cumhuriyeti, ülkesi ve milleti ile bölüp parçalayarak, sınıf kışkırtmacılığı ile vatandaşı birbirine düşman ederek ortadan kaldırmayı amaçlayan ve suçları mahkemelerce sabit görülüp mahkum edilenler, üç yıl sonra bir Af Kanunu ile salıverilmiş, böylece Anayasa değişikliklerinin hiçbir işe yaramadığı ve zihniyetlerde de en ufak bir değişme olmadığı görülmüştür. Mesela, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması, Anayasanın açık emri olduğu halde, bunları tesis eden kanun, şekli bir sebeple Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş, kurulan mahkemeler kısa sürede o tadan kalkmış, yeniden kurulmaları için teşebbüse geçildiği zaman da, bu mahkemelerle hiçbir ilişiği bulunmaması gereken başta belirli şahıslar olmak üzere toplum ve hizmet kesimleri, grevler, direnişler ve sokak hareketleri ile ayaklandırılmış, Anayasa emrine rağmen, bu mahkemeler kurulamamıştır. Bu karanlık günlerden alınan dersler sonucu. sendikaların siyası amaç güdemeyecekleri, siyasi faaliyette bulunamayacakları, siyasi partilerden destek göremeyecekleri, onlara destek olamayacakları, derneklerden kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve vakıflarla siyasal amaçlı ortak harekette bulunamayacakları yeni Anayasada yeni hükümler olarak yer almıştır. Bu süreyi Cumhuriyet tarihinin en zayıf, en aciz ve istikrarsız Hükümetler dönemi olarak niteleyebiliriz. Nitekim Devleti ve Cumhuriyeti yok etmeğe kararlı, büyük kısmı dış düşmanlardan silah ve para yardımı alan ve her türlü himayeyi gören bölücü güçler, sınıf çatışmalarından mezhep çatışmalarına kadar her türlü tahrikçilikte, Cumhuriyet tarihinin görmediği bir yıkıcılığa girişmişlerdir. Devlet ve toplum hayatında yeniden başlatılan anarşi, silahlı teröre dönüşmüş, kamu hizmetlerinde hayır kalmamış, Devlet organları çalışamaz hale girmiş, vatandaşın can ve mal emniyeti, tamamıyla ortadan kalkmıştır . Bu durum karşısında ve giderek vehamet kesbeden ve çok kanlı olacağı görünmekte bulunan iç savaş tehlikesi önünde, nöbetleşe iktidar ve muhalefet değişiklikleriyle memleketin kaderine hakim bulunan siyasi partiler, çareler, tedbirler arayacakları yerde, gerek anarşi ve terörün, gerek bu durumda kaçınılmaz bir şekilde tecelli eden çok vahim ekonomik kriz ve perişanlığın karşısında, sanki bunlar günlük, geçici olaylardanmış gibi, Devleti ve Cumhuriyeti kökünden tehdit eden olayları, birbirlerine karşı “Siyasi oyun” mevzuları addetmişlerdir. Vatandaş, “Memleket elden gidiyor, Devlet nerede?”diye feryat ederken, onlar, birbirlerine karşı günlük siyasi oyunlarını, bir de büyük bir marifetmiş gibi televizyon ekranlarında milletimizin karşısına fütursuzca çıkarak sürdürüp durmuşlardır. Hele iktidar olabilmek için parlamento aritmetiği üzerindeki oyunları, partilerin birbirinden milletvekili kaydırmalarını parlamento tarihimizin en yüz kızartıcı olayları olarak hatırlamamak mümkün müdür? Hiç şüphe yoktur ki, günü gelince, millet ve tarih kendilerine şu kaçınılmaz sualleri soracak ve yakalarına yapışarak cevap isteyecektir: “Ne yapıyordunuz beyler?” diyecektir. “Ne düşünüyordunuz.. Memleketin halini görmüyor muydunuz? Basın ve vatandaş feryat etmekte idi, işitmiyor muydunuz? Silahlı Kuvvetler, Milli Güvenlik Kurulunda en sert, en ciddi şekilde ikazlarda bulunuyorlardı, duymuyor muydunuz? Zamanın Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları sizlere muhtıra veriyorlardı, okumuyor muydunuz? Ne umuyordunuz? Ne bekliyordunuz?”