Jump to content



  • etkinlik

    1. 0

      Bu gün, bir başka özel...

    2. 360

      Etimolojik Hukuk Sözlüğü

    3. 360

      Etimolojik Hukuk Sözlüğü

    4. 360

      Etimolojik Hukuk Sözlüğü

About This Club

Hukuka ve hayata ilişkin içerikler
  1. What's new in this club
  2. "Dans Eden Adam"ın bu kaydı, Avustralya tarihi ve kültüründe ikonik bir statü kazandı ve savaşın sonunda neşenin ve sevincin sembolü oldu. Bir şehrin insanlarının duygularını yakalayan güzel bir görüntü. Görüntüde "Dans Eden Adam" ismini alan kişi, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ilan edildiği 15 Ağustos 1945 tarihinde * , Avustralya-Sydney sokaklarında neşe ile dans ederken görülmekte. "Dans Eden Adam" sokak ortasında dans ederken, O'nun bu sevincini gören Movietone Haber Muhabiri, kendisinin fotoğrafı çekmek ve kameraya almak istedi. Bu isteğini olumlu karşılayan "Dans Eden Adam", fotoğrafa yansıyan bu unutulmaz anın ve videoya kaydedilen neşeli hareketlerin ölümsüzleşmesine vesile olmuştur. "Dans Eden Adam"ın bu kaydı, Avustralya tarihi ve kültüründe ikonik bir statü kazandı ve savaşın sonunda neşenin ve sevincin sembolü oldu. Görüntü ve video kaydı, büyük bir başarı kazanırken ileriki tarihlere de soru işaretleri bırakacak bir durum doğurdu. Muhabir, "Dans Eden Adam"ın kim olduğunu bilmiyordu, kimliği ile ilgili kendisine hiç bir şey sormamıştı. Herhalde bu görüntüleri çekerken muhabir, yaptığı işin çok büyük başarı sağlayacağını tahmin edememişti. Muhabirin bu ihmali, "Dans Eden Adam"ın bu zamana kadar kim olduğu konusundaki sorulara kesin cevap verilememesine yol açan bir merakı ve gizemi doğurdu. * Sovyetler Birliği ve Polonya kuvvetlerinin Berlin’i ele geçirmesini takip eden Almanya'nın 8 Mayıs 1945'te koşulsuz teslimiyetiyle birlikte Avrupa’da savaş sona erdi. Japon orduları Birleşik Devletler tarafından yenilgiye uğratıldı. Bunu takiben Japon Adaları işgal edildi. Asya'da savaş, 15 Ağustos 1945 tarihinde Japonya’nın teslim olmayı kabul etmesiyle sona erdi.
  3. Kanun-i Esasi'yi hazırlamakla görevlendirilen komisyonun üzerinde çalıştığı konulardan biri seçimlerin yapılarak Meclis-i Umumî'nin toplanmasını sağlamak olmuştur. Komisyon, meclisi oluşturacak üyelerin atamayla mı yoksa seçimle mi belirlenmesi konusu üzerinde titizlikle durmuştur. Giriş Osmanlı Devleti XIX. yüzyılın sonuna doğru Batılı devletler karşısında oldukça zayıf bir durumda iken, 1856 Paris Antlaşması görüşmeleri sırasında ilan ettiği Islahat Fermanı ile azınlıklara yeni haklar vermek durumunda kalmıştır. Balkanlardaki milletler ise bağımsızlık düşüncesiyle devlete isyan ederken Batılı büyük devletlerin desteğini aramaktan da geri durmamışlardır. Osmanlı Devleti, Balkanlardaki isyanları bastırmaya çalışırken sık sık Batılı devletlerin baskısıyla karşılaşmıştır. Batlı devletler de Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki milletlere karşı tutumunu sert bulmuşlar, kendi aralarında düzenledikleri toplantılarda aldıkları kararları Osmanlı Devleti'ne bildirerek uyulmasını istemişlerdir. Bu süreçte Osmanlı Devleti içerisinde, Batılı büyük devletlerin idare şekli olan "meşrutiyet" idaresini talep eden ideolojik bir grup ortaya çıkmıştı. "Yeni Osmanlılar" olarak bilinen bu grup Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi gazeteci, yazar ve düşünürlerle Mustafa Fazıl Paşa ve Mithat Paşa gibi devlet adamlarının fikirleri etrafında örgütlenmişti. Bunlara Veliaht Murat Efendi (V. Murat) da katılmıştı. Yeni Osmanlılara göre; memleket Avrupa'daki gibi anayasalı ve meclisli bir idare tarafından idare edilirse işler daha iyiye gidecek, Avrupalıların baskıları sona erecek ve Osmanlı Devleti eskiden olduğu gibi güçlü bir devlet haline gelecekti. Meşrutiyet idaresini istemeyen Sultan Abdülaziz 1876 yılında taht-tan indirilerek yerine V. Murat padişah yapılmıştır. Ancak yeni sultanın akıl sağlığının bozulması sonucu saltanatta yeniden değişiklik yapma zorunluluğu ortaya çıkmış ve üç ay sonra II. Abdülhamit saltanat tahtına getirilmiştir. Bu sırada Balkanlardaki isyanları ve yapılacak ıslahatı görüşmek üzere Rusya, İngiltere ve Fransa elçilerinin öncülük ettiği İstanbul Konferansı'nın hazırlık-ları yapılmaktaydı. Mithat Paşa ve çevresindekilere göre; padişahın atayacağı kişilerle Müslüman ve Gayrimüslim halktan seçilerek meydana gelecek federal bir meclis Osmanlı için kurtarıcı olabilirdi. Toplanacak olan devletlerarası konferansa böyle bir meclis ve anayasa ile çıkmak, üç devletin diplomasisinin amacını boşa çıkarmak olacaktı. Mithat Paşa bu nedenle Kanun-i Esasi'nin bir an önce hazırlanması için acele etmekteydi (Berkes, 2005, s. 312). Yeni Padişah II. Abdülhamit de vakit geçirmeden anayasanın hazırlanması ve meşrutiyetin ilanı için çalışmaları başlatmıştır. Osmanlı Devleti'nin ilk ana-yasası olan Kanun-i Esasi'yi hazırlamak üzere Mithat Paşa'nın başkanlığında, on altı mülkiye memuru, ilmiyeden on zat, askeriyeden iki ferik ve üç Hıristiyan müsteşardan oluşan özel bir komisyon kurulmuştur. İlk toplantısını 24 Eylül 1876 tarihinde yapan komisyon bir taraftan Kanun-i Esasi'yi hazırlamaya çalışırken diğer taraftan toplanacak parlamento için de yasa taslakları hazırlamıştır (Toprak, 2001, s. 18). Seçim Yasası ile Seçim Usul ve Esaslarının Belirlenmesi Kanun-i Esasi'yi hazırlamakla görevlendirilen komisyonun üzerinde çalıştığı konulardan biri de seçimlerin yapılarak Meclis-i Umumî'nin toplanmasını sağlamak olmuştur. Komisyon, meclisi oluşturacak üyelerin atamayla mı yoksa seçimle mi belirlenmesi konusu üzerinde titizlikle durmuştur. Âyan Meclisi üyelerinin tespiti tamamen padişahın takdirine bırakılmış, Mebusan Meclisi üyelerinin seçilmesi için de alt komisyonların görüşüne müracaat edilmiştir. Bu amaçla kurulan komisyonlar, kararlarını oy pusulalarıyla birlikte Kanun-i Esasi Tetkik Komisyonu'na vermişlerdir. Oy pusulalarında "üyelerin seçimle belirlenmesi gerektiği" yönündeki görüşün çoğunluk tarafından benimsendiği görülmüştür (BOA, YEE, No:71/42; Baykal, 1960, s. 615-616). Kanun-i Esa-si'nin hazırlanarak ilan edilmesi uzun zaman alacağından ilk önce seçimlerin yapılması yoluna gidilmiştir. Dolayısıyla, Osmanlı tarihindeki ilk siyasi seçim olan Mebusan Meclisi seçimlerinin, henüz bir seçim kanunu yokken yapılması zorunlu hale gelmiştir. Seçimlerin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi, usul ve esaslarının belirlenmesini gerektirdiğinden, bugün "kanun hükmünde kararname" olarak adlandırabileceğimiz geçici bir yasa hazırlanmıştır. Anayasanın ilanından önce ve ilk seçimler için geçerli olmak üzere, "Talimât-ı Muvakkate" adıyla hazırlanan geçici yasa teklifi hükümet kararı haline getirilerek, Sultan II. Abdülhamit'in de onayı alınmış ve 28 Ekim 1876/10 Şevval 1293 tarihinde yürürlüğe konulmuştur (Mahmud Celaleddin Paşa, 1983, s. 178-179; Baykal, 1960, s. 609-612). Ta-limât-ı Muvakkate'nin eyaletler için uygulanması kararlaştırıldığından İstanbul ve çevresi (İzmit dâhil) ayrı bir seçim bölgesi olarak belirlenmiş ve bu bölgedeki seçim usullerini tespit etmek amacıyla 1 Ocak 1877/16 Zilhicce 1293 tarihinde "Beyannâme" ismiyle ayrı bir kanun hükmünde kararname ve seçilecek mebusların vilayetlere göre dağılımını gösteren bir "Cetvel" çıkarılmıştır (Başgil, 1946, s. 24-25; Armağan, 1978, s. 160; Tanör, 2002, s. 152). Bu şekilde, bir taraftan komisyon Kanun-i Esasi lâyihaları üzerinde çalışır-ken, bir taraftan da seçimler yapılarak meclisin açılması sağlanacaktı. Meclisin açılmasıyla devletin yönetim biçimi değişeceğinden farklı din ve milletlere mensup Osmanlı tebaası yönetimde söz sahibi olacak ve böylece yabancıların müdahalesinin önüne geçilecek ve parçalanma engellenecekti. Seçim Usul ve Esasları ile Mebus Adaylığı İçin Gerekli Şartlar Seçimlerle ilgili kanun hükmündeki kararnameler (Talimât-ı Muvakkate, Beyannâme ve mebus sayılarını tespit eden Cetvel) hazırlanıp ilan edildikten sonra sıra seçimlerin yapılarak meclisin toplanmasına gelmişti. Kanun-i Esa-si'nin 66. ve 119. maddelerine göre mebusların seçimi; gizli oy esasına göre ve yalnız ilk defa toplanacak meclis için olmak üzere Talimât-ı Muvakkate'ye göre yapılacaktı (Kili, 1982, s. 18, 25; Kili ve Gözübüyük, 1985, s. 38, 44). Anayasanın hazırlık çalışmaları devam ettiğinden seçimlerin daha önce yapılması gerekmekteydi. Komisyonun hazırlayarak neşrettiği 4 Kasım 1876/17 Şevval 1293 tarihli Talimât-ı Muvakkate'ye göre ülke çapında 80'i Müslüman 50'si Gayrimüslim olmak üzere toplam 130 mebus (milletvekili) seçilecekti. Geçici seçim talimatnamesi, milletvekili olabilme şartlarını belirleyerek her vilayetten kaç milletvekili seçileceğini de karara bağlamıştır. Vilâyetlerin çıkaracağı mebus sayısı, vilayetin genişliğine ve önemine göre tespit edilmiştir. Talimât-ı Muvakkate'ye göre mebus olabilme şartları anahatlarıyla şu esaslar üzerine belirlenmiştir: •Osmanlı Devleti vatandaşı olmak. •Her yönüyle emin ve itimada layık olmak, bunun için de ahlakının ve gidişinin temizliği ve dürüstlüğü ile tanınmış olmak. •25 yaşından aşağı olmamak. •Devletin resmi dili olan Türkçe'yi bilmek. •Seçildiği vilayetin halkından olmak. •Adli veya siyasi bir cinayet ve suç ile mahkûm olmamak. •Memleketinde az çok emlâk sahibi olmak. •Seçilecek kişi devlet memuru ise memurluktan ayrılmış olmak. Seçilecek mebus sayıları ve şartları tespit edildikten sonra, seçimin iki dereceli olması kararlaştırılmıştır. Meclis-i Umumî'nin toplanması için gereken zaman az olduğundan İstanbul dışındaki vilâyetlerde, daha önce halk tarafından seçilmiş olan İdare Meclisi üyeleri "ikinci seçmen" kabul edilmişlerdir. Vilâyetlerdeki mebusları, İdare Meclisi üyeleri ikinci seçmen olarak seçmişlerdir. Talimât-ı Muvakkate'nin sonuna eklenen bir cetvelde Meclis-i Mebusan için cetveldeki vilâyetlere göre mebus sayıları ekte tablo halinde gösterilmiştir (Baykal, 1960; s. 613–614; Armağan, 1978, s. 157-159). Talimât-ı Muvakkate'ye Göre Osmanlı Seçim Sistemi Talimât-ı Muvakkate toplantı senesi için hazırlanmış geçici bir hukuk metnidir. Mebus sayısı 130 olarak belirlenmiştir. Talimât-ı Muvakkate'nin sonuna eklenen cetvelden anlaşıldığına göre mebusların 80'i Müslüman 50'si Gayrimüslim ahaliden seçilecektir. Taşra için uygulanacak olan Talimât-ı Muvakkate hükümlerine göre seçim iki dereceli olacaktır. Mebuslar vilâyet, livâ ve kazâlardaki İdare Meclisleri âzaları tarafından seçilecektir. Tüm ülkede yeniden seçimlerin yapılmasına yeterli zaman olmadığından vilâyet, livâ ve kazâların İdare Meclisleri âzaları daha önce yörelerinin halkı tarafından seçildiklerinden ikinci seçmen olarak kabul edilmişlerdir. İkinci seçmenlerin belirleyeceği mebuslar dolaylı olarak halk tarafından seçilmiş kabul edileceklerdir. Talimât-ı Muvakkate, Kanun-i Esasi'den farklı olarak bazı hükümler de içermektedir: •Kanun-i Esasi her elli bin erkek nüfusun bir mebus seçeceğini belirttiği halde Talimât-ı Muzakkate tüm ülke için 130 mebus seçilmesi hükmünü getirmiştir. •Kanun-i Esasi'de seçimlerin bir veya iki dereceli olmasıyla ilgili bir hüküm bulunmazken, Talimât-ı Muvakkate iki dereceli seçim sistemini benimsemiştir. •Kanun-i Esasi'de seçilme yaşı 30 iken Talimât-ı Muvakkate'de 25 olarak tespit edilmiştir. •Kanun-i Esasi seçilebilmek için emlâk sahibi olmayı şart koşmazken Talimât-ı Muvakkate emlâk sahibi olma şartını getirmiştir (Armağan, 1978, s. 155-156). Talimât-ı Muvakkate seçim esaslarını tespit ederken "İstanbul ve Mülhakâtı" tabirini kullanmıştır. Daha sonra neşredilen "Beyannâme" isimli belge ile İs-tanbul ve çevresinin nerelerden ibaret olduğu belirlenmiştir. Beyannâme'nin metni Bekir Sıtkı Baykal tarafından Belleten'de yayımlanmıştır (Baykal, 1960, s. 616-623). Talimât-ı Muvakkate'ye göre İstanbul ve çevresi 20 seçim dai-resine bölünmüş olup her daireden iki kişi ikinci seçmen olarak seçilecektir. İkinci seçmenleri seçebilmek için seçmenlerde bulunması gereken vasıflar da belirlenmiştir. Bu sisteme göre ikinci seçmen olabilmek için gerekli şartlar şunlardır: •Seçim yapılan dairenin ahalisinden olmak. •Osmanlı vatandaşı olmak. •Emlak sahibi olmak. •25 yaşından büyük olmak (Armağan, 1978, s. 156). İstanbul ve civarı için çıkarılan Beyannâme de, seçimlerle ilgili bazı hükümler ihtiva etmektedir: •İstanbul için 5'i Müslüman ve 5'i Gayrimüslim olmak üzere toplam 10 mebus seçilecektir. •İstanbul ve çevresi 20 seçim dairesine ayrılmış olup bunlardan 18'i İstanbul içinde, 19. daire Kazâ-i Erbaa dâhil oldukları halde Makarrı Köyü ve Ayaste-fanos, 20. daire ise İzmit Sancağı ve civarıdır. •Seçmenler için her mahallenin muhtarı bir defter düzenleyecektir. Bu defterlere kayıt olabilmek için en az bir seneden beri İstanbul'da ikamet etmiş olmak şarttır (Armağan, 1978, s. 160). Seçimlerin Yapılması ve Parlamentonun Toplanması İlk Mebusan Meclisi seçimlerinin yapıldığı dönemde, Osmanlı Devleti'nde henüz siyasi partiler yoktur. İdeolojik bir hareket olarak düşünülebilecek Yeni Osmanlılar Cemiyeti de bir siyasi parti şeklinde teşkilatlanmamıştır. Dolayısıyla Osmanlı Tarini'nin ilk parlamento seçimlerine siyasi partiler katılmamıştır. Bu seçimlerle ilgili hukuki belgelerde partilerden bahsedilmediği gibi o tarihte mem-leketimizde faaliyette olan siyasi parti de yoktur (Armağan, 1960, s. 160-163). İstanbul ve civarındaki 20 seçim bölgesinden seçmenler toplam 40 ikinci seçmen belirleyecek, bu şekilde tayin olunan 40 kişilik ikinci seçmenler 10 kişiyi yukarıdaki esaslara göre mebus seçecektir (Aldıkaçtı, 1982, s. 61-62; Başgil, 1946, s. 25). Talimât-ı Muvakkate ve Beyannâme esaslarına göre seçimler yapılarak taşrada; İdare Meclisleri âzaları (ikinci seçmenler), Talimât-ı Muvakkate'de belirlenen seçilme şartlarını taşıyan kendi vilayetleri halkından, o vilayet için istenilen sayı kadar ismi bir kâğıda yazarak altına imza ve mühür koyduktan sonra kazada kaymakama, livâda mutasarrıfa teslim etmişlerdir. Kazâ ve livâlarda hazırlanan kapalı zarflar valilere teslim edilmiştir. Vilâyet İdare Meclisleri'nin de onayı alındıktan sonra on beş kişiden oluşan bir komisyon huzurunda zarflar açılarak oylar sayılmış ve en çok oy alanlar, o vilayetin mebusu olarak belirlenmiş ve evrakları vali tarafından Şurâ-yı Devlet'e gönderilmiştir. İstanbul için ise oy verme süresi beş gün olarak ilan edilmiştir. Türkiye'de yapılan ilk seçimlerin ne zaman yapıldığı hakkında kesin bir tarih ortaya koymak oldukça güçtür. Taşrada ilk Meclis-i Mebusan üyelerinin tespiti için seçim yapılmayıp, İdare Meclisleri üyeleri ikinci seçmen olarak kabul edilmişlerdir. Dolayısıyla ilk seçimler İstanbul ve çevresinde yapılmıştır. İstan-bul ve çevresindeki seçim esaslarını belirleyen Beyannâme 16 Zilhicce 1293'te çıkarılmış olup bu tarih Miladi takvimde 1 Ocak 1877'dir. Ancak o dönemde kullanılan Rumi takvime göre yılbaşı Mart'ta olduğundan seçimlerin 1876 yılı içinde yapıldığı söylenebilir (Armağan, 1978, s. 160). İstanbul ve çevresinin de seçimleri yapıldıktan sonra seçilen mebuslar İstan-bul'a gelmeye başlamışlardır. Ülke genelinde seçilerek İstanbul'a gelen mebusların sayısı 69'u Müslüman ve 46'sı Gayrimüslim olmak üzere 115'tir. İlk Osmanlı Mebusan Meclisi 19 Mart 1877 Pazartesi günü Dolmabahçe Sarayında Padişah II. Abdülhamit tarafından açılmıştır. Mebusan Meclisi'nin ilk reisi padişah tarafından atanan Ahmet Vefik Paşa'dır (Armağan, 1978). Talimât-ı Muvakkate gereği Meclis-i Umûmî'nin Rumi takvime göre 1 Mart 1293 Salı günü açılması gerekmekteydi. Ancak mebusların çoğu henüz İstanbul'a ulaşamadığından meclisin açılış töreninin 7 Mart 1293 gününe ertelendiği gazetelere ilan verilerek duyurulmuştur. İlk Osmanlı Meclisi, Ethem Paşa'nın sadrazamlığında, Rumi tarihle 7 Mart 1293 Pazartesi günü1 Dolmabahçe Sarayı'nın Muayede Salonu'nda padişahın nutkuyla başlayan görkemli bir törenle açılmıştır. Resmi müzakereler ise Ayasofya Camii yakınındaki Darülfünun binasında yapılmıştır. (Ahmed Saib, 1326, s. 112-114; Ahmed Saib, 1982-1983, s. 73-76; Abdurrahman Şeref, 1985, s. 162).2 Bu bina İstanbul Adalet Sarayı olarak kullanılmakta iken 1933 yılında çıkan bir yangında yanmıştır. Tören için İran'dan gelme altın taht Topkapı Sarayı'ndan getirilerek Mua-yede Salonu'na kurulmuştu. Tahtın sağ yanında sadrazam ve vükelâ, Osmanlı Gayrimüslim milletlerinin ruhani reisleri, Şurâ-yı Devlet ve adliye erkânı, solunda şeyhülislâm, kazaskerler, ilmiye erkânı ve yüksek mahkemelerin re-isleriyle askeri erkân yer almıştı. Bu iki sıranın ön tarafında ise sağda Âyan üyeleri, solda Mebusan üyeleri yerini almıştı. Törende yabancı devlet elçileri ve temsilcileri de bulunmaktaydı. Padişah salona yanında Veliaht Reşat Efendi ve Şehzade Kemalettin Efendi olduğu halde Teşrifatçı Kamil Bey'in eşliğinde geldi. Sadrazam Ethem Paşa, Padişahın kendisine uzattığı nutku okuması için Mabeyn Başkâtibi Sait Paşa'ya verdi. Sait Paşa'nın açılış nutkunu okumayı bitirmesiyle tören sona ermiş, şehrin çeşitli yerlerinden atılan toplarla meclisin açılışı kutlanmıştı (Us, 1940, s. 4-7; BOA, YEE, No. 71/5). Padişah nutkunda, meclisi açmaktan duyduğu memnuniyeti belirttikten sonra devlet idaresinin esasının adalet olduğunu, Osmanlı tebaâsının din ve mezhep hürriyetini altı yüz seneden beri korumasının adalet sayesinde mümkün olduğunu ifade etmiştir. İmparatorluğun çöküşünü engellemek maksadıyla Avrupa medeniyetine girmek gerektiğini, bunun için ilk teşebbüsü II. Mah-mut'un gerçekleştirdiğini, Abdülmecit'in de onun izinde yürüyerek Tanzimat-ı Hayriye'yi ilan ettiğini belirtmiş ve sözlerini şu cümlelerle sürdürmüştür: Kavânîn-i memleketin ârâ-yı umûmîyeye istinâdını elzem gördüm ve Kānûn-i Esâsî'yi ilân eyledim. Kānûn-i Esâsî'yi te'sîsden maksadımız; ahâlîyi rü'yet-i mesâlih-i umûmîyede hazır olmağa davet etmekden ibâ-ret olmayup, belki memâlikimizin ıslâh-ı idâresine ve sû-i isti'mâlât ile kā'ide-i istibdâdın imhâsına bu usûlün vesile-i müstakille olacağı cezm-i yakīnindeyim. Kānûn-i Esâsî fevâid-i asliyyesinden başkaca beyne'l-ak-vâm husûl-ı ittihâd-ı uhuvvet esâsını temhîd ve halkça bir ömr-i saadet ve ireb te'sîs eylemek maksadını dahi câmi'dir (BOA, YEE, No: 71/25; Arı, 2011, s. 290; krş. Us, 1940, s. 10-11). Açılış töreninden sonra Âyan ve Mebusan Meclisleri resmi müzakerelerin yapılacağı Ayasofya civarındaki eski Darülfünun binasında çalışmaya başladılar. Bu bina İstanbul Adalet Sarayı olarak kullanılmakta iken 1933 yılında çıkan bir yangında yanmıştır. Padişah tarafından tayin edilen Âyan Meclisi'nin toplantıları gizli olarak yapılmaktaydı. Âyan Meclisi Reisliğine padişah tarafından Server Paşa atanmıştı. Halkın seçtiği Mebusan Meclisi'nin toplantıları ise açık olarak yapılmaktaydı (Us, 1940, s. 13). İlk Osmanlı Mebusan Meclisi'ne seçilen mebuslar genellikle vilayetlerin İdare Meclisleri üyeleri arasından seçildiklerinden memleketin eşrafını temsil etmekteydiler. Mahalli problemleri olduğu kadar devletin genel sorunlarını da kavramış bulunmaktaydılar. Kanun-i Esasi'ye içten inanan mebuslar, meclis-teki hal ve hareketleriyle tarihin en büyük demokratik tecrübelerinden birini gerçekleştirmişlerdir (Karal, 1995, s. 233). Meclis-i Mebusan'ın İlk Dönem İcraatları Osmanlı İmparatorluğu'nda, ilk defa üç kıtada Yanya'dan Basra'ya, Van'dan Trablusgarp'a kadar uzanan topraklar üzerinde yaşayan çeşitli ırklara, dinlere ve mezheplere bağlı insanların temsilcileri bir araya gelerek Meclis-i Mebusan'ı oluşturmuşlardı. Tarihte eşine az rastlanacak türde olacak bu meclis "Birleşik Osmanlı Milletleri"ni temsil etmekteydi (Karal, 1995, s. 233-234). Meclis-i Umumî çalışmalarına başlamadan önce 20 Mart 1877 tarihinde Mebusan ve Âyan üyeleri şu şekilde yemin etmişlerdir: "Zât-ı Hazret-i Padişahîye ve vatanıma sadakat ve Kanun-i Esasi ahkâmına ve uhdeme tevdi olunan vazifeye riâyetle hilafından mücanebet eyliyeceğime kasem ederim" (Us, 1940, s. 22). İlk meclisin çalışma dönemi içerisindeki toplantılarında üzerinde çalıştığı ve müzâkere ettiği konular ile görüştüğü kanun taslakları Hakkı Tarık Us'un Meclis-i Mebusan isimli eserinde topladığı zabıt ceridelerinden aşağıya çıkarıl-mıştır (Us, 1940). 21 Mart 1877 tarihli toplantıda Meclis-i Mebusan'ın ikinci reis ve kâtiple-rinin seçimi ile dâhili nizamnâme üzerinde görüşmeler yapılmıştır. 23 Mart'ta dâhili nizamnâme üzerinde görüşmeler devam etmiş, Kudüs Mebusu Yusuf Ziya Efendi ikinci reislerin seçimiyle ilgili dikkate değer bir konuşma yapmıştır. Kudüs Mebusu yaptığı konuşmayla, Tanzimat'la ortaya çıkan nesiller arası fikir çatışmasının Meclis'teki yansımasını aşağıdaki ifadelerle ortaya koymuştur: "Bizde ihtiyarların ekserisi riyâset hizmetini îfâ edemez. Gençlerimiz mektep gördüklerinden her şeyi bilirler. Mebusu olduğum Kudüs San-cağı'nda yüz yirmi bin nüfus vardır. Görmüşüm ki ekser erbâb-ı istidâd gençlerdendir. Bunun için en müsinni (en yaşlısı) yerine dirayetlisi yazılmalı." 24 Mart'taki oturumda meclisin tatil günlerinin Cuma ve Pazar olduğu tespit edilerek dâhili nizamnâmenin görüşülmesine devam edilmiştir. 26 Mart tarihli oturumda bazı evraklar ilgili şubelere havale edildikten sonra padişahın nutkuna verilecek teşekkür mahiyetindeki cevap okunarak, gerekli görülen yerler tashih edilmiştir. 27-28 Mart tarihli oturumlarda padişahın nutkuna verilecek teşekkür mahiyetindeki cevap üzerinde görüşmelere devam edilmiştir. 29-31 Mart 1877 tarihleri arasında gizli oturumlar yapılarak Karadağ'ın toprak istekleri görüşülmüştür. Hariciye Nazırı Saffet Paşa meclise konuyla ilgili bilgi vermiş, Karadağ'la anlaşma yoluna gidilmesini, gerekirse Bugana isimli yerin Karadağ'a terk edilmesini, aksi taktirde Rusya ile savaş tehlikesinin söz konusu olacağından bahsetmiştir. Yapılan oylama sonucunda Karadağ'ın isteklerinin reddine ve hükümetin Karadağ'la haberleşmeyi kesmesine karar verilmiştir. Oylamada yalnız on sekiz Rum ve Ermeni kökenli mebus Karadağ'ın toprak isteklerinin kabul edilmesi yönünde oy kullanmıştır (Ahmed Saib, 1982-1983, s. 79-83; Us, 1940, s. 48-49). Daha önce görüşülmeye başlanan dâhili nizamnâme üzerinde 14 ve 16 Nisan günü müzâkereler devam etmiştir. Meclis 1, 7 ve 12 Nisan tarihli toplantılarda vilayet kanunu, 31 Mart, 14, 17, 18, 24 Nisan ve 3 Mayıs tarihli toplantılarda ise vilayet nizamnâmesi üzerinde müzâkerelerde bulunarak vilayetlerle ilgili düzenlemeleri tamamlayıp Âyan Meclisi'ne göndermiştir. 16 Nisan 1877 tarihli oturumda belediye nizamnâmesi görüşülmeye başlanmıştır. 21 Nisan'daki müzâkerelerde belediye nizamnâmesi üzerindeki gö-rüşmelere devam edilirken, bir taraftan da bütçe müzakerelerine başlayabilmek için bazı konuların müzâkerelerinde acele edilmesi kararlaştırılmıştır. Aynı gün matbuat nizamnâmesi ve memurların unvan ve maaşlarının düzenlenme-siyle ilgili kanun görüşülmeye başlanmıştır. 25 Nisan 1877 tarihli oturumda matbuat nizamnâmesi üzerinde görüşmeler yapılmış, 27 Nisan'da ise belediye nizamnâmesinin görüşülmesine devam edilmiştir. 21 Nisan'daki oturumda İstanbul Mebusu Hasan Fehmi Efendi söz alarak; mebusların padişahın davetiyle Büyükdere'deki donanmayı ziyaret ettiklerini ve memnuniyetlerinden dolayı meclisin bir teşekkürnâme göndermesini teklif etmiştir. Bu isteğin meclis tarafından uygun görüldüğü zabıtlardan anlaşılmak-tadır. Mebuslar ayrıca 4 Mayıs 1877 Cuma günü Tersane-i Amire'yi ziyaret etmişlerdir. 25 Nisan 1877 tarihli oturumda, Petersburg Sefareti'nden gelen ve Rusya'nın savaş ilan ettiğini bildiren telgraf okunmuş, mebuslar Rusların savaş ilanıyla ilgili fikirlerini söylemişlerdir. O günkü oturum uzun sürmüş, mecliste bulu-nan bütün Hristiyan Rum ve Ermeni mebuslar Rusya'yı kınayarak, Rusların Hristiyanları koruma iddiasının boş olduğunu, bu iddiaların arkasında başka amaçların yattığını ve sonuna kadar Osmanlı Devleti ile beraber Rusya'ya karşı mücadele edeceklerini ifade etmişlerdir. Bazı mebuslar, Dahiliye Nazırı Cev-det Paşa ve Meclis Reisi Ahmet Vefik Paşa duyarlılıklarından dolayı Hristiyan mebuslara teşekkür etmişlerdir. Meclis 26 Nisan'da Rusya ile savaş durumunu görüşmeye devam etmiştir. Padişahın, ordu komutanlarıyla donanma komutanlarına hitaben yazdığı, Rusya'nın savaş ilan ettiğini bildiren telgrafları okunduktan sonra mebuslar "Allah muvaffak etsin" diyerek hayır duada bulunmuşlardır. Suriye Mebusu Nakkaş Efendi, bütün Osmanlılara savaş ilan eden Rusya'nın uyanık bir düşman olduğunu, Hristiyanların oturduğu yerlerde ihtilal çıkarabileceğini belirttikten sonra dikkatli olunması gerektiğini, Rusya ile savaşabilmek için para gerektiğini ve bunun için lüzûm görülürse dış borç alınmasını tavsiye etmiştir. Nakkaş Efendi bütün vatandaşların fedakârlık göstermesini, yardım kampanyaları başlatılma-sını, vekillere varıncaya kadar bütün memurların maaşlarının yarısını almaması gerektiğini, vatandaşların iki-üç yıllık vergilerini peşin vermelerini, ancak bu şekilde Rusya ile mücadele edilebileceğini ifade etmiştir. 7 (Pazartesi), 8, 9, 10, 12 ve 14 Mayıs 1877 günlerindeki oturumlarda Mat-buat Nizamnamesi üzerindeki görüşmelere devam edip kabul edilen kanunu Âyan Meclisi'ne gönderen Mebusan Meclisi ayrıca İntihâb-ı Mebusan Nizam-namesini (Seçim Kanunu) görüşmeye başlamıştır. İntihâb-ı Mebusan Kanunu 10, 14, 15, 24, 28 Mayıs ve 2, 14, 19 Haziran 1877 tarihlerinde görüşülerek kabul edilmiş ve Âyan Meclisi'nin onayına sunulmuştur. Âyan Meclisi'nin kabul etmeyerek geri gönderdiği Seçim Kanunu, Mebusan Meclisi tarafından tekrar Âyan Meclisi'ne gönderilmiştir. Fakat bu kanun padişah tarafından tasdik edilmediği için yürürlüğe girememiştir (Armağan, 1960, s. 164). 12 Mayıs 1877 tarihli oturumda İngiltere elçisine verilecek olan mektup okunarak düzeltilmiş ve ikinci reisler tarafından İngiltere Elçiliği'ne verilmesi kararlaştırılmıştır. Aynı gün ağnam rüsumunun artırılması ve memur maaşlarının eksiltilmesiyle ilgili iki kanun teklifi görüşülmüştür. 14 Mayıs 1877 tarihli oturumda, devlet gelir ve giderleriyle ilgili neler yapıldığının maliyeden sorulması üzerine Meclis Reisi ile bazı vekiller arasında konuşmalar olmuş ve konunun görüşülmesi sonraya bırakılmıştır. 15 Mayıs tarihli toplantıda ise meclis için gelecek çalışma dönemine yetiştirilmek üzere bir hizmet binasının yapılmasına karar verilmiştir. 19 Mayıs 1877 Cumartesi günü meclis, Belediye Nizamnamesi ve İdare-i Örfiye Kanunu'nu gündemine almıştır. 21 Mayısta ise Kavâim-i Nakdiye (kâğıt para, banknot) Kanunu ile Padişah'a gazilik unvanının verilmesinin tebrikiyle ilgili bir arizayı görüşmüştür. 22 Mayısta meclis; Hersek'e yardım teklifi, Vilâyât Belediye Kanunu ve Mahmut Nedim Paşa'nın dönemindeki icraatlarıyla memleketi zarara uğrat-masıyla ilgili yarım kalan mahkemesinin bitirilmesi gibi konuları gündemine almıştır. Vilayet Belediyeleriyle İlgili Kanun meclisin 23, 28, 29, 30 ve 31 Mayıs 1877 tarihli toplantılarında görüşülmüş, 49. maddeye kadar olan kısım kabul edilmiştir. Ancak 31 Mayıs 1877 tarihli toplantının ikinci celsesinin tutanakları bulunamadığından kanunun kesinlik kazanıp kazanmadığı bilinmemektedir. Dersaadet (İstanbul) belediye kanunuyla ilgili bir değişiklik kararı 14 Haziran 1877 tarihli toplantıda alınmıştır. 23 Mayıstaki toplantıda Rusların saldırıları sonucu Ardahan'ın kaybedilmesiyle ilgili komutanlardan bilgi istenmesine karar verilmiştir. 2 Haziran 1877 tarihli oturumda muvazene-i maliye (bütçe) ve Gayrimüs-limlerin askerliği konuları görüşülmüştür. Müslüman olmayan vatandaşların askere alınıp alınmaması üzerinde bazı tartışmalar yapılmış, kesin bir karara varılamamıştır. Muvazene-i maliye kanunu 4, 6, 7, 11, 13 ve 16 Haziran 1877 tarihlerindeki toplantılarda görüşülerek kabul edilmiştir. 7 Haziran 1877 tarihli oturumda Rus Harbi dolayısıyla hükümetin iç borç isteği görüşülmüştür. Görüşmeler sırasında mebuslar, hükümeti beceriksizlikle ve işleri iyi yürütememekle suçlayarak ağır ithamlarda bulunmuşlardır. Meclis gereken kredi meselesini araştırmak için bir komisyonun kurulmasına karar vermiştir. 9, 14 ve 19 Haziran 1877 tarihlerindeki meclis oturumlarında, savaş dolayısıyla iç borçlanmanın nasıl yapılacağı konusunu görüşülerek, tüm sivil memurlar ve binbaşı rütbesinden daha üst rütbedeki subayların maaşlarının yüzde onunun mecburi borç olarak kesilmesi karara bağlanmıştır. Ayrıca Mösyö Kaistiro ismindeki avukatın, kaynağını açıklamadan hükümete yaptığı varidat teklifi de reddedilmiştir. Mösyö Kaistiro teklifinin uygulanması durumunda elde edilecek gelirden yüzde iki komisyon ücreti de talep etmiştir. 18 Hazirandaki toplantıda memurlardan da temettü vergisi alınmasına karar verilmiştir. 19 Haziran tarihindeki oturumda meclisin çalışma süresinin on gün uzatılması kararı alınmıştır. 28 Haziran 1877 tarihli oturumda Karadağ meselesi, Mekteb-i Sultani (bugünkü Galatasaray Lisesi) hukuk dersleri ve beraat ettiği halde on dokuz yıldır hapiste yatan bir adamın tahliyesi gibi konular üzerinde durulmuştur. 28 Haziran 1877'de ilk Meclis-i Mebusan son toplantısını yaparak birinci dönem çalışmalarını bitirmiş ve tatile girmiştir. Sonuç Yerine: İlk Osmanlı Parlamento Seçimleri Hakkında Genel Bir Değerlendirme Türkiye'de yapılan ilk seçimlerin yasal dayanağı olan Talimât-ı Muvakkate ve Beyannâme adlı belgelere bakıldığında ilk seçimlerin şu özellikleri taşıdığı görülmektedir: •Seçimler anayasaya ve onun çıkarılacağını belirttiği kanuna göre yapıl-mamıştır. Seçimlerin yapıldığı tarihte seçim kanununu çıkaracak olan meclis henüz oluşturulmamıştır. •Seçimler Talimât-ı Muvakkate ve Beyannâme adlı geçici belgelere dayanılarak yapılmıştır. •Seçimler genele açık değildir. Seçimlere kadınlar katılmamıştır. Seçme ve seçilme hakkı sadece erkeklere verilmiştir. •Seçimlere tüm erkek vatandaşların katılımı da sağlanmamıştır. Taşrada sadece İdare Meclisleri âzaları "ikinci seçmen" olarak seçimlere katıl-mışlardır. İstanbul ve civarında ise 25 yaşını bitirmiş bütün vatandaşlar seçmen olarak kabul edilmemişlerdir. Seçmen olabilmek için "emlâke mutasarrıf olmak" yani mülk sahibi olma şartı aranmıştır. Mülk sahibi olmayanlar seçimlere katılamamışlardır. •Seçimlerin tek veya çift dereceli olduğu konusu tartışmalıdır. Taşra için çıkarılan Talimât-ı Muvakkate, İdare Meclisleri âzalarını ikinci seçmen saymıştır. Oysa ikinci seçmenlerin halk tarafından seçilmesi gerekmek-teydi. İstanbul ve çevresinde ise ikinci seçmenler halk tarafından seçilerek seçim kurallarına daha çok uyulmuştur. •Seçimler basit çoğunluk esasına göre uygulanmıştır. Yani en çok oy alan adaylar kazanmıştır. Oyların eşit olması durumunda ise kur'a çekilmiştir. •Seçimlere siyasi partiler katılmamıştır. DİPNOTLAR 1 Rumî 7 Mart 1877 tarihinin Miladi karşılığı 19 Mart 1877 Pazartesi gününe tesadüf etmek-tedir. Nitekim II. Abdülhamid'in meclisi açış nutkunun sonunda yer alan Hicri 4 Rebîülevvel 1294 ve Rumi 7 Mart 1293 tarihleri de aynı günü işaret etmektedir(Bkz: BOA, YEE, No: 71/25. Karal ise Meclis'in açılış tarihini 20 Mart 1877 olarak göstermektedir (Karal, 1995, s. 232). 2 Ahmed Saib, Meclis'in açılış töreni ile ilgili geniş bilgi vermektedir. KAYNAKÇA Abdurrahman Şeref Efendi. (1985). Tarih musahabeleri. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Ahmet Saib. (1326). Abdülhamid'in Evail-i Saltanatı. Mısır. Ahmet Saib. (1982-1983). Abdülhamid'in Evail-i Saltanatı. Turfan, R. (Sadeleşti-ren). İstanbul, 1982-1983. Aldıkaçtı, O. (1982). Anayasa hukukumuzun gelişimi ve 1961 anayasası. (4. bs). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları. Arı, B. (2011). Meclis-i Mebusan'ın açılış töreni ve II. Abdülhamid'in açılış nutku / The opening ceremony of Meclis-i Mebusan and the address of Abdülhamid II. II. Abdülhamid –Modernleşme sürecinde İstanbul / Istanbul during the modernization process– içinde (s. 283–296). Coşkun Yılmaz (Ed.). İstanbul: İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti. Armağan, S. (1978). Memleketimizde ilk parlamento seçimleri. Kanun-u Esasî'nin 100. Yılı Armağanı içinde, s. 147-168, Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Yıldız Esas Evrakı. No: 71/5, 25, 42. 188 Sosyoloji Dergisi, 2013/1, 3. Dizi, 26. Sayı Başgil, A. F. (1946). Hukukun ana mesele ve müesseseleri. İstanbul: İsmail Akgün Matbaası. Baykal, B. S. (1960). Birinci Meşrutiyete dair belgeler. Belleten, 24 (96), 601–636. Berkes, N. (2005). Türkiye'de çağdaşlaşma. (7. bs.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Karal, E. Z. (1995). Osmanlı Tarihi, VIII. (4. bs.). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Kaya, S. K. (1991). 1876 Kanun-i Esasi'sinin hazırlanması ve Meclis-i Mebusan'ın toplanması, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara. Kili, S. (1982). Türk anayasaları. İstanbul: Tekin Yayınları. Kili, S. ve Gözübüyük, Ş. (1985). Türk anayasa metinleri: Sened-i İttifaktan günü-müze. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. Mahmud Celaleddin Paşa. (1983). Mir'ât-ı hakîkat: Tarihi gerçeklerin aynası I-III. İ. Miroğlu (Haz.). İstanbul: Berekat Yayınları. (Orijinal çalışmanın basım tarihi: 1326). Tanör, B. (2002). Osmanlı-Türk anayasal gelişmeleri, (8. bs.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Toprak, S. V. (2001). Birinci Meşrutiyetin ilanı meselesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul. Us, H. T. (1940). Meclis-i Mebusan: 1293/1877. İstanbul: Vakit Gazetesi Matbaası. Seydi Vakkas Toprak Yrd. Doç. Dr., Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, seyditoprak@ gmail.com **http://www.journals.istanbul.edu.tr/** Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 26. Sayı, 2013/1, 171-192