… Hiçbir ilgi, hiçbir endişe, hiçbir telaş eseri göstermediğinize göre, hiçbir tedbir düşünmediğinize, hazırlamadığınıza ve anlamadığınıza göre, nereden ne gelecek, nasıl bir şey olacak, nasıl bir mucize gerçekleşecek de, memleketin şu feci gidişi duracak ve iyiliğe dönecek diye bekliyordunuz?. Hiçbir şey yapamıyorsanız, istifa etmeyi de mi düşünmüyordunuz?” Tarih, bunlardan bunu sormayacak mı? Elbette tarih görevini yapacaktır aziz vatandaşlarım, ancak biz tarihin tekerrür etmemesi için yeni Anayasaya bir takım yeni güvenceler koyduk. Öncelikle hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı temel kavramını Anayasaya hakim kıldık. Buna ilaveten siyasi ahlakın müesseseleştirilebilmesi için de yeni Anayasaya koyduğumuz hükümlerle, partisinden istifa ederek başka bir partiye giren veya bu şekilde bakanlar kurulunda görev alan Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin, üyeliklerinin düşmesine Meclisin üye tam sayısının salt çoğunluğu ile karar verilebilecektir. Partisinden istifa eden milletvekili bir sonraki seçimde istifa tarihinde mevcut herhangi bir partinin genel merkez organlarınca aday gösterilemeyecektir. Ayrıca Anayasa Mahkemesince temelli kapatılan siyasi parti üyesi milletvekillerinin üyeliği de sona erecektir. Bugün dahi kılı kırk yararak, bunca göz nuru dökerek Cumhuriyetin, Devletin, hürriyetçi demokrasinin, vatan bütünlüğünün, millet bölünmezliğinin velhasıl Türk varlığının huzur ve selamet içinde mutlu günlere kavuşması için hazırlanmış yeni Anayasayı, el altından sinsi propagandalarla sabote ederek, vatandaşın gözünden düşürerek sadece şahsi ihtiraslarını ve kinlerini tatmin etmek için reddettirmeğe çalışan bu efendilere, gene bir gün gelecek, tarih ve millet sormayacak mıdır? “Anayasayı reddettirmeye çalıştınız… Kazara buna muvaffak olabilseydiniz, bundan ne gibi bir netice, nasıl bir hayır umuyordunuz?. Anayasayı reddettirecektiniz de, ne yapacaktınız? Sizler ki bu memleketi, milletin gözleri önünde batırıyordunuz, sizler ki Cumhuriyet tarihinde, Cumhuriyete karşı girişilmiş en korkunç suikastın, üstelik de Devlet elinizde olduğu halde sadece seyircisi idiniz, Anayasayı reddettirmekle acaba kendiniz için ne umuyordunuz?” Millet ve tarih, bunlara bu soruyu sormayacak mıdır? Acaba ne cevap vereceklerdir?. Bunlar kadar basireti bağlanmış insanları bu millet görmemiştir. Basiretleri dün bağlı idi.. Bugün de hala bağlıdır. Ve düşününüz ki bunlar, istikbalde de, bu memleketi sadece ve sadece kendilerinin idare edebileceklerine inanmaktadırlar. Zira Tanrı bu yeteneği sadece bu kişilere bahşetmiştir ! Salahiyetli ve mesuliyetli “siyasi yöneticiler” olarak yapmaları gereken pek çok görevi yerine getirmeyen, memleketin süratle felaket uçurumuna doğru gidişine karşı tamamen lakayı kalan, şahıslarının ve partilerinin siyasi menfaatlerini, Devletin ve memleketin menfaatleri üstünde tutmuş olan eski siyasi liderlerin ve bunların yakın yardımcılarının, şimdilik cezai müeyyidelere bağlanmamış olsa bile ülkenin 12 Eylül 1980 öncesi duruma gelmesindeki siyasi ve vicdani sorumlulukları inkar ve gözardı edilemez. Bunların, açılacak yeni devirde de siyasete devam etmelerinin, yeni