  4. Anormal kişisel bozuklukları ifadelerine de yansımış seri katiller ve yakalandıktan sonra verdikleri ifadeleri 1. John Christie "Bana göre bir ceset, canlı bir bedenin taşıyamayacağı bir güzellik ve saygınlık taşır" Tam adı John Reginald Halliday Christie olan seri katil, İngiltere'de 1940 - 1950 yılları arasında karısı Ethel ve 13 aylık bir bebek de dahil 8 kişiyi öldürmüştü. Genelde kurbanlarını önce bayıltıyor, ardından boğuyordu. Polis tarafından yakalandı ve mahkemeye çıkarılarak idam cezasına çarptırıldı. 2. David Smith "İnsanlar kurtçuklara benzer. Küçük, kör ve değersiz" Öldürmeye, kendisinden boşanmak isteyen ilk eşi Janice Hartman ile başlayan John David Smith, ardından ikinci eşini de öldürdü. 1974'te aniden ortadan kaybolan ilk eşini öldürdüğü kesinleşti ancak 1991'de kaybolan ikinci eşiyle ilgili hiçbir delil bulunamadı. Smith, ilk eşini öldürdükten tam 26 yıl sonra yargılanabildi. 3. Ted Bundy "Yaşayan bedenindeki soluğu hissediyorsun. Onların gözlerine bakıyorsun. Yaşam ya da ölümlerine karar veriyorsun. Bu pozisyondaki varlık tanrıdır" Ted Bundy, seri katillerin öncülü kabul edilen, 'Dünyanın en zeki şeytan ruhlu katili' olarak anılan, 1974 - 1978 yılları arasında ABD'de 30'dan fazla cinayet işlemiş seri katil ve tecavüzcü. Bir sosyopat olduğu düşünülen Bundy, işlediği vahşi cinayetlere rağmen eğitimli, yakışıklı ve kibar bir genç adam olarak tanımlanır. Kurbanlarını genelde sopayla döverek, bazen de boğarak öldürmüştür. Kurbanlarının çoğuna tecavüz ettiğine ve ayrıca, öldürdükten sonra da tecavüz edip bedenlerini kestiğine inanılmaktadır. 'Seri katil' tabiri ilk defa onun için kullanılmıştı. 4. Edmund Kemper "Sokakta yürüyen güzel bir kız gördüğümde bir tarafım onunla flört etmeyi, diğer tarafım ise kazığa geçirilmiş kafasının nasıl duracağını düşünür" 1970'li yıllarda California'ya korku salan Edmund Kemper, öldürmeye 15 yaşındayken babaannesi ve büyükbabasıyla başladı. Kemper, 'Sadece büyükannemi vurmanın nasıl hissettireceğini merak ettim' demiş ve 6 yıl akıl hastanesine konulmuştu. Çıkınca otostopçu kızları katletmeye başladı. 6 otostopçu kızı katletmiş, sonunda da asıl hedefi olduğu düşünülen annesini ve onun bir arkadaşını vahşice katletmişti. Kemper, savunmasında tüyler ürperten şu sözleri söylemişti; "Sokakta yürüyen güzel bir kız gördüğünde ne düşünürsün? Bir tarafım onunla flört etmeyi, onunla iyi vakit geçirmeyi, diğer tarafım ise kazığa geçirilmiş kafasının nasıl duracağını düşünür." 5. David Berkowitz "Bana kadın düşmanı değilim, ben bir canavarım. Onları incitmek istemedim, sadece öldürmek istedim'' Temmuz 1976 - Mart 1977 tarihleri arasında New York'a dehşet salan ABD'li seri katil. 6 kişiyi öldürüp, 7 kişiyi yaraladı. Polis departmanına yazdığı mektupları Mr. Monster olarak imzalayan, kurbanlarını 44 kalibre tabanca öldürdüğü için Mr. 44 olarak da anılan, soğuk kanlı bir psikopat. Mahkeme, akıl sağlığının yerinde olduğuna hükmettiği Berkowitz'i 365 yıl hapse mahkum etti. Berkowitz, nasıl bir canavar olduğunu şu sözlerle itiraf etmişti; "Bana kadın düşmanı olarak hitap etmeniz beni derinden yaralıyor. Değilim, ben bir canavarım. Ben Sam’in oğluyum. Ben küçük yaramaz bir çocuğum.... Onları incitmek istemedim. Onları sadece öldürmek istedim.'' 6. Albert Fish "Hiç tatmadığım bu büyük zevki tatmaktan mutlu olacağım" (İdam cezası açıklanınca) 1870 Washington doğumlu Albert Fish, dünyanın gördüğü en serin kanlı ve korkunç yamyam seri katillerden biriydi. Kuzuların Sessizliği filmine ve filmin Kesh karakteri Hannibal Lecter'a ilham kaynağı olmuştur. İlk cinayetini 1910 yılında işleyen, genelde küçük ve savunmasız kurbanları tercih eden Fish, kurbanlarını öldürmeden önce akıl almaz işkenceler uyguluyordu. İzini kaybettirmek konusunda profesyonelleşen Fish, öldürdüğü küçük bir kızın ailesini yazdığı korkunç mektup sayesinde yakalandı ve elektrikli sandalyede idam cezasına çarptırıldı. Bu korkunç katilin çoğu çocuk 15 kişiyi öldürdüğü düşünülüyordu. 7. Charles Manson 'Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini, aşağıdan bakarsanız tanrıyı, tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz" 12 Kasım 1934'de ABD'nin Ohio eyaletinde doğan Charles Manson, gençlik yılları boyunca çeşitli suçlardan defalarca hapse girip çıktı. 1967 yılında son kez tahliye olduktan sonra, etrafına topladığı kişilerle bir "aile" oluşturarak Los Angeles ta bir çiftliğe yerleşti. Bu çiftlikte geliştirdiği "teorilerle" yönlendirdiği müritlerinden 5 kişi; Roman Polanski'nin hamile eşi Sharon Tate, Abigail Folger, Polonyalı oyuncu Wojciech Frykowski, erkek kuaförü Jay Sebring, ve lise mezunu bir genç Steven Parent'i Los Angeles, Kaliforniya'da vahşice öldürdüler.Ertesi gece bu kez Manson'un da katıldığı grup, Labianca çiftini aynı şekilde öldürüp parçaladı. Taraftarı olan bir kadının, farklı bir suçla tutuklandığında, işledikleri cinayetleri övünerek anlatması sonucunda Manson ve 4 arkadaşı tutuklandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Toplam cinayetlerinin sayısı belirlenemeyen Manson ve grubunun 35 ölümden sorumlu olduğu sanılır. Charles Manson ABD'de nefret edildiği gibi, kendisini seven, serbest bırakılmasını isteyen çeşitli fan kulüpler oluşturup kampanyalar düzenleyen bir hayran kitlesine de sahiptir. 8. Dennis Nilsen "Ölümlere sebep olan rüyalar üretiyordum, benim suçum buydu" 1978-1983 yılları arasında birlikte olduğu ya da flört ettiği 15 erkeği öldüren İngiliz seri katil. Kendine ölü makyajı yaparak ayna karşısına geçen ve tatmin olan nekrofili Nilsen, kurbanlarını genelde boğarak öldürüp parçalıyor ve evinde saklıyordu. Cesetler birikince önce yakarak kurtulmaya çalıştı ancak işe yaramayınca cesetleri parçalayarak tuvalete atmaya başladı. Apartmandan yayılan korkunç koku üzerine komşuların şikayet etmesiyle yakayı ele verdi. Nilsen, vahşi tutkusunu 'Hep durmak istedim ama yapamadım. Başka bir heyecan veya mutluluk kaynağım yoktu.' sözleriyle ifade etmişti. 9. John Wayne Gacy 'Disneyland'da görüşürüz!'' John Wayne Gacy, ABD'deki Demokrat Parti'nin seçim bölgesindeki bir danışman, iş adamı ve komşularının partilerinde palyaçoluk yapan saygın ve sevilen biriydi. 1978 yılında işlediği bir cinayetten yakalanınca soruşturma genişletildi ve evinin altında 27 kurbanın çürümüş cesedi bulundu. İki cesedi bahçeye gömmüş, dört cesedi de nehre atmıştı. Cezaevine girdiğinde duvarlara palyaço resimleri çizdi. Gacy, 'Bir palyaço bile katil olabilir' diyordu. 10. Carl Panzram "Kendimi düzeltmek istemiyorum. Tek arzum beni düzeltmek isteyen insanları düzeltmek ve öldürmek'' 1892 Minnesota doğumlu Carl Panzram, çocukluğundan itibaren etrafı için sorun teşkil etmeye başladı. Bir keresinde yat satın alıp bedava içki vaadiyle 10 gemiciyi kandırmış, hepsine tecavüz etmiş ve başlarından vurarak denize atmıştır. Daha sonra bir gemide tayfa olarak Batı Afrika'ya gitmiş, timsah avlamak için kiraladığı sekiz hamalı öldürüp tecavüz ettikten sonra timsahlara yedirmiştir. Dünya turundan döndüğünde ABD'de yakalanan ve hapishanede de 1 kişiyi öldüren Carl Panzram 1930'da idam edilmiştir. Kendisini asacak cellada, "Acele et. Sen etrafta ahmakça dolaşırken, ben bir düzine adamı asardım." dedi. Panzram, kendini şöyle ifade ediyordu; "Kendimi düzeltmek istemiyorum. Tek arzum beni düzeltmek isteyen insanları düzeltmek. Onları düzeltmenin tek yolunun da onları öldürmek olduğuna inanıyorum. Benim düsturum şu: Hepsini soy, hepsine tecavüz et ve hepsini öldür!''. 11. Peter Sutcliffe "Ben sadece sokakları temizliyordum" 1975 - 1980 yılları arasında 17 kadını öldüren İngiliz seri katil Peter Sutcliffe, dünyayı fahişelerden arındırarak, tanrının işini yaptığını söylüyordu. Evli bir işçi olan Sutcliffe, kurbanlarını çekiç ve bıçak kullanarak vahşice öldürüyordu. 9 kez ifadeye çağrılmış ancak kanıt bulunamadığı için serbest bırakılmıştı. Sonunda suç aletleri ele geçirilince müebbet hapse çarptırıldı. KAYNAK: Onedio.com
  5. Salem cadı olayları; 1692 - 93 yılları arasında İngiliz sömürgelerinin yaşadığı Massachusetts'in (günümüzde ABD'nin kuzeydoğusunda eyalet) Salem Kasabası'nda yaşanmıştır. Barbados'tan getirilen Tituba adlı bir köle kadının anlattığı vudu öykülerinden etkilenen birkaç genç kız, içlerine şeytan girdiğini iddia ederler ve aralarında Tituba'nın da bulunduğu üç Salemli kadını cadılıkla suçlarlar. Onlar da, işkence altında başkalarını suçlar ve sonunda bir ihbarcılık histerisi tüm Massachusetts'i sarar. Bu histeri dalgası sırasında, üçte ikisi kadın olan 162 kişi yargılanıp 19'u asılma ve 1 kişi de ezilmeyle cezalandırılır. Olayların gelişimi şöyledir; Salem’in önde gelen tüccarlarından Samuel Parris, bir dönem Barbados’la ticaret yapmış, oradan dönerken de yanında eşine ev işlerinde yardımcı olması için Jhon ve Tituba adlı karıkoca köleleri getirmişti. Bayan Tituba, Parris ailesinin 9 yaşındaki kızı Betty ve 11 yaşındaki yeğenleri Abegail’in bakıcılığını yapıyordu. Özellikle kışın soğuk havalarda kızlar evin dışına çıkamadıklarından ve zamanlarının çoğunu Tituba’nın yanında geçiriyorlardı. Tituba da onlara vakit geçirmeleri için bir sürü vudu büyüleri ve büyücüleri içeren Barbados öyküleri anlatıyordu. Onları şok edebilecek kadar ilginç ve kötü ögeler içeren bu öykülerden etkilenmeye başlayan kızlar, çok geçmeden Tituba’dan aldıkları bilgilerle kasabadaki yaşıtları olan diğer kızlarla birlikte karanlık işlerle uğraşmaya başladılar. İlk zamanlar bir bardak içindeki suya yumurta akı koymak suretiyle ilkel olarak oluşturdukları kristal kürelerde birbirilerinin fallarına baktılar, birbirlerinin kocalarının neye benzeyeceği konusunda yorumlar getiriyorlar ve eğleniyorlardı. Ancak eğlenceli ve can sıkıntısını gideren bir oyun gibi devam eden olay, bir kabusa dönüşmeye başladı. 1692 yılının ocak ayından sonra, kızlar sara gibi nöbetler geçirmeye, garip sesler çıkarmaya, yerlerde ve çukurlar içinde sürünmeye, acı içinde vücutlarının eğip bükmeye başladılar. O dönemlerde cadı büyülerinin hastalık ve ölüm sebebi olduğuna ve cadıların güçlerini şeytanın kendisinden aldıklarına inanılırdı. Bu sebeple bu acılar içindeki masum görünüşlü kızların acılarının sona erdirilmesi için onları bu hale koyan cadıların bulunmasına karar verildi. Soruşturma sırasında kendi yaptıklarının ortaya çıkmasından korkan kızlar bazı adlar vermeye başladılar. Kızlar, Tituba’nın büyüleriyle olan ilgilerini gizlemek için mi yoksa gerçekten büyülenmiş olabileceklerinden korktuklarından mı bilinmez; kasabada o güne kadar benzeri olaylarla adları hiç anılmamış insanları suçladılar. Soruşturmadan hemen önce, Mary’nin teyzesi cadıları bulmak için büyüden yararlanmak istedi ve Tituba’ya tarifi eski İngiliz reçetelerinden alınan bir “cadı pastası” yapmasını emretti. Çavdar ve büyülenmiş kızların idrarlarıyla yapılacak olan pasta, bir köpeğe yedirilecekti. Sonrasında da köpek ya çıldıracaktı ya da gidip yeni sahibi olan cadıyı bulacaktı. Parris, şeytandan kurtulmak için şeytandan fayda bekleyen bu kadına çok kızmıştı, fakat artık olanlar olmuştu. Parris kilisede; “Aramızda şeytan geziniyor, öfkesi yıkıcı ve korkunç olacak ve en kötüsü ne zaman susturulabileceğini ancak ve ancak Tanrı bilir” diye konuşma yaptı. İlk suçlananlar; Tituba, kocasının yokluğu zamanında ailesiyle tek başına kalan Sarah Good ve uşağı ile evlenmeden aynı evde nikahsız yaşayan yaşlı kadın Sarah Osborne oldular ve bu üç kadın hemen tutuklanarak mahkemeye çıkarıldılar. Kadınların sorguları esnasında ise küçük kızlar sara nöbetleri geçirmeye başladılar ve cadıların hayaletlerinin mahkeme salonunda dolaştıklarını, onlara; saldırıp tırnakladıklarını, ısırdıklarını söylediler. Mahkeme heyeti tarafından bunları yaptırmamaları konusunda uyarı alan Sarah Good ve Sarah Osborne masum olduklarını ve olaylarla bir ilgileri olmadıklarını yinelediler. Cadı pastası olayından bu yana sürekli olarak Parris’ten dayak yiyen ve küçük kızlara anlattığı hikayelerin ortaya çıkmasından korkan Tituba, cadı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Kendisini kurtarmak için ise; kapkara bir köpeğin onu tehdit ettiğini ve kızlara işkence yapması için zorladığını, biri kırmızı diğeri siyah iki kedinin de onu emri altına almış olduğunu söyledi. Ayrıca geceleri her iki Sarah ve onların hayvanları ile birlikte cadı toplantılarına uçarak gittiklerini anlattı. Bununla birlikte onu evvelki gece küçük Ann’ye saldırmak için zorladıklarını söyledi. Bu itiraflar sırasında “Bir evvelki gece cadılar benim kafamı kesmeye çalıştılar” diyerek bağırdı Ann. Bunun üzerine küçük Ann’den de tasdik gelince kadınların üçünün de cadı olduklarına kesinlik getirildi. Tituba ölüme gideceğini anlayınca esas büyük darbeyi Salem Kasabası’na indirmeye karar verdi ve cadıların üç kişiyle sınırlı olmadığını açıkladı. Ona göre Salem’de 6 – 7 kişilik bir cadı grubu vardı ve bu grup uzun boylu, beyaz saçlı ve hep siyah cüppeler giyen gizemli bir adam tarafından yönetiliyordu. Sonraki günlerdeki sorgularında Tituba siyahlar içindeki bu adamın gelip kendisine defalarca şeytanın defterini imzalatmaya çalışmıştı ve o arada defterde Salem’de yaşayan 9 kişiye ait imzayı gördüğünü anlattı. Kızların üzerinden hayaletleri çekmesi için uyarılan kadınlardan yaşlı olan Sarah Osborne ağır zincirlere dayanamadı ve öldü. Bu dava içindeki ilk ölümdü. Böylece ilk iki cadı, Boston hapishanesine gönderilirken mahkeme heyeti diğer cadıların peşine düşmeye karar verdi. Kasabada yaşayan cadı grubunun haberini alan mahkeme kızları daha fazla ad vermeleri için zorlayınca, Ann Jr. daha önceden intikam duygusuyla dolu olan annesinin de zoruyla kasabanın kongre üyelerinden birisinin karısı olan Martha Corey’i suçladı. Martha, küçük Ann’i bu saçma suçlamadan vazgeçirmek için onu ailesinin yanında ziyarete gitti. Ancak Ann korkunç nöbetler geçirmeye başladı ve onun hayaletinin bir adamı kazan içinde pişirirken gördüğünü söyledi. Kızlardan Mercy ise, başka cadılarında ona katıldığını ve kendisini şeytanın defterini imzalaması için zorladıklarını anlattı. Marta Corey mahkemede kendisini savunurken oldukça başarılı idi. Ne var ki kızlar onun savunması sırasında derin acılar içindeydiler ve mahkemeye ısırık izlerini gösteriyorlardı. Kasaba heyetinden olan kocası bile onu itiraf etmesi için zorlamıştı. Bir sonraki sanık ise bölgenin önde gelen isimlerinden Rebecca Nurse idi. İlk mahkeme sırasında eğer bu iki kadın suçlanmış olsalardı sanırız ki mahkeme heyeti kızları yalancılıkla suçlayacaktı. Ancak olaylar öyle bir hal almıştı ki herkes kızların ağızlarından çıkacak isimlere bakıyordu. Rebbeca’yı da yine Ann Jr. annesinin isteğiyle suçlamıştı. Diğer kızların da kendilerini tasdiklemesi üzerine aslında kilise mensubu olan bu kadında okkanın altına gitti. Bu arada Sarah Good’un 4 yaşındaki kızı da bu suçlamalardan nasibini aldı ve annesi ile birlikte çalışmaktan suçlandı. Bu karambol esnasında Mary’nin yanlarında hizmetçi olarak çalıştığı Procten ailesi (ki bu aile eğer nöbetler geçirmeye devam ederse Mary’i çok kötü döveceklerini söylemişlerdi ve bu da bir nevi cadılık sayılırdı), Rebbeca’nın kız kardeşi (ablasının asılsız olarak suçlandığını iddia ediyordu) ve Tituba’nın her şeyden habersiz kocası Jhon tutuklandılar. Kızlardan Abegail ise Mary’i defteri imzalamış olmakla suçladı (çünkü Mary yanında çalıştığı aileden korkmuş ve yaptığı suçlamaları geri çekmek zorunda kalmıştı). Böyle küçük kızlar kendi aralarında bir oto kontrol mekanizmasını oluşturdular; ya cadı olarak birilerini suçlamak zorundaydılar ya da kendileri cadı olarak suçlanacaklardı. Mary ile Martha’nın kocası olan Giles, uzun yıllardır Salem Kasabası’nda yaşayan ve sansasyonel partiler veren Bridget Bishotl ve zaten aklı yerinde olmayan ve cadı suçlamasını seve seve kabul eden Abegail Hobes’ta tutuklandılar. Nisan ayında mahkeme, bu aklı bozuk kadının suçlamalarına dayanarak kasabadan 9 kişiyi daha tutukladı (çok yaşlı bir adam olan Nenemiah, kendi anne ve babası, Birdget’in oğlu ve karısı, Rebbeca’nın diğer kardeşi Mary Esty, zenci bir köle, Sarah Wilds ve zengin bir tüccarın karısı olan Lina English). Artık mahkemeye sanık olarak sadece Salem Kasabası’ndakiler değil komşu kasabadakiler bile çağrılır hale gelmişti olaylar. Sanıklar sürekli iddiaları reddediyor, kızlar ise ısrarla nöbet ve çığlık krizleri ile birlikte onları suçlamaya devam ediyorlardı. Yeni sanıklardan ise sadece Nenemiah’ın bir cadı olmadığını açıkladılar. Bu hesaplarına göre onlar; yaşlı, savunmasız ve suçsuz insanları suçlamayacak kadar masum ve acı çeken zavallı kızlardı. Diğerleri ise tutuklandılar. Olaylar çok kısa süre içinde gelişiyordu. Nisan ayının sonuna gelindiğinde ise 6 cadı daha tutuklandı. Artık sanıklar ve öyküleri o kadar çok artmıştı ki herkes olayın başlangıcını bile unutmaya başlıyordu nerdeyse. Bu öyküler içinde en ilginç olanlardan birisi ise şöyle gelişmişti: Maine’de oturan George Burroughs tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı. Eski zamanlarda Salem Kasabası’nda bir süre papazlık yapmış bir adamdı ve o dönemde kasaba sakinlerinin bir kısmı ile tabiî ki özellikle Ann Jr.’ın annesi ile pek geçinememişti ve bu da intikam için oldukça iyi bir yoldu. Onu ilk suçlayan Ann Jr., bir papazın kendisine imzalaması için defteri getirdiğini ve adının ise Burroughs olduğunu söylediğini, bundan önce ise bir çok insanı kurban ettiğini artık kendisinin cadıdan bile üstün mertebede şeytana çok yakın bir varlık olduğunu anlattı. Senaryo birbirine çok iyi bağlanıyordu. Herkes Tituba’nın bahsettiği siyah cüppeli adamın bu olduğuna emin olmuştu. Mahkeme cadı grubunun efendisini, şeytanın uşağını yakalamış olmakla müthiş bir gurur duymaya başladı ve tutuklanmalar son hızıyla devam etti. 1692 yılı mayıs ayının sonu geldiğinde küçük kızların suçlamaları yüzünden hapiste ve sorguda olmak üzere nerdeyse 95 – 100 kişi tutuklanmıştı. Bazı yasal zorunluluklardan dolayı bu suçlular bir üst mahkemeye çıkana kadar beklemek zorundaydılar. Massachusetts’ten yetkili bir yargıç gelince asıl davalar haziran ayını buldu. Davası ilk sonuçlanan Bridget Bisholt oldu iki gün sonrada asıldı. Bu arada yargıçlardan birisi kızların mahkeme sırasında gördükleri hayaletlerin yeterli delil oluşturmayacağını ve davaların düşmesi gerektiğini savunarak mahkeme heyetinden ayrıldı. Tabiî ki onun bu hareketi cadılıkla suçlanmasına sebep oldu. Masum kızlar önlerinde hiçbir engel tanımıyorlardı. Bu hayalet görme olayları mahkeme heyetince de çeşitli uzun tartışmalara konu oldu ve sonuç olarak bunların tam bir delil teşkil edilemeyeceğine karar verildi ve başka güvenilir yollar aramaya başladılar. Cadıları kızlara dokundurmaya karar verdiler ve bu da diğerinden farklı değildi. Kızlar acı dolu çığlıklarla nöbetler geçirmeye devam ettiler ve sonuçta 20 hazirana gelindiğinde 6 kişinin daha asılmasına karar verilmişti bile. Bu arada mahkeme sırasında ilginç bir lanet olayı da oldu. Mahkeme başladığından beri cadı avcısı olarak bulunan Peder Noyes, Sarah Good’u itiraf etmeye zorluyordu. Fakat Sarah kendisine “Ben senin bir büyücü olduğundan daha fazla cadı değilim. Eğer sen şimdi canımı alırsan, bir gün Yüce Tanrı sana içmen için bolca kan verecek” diye haykırdı. Peder Noyes olaylardan yaklaşık 25 yıl sonra büyük bir iç kanama geçirdi ve öldü. Kızlar artık kasaba içinde erişilmez bir güce sahip olmuşlardı. Bu arada komşu kasabadaki cadıları tanımadıkları için adlarını bilmiyorlar ve oradaki halktan bazılarını çağırıp dokunma testi yapıyorlardı. Bu arada bazı sanıklarda kendilerini idamdan kurtarabilmek için başkalarının adlarını veriyor “beni olaya bu zorladı”, “bana şöyle yapmamı söyledi” gibi yalanlarla davayı dallandırıp budaklandırıyorlardı. Komşu kasabadan bir yargıç ve eski bir valinin oğlunu suçladılar, işin en ilginci ise aynı kasabadan iki köpekte bu suçlamalardan nasibini aldı. Yüzlerce insan yargılandı bir o kadarı dokunma testinden geçti. Ağustos ayına gelindiğinde 4 kişi daha darağacında sallandı. Peder Burroughs ise tam asılmadan önce yüksek sesle dua ederek izleyenler ve halkın arasında söylentilere neden oldu. Çünkü o zamanki inanışlara göre şeytan ya da onun uşakları dua edemezlerdi. Ancak kızların bastırılamaz hırsları sayesinde o da asılmaktan kurtulamadı ve Hıristiyan adetlerine göre gömülmeyi hak etmediği için bir tepe üzerindeki sığ ve küçük mezara diğerlerinin yanına gömüldü. Eylül ayında ise aynı tepedeki mezarlara 8 kişi daha gönderildi. Yargılama sırasında suçlamaları asla kabul etmeyen zengin ve varlıklı Giles Corey, dava sonucunda mal varlığına el konulacağını biliyordu. Bunun olmasını istemediği için davaya bakan mahkemeyi tanımadığını söyledi. Böylece mahkeme davaya bakamayacağı gibi mal varlığını da korumuş olacaktı. Ancak mahkemenin buna tepkisi hiçte Corey’in beklediği gibi olmadı. Salem meydanında halka açık bir yerde Corey yere zincirlendi ve üzerinde büyük bir tahta plaka konuldu. Bu plakanın üstü çok ağır bir taş yığını ile kapatıldı. Corey ezilmeye başlamıştı ancak yinede itiraf etmiyordu suçunu ve üstüne üstlük daha fazla taş koymaları için onlara bağırıyordu. Daha fazla taş konulduğu zaman Corey dayanamadı ve öldü. Daha sonra olaya bir açıklık küçük Ann’den geldi. Corey, şeytanın defterini imzalarken asılarak ölmeyeceğine dair şeytandan garanti almıştı. O dönemde kimse tarafından tam olarak bilinmese bile bunlar son idamlardı. Kızların suçlamaları tam bir histeri krizi durumuna ulaşmıştı ve en sonunda mahkeme heyeti başkanı Phips’in karısını bile cadılıkla suçladılar. Bunun sonrasında 29 Ekim tarihinde Phisp mahkemeyi dağıttı, fakat hapishaneler cadılarla doluydu. İşlemlerin bitirilmesi için umumi mahkemeler görevlendirildi, artık davalara Salem’de değil her cadının kendi yaşadığı kasabada bakılıyordu. Olayların sonuna doğru kızların gördüğü hayaletler mahkemece delil olarak kabul edilmeyince suçlamaların büyük bir kısmı düşmüş oldu. En son davaya ise mayıs 1693 yılında bakıldı ve kalan diğer tüm sanıklar suçsuz bulundu. Böylece bu toplumsal kabus sona erdi. Olayların başlamasına sebep olduğuna inanılan Tituba serbest bırakıldı ve mahkeme masraflarının karşılanabilmesi için bir köle tacirine satıldı (O dönemlerde sanıkların çoğu suçlamaları inkar ettikleri için tutukluluk süreleri ve davaları uzun sürmüştür ve tüm yargılama masrafları sanıklara ödettirilmiştir). - Kaynak İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
  6. Zorunlu müdafi-vekil, duruşma, ifade gibi yargısal görevlerin icrasıyla sınırlı kalmak kaydıyla avukatlar, adliyelere gitmesi gereken taraf veya vekilleri muaf listesinde. Tam kapanma 29 Nisan saat 19.00'da başladı. Koronavirüs vaka sayılarını düşürmeye yönelik alınan 17 günlük sokağa çıkma yasağı 17 Mayıs saat 05.00'a kadar sürecek. Kısıtlama sürecinden işyeri, fabrika ve imalathane çalışanları muaf tutulacak. Sokağa çıkma yasağından muaf olanların çalışma belgesi alması gerekecek. Bu süre içerisinde vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılaması adına bakkal, market gibi yerler açık olacak. Peki, tam kapanmadan kimler muaf olacak? İşte, milyonları ilgilendiren konularla ilgili İçişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamalar. TAM KAPANMADA KİMLER YASAKTAN MUAF Tam kapanmadan kimler muaf olduğu sokağa çıkma yasağının başlamasının ardından milyonların gündemine geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan 29 Nisan-17 Mayıs tarihleri arasında tam kapanma uygulanacağını duyurdu. Üretim ve imalat tesisleri ile inşaat faaliyetleri ve burada çalışanlar ile farklı sektör çalışanları kısıtlamadan muaf tutulacak. Vatandaşlar araç kullanmadan ikametlerine yakın yerlerden alışveriş yapabilecek. SOKAĞA ÇIKMA YASAĞINDAN KİMLER MUAF OLACAK? İçişleri Bakanlığı, 81 İl Valiliğine "Tam kapanma Tedbirleri" konulu genelge gönderdi. Hafta içi hafta sonu ayrımı olmaksızın 29 Nisan 2021 Perşembe günü saat 19.00'da başlayıp 17 Mayıs 2021 Pazartesi günü saat 05.00'de bitecek şekilde tam zamanlı sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacaktır. - Havalimanları, limanlar, sınır kapıları, gümrükler, kara yolları, huzurevleri, yaşlı bakım evleri, rehabilitasyon merkezleri ve PTT çalışanları. - Hastaneler, eczaneler, veteriner klinikleri ve hayvan hastaneleri ile buralarda çalışanlar, zorunlu sağlık randevusu olanlar. - İlaç, tıbbi cihaz, tıbbi maske ve dezenfektan üretimi, nakliyesi ve satışını yapan iş yerleri ile buralarda çalışanlar. - Üretim ve imalat tesisleri ile inşaat faaliyetleri ve bu yerlerde çalışanlar.- Bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretimi, sulanması, işlenmesi, ilaçlanması, hasadı, pazarlanması ve nakliyesinde çalışanlar. - Tarımsal üretime ilişkin zirai ilaç, tohum, fide, gübre gibi ürünlerin satışı yapılan iş yerleri ve çalışanları. - Oteller ve konaklama yerleri ile çalışanları. - Sokak hayvanlarını besleyenler, hayvan barınakları, çiftlikleri, bakım merkezlerinin görevlileri, gönüllü çalışanları ve Hayvan Besleme Grubu üyeleri - İkametinin önüyle sınırlı olmak kaydıyla evcil hayvanlarının ihtiyacını karşılamaya çıkanlar. - Gazete, dergi, radyo, televizyon, internet kuruluşları, medya takip merkezleri, gazete basım matbaaları, bu yerlerde çalışanlar ile gazete dağıtıcıları. - Akaryakıt istasyonları, lastik tamircileri ve buralarda çalışanlar. - Kargo, su, gazete ve mutfak tüpü dağıtım şirketleri ve çalışanları. - Yurt, pansiyon, şantiye gibi toplu yerlerde kalanların temel ihtiyaçların karşılanmasında görevli olanlar. - Otizm, down sendromu gibi ‘özel gereksinimi’ olanlar ile veli veya vasileri. - Yurt içi ve dışı müsabaka, kamplara katılacak milli sporcular, seyircisiz, profesyonel spor müsabakalarındaki sporcu, yönetici ve diğer görevliler. - ÖSYM tarafından ilan edilmiş merkezi sınavlara katılacağını belgeleyenler ve bu kişilerin yanlarında bulunan refakatçileri, sınav görevlileri. - Zorunlu müdafi-vekil, duruşma, ifade gibi yargısal görevlerin icrasıyla sınırlı kalmak kaydıyla avukatlar, adliyelere gitmesi gereken taraf veya vekilleri. - Araç muayene istasyonları ve buralarda çalışan personel ile araç muayene randevusu bulunan taşıt sahipleri - 10.00-16.00 arasında sınırlı sayıda şube ve personelle hizmet verecek olan banka şubeleri ile çalışanları - Nöbetçi noterler ile çalışanları. - Bulunduğu şehre son 5 gün içerisinde gelmiş olmakla beraber kalacak yeri olmayıp ikamet ettikleri yerleşim yerlerine dönmek isteyen ve 5 gün içinde geldiğini yolculuk bileti, geldiği araç plakası, seyahatini gösteren başkaca belge ve bilgiyle ibraz edenler. - Ceza infaz kurumlarından salıverilen kişilerin zorunlu hali bulunduğu kabul edilecek.
  7. Kovid-19 salgınıyla mücadele kapsamında ülke genelinde uygulanan kısıtlamalar dikkate alınarak hak kayıplarının önlenmesi amacıyla ibraz süresinin son günü 30 Nisan ile 31 Mayıs arasına, bu tarihler dahil olmak üzere, isabet eden çekler ibraz edilemeyecek, 1 Haziran'dan sonra kalan ibraz süresi içinde ibraz edilebilecek. Vergi Usul Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. (7318 Sayılı Kanun Metnine BURADAN ulaşabilirsiniz) Kanun teklifinin görüşmeleri sırasında metne iki yeni madde ihdas edildi. Buna göre, emeklilerin bayram ikramiyesi 1000 liradan 1100 liraya çıkarıldı. Kovid-19 salgınıyla mücadele kapsamında ülke genelinde uygulanan kısıtlamalar dikkate alınarak hak kayıplarının önlenmesi amacıyla ibraz süresinin son günü 30 Nisan ile 31 Mayıs arasına, bu tarihler dahil olmak üzere, isabet eden çekler ibraz edilemeyecek, 1 Haziran'dan sonra kalan ibraz süresi içinde ibraz edilebilecek. 30 Nisan ile 31 Mayıs arasında, bu tarihler dahil olmak üzere vadesi gelen kambiyo senedine dayalı alacaklar hakkında icra ve iflas takibi başlatılamayacak, ihtiyati haciz kararı verilemeyecek ve başlamış olan takipler duracak. Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu kapsamına giren kamu idarelerinin kamu hukukundan veya özel hukuktan doğan alacakları hakkında 30 Nisan ile 31 Mayıs arasında icra ve iflas takibi başlatılamayacak. Kanuna göre, bayi denetim sisteminin kurulmasında ve uygulanmasında dağıtıcı lisansı sahiplerine hizmet veren otomasyon şirketlerinin yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde, dağıtıcı lisansı sahiplerinin yanı sıra bu şirketlere de idari yaptırım uygulanabilecek. "Petrol Piyasası Kanunu'na göre yapılan talep veya işlemlerde, kanuna karşı hile veya yalan beyanda bulunulduğunun tespiti halinde lisans iptal olunur." hükmü kapsamında lisansı iptal olanlara yeniden lisans verilmeyecek. Lisans sahibinin tüzel kişi olması durumunda söz konusu iptale konu fiilin işlendiği tarih itibarıyla yüzde 10'dan fazla paya sahip ortaklar, yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile temsil ve ilzama yetkili olanlar ve bu kişilerin ortak, yönetim kurulu başkan veya üyesi olduğu ya da temsil ve ilzama yetkili olduğu tüzel kişiler lisans sahibi olamayacak. Muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge düzenleme, bu belgeleri kullanma, belgelerin asıl veya suretlerini tamamen ya da kısmen sahte olarak düzenleme veya bu belgeleri kullanma suçları ile kanun teklifiyle getirilen suçların işlendiğinin Cumhuriyet başsavcılığına bildirilmesiyle birlikte kurum tarafından rafineri hariç her türlü tesiste lisansa tabi tüm faaliyetler kovuşturmaya yer olmadığına dair karar veya mahkeme kararı kesinleşinceye kadar geçici olarak durdurulacak ve bu süre içinde söz konusu tesis için başka bir gerçek veya tüzel kişiye de lisans verilmeyecek. Kesinleşmiş mahkeme kararına göre lisans sahiplerinin lisansı iptal edilecek. Bu kapsamda kalan fiillere ilişkin olarak verilen idari para cezaları ödenmediği müddetçe lisansa konu tesis için lisans verilmeyecek. Bu kapsamda suçlara ilişkin vergi incelemesi sonuçlanıncaya kadar söz konusu tesis için başka bir gerçek veya tüzel kişi de lisans sahibi olamayacak. Dağıtıcılar arası akaryakıt ticaretine ilişkin hükümlere aykırı davrandığı tespit edilen dağıtıcılara idari para cezası uygulanacak. Aynı hükümlere aykırılığın lisans sahibi tarafından iki yıl içinde tekrar edilmesi halinde dağıtıcı lisansı iptal edilecek. Kanun kapsamında lisansa tabi faaliyetlerde bulunanlardan, Vergi Usul Kanunu'ndaki ilgili hükümlere göre istenilen teminatı vermeyenlerin ilgili piyasa faaliyeti, teminat verilinceye kadar durdurulacak ve bu süre içinde söz konusu tesis veya faaliyet için başka bir gerçek veya tüzel kişiye de lisans verilmeyecek. Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasası Kanunu ve Elektrik Piyasası Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'da yapılan değişikliğe göre, dağıtıcı ve otogaz bayilik lisansları ile EPDK tarafından belirlenen diğer lisans türlerine ilişkin olarak lisans başvurusu, lisans tadili veya lisans süresi uzatılmasına ilişkin taleplerin yerine getirilmesi için SGK'ye vadesi geçmiş prim ve idari para cezası borcu ile Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamında vadesi geçmiş borcun bulunmaması şartı aranacak. Lisans sahiplerinin vadesi geçmiş borcu bulunmadığına dair bilgiler, kurum tarafından SGK ve Gelir İdaresi Başkanlığından temin edilecek. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esasları SGK ve Gelir İdaresi Başkanlığının görüşünü alarak belirlemeye EPDK yetkili olacak. Düzenleme çerçevesinde lisansa tabi faaliyetlerde bulunanlardan, Vergi Usul Kanunu'nun belirlenen hükümlerine göre istenilen teminatı vermeyenlerin ilgili piyasa faaliyeti, teminat verilinceye kadar durdurulacak ve bu süre içinde söz konusu tesis veya faaliyet için başka bir gerçek veya tüzel kişiye de lisans verilmeyecek. Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nda yapılan değişiklikle, petrol türevli ürünlere ilave olarak EPDK'den izin alınmaksızın herhangi bir üründen üretilen maddelerin akaryakıt olarak ikmal edilmesi, satışa arz edilmesi, satılması, bulundurulması, bu özelliğini bilerek ticari amaçla satın alınması, taşınması veya saklanması da kaçakçılık suçları kapsamına dahil edilecek.
  8. Charles Chaplin’in yönetmenliğinde 1921 yılında yapımı süren film Amerikada gösterime girmiştir. IMDB üzerinden 32 bin oyla 8.3 puan almış ve oyuncu kadrosunda ise Carl Miller, Charles Chaplin, Edna Purviance ve Henry Bergman gibi isimler yer almıştır.