Anayasanın getirmeye çalıştığı siyasi bünye ve fonksiyonların kurulmasına ve yaşatılmasına imkan vermeyeceği aşikardır. Yeni siyasi hayatta huzur ve sükunun sağlanabilmesi için bu eski siyasi yöneticilerin bir süre siyasi faaliyet dışında tutulmaları milli arzunun bir ifadesi olarak yeni Anayasanın geçici maddeleri arasında yer almıştır. Aziz yurttaşlarım, Sizlerin böyle mutlu bir yıldönümünde, bu hazin manzarayı gözlerinizin önüne bir daha sererek acılarınızı tazelemek istemezdim. Fakat unutmayınız ki, biz toplum ve millet olarak daha epey bir müddet 12 Eylül’den önce çektiğimiz ıstırabı zaten unutamayız… Ve, memleketimize gerçekten mutlu bir gelecek hazırlamak ve gerçekleştirmek istiyorsak, aslında da katiyen unutmamalıyız. Bugün, Cumhuriyetin 59’uncu yıldönümünü kutluyoruz. Şahsen sizlerin ve bizlerin, daha böyle kaç mutlu yıldönümü kutlayacağımızı, ömürlerimizin daha kaç yıldönümüne yeteceğini hiçbirimiz bilemeyiz. Ama hepimiz biliriz ki, bizler gelip geçici iken, Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti, dünya durdukça payidar olacak ve yaşayacaktır… Bugün bizlere düşen en büyük vatan görevi, insan olarak, Türk olarak, analar ve babalar olarak düşen en kutsal görev, memleketimizin, milletimizin, genç nesillerin, evlatlarımızın, yavrularımızın istikbalini düşünmek ve onlara mutlu bir istikbal hazırlamaktır. Bunun yegane çaresi, Devlete ve memlekete sahip olmak, sahip çıkmaktır. Bu yönde, bugün için elinizdeki ilk imkan, atılacak ilk adım, Anayasa için 7 Kasım’da mutlaka sandık başına gidip vicdanınızın sesine göre oylarınızı kullanmanızdır. Türkiye Cumhuriyetinin şu 59’uncu yıldönümünde, aziz Atatürk’ün ruhu, muhakkak ki bizlerle beraberdir, müsterihtir ve mesuttur. Çünkü O’nun en büyük, en kutsal eseri olan Türkiye Cumhuriyeti, bir kere daha kurtarılmıştır… Ve sizlerin iradenizle, milli iradenin koruyuculuğuyla, artık bundan sonra bir defa daha kurtarılmasına da ihtiyaç kalmadan güçlü, kuvvetli, huzurlu, mutlu ve müreffeh yaşayacaktır. Bütün vatandaşlarıma sevgiler, saygılar sunuyorum.
  6. "Evrenin Ucuna Yolculuk" evrenimizin sınırlarına kadar seyahat edebilseydik... Ay'ın yüzeyinde adeta mühürlenmiş gibi duran Neil Armstrong'a ait ayak izlerini geçip, fener gibi ışıldayan Venüs'ün ilerisindeki, demir bir top gibi görünen Merkür'e doğru uzanarak başlayacağımız bu iki saatlik özel belgeselde, volkanları, kasırgaları ve kanyonları ile olağanüstü bir gezegen olan Mars'ı ziyaret edecek ve hemen ardından Satürn'ün uydusu olan Titan'ı analiz edeceğiz. Adeta dünyaya benzeyen Titan'ın sudan değil, sıvı metandan oluşan okyanusları ve göllerine göz atacak, bu uyduda hayatın mümkün olup olamayacağını uzmanlarla istişare edeceğiz. Dünyamızdan 90 trilyon kilometre uzaklara yapacağımız bu ziyaret sırasında, güneş sistemimizin 4.5 milyar yıl önceki yapısına benzeyen Epsilon Eridani yıldız sistemindeki toz ve buz halkalarını da görecek, dahada ileri gidip Güneşin yaşında olan Gliese 581 yıldızına uygun mesafedeki konumuyla, üzerinde yaşam barındırma olasılığı olan bir gezegeni inceleyeceğiz. Yaratılış Sütunları'na da (Pillars of Creation) yakından bakacağımız "Evrenin Ucuna Yolculuk"ta, bu bulutların arasında kocaman yıldızların nasıl doğduğunu, onların evrene ışığı ve hatta belki de yaşamı nasıl getirdiklerini anlayacağız.