  9. Tam bir imha ve temizlenme anlamına gelen diri diri yakılma, Ortaçağ Avrupasındaki Engizisyon Mahkemelerinin ceza hiyerarşisindeki en ağır infaz şekli idi. Engizisyon Mahkemeleri tarafından 17. yüzyılın başına kadar kısmen uygulanan ölüm cezaları, bazen başka yöntemler kullanılsa da “diri diri yakma”, “suda boğma” ve “diri diri toprağa gömme” olarak üç farklı grupta toplanabilir. Bu infaz yöntemleri arasında “diri diri yakma” ceza hiyerarşisi içinde en ağırı idi. Tam anlamıyla bir imha ve temizle(n)me anlamına gelen bu infaz şekli; cadılık, kâfirlik, zehir terkipçiliği, hayvanlarla cinsel ilişki ve kalpazanlıktan hüküm giyenler için vazgeçilmez bir infaz yöntemi idi. Yakılarak infaz 16. yüzyıl boyunca özellikle de kadınlara karşı cadı avının tüm hızıyla sürdüğü bölgelerde yoğun bir biçimde uygulanmıştır. Yakılarak ölüme mahkum olan suçlunun, özellikle odun yığınının yavaş yandığı durumlarda uzun süre acı çekmesini engellemek için, odun yığınına çıkarılmadan önce boğularak öldürülmesi, daha sonra yakılması sıklıkla olmasa da, başvurulan bir yöntemdir. Suçlunun yakılarak öldürülmesi, üzerinde ayrıntılı bir biçimde düşünülmüş kusursuz bir tasarım olarak karşımıza çıkar. Engizisyon Mahkemesi tarafından ölüme mahkum edilen kişinin cezasının infazı, Pazar günleri ya da diğer (dini) tatil günlerinde, çocuk, kadın, yaşlı, genç kalabalık bir izleyici kitlesi önünde şenlik, bayram havasında, genellikle kasaba ve şehir meclisinin bulunduğu geniş alanlarda gerçekleşir. İnfaz için Pazar (tatil) günlerinin ya da kutsal günlerin seçilmesinin nedeni, yalnızca katılımın arttırılmasını sağlamak için değildir. Engizisyon Mahkemeleri’nde ve daha sonraki yıllarda devreye giren sivil mahkemelerde, kiliseye karşı işlenen suçlardan dolayı ölüm cezasına çarptırılanların yakılarak infaz edilmesi, suçlular için bir tür arınmayı temsil ettiği için, infaz ritüelinin Hıristiyanlığın kutsal saydığı günlerde veya Pazar günleri yerine getirilmesi, yakılanın, özünde saf ve temiz olan ruhu için yerine getirilmesi gereken son bir görev olarak görülür. Mahkeme tarafından suçluluğuna hükmolunan kişi, eğer yargılanma aşamasında önemli sayılabilecek itiraflar yapmışsa, yani engizisyonun istediği gibi ifade verebilmişse, yakılmadan önce boğularak öldürülme şansına sahip olabilirdi. Böyle bir şansa kavuşamayarak diri diri yakılan suçluların çığlıklarının izleyicileri tedirgin etmemesi amacıyla işkence uygulanırken de yararlanılan “boğma armudu” ya da “işkence maskesi” kullanılır. Çelik ya da bronzdan yapılan “boğma armudu” zanlının işkence görürken bağırmasını engellemek için düşünülmüş basit bir düzenektir; işkence görenin ağzını neredeyse tamamıyla kaplayacak şekilde, kösele ya da vidalarla başın arkasında sabitlenmiş olarak tüm ağız boşluğunu kaplar. Böylece suçlunun çığlık atmasının ya da bağırmasının önüne geçilmiş olur. İşkence maskesi, yüzü önden tamamıyla saran bir blok kısım ve başın arkasında birbirine kavuşan demir halkalardan oluşur. Yalnızca çeneye yerleştirilen ve ağzın -dilin- oynatılmasına engel olan daha basit şekli de aynı amaca hizmet eder. Bazı engizitörler daha da ileri gidip, sapkın olarak öldüklerini sonradan saptadıkları kişilerin kadavra ve kemiklerini mezarlarından çıkararak atların arkasına bağlayıp şehirlerin içinde sürüklettirip ardından yaktırmışlardır. Ya da bazen suçlunun yanında kurban da aynı cezayı paylaşmak zorunda kalmıştır. Örneğin 17 Eylül 1605 tarihinde Johnne Jak (nam-ı diğer Scott) adlı kişi hayvanlarla cinsel ilişkiye girmekten suçlu bulunup yakılırken yanında başka bir kurban daha vardı: Cinsel ilişkiye girdiği iddia edilen kısrak! Ölüme mahkum edilenlerin cezasının infazı, infaz kararı engizisyon mahkemelerinde alınmış olmakla birlikte, dünyevi mahkemelerin gözetiminde yapılır. Bu uygulamanın nedeni, kilisenin elini kana bulamak istememesi ve hiçbir üyesinin silah taşıma yetkisinin olmamasıdır. (Kaynak) İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
  10. Ankara İstiklal Mahkemesi'nin 1925 sonlarında başlattığı ve zorlama bir kararla toplu olarak gördüğü Heyet-i Fesadiye Davası. Heyet-i Fesadiye Davası 10 Ocak 1922'da tamamlandı. Aslında üç ayrı dava söz konusuydu. Çerkez Ethem'in Kuva-yı Seyyaresinin Bolşevik Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey'in en önemli sanığı olduğu ve birinci dönem milletvekilleri Eyip Sabri (Akgöl) ve Hüsrev Sami (Kızıldoğan) beylerin de aralarında bulunduğu yedi sanıklı hıyanet-i vataniye davasında sanıklardan İsmail Hakkı Bey Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nun, isyana katılmayan kişiler hakkında garaz nedeniyle suçlamada bulunanların suçladıkları cürmün cezasıyla cezalandırılmalarını öngören 10. maddesi gereğince "iftira" suçundan idama mahkûm oldu. Miralay Osman ve Rıfat Reis'in sanık olduğu Yemenli Fatma'nın katli davasında nafakadan kurtulmak için, boşandığı eşini öldürten Miralay Osman ile cinayeti işleyen Rıfat Reis idama mahkûm oldu. Kararda Miralay Osman'ın, ayrıca, İsmail Hakkı ile temas ederek şahsi bir hırsa kapılıp işhanete doğru yürüdüğü de belirtiliyordu. Üçüncü dava birinci dönem Kırşehir Milletvekili Rıza Bey'in davasıydı. Rıza Bey, "Osman Bey gibi yüz senelik mahkûmları hapishaneden çıkararak Kürt isyanıyla beraber Ankara muhitinde bir isyan hareketine girişmek ve hükümeti ıskat etmek (devirmek) istediği" gerekçesiyle mahkûm edildi. (Kaynak: Cumhuriyet Ansiklopedisi , Cilt 1, s. 78, YKY) DAVA İLE İLGİLİ AYRINTILI BİLGİYE AŞAĞIDAKİ İNDİRME LİNKİNDEN ULAŞABİLİRSİNİZ! Ankara İstiklal Mahkemesinde Bir He'yet-i Fesadiye Davasi ve Kuva-yı Milliye Heyet-i-Fesadiye-Davasi.pdf
  11. Samuel Noah Kramer'in kitabından alınmış bir mahkeme kararı “İLK MAHKEME KARARI” Tarih Sumer’de Başlar. S.N. Kramer. TTKB-Ankara/1990, İlk Mahkeme Kararı. S.46-49 İ.Ö. 1850 yıllarında Sumer ülkesinde bir cinayet işleniyor. Biri ber­ber, biri bahçıvan, biri de mesleği belli olmayan üç kişi tarafından Lu-­İnanna isimli bir mabet memuru öldürülüyor. Katiller bilinmeyen bir nedenden, onun Nin-dada isimli karısına, kocasını öldürdüklerini söy­lüyorlar. Kadın bunu gidip ilgililere bildireceği yerde susup oturuyor. Fakat o zaman bile, daha doğrusu yüksek uygarlığı olan Sumer'de bu haber başkent İsin'de oturan kral Ur-Ninurta'ya ulaşıyor. O da bu işin araştırılması görevini Nippur şehrindeki adalet mahkemesi halk kuruluna veriyor. Kurulun 9 üyesi, yalnız üç katili değil cinayeti bildirmeyen ka­dının da aynı oranda suçlu olduğunu savunuyor. Kurul üyelerinden ikisi buna karşı çıkarak kadının bu cinayete ka­tılmadığını ve cezalanmaması gerektiğini söylüyor. Kurul üyeleri bu savunmayı yerinde buluyor. Çünkü görünüşe göre kadının kocası, karısına iyi bakamıyormuş. Bu durumda kadının sus­ması onu adalete karşı suçlu yapmıyordu. Karar "katil olan üç adamın cezalandırılması" idi. Buna göre Nippur kurulu tarafından yalnız üç katil ölüm cezasına çarptırılıyordu. Bu cinayet mahkeme tutanağı ve kararı bir kil tablet üzerine yazıl­mış olarak 1950 yılında Şikago Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü ile Pennsylvania Üniversite Müzesinin birlikte yaptıkları kazıda bulunmuş­tur. Thorkild Jacobsen ve ben bu metin üzerinde çalıştık ve çevrisini yap­tık. Tabletteki bazı kelime ve cümlelerin anlamları hala şüpheli, fakat metnin genel anlamı hemen hemen tam. Bu tabletin köşesi kırık, fakat Üniversite Müzesinde daha evvel yapılan kazılardan çıkmış bir küçük par­çadan kırık satırlar tamamlandı. Metnin ikinci bir kopyası olduğunu be­lirten küçük parçanın bulunması "susan kadın" olayı hakkında Nippur mahkemesinin vermiş olduğu bu karar, Sumer hukukçuları arasında ha­tırlanması gereken bir hukuki örnek olarak değerlendirildiğini göster­mektedir. Amerika'nın yüksek mahkeme kararlarında da aynı işlem yapılmaktadır. Metnin kelime kelime çevirisi: "Lu-Sin'in oğlu berber Nanna-sig, Ku-Nanna'nın oğlu Lu-Sin, Adda-kalla'nın kölesi bahçıvan Enlil-ennam , Lugal-Apindu'nun oğlu nişakku me­muru Lu-İnanna’yı öldürdü. Lugal-apindu’nun oğlu Lu-İnanna'yı ölüme koyduktan sonra Lu-İnanna'nın karısı olan Lu-Ninurta'nın kızı Nin-dada'ya kocasının öldürüldüğünü söylediler. Lu-Ninurta'nın kızı Nin-dada ağzını açmadı, dudak(ları) kilitli kaldı. Onların durumu İsin (şehri)ndeki kralın önüne getirildi, ve kral Ur-Ninurta bu konunun Nippur kurulu tarafından ele alınmısını emretti. (Orada) Lugal ... .'ın oğlu Ur-Gula, kuş avcısı Dudu, bağımlı Ali-ellati, Lu-Sin'in oğlu Buzu, .... -Ea'nın oğlu Eluti, taşıyıcı (?) Şeş-kalla, bahçı­van Lugal-kan, Sin-andul'un oğlu Lugal-azida (ve) Şara- .... 'nın oğlu Şeş­kalla (kurula) döndüler ve dediler: “Kim bir adamı öldürmüşse yaşamağa layık değildir. Bu üç adam ve kadın nişakku memuru Lugal-apindu'nun oğlu Lu-İnanna'nın sandalyesi önünde ölmelidir.” (Sonra) Ninurta'nın memuru Şu .... -lilum (ve) bahçıvan Ubar-Sin (kurula) döndüler ve dediler: “Lu-Ninurta'nın kızı Nin-dada'nın kocasının öldüğü belli, (fakat) ka­dın ne yaptı (?) ki, o öldürülsün?” (Sonra) Nippur kurulunun (üyeleri) onlara dediler: “Kocası kendisine bakmayan (?) kadın kocasının düşmanlarını bil­diği tamam. Kocasının öldürüldüğünü duyduktan (sonra) niçin kadın sus­masın (?) Kocasını o mu öldürdü? (adamı) öldürenlerin cezalandırılması (?) yeterlidir.” Nippur kurulunun kararına göre, Lu-Sin'in oğlu Nanna-sig, Ku­-Nanna'nın oğlu berber Ku-Enlil, Adda-kalla'nın kölesi bahçıvan Enlil­-ennam'ı idam edilmek üzre (cellata) verdiler. (bu) Nippur kurulu tara­fından ele alınan bir durumdur.” Bu çeviri yapıldıktan sonra, bugünkü mahkemelerde böyle bir du­rum karşısında ne gibi bir karar verileceğini öğrenmenin ve bir karşı­laştırma yapmanın önemli olacağını düşündük. Bunun için Pennsylvania Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Owen J. Roberts'e (kendisi 1930-45 yılları arasında Amerika yüksek mahkemesinde hakimdi) gönderdik ve bu karar hakkındaki düşüncesini sorduk. Cevap son derece ilginçti. Çünki bu zamanın hakimleri de bundan dört bin yıl önce yaşamış Sumerli mes­lekdaşları gibi, aynı kararı vereceklermiş. Roberts'in yazdıklarını bu­raya alıyorum: “Bizim kanunlarımıza göre, böyle bir durumda kadın suç ortağı olarak kabul edilmez. Onun suçlu olması için cinayetin yalnız ya­pıldığını bilmesi değil, cinayet sırasında orada bulunması, teşvik etmesi ve yardım etmesi gereklidir.”
  12. Eylül 1936’da Büyük Britanya Kralı VIII Edward (şimdiki kraliçenin amcası) Türkiye’ye gayriresmi ziyaret yaptı. Kral, özel Nahlin yatını kiralamış, Amerikalı sevgilisi Wallis Simpson ve dostlarıyla Akdenz’e açılmıştı. Kendi hükümetiyle arası kötüydü; dış politikada yapmaya çalıştığı hamleler hoş karşılanmıyordu. Yugoslavya ve Yunanistan’a gittikten sonra 3 Eylül’de Çanakkale’ye geldi, buradaki İngiliz mezarlarını ziyaret ettikten sonra İstanbul’a doğru yola çıktı. The Times gazetesine göre İstanbul halkı kenti İngiliz ve Türk Bayraklarıyla donatmıştı. İngiliz gazetesi, Türk gazetelerinin kralı övücü manşetlerle karşılandığını belirtmişti. Kurun gazetesi ‘Welcome Your Majesty! Büyük Misafirimiz, Hoş geldiniz!’ manşetini atmış, Son Posta ise ‘Dünyanın en büyük imparatorluğunu dağılmaktan kurtaran genç kral’ başlığını taşıyan Ömer Rıza Doğrul imzalı bir yazı yayınlanmıştı. VIII. Edward popülerdi ama Doğrul’un bu iddiasını kanıtlayacak bir şey yapmış değildi. 4 Eylül sabahı Nahlin yatı Dolmabahçe Sarayı açıklarına demirledi. Tophane’de karaya çıkan kralı Cumhurbaşkanı Atatürk, Başbakan İsmet İnönü, Türkiye’nin İngiltere Büyükelçisi Fethi Okyar ve İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Sir Percy Loraine karşıladı. Buradan Atatürk’ün arabasında halkı selamlayarak İngiliz Büyükelçiliği’ne giden kral, şehri dolaştı. Kral 11 Aralık 1936’da sevgisiyle evlenmek için tahttan feragat edecekti. İngiltere Kralı VIII. Edward’ın İstanbul Günleri İstanbul, 1936’nın Ağustos ayı sonlarında, bir yandan Balkan festivali için gelen konuklarını ağırlarken öte yandan da bir başka hazırlığın içindeydi. Başta Galata Köprüsü olmak üzere, şehrin çeşitli yerlerine Türk ve İngiliz bayraklarıyla süslü taklar kuruluyor ve yollar temizleniyor; Haydarpaşa’dan Kuzguncuk’a, Kumkapı’dan Beşiktaş’a, tüm kıyı ışıklandırılıyordu. Bütün hu hazırlıklar, “Duke de Lancastre” müstear adıyla, yanına bazı yakın dostlarını da alarak Nahlin Yatı ile Doğu Akdeniz’de özel bir geziye çıkan ve Atatürk’ü görmek için, İstanbul’a da gelecek olan Büyük Britanya Kralı VIII. Edward’ı en iyi şekilde karşılayıp, ağırlamak içindi. O güne kadar, İstanbul’da bulunduğu sırada Atatürk’ü birçok yabancı devlet adamı ziyaret etmişti. Ama Büyük Britanya Kralı VIII. Edward’ın ziyaretinin çok özel bir anlamı vardı… Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in “Atatürk ve İngiltere/Bir Barışmanın Diplomatik Tarihi” adlı çalışmasının ‘Sunuş’ bölümünde, şu satırlara rastlıyoruz: Erik Göldstein devlet ziyaretleri üzerine yaptığı sınıflandırmada İngiltere Kralı VIII. Edward’ın 1936 Türkiye ziyaretini, resmi olmamasına karşın, hasım ülkeler arasında görülen ‘barışma ziyaretleri’ arasında saymaktadır. Yine Göldstein, dünya diplomasi tarihinde hasım ülkeler arasındaki ‘barışma ziyaretleri’ türüne ilk örnek olarak, İngiltere Kralı’nın bu ziyaretini göstermektedir. O sıralar II. Dünya Savaşı’na giden yolda, Avrupa’da değişmeye yüz tutan dengeler; faşist İtalya’nın saldırgan tutumu ve sonraları yalanlamasına rağmen, Doğu Akdeniz üzerindeki emelleri Doğu Akdeniz’deki İngiliz çıkarlarını tehlikeye sokabilirdi… Bu tür düşünceler de İngiltere Kralı’nı, Türkiye ile ilişkilerinde dönüm noktası oluşturacak yeni bir sayfa açmak için harekete geçmeye, en azından bir nabız yoklamaya zorlamış olabilirdi. Mustafa Kemal’in ‘Yurtta barış dünyada barış’ ilkesini uygulayan Cumhuriyet Hükümeti’nin bu girişimi olumlu karşılaması bekleniyordu ve nitekim öyle oldu: Kral, umduğundan fazla ilgi gördü… Atatürk’ün Çanakkale Jesti İngiltere Kralı’nı karşılama, refakatle İstanbul’a getirme görevi Orgeneral Fahrettin Altay’a verilmiş, Kocatepe ve Adatepe Savaş gemileriyle Çanakkale’ye giderek VIII. Edward’ı karşılaması istenmişti. Orgeneral Altay, konuğu Bozcaada açıklarında törenle karşıladı. Kral’ın yatı Nahlin, Anafartalar’ın Suğla limanına demirledikten ve telsizle gerekli görüşme yapıldıktan sonra Altay yata çıktı ve Kral’a takdim edildi. Orgeneral Altay, Kral’a Atatürk’ün mesajı iletti. Yat refakatindeki savaş gemileri Seddülbahir’e doğru yol alırken, Torpidolar Komutanlığından gelen bir mesaj, Krala iletildi. Mesajda şöyle denilmekteydi: … Biraz sonra Kabatepe açıklarından Kral’ın yatı, 1915 Savaşı’nda Alman denizaltı gemisinin torpili ile batan Triumph’un üzerinden geçecektir. Eğer Haşmetmeap lütfedip bir dakika durmaya müsaade ederlerse, Türk denizcileri, kahraman İngilizlerin şanlı hatıralarını kutsamak için, denize bir çelenk atma merasimi yapacaklardır. Kral’ın izni vermesinden sonra, muhteşem bir çelenk denize atıldı. Herkes saygı duruşuna geçti; bando, İngiliz ve Türk ulusal marşlarını çaldı. Sancaklar selama geçtiler… Kral, sakin ve vakur, dimdik ayaktaydı. Bir ara dudaklarından, “Çok güzel düşünülmüş asil bir hareket” sözleri döküldü. Kral, daha sonra karaya çıkarak İngiliz Mezarlığı’nı ve Mehmetçik Anıtı’nı ziyaret etti. Daha sonra, o günlerden 21 yıl önce, 1915’teki kanlı çarpışmaların yaşandığı savaş alanlarını gezdi… İngiltere Kralı VIII. Edward Dolmabahçe’de 4 Eylül 1936 günü İstanbul olağanüstü günlerinden birini daha yaşıyordu. İstanbullular kadın-erkek, genç-yaşlı, VIII. Edward’ı karşılamak için sokaklara dökülmüştü. Yavuz ve Hamidiye savaş gemilerinin Moda açıklarında selamladığı Nahlin Yatı, saat 10.00 sıralarında Dolmabahçe Sarayı önlerine demirledi. Gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra Kral, yata gelerek kendisini karşılayan İngiltere Büyükelçisi yanında olduğu halde, bir motora binerek Tophane rıhtımına indi. Saatler 12.15’i gösterirken Kral, Tophane rıhtımına ayak basıyordu. Atatürk, konuğuna Fransızca “Hoş geldiniz Majeste” diyererek seslenmişti. Deniz oldukça dalgalıydı ve Kral”ın bindiği motor sürekli sallanıyordu. Kral rıhtıma çıkmak istediği bir sırada eli yere değdi ve tozlandı. O sırada Atatürk de Kral’ı rıhtıma almak üzere elini uzatmış bulunuyordu. Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği bir anda Atatürk: “Vatanımın toprağı temizdir. O, elinizi kirletmez!” diyerek Kral”ı elinden tutup rıhtıma çıkarıverdi. Birleşen bu eller, o anda Türk-İngiliz ilişkileri tarihinde yeni bir dönemin başladığını dünyaya duyuruyordu. Tophane rıhtımında bekleşen halk arasında heyecan son haddini bulmuştu. Halk beyaz çizgili koyu renkli bir elbise, açık gri bir gömlek giymiş ve siyah bir kravat takmış olan Kral Edward’ı görebilmek için çırpınırken, atlı polisler düzeni sağlamaya çalışıyordu. Kral ise halkın yürekten tezahüratını, beyaz denizci kasketini sallayarak yanıtlıyordu. Atatürk, konuğunu sağına alarak rıhtımda bekleyen üstü açık otomobile bindi. Otomobil, Dolmabahçe, Beşiktaş, Akaretler, Maçka, Nişantaşı, Rumeli Caddesi, Osmanbey, Pangaltı, Harbiye, Taksim ve Galatasaray’dan geçip İngiliz Elçiliği’ne ulaşırken, yol kenarında birikmiş halkın yoğun ilgisi, hep sürdü… Kral VIII. Edward, daha sonra Atatürk’ü Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaret etti, iki devlet adamı, Saray’ın denize bakan büyük salonunda 40 dakika süreyle görüştü. Oldukça sıcak geçen bu önemli görüşme sırasında Kral, Atatürk’ü Nahlin yatında vereceği kokteyle davet etti. Kral’ın ziyareti sırasında yanında bulunan dönemin İngiliz Büyükelçisi Sir Percy Loraine daha sonra bu görüşmeye ilişkin olarak günlüğüne şu notu düşecekti: Açıkça görebiliyorum ki, Atatürk’ün görkemli konuğuna olan ilgisi çok yoğundu ve ilk izlenimleri kesinlikle olumlu oldu. Kralın olağanüstü mutlu bir tavrı vardır ve çevresindeki herkesi anında rahatlatıyordu. Gördüğüm kadarıyla, Atatürk de bu sıradışı çekiciliği hissetmiş, sadeliği ve dürüstlüğü takdir etmişti. Günler öncesinden, gazetelerde denizde yapılacağı açıklanan fener alayı, o gece Kral’ın şerefine, görkemli bir şekilde gerçekleştirildi. Saat 21.50 sıralarında, fener alayının başını çeken Kalamış vapuru, içindeki bandonun çaldığı marşla harekete geçerken onu diğer gemiler, sayısız motor ve Denizyollarının özel olarak ışıklandırdığı bir duba izledi. Bu duba üzerinde rengarenk ışıklar altında, Balkan Festivali’ne katılan ekipler Kral onuruna gösteri yaptılar. Atatürk, konuğu ile birlikte Saray’ın balkonunda gösterileri izliyor ve tezahürat yapanları selamlıyordu. İstanbul coşku dolu bir yaz gecesi yaşıyordu. Mehtabın çıkması da geceye renk katmıştı. Yapılan gösterileri ilgiyle izleyen Kral da mutluluğunu daha sonra şu sözlerle dile getirecekti: “Ben hayatımda bu kadar güzel bir geceyi pek az hatırlıyorum!” Kral, İstanbul’daki ikinci gününü üçü kadın, dördü erkek yedi konuğuyla birlikte, bir turist gibi kenti gezerek geçirdi. Sultanahmet’e, Ayasofya Müzesi’ne gitti. Kapalıçarşı’ya da giden Kral, Bedesten’i ziyaret edip antikacı mağazalarına uğradıktan sonra, Çarşı’nın emektar kahvecilerinden Karabet Usta’nın hazırladığı Türk kahvesini içti. Daha sonra yatına dönen Kral, saat 14.30 sıralarında Kilyos’a kadar bir deniz gezisi yaptı. Dönüşte, Topkapı Sarayı’na giderek Hazine Dairesi’ni ziyaret etti. Bu Millete Her Şeyi Öğrettim, Fakat Uşaklığı Öğretemedim Akşam yemeğini dışarıda, ‘umuma açık bir yerde’ yemek isteyen Kral’a, Park Otel’de rezervasyon yapıldı. Kral saat 21.00 sularında otele gelerek denize bakan masasına oturduğunda, yanında Bayan Simpson ve diğer konukları da vardı. Gazeteler Kral’ın özel hayatına saygı göstererek Bayan Simpson’un varlığından söz etmemişlerdi; ama fısıltı gazetesi haberi, çoktan İstanbul’a yaymıştı. O gece, İstanbul’un tanınmış simaları, Bayan Simpson’u yakından görebilmek için, Park Otel’e akın ettiler. Tarihçi Enver Behnan Şapolyo anılarında yemekte yaşananları şöyle anlatır: İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce Atatürk “Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!” demiş ve sofra merasimini bilen bir zattan öğrenilerek sofra düzene konulmuştu. Akşam Kral sofraya oturunca kendisini İngiltere’deki sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek, “Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim” diyerek memnuniyetini bildirdi. Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Atatürk Kral’a eğildi… Gerisi günümüzde çoğu kişinin bildiği üzere Atatürk’ün kıvrak zekasının en iyi örneklerinden biridir: “Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim!” der Kral Edward, İstanbul’daki son gününde önce yatla Marmara’da iki saat süren bir gezinti yaptı. Sonra da Büyükada’nın arka tarafında Yörükali Koyu’nda denize girdi. Sırada Moda Deniz Kulübü vardı: İstanbul’da yaşayan İngilizler, Kulüp’te Kral’a takdim edildiler. Kral’ı, Kulüp Fahri Başkanı ve dönemin İktisat Bakanı Celal Bayar karşıladı. Ülkesine deniz yoluyla değil de Viyana üzerinden dönmek isteyen Kral’a, Atatürk kendi özel trenini tahsis etmişti. Daha önce Haydarpaşa’dan Sirkeci Garı’na geçirilen tren, 6 Eylül 1936 gecesi harekete hazır hale getirilmiş, bu arada Kral’ın eşyaları için bir vagon daha eklenmişti. Konuğundan önce Sirkeci’ye gelen Atatürk, yanında Başbakan İnönü olduğu halde, trene binerek her şeyin tamam olup olmadığını kontrol etti. Daha sonra 23.25 sıralarında gara gelen Kral ve konuklarını, büyük salonun kapısında karşıladı. VIII. Edward trene binmeden önce, İstanbul’da kendisine gösterilen ilgi nedeniyle Atatürk’e teşekkür ettikten sonra, onu İngiltere’ye davet etti. Kral aynı daveti Başbakan İsmet İnönü’ye de yaptı. Cumhurbaşkanlığı treni, gecenin karanlığı içinde bir ışık seli halinde hızla yol alırken, Kral İstanbul’da geçirdiği üç unutulmaz günü düşünüyor, bu arada ziyaretinin de amacına ulaştığını hissediyordu. Türkiye ile İngiltere arasındaki buzlar erimiş, yaklaşan savaş tehlikesine karşı işbirliği olanağı doğmuştu… Kaynaklar: NTV TARİH TOPLUMSAL TARİH
  13. Krikor Zohrab, kısa sürede İstanbul’un önde gelen avukatları arasında yer alır. Türkçe ve Ermenice’nin yanında, çok iyi bildiği Fransızca nedeniyle özellikle ticari uyuşmazlıklarda başarılı olur. Ancak, bir süre sonra Abdülhamit döneminin baskıcı rejiminin de etkisiyle, zor ve tehlikeli siyasi davaları da üstlendiği için Ceza Hukuku alanında ünlenir. Krikor Zohrab Kirikor Zohrab, kısa sürede İstanbul’un önde gelen avukatları arasında yer alır. Türkçe ve Ermenice’nin yanında, çok iyi bildiği Fransızca nedeniyle özellikle ticari uyuşmazlıklarda başarılı olur. Ancak, bir süre sonra Abdülhamit döneminin baskıcı rejiminin de etkisiyle, zor ve tehlikeli siyasi davaları da üstlendiği için Ceza Hukuku alanında ünlenir. Krikor Zohrab, Hukuk Fakültesindeki öğretim üyeliği ve avukatlığı yanında, o dönemin hukuk fakülteleri olan Darülfünun-u Sultani’de Fransızca eğitim yapan Ecole de Droit ve Mekteb-i Hukuk’daki maceralı hukuk öğrenimi ile de ilginç bir kişiliğe sahiptir. Bu yazı, İkinci Meşrutiyet döneminde Osmanlı Mebusan Meclisi’ndeki siyasi faaliyetleri kadar, Mekteb-i Hukuk-u Şahane’deki Ceza Hukuku dersleriyle de ünlü bu Osmanlı aydınını günümüz hukukçularına tanıtmayı amaçlamaktadır. Yaşamı Krikor Zohrab 26 Haziran 1861’de İstanbul Beşiktaş’ta dünyaya gelir. Küçük yaşta babasının vefat etmesi üzerine, annesi bir süre sonra ünlü bir avukat olan Avedis Yordamyan ile evlenir. Bu olay, Krikor’un yaşantısında bir dönüm noktası olacaktır. Krikor, ilk okulu bitirdikten sonra 1876 yılı ders yılı başında Galata Sarayı Mekteb-i Sultanisi’ne kaydolur. Mekteb-i Sultani’yi bitirince, Galatasaray bünyesinde oluşturulan Mühendislik Okulu’na devam eder ve 1879 yılında “Ingenieur des Ponts et Chaussées” (Yol ve Köprü Mühendisi) olarak mezun olur.1 Maceralı Hukuk Öğrenimi Krikor Zohrab Meşrutiyet’in ilanı ile toplumda giderek ön plana çıkan sosyal konulara duyduğu ilgi nedeniyle, genç Krikor mühendislik yerine bir taraftan üvey babasının yazıhanesinde çalışırken, diğer taraftan da 1880 yılında Mekteb-i Sultanide Fransızca hukuk eğitimi veren Darülfünun-ı Sultani’deki Hukuk Mektebi’ne (Ecole de Droit) kaydolarak hukuk öğrenimine başlar.2 Darülfünun-u Sultani Hukuk Mektebi’nin müfredatı oldukça yoğundur: Fıkıh (İslâm Hukuku); Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye (Medeni Hukuk); Usûl-i Fıkıh (Fıkıh usulü); Hukuk-u Umumiye ( Genel Hukuk Tarihi); Kavanin ve Nizamat-ı Devlet-i Aliyye (Osmanlı Devleti’nin kanun ve nizamları); Roma Kavanini (Roma Hukuku); Kanun-ı Ticaret (Ticaret Hukuku); Usûl-i Muhakeme (Usul Hukuku) ; Kanun-ı Ceza ve Usûl-ı İstintak (Ceza Hukuku ve Ceza Yargılaması Hukuku) ; Kavanin-i Bahriye (Deniz Hukuku); Hukuk-ı Düvel ve Milel (Devletlerarası ve Milletlerarası hukuk) Muahedat (Anlaşmalar); Servet-i milel (İktisat). Krikor’un Mekteb-i Hukuk’a kaydolduğu ders yılı başında müfredat genişletilmiş ve okula yeni öğretim elemanları atanmıştır. Buna göre Mösyö D’Hollys Roma Kavanini (Roma Hukuku); Ahmet Hamdi Efendi Usûl-i Fıkıh; Rauf Efendi Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye; Mösyö Şıvalye Hukuk-ı Umumiye ve Hukuk-ı Mülkiye; Mösyö Jakobo Roma idare Hukuku Tarihi; Mösyö Karo Mukaddemat-ı İlm-i Hukuk ve İlm-i Servet-i Milel; Mösyö Baroçi Usûl-i Muhakeme-i Medeniye ve Hukuk-ı Cezaiye; Nikolaki Efendi ise Hukuk-ı Ticaret-i Osmaniye derslerini okutmaktadır. Krikor’un okula başladığı 1880 yılında Hukuk Mektebi ilk mezunlarını da verir. Bunlar, Sadık Bey, Hıristo Foridi, Torozyan, Onciyan, Zoryan, Bezzazyan, Belbeliyan Efendilerdir. Krikor’un okula başladığı 1880 yılında Hukuk Mektebi ilk mezunlarını da verir. Bunlar, Sadık Bey, Hıristo Foridi, Torozyan, Onciyan, Zoryan, Bezzazyan, Belbeliyan Efendilerdir. 1881 yılında Adliye Vekaleti İstanbul’da bir Hukuk Mektebi açınca, Mekteb-i Sultani’deki Ecole de Droit kapatılır. Vakit Gazetesi’ndeki bir haberden, Galatasaray’daki mühendislik ve hukuk mekteplerinin Maarif Nazırı Münif Paşa’nın emri üzerine maddi tasarruf amacıyla kapatıldıkları anlaşılıyor. Öğrenimi yarım kalan Krikor da, diğer sınıf arkadaşları gibi Darülfünun’da açılan yeni Hukuk Mektebi’ne devam etmek zorunda kalır. Krikor Zohrab, Hukuk Mektebine girdiğinde eğitim süresi 3 yıldır. Son sınıfta okurken eğitim süresi 4 yıla çıkarılınca, o yıl diploma almayı bekleyen Krikor da, bu uygulamayı protesto etmek için sınıf arkadaşlarıyla birlikte okulu terk eder. Bir süre sonra, yeni bir yönetmelik çıkarılarak, Zohrab’ın durumundaki üç yıllık öğrencilerin il merkezlerinde kurulacak bir kurul önünde sınava girip başarılı olmaları halinde avukatlık yapabilmelerine olanak tanınır. Krikor Zohrab 1884 yılında Edirne’deki kurul önünde sınava girip, hukuk diploması alarak avukatlık yapmaya hak kazanır. Yabancı ülke vatandaşlarının Osmanlı mahkemelerinde avukatlık yapmalarına izin verilmediği için, 1906 yılının Ekim ayında Rusya vatandaşı olduğu gerekçesiyle Krikor Zohrab’ın avukatlık yapması yasaklanır. Bunun üzerine Mısır’da İskenderiye’ yerleşmek üzere ülkeyi terk ederek Paris’e gider. Ünlü Ceza avukatı Zohrab Krikor Zohrab, kısa sürede İstanbul’un önde gelen avukatları arasında yer alır. Türkçe ve Ermenice’nin yanında, çok iyi bildiği Fransızca nedeniyle özellikle ticari uyuşmazlıklarda başarılı olur. Sirkeci’de Mimar Kemalettin Caddesi’ndeki Kayseri Han’daki bürosu yerli ve yabancı işadamlarının uğrak yerine dönüşür. Ancak, bir süre sonra Abdülhamit döneminin baskıcı rejiminin de etkisiyle, zor ve tehlikeli siyasi davaları da üstlendiği için Ceza Hukuku alanında ünlenir. 21 Haziran 1905’de Ermeni militanların Yıldız Camisi’nde Cuma namazı çıkışında Sultan Abdülhamit’e düzenlediği suikast girişimi sonucu oluşturulan özel soruşturma heyetince 18 Eylül akşamı gözaltına alınır. Rus Elçiliği mütercim hukuk müşaviri olduğu için 25 Eylül’de serbest bırakılır. Yabancı ülke vatandaşlarının Osmanlı mahkemelerinde avukatlık yapmalarına izin verilmediği için, 1906 yılının Ekim ayında Rusya vatandaşı olduğu gerekçesiyle avukatlık yapması yasaklanır. Bunun üzerine Mısır’da İskenderiye’ yerleşmek üzere ülkeyi terk ederek Paris’e gider. Paris’te, İstanbul’da son hazırlıklarını yaptığı “Osmanlı Hukukunda Milletler Ayrılığı Sebebiyle Mirasın Taksiminden Doğan Engeller” konulu çalışmasını Fransızca olarak yayınlar. 23 Temmuz 1908 tarihinde II. Meşrutiyet ilan edilince, Abdülhamit rejiminin baskısından kaçmak zorunda kalan çok sayıda aydın gibi 2 Ağustos 1908’de yurda döner ve Osmanlı Mahkemelerinde avukatlık yapabilme olanağına yeniden kavuşur. Ceza Hukuku konusundaki uzmanlığı nedeniyle, Hukuk Fakültesi yönetimi 1908 yılı Kasım ayında Zohrab’ı Ceza Hukuku dersini vermek üzere fakülteye davet eder. Krikor Zohrab 20 Kasım 1908’de ilk dersini verir. Milliyet Gazetesi’nin 28 Nisan 1974 tarihli nüshasında Burhan Felek’in “Geçmiş Zaman Olur ki” başlıklı köşesinde “Domuz Sokağı’ndaki dostum” başlıklı yazısındaki “Meşrutiyet’in ilanından sonra Hukuk Mektebinde ‘Talebe-i Hukuk Cemiyeti’ adlı bir dernek kurulmuştu. Ben bu derneğin katibi umumisi (genel sekreteri) idim. O devirlerde Hukuk Mektebinde dersler takrir yani hocaların konferansları şeklinde verilirdi. Kitabı olan ders pek azdı. Olsa da hocalar onları taşar, başka bilgiler verirlerdi. Onun için bir hukuk talebesinin en büyük derdi derste “not tutmak” idi. Onu da herkes yapamaz, çalışkan ve eli çabuk çocukların notları elden ele dolaşırdı… Bilmem bugün de tedris usulü aynı şekilde midir? Bizim zamanımızda –mesela Hakkı Paşa gibi, mesela Şuayip Bey gibi, mesela Kavunzade Aziz bey veya Zöhrab Efendi gibi, hatta Ebulula Bey gibi- muallimlerin mutlaka dersinde bulunmak ve not tutmak mecburiyeti vardı. Başka türlü ders öğrenilemez, sınıf geçilemezdi” şeklindeki anılarından dönemin “kazıkçı” hukuk hocalarını öğreniyoruz! Krikor Zohrab, ders notlarını bir yıl sonra “Hukuk-u Ceza Müruru Zamanları” ismi altında yayınlar (Ahmet Saki Bey Matbaası, İstanbul 1325 (1909)). 27 Haziran 1952 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Ali Naci Karacan’ın “ Bayramı Nasıl Geçirdim?” başlıklı yazısındaki: “Derken, elime Hukuktaki hocamız Zöhrab’ın ceza kitabı geçti. Yaprakları gelişigüzel çevirdim. Bazı katillerin, katil doğanların nasıl parmaklarının kalın, alınlarının dar olduklarını anlatıyordu. Otuz beş sene evvelki mektep kitabımı sanki Amerikalı polis muharriri Peter Cheney’i okur gibi zevkle karıştırıyordum.” şeklindeki satırlardan Krikor Zöhrab’ın aynı zamanda bir kriminoloji uzmanı olduğunu anlıyoruz. Aynı yıl Kevakibizade Abdülhalik Mithat Bey’in “Hukuk-u Cezaiye: Nazariyat-ı Hukuk-ı Ceza” kitabı da aynı matbaada yayınlanır. İstanbul’da Becidyan Matbaasında basılan 1326 (1910) tarihli “Kanun-ı Ceza Dersleri: Darülfünun-ı Osmani Hukuk Fakültesi’nde Hukuk-ı Ceza Muallimi Diran Yerganyan Efendi tarafından talebesine takrir edilen derslerin zaptıdır” başlıklı yayından, o tarihlerde Diran Yerganyan’ın da Hukuk Fakültesi’nde Ceza Hukuku dersleri verdiği anlaşılıyor. Krikor Zohrab’ın Siyasi Yaşamı İkinci Meşrutiyet’in özgürlük ortamında çeşitli yayın organlarında giderek daha ağırlıklı olarak siyasi içerikli yazılar yazan Krikor Zohrab 11 Aralık 1908 günü yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki Fırkası ile Ahrar Fırkasının ortak adayı olarak seçilir. Daha sonra yapılan 1912 ve 1914 seçimlerinde de yeniden seçilecek ve 1915 yılındaki trajik ölümüne kadar Osmanlı Meclisi’ndeki üyeliği devam edecektir. Krikor Zohrab, seçim kampanyasındaki konuşmalarını “ Siyasi Nutuklar” başlığı altında Türkçe olarak yayınlar. Aydın Kişiliği Krikor Zohrab, sadece hukukçu kimliğiyle değil, aynı zamanda Ermeni edebiyatındaki eserleriyle de dönemini aşan bir etkiye sahiptir. Hakkında yurt içinde ve yurt dışında yazılan eserlerin büyük bölümünün Krikor Zohrab’ın edebi kişiliği ile ilgili olması da, Zohrab’ın edebi kişiliğinin bir göstergesidir. Krikor Zohrab, Ermeni siyasal hareketi bakımından da önemli bir kişiliktir. Meclis-i Mebusan’daki politik faaliyetleri de yakın tarihimize ışık tutacak niteliktedir. Krikor Zohrab 11 Aralık 1908 günü yapılan seçimlerde İttihat ve Terakki Fırkası ile Ahrar Fırkasının ortak adayı olarak seçilir. Daha sonra yapılan 1912 ve 1914 seçimlerinde de yeniden seçilecek ve 1915 yılındaki trajik ölümüne kadar Osmanlı Meclisi’ndeki üyeliği devam edecektir. 1- Maarif Nazırı Ahmet Cevdet Paşa’nın döneminde, ülkenin geniş toprakları üzerinde girişilen bayındırlık faaliyetlerini ve özellikle ulaştırma sahasında yapılmak istenen hizmetleri yürütecek mühendisler yetiştirmek üzere Mekteb-i Sultani bünyesinde Mülkiye Mühendis Mektebi’nin açılması gündeme gelir. Bu mektebin önce mülkiye mühendishanesi olarak oluşturulduğu, fakat ülke ihtiyaçları göz önüne alınarak daha da genişletilip turuk (yol) ve meâbir (geçit) mühendisliği alanlarında eğitim yapan Mülkiye Mühendis Mektebi’ne dönüştürüldüğü anlaşılıyor. Mektep için öncelikle dört yıllık bir eğitim süresi öngörülmüş ise de, bu dönemin ilk iki yılında öngörülen derslerin zaten Mekteb-i Sultani müfredatında yer aldığı göz önünde tutularak, Mekteb-i Sultani’den mezun olan öğrencilerin Mülkiye Mühendis Mektebi’ni iki yılda tamamlaması kararlaştırılır. Mektepte okutulacak kitapların Türkçe’ye çevrilmesine kadar geçecek sürede eğitimin Fransızca olarak sürdürülmesine karar verilir. Bu hususlar 19 Nisan 1874 tarihli bir yazıyla Sultan Abdülaziz’in onayına sunulur ve 20 Nisan 1874 tarihinde Mekteb-i Sultani bünyesinde Mülkiye Mühendis Mektebi’nin kurulmasına dair İrade-i Şahane çıkar. 2- Mülkiye Mühendis Mektebi’nin kuruluş çalışmaları sürerken, 1874 senesi yazında dönemin Maarif Nazırı Safvet Paşa, Mekteb-i Sultani’ye gönderdiği bir yazıda Hukuk Mektebi’nin de kurulmasını emreder. Safvet Paşa yazısında, daha önce Mekteb-i Sultani müfredatında Mecelle, Roma Hukuku ve Milletler Hukuku gibi dersler okutulduğu için, bu derslerin orta tedrisattan ayrılarak, Mekteb-i Sultani’den mezun olmuş öğrenciler için bir Hukuk Mektebi kurulmasının gereğine değinmiştir. Bu gelişmeler sonucunda, bünyesinde Mühendislik ve Hukuk mekteplerini barındıran Mekteb-i Aliye-i Sultaniye, 1874–1875 ders yılında öğretime başlar. Mekteb-i Aliye-yi Sultaniye 1877 yılında Darülfünun-u Sultaniye adını alır. Teoman Akünal Güncel Hukuk Dergisi Şubat 2012/2-98 Kaynakça l Burhan FELEK, Geçmiş Zaman Olur Ki, Domuz Sokağındaki Dostum, Milliyet 28 Nisan 1974; l Fethi GEDİKLİ, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ne Zaman Kuruldu?, İÜHFM cilt LXIX, sayı 1-2, l Ali Naci KARACAN, Bayramı Nasıl Geçirdi? Milliyet 27 Haziran 1952; Nesim Ovadya İZRAİL, 1915 Bir Ölüm Yolculuğu: Krikor Zohrab, İstanbul 2011, l Pars TUĞLACI, Tarih Boyunca Batı Ermenileri, Tarık Zafer TUNAYA: Türkiye’de Siyasal Partiler, c. I: İkinci Meşrutiyet Dönemi.