  7. Charles Chaplin’in yönetmenliğinde 1921 yılında yapımı süren film Amerikada gösterime girmiştir. IMDB üzerinden 32 bin oyla 8.3 puan almış ve oyuncu kadrosunda ise Carl Miller, Charles Chaplin, Edna Purviance ve Henry Bergman gibi isimler yer almıştır.
  8. Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında 7251 Sayılı Kanunun Tanıtımı 1. VİDEO Bu videoda, Prof. Dr. Selçuk Öztek, HMK m. 20, 28, 36, 38, 42, 436 ve 440. maddelerindeki değişiklikleri ele almakta 2. VİDEO Bu videoda, Doç. Dr. Kudret Aslan, HMK m. 97,107, 116, 120, 123, 125, 310 ve 314. maddelerindeki değişiklikleri ele almakta 3. VİDEO Bu videoda, Prof. Dr. Sema Taşpınar Ayvaz, HMK m. 127,139, 140, 141, 177 ve 206. maddelerindeki değişiklikleri ele almakta 4. VİDEO Bu videoda, Prof. Dr. Serdar Kale, HMK 147, 149, 183/A, 186, 215, 222, 281 ve 290. ; 5235 Sayılı Kanunun 5 ve 7. ; 6769 Sayılı Kanun 156. maddelerindeki değişiklikleri ele almakta. 5. VİDEO Bu videoda, Doç. Dr. Bilgehan Yeşilova , HMK 305/A, 306, 317, 391, 393, 394 ve 402. maddelerindeki değişiklikleri ele almakta. 6. VİDEO Bu videoda, Doç. Dr. Tolga Akkaya , HMK 341, 353, 358, 359, 362, Geçici Madde 3 ile 3402 Sayılı Kanunun Ek 6. maddelerindeki değişiklikleri ele almakta. 7. VİDEO Bu videoda, Doç. Dr. İbrahim Ermenek, HMK 323 ve 331. ; İİK 8/a, 78 ve 258.; TTK 4. ; TKHK 73/A maddelerindeki değişiklikleri ele almakta
  9. 4 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından, Leman gölü kıyısındaki Beau-Rivage Palace'ta imzalanmış barış antlaşması olan Lozan Anlaşması, Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biridir. 24 Temmuz’da imzalanan Lozan Antlaşması ile komşularımızla olan bugünkü sınırlar (Hatay hariç) belirlenmiş, kapitülasyonlar tamamen kaldırılmış, azınlık hakları güvence altına alınmış, Boğazlar silahsızlandırılmış (kendi ordumuz da dahil), Batı Trakya’daki Türklerle İstanbul’daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya’daki Rumlar ile Yunanistan’daki Türklerin mübadelesine karar verilmiş, Patrikhane ve yabancı okulların İstanbul’da kalması kabul edilmiştir. CNNTÜRK tarafından hazırlanmış olan "Bilinmeyen Lozan" belgeselinin tüm bölümlerine bu bölümümüzde ulaşabilirsiniz! 1. BÖLÜM 2. BÖLÜM 3. BÖLÜM 4. BÖLÜM 5. BÖLÜM 6. BÖLÜM 7. BÖLÜM 8. BÖLÜM
  10. Nasıl bir dünyada yaşamak istediğine önem veren herkesin zamanını ayırıp mutlaka izlemesi gereken bir video. Nasıl bir dünyada yaşamak istediğine önem veren herkesin zamanını ayırıp mutlaka izlemesi gereken bir video. İçinde bulunduğumuz sistemin, zamanın şartlarının oldukça gerisinde kaldığı reddedilemez bir gerçek. Açlık, kıtlık, yoksulluk ve ölümlere çare olmak yerine sorunları daha da körükleyen bu zamanı geçmiş demode düzenin açıklarını yamamak yerine başlı başına yeni öneriler, imkanlar ve bakış açılarına kulak açmamız ve bunları değerlendirmemiz geleceğimizi belirleyecek!