  14. TGRT radyo tiyatrosu kuşağında yayınlanmış ve büyük bir merak ve heyecan ile dinleyeceğiniz radyo oyunu Belçikalı yazar Georges Joseph Christian Simenon, yaşamı boyunca yaklaşık 200 romanı ve çok sayıda kısa eseri yayınlanmış üretken bir yazar idi. TGRT radyo tiyatrosu kuşağında yayınlanmış olan yazarın oyununu radyoya Tayfur Türkeli uyarlamış. Yapım ve yönetmenliğini ise Mehmet Köseoğlu üstlenmiş. Yapım ve Yönetim : Mehmet Köseoğlu Yazan:Georges Simenon Radyoya uyarlayan: Tayfun Türkeli Seslendirme Yönetmeni: Yaşar Özdemir
  15. Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya karşı çeşitli tarihlerde suikastlar düzenlenmiştir. Bu girişimleri yapanlar arasında, Türklerin yanı sıra Ermeni Komiteler de vardır. Ermeniler “Büyük Ermenistan” hayallerinin gerçekleşmesinin önünde engel gördükleri Türk devlet adamlarına karşı saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Talat Paşa, Cemal Paşa ve diğer yöneticilere karşı yaptıkları girişimlerin birçoğunda başarılı olmuşlar ve bazı devlet adamlarını şehit etmişlerdir. Ermeni komitelerinin 1924 yılında Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya karşı hazırladıkları suikast girişimi başarılı olamamıştır. Suikastçılardan bir kısmı tutuklanmış (Ekim 1924) ve bunlardan Manok Manukyan, idama mahkum edilmiştir. Prof. Dr.Şaban ORTAK Afyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İlköğretim Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Ana Bilim Dalı. Sosyal Bilimler Dergisi Giriş Tarih önemli liderlere yönelik suikastlarla doludur. Bu girişimlerde öç alma duygusu çoğunlukla rastlanan en önemli sebeplerdendir. Ermenilerin Türk devlet adamlarına yönelik benzer çabalarına, son iki yüzyılda sıkça rastlanmaktadır. Bu suikastlara yakın dönemde; Ermeni menfaatlerinin önünde engel olarak gördükleri II.Abdülhamit’e yönelik bombalı saldırı (21 Temmuz 1904) düzenlenmesi1 , yine tehcirden sorumlu tuttukları İttihat Terakkî’nin önde gelenlerinden Talat Paşa’nın Berlin’de (15 Mart 1921)2 , Cemal Paşa’nın da Tiflis’te şehit edilmesi (21 Temmuz 1922)3 ve diğerleri (Said Halim Paşa, Bahaeddin Şakir, Cemal Azmi vs.) ilk akla gelen örneklerdir. Atatürk’e hayatı boyunca çeşitli defalar suikast düzenlenmiştir. Bu girişimler arasında Ermeniler ve Rumlar tarafından yapılanlar da vardı4 . Bunlardan 1924 yılında Ermeni komitacıları tarafından düzenlenen suikast girişimi üzerinde çok fazla durulmamıştır. 1 Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Belge Yay, İstanbul, 1976, s.525-532. 2 Hasan Babacan, Mehmed Talât Paşa 1874-1921, TTK Yay, Ankara, 2005,229-231. 3 Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü IV (Sakarya Savaşı’ndan Lozan’ın Açılışına, 23 Ağustos 1921-20 Kasım 1922), TTK Yay, Ankara, 1996, s.538-539. 4 (Feridun) Kandemir, Atatürk’e İzmir Suikastinden Ayrı 11 Suikast, İstanbul, 1955, s.3- 120. Suikast Girişimi ve Suikastçıların Yargılanması Büyük Ermenistan ideallerinin ebediyen gerçekleşmesine engel olan Milli Mücadele önderleri de Ermenilerin düşmanlığının hedefi haline gelmişti. Hatta Lozan görüşmeleri sırasında İsmet Paşa’ya yönelik bir suikast girişimi yapılacağına dair haberler Türk kamuoyunda yankı bulmuştu. Yine bu sebeple 1924 yılında başta Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal olmak üzere önde gelen Türk yöneticilere karşı suikastlar planlandığı haber alınmıştı. Türkiye’den kaçan Ermeniler, Yunanlıların da desteği ile burada teşkilatlanma yoluna gitmişler ve hatta İstanbul’daki bazı Ermenilerin de bu çabalara destek verdiklerine dair haberler basında yer almıştı5 . Yunanistan’da bulunan Ermeni komitaları; bu amaçla üç kişilik bir suikast timi hazırlayarak, birini Trakya üzerinden İstanbul’a, diğer ikisini de Suriye’den Adana’ya göndermeyi ve Türkiye’ye girdikten sonra buluşarak haince eylemi gerçekleştirmeyi kararlaştırmıştı. Suikastçılardan biri trenle Selanik üzerinden İstanbul’a gelmiş, fakat Ankara’ya ulaşamadan yakalanmıştır. Suikastla ilgili ilk haber, 22 Ekim 1925 tarihli Son Telgraf Gazetesi’nde; İstanbul’a gelen beş kişinin gözaltına alındığı ve birinin de aranmakta olduğu şeklinde yayınlanmıştır6 . Haberin duyulması üzerine Dahiliye Vekili Recep Bey, 22 Ekim’de soruşturma tamamlanıncaya kadar basına bilgi verilmemesi yönünde bir tamim yayınlamıştır7 . Buna rağmen, Son Telgraf, “Haberler de hürriyet gibidir, verilmez alınır”8 diyerek suikastla ilgili haberlerine devam etmiştir. Aynı dönemde İstanbul’da Arşak ve Manol isimli Ermeniler de gözaltına alınmışsa da, bunların başka sebeplerden dolayı gözaltına alındıkları anlaşılmıştır. Ancak haberin duyulmasından sonra bütün ülke kamuoyu gibi, İstanbul basınının da ilgisi bu olay üzerine yoğunlaşmıştır. Vali Vekili ve Polis Müdürü Hüsnü Bey’in haberleri yalanlaması bile, bu ilgiyi önleyememiş; olayın 15-20 gün önce yapılan bir ihbar üzerine ortaya çıkarıldığı, 5 kişinin yakalandığı ve olayı takip için Galata Merkez Memurlarından Mustafa Bey’in bir ekiple Ankara’ya gittiği duyurulmuştur9 Fakat Cumhuriyet, kısa süre sonra; suikastla ilgili haberlerin olayın aydınlatılması ve diğer komitacının yakalanmasına engel olduğu gibi, bu tür haberlerin yayınlanmasının halk üzerinde olumsuz etki yapacağına dair bir yazı yayınlamıştır10 . Son Telgraf ise 24 Ekim’de soruşturma bitinceye kadar konu ile ilgili yazılar yayınlanmaması için kendilerine yapılan tebligat uyarınca, ilgili yazıları yayınlamayı ertelediklerini açıklamasına11 rağmen suikasta dair haberleri yayınlamaya devam etmiştir. Eskişehir’de yakalanıp İstanbul’a getirilen ve buradaki sorgusu tamamlanan Manok Manukyan, İstanbul Polis Müdüriyeti Cinayet Kısım Komiseri Cavid Bey’in gözetiminde Ankara’ya gönderilmiştir(25 Ekim 1924). Manukyan’ın verdiği ifadeler doğrultusunda Mığırdıç adındaki bir Ermeni de gözaltına alınmıştır12 . Basında Ermeni suikastlarına tepki giderek artmış ve Süleyman Nazif, “Mustafa Kemal Paşa’nın bir damla kanında bilumum Ermenilerin boğulacağına o şaşkın kavim emin olsun” şeklinde başladığı yazısında; Fransız ve İngilizlerin sömürgelerde yaptıkları gibi, Ermeniler tarafından şehit edilmiş olan Cemal, Talat, Said Halim Paşa ve diğerlerinin mahkemelerce belirlenecek diyetlerinin Türkiye’deki Ermeniler tarafından maktullerin ailelerine ödenmesi için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir karar alınmasını önermiştir13 . Gazi Mustafa Kemal ve diğer Türk yöneticilere yönelik bu suikastla ilgili soruşturma sürerken oldukça ketum davranan yetkililer, olayın netleşmesi ve tedbirlerin yeterli bulunmasından sonra ilk resmi açıklamayı 27 Ekim’de yapmışlardır. Dahiliye Vekili Recep Bey açıklamasında; “…Birkaç ay evvel Hükümet bir Avrupa memleketinde diğer emsaline nisbetle şayan-ı dikkat addedilebilecek bir iz ele geçirmiş ve itina ile takib eylemekte bulunmuştur. Ağleb-i ihtimal aynı iz Pire’den geçerek Selanik tarîkıyla Edirne Vilayeti’nden hududumuza girmiş, mütecasirlerin bir kısmı memleketimiz dahilinde ele geçirilmiştir. Türk Polisi bu mesele üzerinde bütün kabiliyeti ile çalışmaktadır…..”14 demiştir. Ancak, ne o gün ve ne de sonra, soruşturma tam olarak sonuçlanmadığı için daha fazla ayrıntılı bilgi vermemiştir15 . Manok Manukyan’ın Ankara’da sürdürülen soruşturmalarda verdiği ifadeler doğrultusunda, Merkez Memuru Mustafa Bey’in başkanlığındaki polis ekibi Eskişehir’de dört kişiyi daha tutuklayarak Ankara’ya getirmiştir16. Yine suikast girişiminde gözlemcilik ve keşif faaliyetlerini yürüttüğünü itiraf eden Manok’un ifadelerine göre; Edirne’de bir kişi tutuklanırken, Adana’da da araştırmalara başlanmıştır. Bu arada komitenin üyelerinden beşi kaçmışlardır17. Diğer taraftan suikast girişiminin ortaya çıkışının üzerinden yaklaşık üç ay geçmesine rağmen olayı soruşturan Galata Polis Merkezi memurlarından Mustafa Bey Ankara’da çalışmalarını sürdürmüştür18. Soruşturmalar çerçevesinde; Afyonkarahisar’da üzerinde sahte pasaport çıktığı için tutuklanan bir papaz da Ankara’ya getirilmiş ise de, suikast olayı ile ilgisi olmadığı anlaşıldığından serbest bırakılmıştır19 . Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’ndeki soruşturması tamamlanan Manok Manukyan, Şeyh Sait İsyanı sonrasında TBMM’nin 4 Mart 192520 tarihli toplantısında kurulan Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edildi. Yapılan yargılama sonucunda Ankara İstiklâl Mahkemesi, 5 Mayıs 1925 tarihindeki ikinci duruşmada Manok Manukyan’ı idam cezasına çarptırdı. Yargılama sürecinin de bir özetinin yapıldığı kararda; Manukyan’ın Pire’deki Ermeni Komitecilerle yaptığı görüşmelerden sonra arkadaşları ile birlikte Anadolu’ya geçerek, başta Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Milli Mücadele önderlerine suikast yapmayı, başarılı olamazlarsa intihar etmeyi kararlaştırdıkları, İstanbul’a gelirken davranışlarından şüphelenen Musa isimli vatandaşımızın polise ihbar etmesi üzerine Manukyan’ın izlendiği, Eskişehir’e kadar trenin altında gizlenerek geldiği anlatıldıktan sonra, Ankara’da Adana yoluyla gelecek arkadaşlarıyla birlikte suikastları gerçekleştirmek istedikleri anlaşıldığından Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun birinci maddesine göre asılarak idamına hükmedildiği belirtilmiştir21 . Suikastçi Manok Manukyan'ın idam edilişi haberini veren 6 Mayıs 1925 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin ilk sayfası Mahkemenin kararı, Ankara’da Karaoğlan Çarşısı’nda Merkez Kıraathanesi önünde kurulan idam sehpasında, İstiklâl Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali, Ankara Polis Müdürü Dilaver Bey ve diğer yetkililerle halkın huzurunda idam hükmünün okunmasından sonra, Manok Manukyan’ın asılması ile yerine getirilmiştir (6 Mayıs 1925)22. Sabah 5.30’da hüküm özeti okunduktan ve karar yaftası yakasına yapıştırıldıktan sonra idamın infazı gerçekleştirilmiştir. Manukyan’ın yakasına yapıştırılan karar yaftasının içeriği aşağıda verilmiştir: “Diğer iki refîk-i gâibi ile birlikte hıyanet-i vataniye cürmünü irtikab ettiği sabit olmağla Hıyanet-i Vataniye Kanununun birinci maddesine tevfikan idamına Ankara İstiklâl Mahkeme-i Aliyyesince vicahen karar verilen Antakyalı Manok Manukyan hakkındaki hüküm salben icra ve infaz olunmuştur”23 . 5 “Tahkikatı İşkâl Etmemekliğimiz Rica Olundu”, Son Telgraf, No: 130 (24 Teşrinievvel 1340/24 Ekim 1924), s.1. 6 “Türk Büyük Bir Felaketten Kurtuldu”, Son Telgraf, No: 128 (22 Teşrinievvel 1340/22 Ekim 1924), s.1. 7 “Suikast Mürettiblerinin Tevkifi Hakkındaki İstihbaratımız”, Son Telgraf, No: 129 23 Teşrinievvel 1340/23 Ekim 1924, s.1. Dahiliye Vekaleti işi o kadar ciddi tutmaktadır ki, gazetelere açıklamalarda bulunanlar için devlet memurluğundan yararlanamama cezası verileceği duyurulmaktadır. Buna göre; 1- Gazetelere şayan-ı teessüf haberler veriliyor. Verenler Nizamnameye göre cezalandırılacaktır. 2- Gazetelere mülakat her memur için, her zabıta mensubu ve her jandarma için kesinlikle yasaktır. Vali veya Vekili yetkilidir. 3- Emir hilafına mülakat verilir ve bu Hükümetçe zararlı görülürse bir daha memurlukta istihdam edilmemek üzere memuriyetten atılır. Bakınız: “Dahiliye Vekaleti’nin Gazeteler Hakkındaki Tamiminin Mahrem Olduğu Yanlıştır”, Cumhuriyet, No: 171 (28 Teşrinievvel 1340/28 Ekim 1924), s.2. Son Telgraf Gazetesi’nin bütün suskunluğa rağmen olayla ilgili haberlere devam etmesi, görevlilerden birilerinin bilgi sızdırdığı şüphesine yol açmış ve iki polis memuru İkinci Kısım Amiri Behçet Bey’in başkanlığındaki bir heyet tarafından soruşturulmuş ve cezalandırılmışlardır. Bakınız: “Suikast Tertibatı Artık Tamamıyla Tahakkuk Etmiştir”, Son Telgraf, No: 131 (25 Teşrinievvel 1340/25 Ekim 1924), s.1. 8 “Suikast Mürettiblerinin Tevkifi Hakkındaki İstihbaratımız”, Son Telgraf, No: 129 (23 Teşrinievvel 1340/23 Ekim 1924), s.1. 9 “Suikast Mürettiblerinin Tevkifi Hakkındaki İstihbaratımız”, Son Telgraf, No: 129 (23 Teşrinievvel 1340/23 Ekim 1924), s.1; “Ermenilerin Yeni Bir Denaeti Mi?”, Cumhuriyet, No: 166 (23 Teşrinievvel 1340/23 Ekim 1924), s.1. Kandemir, yakalanma olayının tarihini yanlış (20 Nisan 1925) vermekle birlikte, Manok Manukyan’ın trenle Selanik’ten İstanbul’a gelirken yaptığı şüpheli davranışları ve tutarsız konuşmalarından şüphelenen Musa isimli bir Türk’ün İstanbul Polis Müdürlüğü’ne ihbar ettiğini kaydetmektedir. Manukyan’ın polis tarafından izlendiğini, Haydarpaşa’ya geçip tekrar Galata’ya dönerek bir otelde kaldığını, ertesi gün tekrar Haydarpaşa’ya geçerek Pendik’te izini kaybettirdiğini belirten Kandemir, tren hattının geçtiği yerlerin emniyet güçlerinin uyarıldığını ve bunun sonucunda Eskişehir’de yakalandığını yazmaktadır. (Kandemir, Atatürk’e İzmir Suikastinden Ayrı 11 Suikast, s.110-112.). İhbarla ilgili olarak Son Telgraf ise; Eskişehir’de şüphelenilerek gözaltına alınan 20-25 yaşlarında bir gencin ifadesinde Müslüman olduğunu söylemesi üzerine serbest bırakıldığını, kendisini izleyen sivil bir polis memurunun ismini sorması üzerine “Ohannes” diye cevap verdiğini ve tekrar yakalandığı bilgisini vermektedir. “Suikast Mürettiblerinin Tevkifi Hakkındaki İstihbaratımız”, Son Telgraf, No: 129 23 Teşrinievvel 1340/23 Ekim 1924, s.1; “Mevkuf Manok’un Suikastçılara Keşşafçılığı”, Son Telgraf, No: 137 (1 Teşrinisani 1340/1 Kasım 1924), s.1. 10 “Suikast Hakkındaki Neşriyat Ne Tesir Yaptı?”, Cumhuriyet, No: 170 (27 Teşrinievvel 1340/27 Ekim 1924), s.3. 11 “Tahkikatı İşkal Etmemekliğimiz Rica Olundu”, Son Telgraf, No: 130 (24 Teşrinievvel 1340/24 Ekim 1924), s.1. 12 “Suikast Tertibatı Artık Tamamıyla Tahakkuk Etmiştir”, Son Telgraf, No: 131 (25 Teşrinievvel 1340/25 Ekim 1924), s.1. Haberde tutuklu kişinin adı “Arşak Manukyan” olarak verilmekteyse de yazının devamında, gazetecilere karşı ketum davranan Emniyet-i Umumiye Müdürü “İsimde bir yanlışlık olmasın” sormuşsa da başka bir bilgi vermemiştir. 13 Süleyman Nazif, “Büyük Millet Meclisi’ne Muhtıra”, Son Telgraf, No: 132 (26 Teşrinievvel 1340/26 Ekim 1924), s.1. Türk Milleti ve onun yönetimi Ermeniler tarafından şehit edilen Türklerin ailelerine maaş ve mülk tahsisi ile bu şehitlere vefa duygusunu göstermiştir. Ama bunu Süleyman Nazif’in önerdiği ve İngilizlerle Fransızların uyguladığı gibi bütün azınlık toplumundan değil, emval-i metruke (Türkiye’yi terk eden Ermenilerin sahip çıkmadıkları mallardan) ve ülkenin bütçe imkanlarından karşılayarak yapmıştır. Bakınız: Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Dönem: II, c. 25, s.604vd; Erdal Açıkses, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ermeni Komiteleri Tarafından Şehit Edilenlerin Ailelerine Yaptığı Yardımlar, Ermeni Araştırmaları, Sayı: 6 (Yaz 2002), s.84-95. 14 “Dahiliye Vekili Receb Bey’in Suikasd Hakkında İzahatı”, Son Telgraf, No: 133 (27 Teşrinievvel 1340/27 Ekim 1924), s.1; “Suikasdın Aslı”, Cumhuriyet, No: 172 (29 Teşrinievvel 1340/29 Ekim 1924), s.1. 15 “Suikasd Tahkikatı Tamîk Ediliyor”, Son Telgraf, No: 135 (30 Teşrinievvel 1340/30 Ekim 1924), s.1. 16 “Suikasd Tahkikatı: Manok Ankara’da İtirafta Bulunuyor”, Son Telgraf, No: 133 (27 Teşrinievvel 1340/27 Ekim 1924), s.1 17 “Mevkuf Manok’un Suikastçılara Keşşafçılığı”, Son Telgraf, No: 137 (1 Teşrinisani 1340/1 Kasım 1924), s.1; “Ermeni Sukasdi”, Son Telgraf, No: 150 (14 Teşrinisani 1340/14 Kasım 1924), s.1. 18 “Ermenilerin Suikasdı”, Son Telgraf, No: 180 (14 Kanunuevvel 1340/14 Aralık 1924), s.1. 19 “Bir Ermeni Papazın Tevkifi”, Son Telgraf, No: 180 (14 Kanunuevvel 1340/14 Aralık 1924), s.2. 20 Mete Tunçay, T.C.’inde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, Cem Yay. İstanbul, 19923 , s.141. 21 “Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde İlk İdam Hükmü”, Cumhuriyet, No: 357 (6 Mayıs 1341/ 6 Mayıs 1925), s.1; Mete Tunçay, T.C.’inde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, s.160. Manok Manukyan’ın yargılanmasında esas alınan ve TBMM’nce 2 sayılı kanun olarak 29 Nisan 1920 tarihinde kabul edilen “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”nun birinci maddesi şöyledir: “Yüce hilafet ve saltanat makamını ve Osmanlı ülkesini yabancı güçlerden kurtarmak ve saldırıları defetmek amacına yönelerek kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi’nin meşruluğuna başkaldırma niyetinde olarak, söz, eylem ve yazı ile karşı koyanlar ve karışıklık çıkarmak isteyen kişiler vatan haini sayılırlar.” Bakınız: Düstur,Tertip: 3 Cilt: 1, s.4; Resmi Gazete, Sayı: 1 (7 Şubat 1337/ 7 Şubat 1921), s.1. 22 “Manok Asıldı”, Cumhuriyet, No: 358 (7 Mayıs 1341/7 Mayıs 1925), s.3; Cumhuriyet Ansiklopedisi I 1923-1940, (Yay.Haz: Hasan Ersel, Ahmet Kuyaş, Ahmet Oktay, Mete Tunçay), Yapı Kredi Bankası Yay, İstanbul, 20023 , s.72. 23 “Manok Asıldı”, Cumhuriyet, No: 358 (7 Mayıs 1341/ 7 Mayıs 1925), s.3; “ Ankara’da İdam Edilen Manok Sehpada”, Cumhuriyet, No: 359 (8 Mayıs 1341/ 8 Mayıs 1925), s.1. Bakınız: Ek-1 Sonuç Türk milletinin gözbebeği olan Milli Mücadele önderleri ve diğer yöneticilerimiz hakkında suikast gibi kin ve intikam dolu davranışları planlama ve uygulamayı temel siyaset edinen Ermeni toplumunun bu girişimi sonuçsuz kalmıştır. Bu başarıda Musa adlı vatandaşımızın dikkati ve Türk Polisinin gayretinin payı büyüktür. Suikast girişiminin aydınlatılmasına yönelik çalışmalarda basının tutumu ilginçtir. Özellikle Son Telgraf, suikastla ilgili haberi ilk veren gazete olarak, olaya habercilik açısından yaklaşmıştır. “Haberler de hürriyet gibidir, verilmez alınır” diyerek, elde ettiği haberleri okuyucusuna duyurmayı tercih etmiştir. Hatta, bu konuda Dahiliye Vekaleti’nin yayınladığı genelgeyi bile dikkate almamıştır. Dolayısıyla soruşturmanın daha iyi sonuç vermesini engellemiştir. Eğer, haber erken duyurulmasa ve Manok Manukyan’ın diğer arkadaşlarıyla buluşmasının gerçekleşmesi beklenseydi, belki diğer suç ortakları da yakalanabilirdi. Basının bir kısmı ise; olaya daha duyarlı yaklaşarak suikastla ilgili kesinlik kazanmayan haberleri güvenlik güçlerinin isteği doğrultusunda vermemiştir. Günümüzde de benzer durumlarda, basının habercilik anlayışının sorgulanması gerekmektedir. Haber alma özgürlüğünün kullanımı iddiasıyla, olayın ayrıntılı olarak araştırılmasının ve sonuçlandırılmasının önüne geçilmemelidir. Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya yapılmak istenen bu suikast girişiminin öncesinde ve sonrasında yaşanan olaylar (1970’ler sonrası yurtdışındaki temsilciliklerimize yapılan saldırılar) göstermiştir ki; sözde soykırım iftirası nedeniyle, Türk önderlere bu tür suikastlar yapılabileceğini unutmamamız ve millet olarak dikkatli davranmamız gerekmektedir.