  11. Dünyayı olağanüstü bir uçuş perspektifinden gösterebilmek için en son teknolojiyi sofistike tekniklerle buluşturan çarpıcı bir serüven. Kuşların kanatlarında altı kıtada nefes kesen bir uçuşa katılın ve eşsiz doğa manzaralarına yukarıdan tanık olmaya hazır olun. BBC yapımı 'Earthflight'ın her bölümü kuşlarla farklı bir kıtayı keşfe çıkıyor ve onların yolculuklarına dair dramatik bir anlatı sunuyor. Dünyayı olağanüstü bir uçuş perspektifinden gösterebilmek için en son teknolojiyi sofistike tekniklerle buluşturan çarpıcı bir serüven. Kuşların kanatlarında altı kıtada nefes kesen bir uçuşa katılın ve eşsiz doğa manzaralarına yukarıdan tanık olmaya hazır olun. Kuş Bakışı Dünya: Yüksekten Uçuş Kuş Bakışı Dünya: Asya ve Avustralya Kuş Bakışı Dünya: Afrika Kuş Bakışı Dünya: Avrupa Kuş Bakışı Dünya: Güney Amerika Kuş Bakışı Dünya: Kuzey Amerika
  12. İstanbul Barosu Deniz Hukuku Komisyonu ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Deniz Hukuku Araştırma Merkezince düzenlenen ‘Deniz İcra Hukukunun Güncel Sorunları’ konulu dizi Sempozyumları Deniz İcra Hukukunun Güncel Sorunları konulu dizi Sempozyumların ilki, 6 Mayıs 2017 Cumartesi günü Saat 10.00’da İstanbul Adliyesi Konferans Salonunda yapıldı. Deniz İcra Hukukunun Güncel Sorunları’ konulu dizi Sempozyumların ikincisi ise ,13 Mayıs 2017 Cumartesi günü Saat 10.00’da İstanbul Adliyesi Konferans Salonunda yapıldı.
  13. Bu muhteşem eser Fransa tarafından National Geographic'in katkı ve çalışmaları ile oluşturuldu. Kıyamet, bizlere savaşa katılanlar (askerler), savaşın acısını çekenler (siviller) ve onu yönetenlerin (siyasi ve askeri liderler) trajik kaderlerindeki bu akıl almaz çatışmayı anlatıyor. Gizliliği kaldırılmış, renklendirilmiş ve onarılmış orjinal görüntülerle II. Dünya Savaşı daha önce hiç görülmemiş haliyle gözler önüne seriliyor. Belgeselin tamamı dönemin orjinal görüntülerinden oluşturulmuş. Apocalypse:The Second World War (Kıyamet: İkinci Dünya Savaşı) Bu muhteşem eser Fransa tarafından National Geographic'in katkı ve çalışmaları ile oluşturuldu. Kıyamet, bizlere savaşa katılanlar (askerler), savaşın acısını çekenler (siviller) ve onu yönetenlerin (siyasi ve askeri liderler) trajik kaderlerindeki bu akıl almaz çatışmayı anlatıyor. Bu dünya tarihinin en kanlı savaşı, dünya çapında 50 ila 70 milyon arasında erkek ve kadının ölümüne yol açtı. Belgeselde rahatsızlık verici görüntüler de bulunmaktadır. 1. BÖLÜM 2. BÖLÜM 3. BÖLÜM 4. BÖLÜM 5. BÖLÜM 6. BÖLÜM
×
×
  • Create New...