  16. Savunma Hakkının Sınırları, Yalan Söylememe Yükümlülüğü, Avrupa'sı, Amerika'sı ve Buralarda Avukatlığın Böyle Mezardan İnsan Çıkarıp Yerine Başkasını Koyma Yolunda Uydurma İşler Değildir. Avukat Doçent Dr. iur Öykü Didem Aydın'ın, Kişisel Facebook sayfasında paylaştığı yazısını biz de sizlerle paylaşıyoruz. SAVUNMA HAKKININ SINIRLARI, YALAN SÖYLEMEME YÜKÜMLÜLÜĞÜ, AVRUPA'SI, AMERİKA'SI VE BURALARDA AVUKATLIĞIN BÖYLE MEZARDAN İNSAN ÇIKARIP YERİNE BAŞKASINI KOYMA YOLUNDA UYDURMA İŞLER SANILMASI! AZ OKUYUN VE LÜTFEN ARTIK İKİ ÜÇ ÖĞRENİN. Savunmanın sınırı yok, mutlak kutsaldır filan diye bir şey olmaz. Sapı samandan ayırmak şart değil ama hiçbir eylemin mutlak kutsal olmayacağı ortada. Şüphesiz son derece değerli ve kalbi olarak bağlı olduğumuz bir değerdir savunma hakkı, savunma hakkı tanınmadan yargılama olmaz vs. Başka değerler de var. Savunma hakkı adı üzerinde savunma hakkıdır, zorla, taciz ede ede, af edersiniz sça sıvaya beraat ettirme hakkı diye bir hak yok! Müvekkilim uzaylıdır, katılan uzaylıdır, karşınızda gördüğünüz insan aslında robottur, burası neresi, ben şimdi birazdan öküz olduğum için böğüreceğim, öküzceden (öküzler affetsin) Türkçeye tercüman talep ediyorum filan diye bir savunma olmaz mesela, böyle bir savunma yapanla bu yazıyı yazmama neden olan bağlamda karşılaşan ağır ceza değil de başka bir ağır ceza mahkemesi, daha duyarlı ve bilgili bir ceza mahkemesi olsam bunda avukatlık yapacak akli melekeler yok, diye bir taraflara sevk etme veya sağlık raporu getirme kararı alabilirdim. Yetenekli Bay Vahit'ten "akıl sağlığına ilişkin heyet raporu" isterdim. Bu ayrı. Ve belki tamam nerede o hakim ama modern veya artık işte ne derseniz deyin dünyalar içinde daha makul ve artık çeşitli haklar açısından ilerlemiş, saçmalamayan dünyada bu tür yasaklardan biri "Eşcinsel Paniği" veya "Cinsiyet Paniği" veya "Cinsel Yönelim Paniği" gibi savunmaların yasaklanmasıdır. Yani karşımdaki baktım kadınmış, "dolaşıyor!", aklımı yitirdim veya korkumdan çıldırdım, Fobik-psikopat gibi insanlıktan çıktım vs. türünden savunmalar, benzeri geçici delilik savunmaları, uçup uçup yere çakılacağı belli işler yasaklanmıştır. Bir haberini vereyim ilk evvela bu. BU İŞLER "BATI" DA NASI- PEKİ KARDEŞİM?! Yazıyı okumaya devam ederseniz daha ne yasaklar var! Avukatlar karşılaştırmalı hukuka biraz daha dikkat kesilmeli, bu ne böyle çukurun dibine düşmüş, çöplükte öter gibi. Ha keza bildiğim kadarıyla yine cinsel tacizde örneğin mağdurun geçmişinde efendim yok şuydu buydu zaten namus "sıkıntısı"!! vardı türünden savunmalar, yani "hayat öyküsü savunmaları" yasaklanmıştır. Nasıl ki fail "hayat sürme kusuru"ndan (Lebensführungsschuld) dolayı değil ancak ve ancak eyleminden yargılanabilirse, Nazi değiliz çünkü, mağdurda da "hayat sürme kabahati" ortaya atmak yasaktır. Aynı şekilde birisini hunharca, canavarca katledip de onun olayla ilgisiz hayat öyküsünü savunma amaçlı ortaya atmak yasaklanmıştır. Bu ayrı, bu hiç olmaz ama faille maktul arasında olmayan bir ilişkiyi varmış gibi uydurmak yasak mıdır peki? Bir kere buralarda savunmanın yalan atma özgürlüğü olduğunu sananlar "Avrupai", "Amerikanvari" dünyaya bir bakınca pek şaşıracaklar. Bu konuda literatür geniştir. Savunma sırasında neyin yasak neyin olmadığı Federal Almanya'da örneğin oldukça nettir. Şimdi uğraşamam, sabah çeviririm dedim ama yine dayanamadım çevirdim, şaşacaksınız neler Alman Ceza Muhakemesi Kanununa göre savunmanın sınırıdır... Bak şimdi az, soruşturmayı geçiyorum, kovuşturma ile ilgili yasaklardan bahsediyorum, Alman Ceza Kanunu, Karşılaştırmalı Hukuk filan edeniniz az olabilir ama dünya Vahit'ten büyüktür, çok da tartışılacak şey var mı sorarım şimdi Almancalarını yazıyorum, sonra yanına "BÜYÜK HARFLER"LER TÜRKÇE EDİYORUM, SORU ŞU: NE YASAKTIR, NE YASAK DEĞİLDİR?: Hauptverfahren (Kovuşturmada Yasaklar) Die Benennung eines zur Unwahrheit entschlossenen Zeugen ist unzulässig (GERÇEĞE AYKIRI BEYAN VERMEK ÜZERE TANIK GETİRTMEK YASAKTIR). Nichteinschreiten gegen eine falsche Zeugenaussage ist zulässig (GERÇEĞE AYKIRI BİR BEYANA MÜDAHALE ETMEMEK YASAK DEĞİLDİR). Angriffe auf die Glaubwürdigkeit eines Belastungszeugen, der nach dem Wissen des Verteidigers wahrheitsgemäß aussagt, sind unzulässig (MÜDAFİNİN BİLGİSİNE GÖRE DOĞRUYU SÖYLEYEN ALEYHE TANIĞA SALDIRI/ONUNLA UĞRAŞMAK YASAKTIR). Beweisanträge zur Prozessverschleppung sind unzulässig - (YARGILAMAYI UZATMAK MAKSADIYLA TALEPLERDE BULUNMAK YASAKTIR). Vortrag von abwegigen Rechtsansichten ist zulässig (HERKESİN BİLDİĞİ VEYA ALAKASIZ HUKUKİ GÖRÜŞLER KONUSUNDA KONFERANS VERMEK YASAK DEĞİLDİR). Unzulässig sind Behauptungen von Tatsachen, die nach Überzeugung des Verteidigers unwahr sind (MÜDAFİNİN BİLGİSİNE GÖRE GERÇEĞE AYKIRI OLAN VAKIALARI İDDİA ETMEK YASAKTIR: YALAN SÖYLEME YASAĞI!) - Problematisch sind Suggestivfragen mit dem Ziel einer falschen Aussage sowie Fangfragen mit dem Ziel der Verwirrung des Zeugen; in jedem Fall sollte sich der Verteidiger davor hüten, den Bereich von Beleidigungsdelikten oder der Nötigung zu betreten (TANIĞA YALAN SÖYLETME AMAÇLI MÜDAHALELER YASAKTIR, HER DURUMDA MÜDAFİ HAKARET SUÇLARINDAN VE TEHDİT SUÇLARINDAN UZAK DURACAKTIR). Wenn der Verteidiger weiß, dass der Angeklagte schuldig ist, darf er auf Freispruch „mangels Beweises“ plädieren, nicht aber auf Freispruch „wegen erwiesener Unschuld“ - (MÜDAFİ SANIĞIN SUÇLU OLDUĞUNU BİLİYORSA HER DURUMDA SADECE DELİL YETERSİZLİĞİNDEN BERAAT İSTEYEBİLİR O DA DELİL YETERSİZSE, ASLA SUÇSUZ OLDUĞUNU İDDİA EDEMEZ, YASAKTIR). Das Herausfordern von Fehlern des Gerichts, um die Revision zu erreichen, ist zulässig (İSTİNAFTA, TEMYİZDE BAŞARI SAĞLAMAK AMAÇLI OLARAK MAHKEMEYİ USULİ HATAYA DÜŞÜRME ÇABALARI YASAK DEĞİLDİR); es dürfen aber keine Verfahrensverstöße gerügt werden, die sich zwar aus dem Protokoll ergeben, in Wirklichkeit aber nicht geschehen sind (AMA ASLA GERÇEKLEŞMEMİŞ ANCAK SADECE TUTANAĞA GERÇEKLEŞMİŞ GİBİ GEÇMİŞ YANLIŞLARA DAYALI OLARAK TEMYİZE BAŞVURULMAZ). Einlegen von aussichtslosen Rechtsmitteln ausschließlich zum Zeitgewinn ist zulässig (SADECE SÜRE KAZANMAK İÇİN YAPILAN İTİRAZLAR (HUKUKİ ÇARELER) YASAK DEĞİLDİR). 3. Handeln nach dem Urteil Wissentlich falsche Tatsachen in einem Wiederaufnahmeantrag oder Antrag auf Strafaufschub in der Absicht, hierdurch eine ansonsten rechtlich nicht mögliche Gewährung zu erreichen, sind unzulässig (BİLE BİLE GERÇEĞE AYKIRI VAKIALAR UYDURMAK VE BU YOLLA YARGILAMANIN YENİLENMESİNİ VEYA ERTELEME VS. SAĞLAMAK AMAÇLI DAVRANIŞLAR YASAKTIR). Das Bezahlen einer Geldstrafe durch Dritte ist zulässig (PARA CEZASINI ÜÇÜNCÜ KİŞİYE, ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN CEBİNDEN ÖDETME YASAKTIR). DAHA BİR SÜRÜ YASAK VAR BE. BUNLARI GÖZ GÖRE YAPAN MÜDAFİYE MAHKEME MÜDAHALE EDECEKTİR. DİKKAT EDİN BURADA BAZI NÜANSLAR VAR. BİLE BİLE, BİLMESİ GEREKE GEREKE, UYDURA UYDURA, ÖKÜZLÜK EDE EDE DİYOR. Yoksa müvekkilinin suçsuzluğuna inanan bir müdafi sonuna kadar savunur. Suçluluğuna inanıyorsa alması gereken cezadan daha fazlasını almaması için savunma yapacaktır. Yoksa yalan uydurup seni ipten müebbetten alırım, mezardan insan çıkarır yerine başkasını koyarım tipi hareketler ne Avrupa ne ABD Ceza adaleti sisteminde yok. Amerikan filmleri de mi izlemediniz çapraz sorgu sanatında sorulamayacak neler var?! Sordu mu hemen müdahale edenler olur, jüri bu soruyu duymadı filan edilir. İşkembe-i kübradan atmayı, yalan söylemeyi, göz göre göre hakaret suçu, tehdit suçu, suçluyu kayırma suçu işlemeyi avukatlık sananlar sadece benim kanımca değil, evrensel kanılara göre de baştan aşağı yanılıyor. Yetenekli Bay Vahit'i baştan aşağı, başından sonuna dek uyarmayan, haddini bilmesini sağlamayan, kes sesini be aklını başına devşir demeyen Mahkemenin hiç mi kabahati yok?! Bomboş dosyalarda işlerine gelince savunma hakkının canını nasıl çıkarıyorlar? Dopdolu ve çay akar göz bakar bir dosyada mı çıkarmayacaktı?! Onu orada böyle konuşturan da düşünsün o Mahkeme. Hadi oradan savunma hakkı kutsalmış. Bu şekilde değil. Bu öküzlükleri tutanağa bile geçmek şart değil aslında, unzulaessig'se, yani izin verilmemişse, yasaksa, at oynatır gibi TUTANAĞI KİRLETEMEZ! MAHKEME SALONUNUN ORTA YERİNE TUVALETİMİ YAPTIĞIMI TUTANAĞA GEÇ DİYEBİLİR Mİ? DİYEMEZ! ÇOK MU ARGUMENTUM AD ABSURDUM YAPTIM? BU DURUMDA HAYIR! Anglo-Amerikan dünyasından da "yasak" örnekleri: https://www.nytimes.com/.../06/19/nyregion/gay-panic-ny.html
  17. Baroların ortak bildirgesinde "Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır yargı krizini yaşamaktadır. Mahkemeler verdikleri kararlar sonrasında dağıtılmakta, karar veren yargıçlar hakkında henüz imzalarının mürekkebi dahi kurumadan soruşturmalar açılmakta, yargıç bağımsızlığı ilkesi her geçen gün yeni bir örnekle ihlal edilmektedir. " denildi. 25 baronun katılımıyla yapılan Ege, Akdeniz, Marmara Genişletilmiş Baro Başkanları Toplantısı’nın ardından bir bildirge yayınlandı. “Türkiye’de tarihin en ağır yargı krizi”nin yaşandığının vurhulandığı bildirgede avukatların yaşadığı sorunlar dile getirildi. Adana, Ankara, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bilecik, Burdur, Bursa, Çanakkale, Denizli, Diyarbakır, Edirne, Gaziantep, Hatay, İstanbul, İzmir, Kırklareli, Kocaeli, Manisa, Mersin, Muğla, Şanlıurfa, Tekirdağ, Van ve Yalova barolarının imzalarını taşıyan bildiride 7 madde yer aldı. 25 baronun imzaladığı 7 maddelik bildirge şöyle: “1- Son dönemde, kamuoyunun dikkatle takip ettiği toplumsal önemi haiz davalarda yaşanan hukuksuzluklar ve yürütmenin yargıya doğrudan müdahalesi anlamına gelecek uygulamalar kabul edilemez boyutlara ulaşmıştır. HSK, mevcut yapısıyla tamamen siyasileşmiş ve yürütmenin talimat niteliğindeki açıklamalarını görev addederek bağımsız yargıçlar üzerinde bir baskı mercii halini almıştır. Barolarımız bu duruma karşı hukuk devletini sonuna kadar savunmakta ve avukatları hukuksuzluğun şahidi konumuna indirgeyen her türlü yaklaşımı temelden reddetmektedirler. 2- Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en ağır yargı krizini yaşamaktadır. Mahkemeler verdikleri kararlar sonrasında dağıtılmakta, karar veren yargıçlar hakkında henüz imzalarının mürekkebi dahi kurumadan soruşturmalar açılmakta, yargıç bağımsızlığı ilkesi her geçen gün yeni bir örnekle ihlal edilmektedir. Bugün, Yüksek Mahkeme ve AİHM kararlarının uygulanmaması dahi olağan hale gelmiştir. Toplumun her kesiminden yurttaşlar, hukuk güvencesinin ortadan kalktığı bir ortamda hayatlarına devam etmektedirler. Bizler aşağıda imzası olan Baro Başkanları, Türkiye’yi evrensel hukukun tüm usul ve kurallarıyla uygulandığı çağdaş bir ülke olmaktan çıkarmaya yönelik her türlü girişimin karşısında olacağımızı bir kez daha deklare ediyoruz. 3- Barolar, yurttaşların özgürlük arayışında onlara ses verebilen yegane kurum hüviyetini almış durumdadırlar. Bizler, yurttaşların demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletinde yaşamalarının garantisi olmaya devam edeceğiz. Bu bağlamda; tüm kişi, kurum ve kuruluşların anayasal sorumluluklarını yerine getirmesi için yılmadan çalışmaya söz veriyoruz. Barolar, halkın adalet arayışının temsilcisi sıfatıyla Avukatlık Kanunu uyarınca görevlendirildikleri tüm alanlarda, her türlü yapıcı çalışmayı sürdürecektir. (Kaynak)
  18. Gezi Parkı olaylarını organize ettikleri iddiasıyla yargılanan 9 sanık hakkında 18.02.2020 tarihli duruşmada beraat kararı verildi. Ancak cezaevinden tahliyesi beklenen dava sanıklarından Osman Kavala, hakkında 15 Temmuz darbe girişimi soruşturması kapsamında gözaltı kararı çıkarılması nedeniyle tahliye olamadı. Soruşturma ve Dava Süreci Gezi Parkı soruşturma dosyası 18 Ekim 2017’de işadamı Osman Kavala’nın gözaltına alınıp tutuklanmasıyla aralandı. Kavala’nın tutukluluğunun birinci yılında Kasım 2018’de dosyada ikinci dalga gözaltılar geldi. Gözaltına alınanların birçoğu serbest bırakılırken sivil toplum kuruluşu çalışanı Yiğit Aksakoğlu tutuklandı. Şubat 2019’da soruşturma tamamlanıp iddianame açıklandığında Kavala, yaklaşık 500 gündür tutukluydu. İddianameyle birlikte şüpheli sayısı da 16’ya çıktı. Davanın ilk duruşması 24 ve 25 Haziran 2019’da Silivri Cezaevi yerleşkesinde yapıldığında Kavala 20 aydır tutukluydu. Yiğit Aksakoğlu’nun serbest bırakıldığı duruşmada mahkeme başkanı, Kavala’nın da ev hapsiyle serbest bırakılması yönünde görüş bildirdi. Kavala, oy çokluğuyla tahliye edilmedi. Gezi Parkı davasında şu ana kadar altı duruşma yapıldı. 6 Şubat’ta duruşma savcısı esas hakkındaki mütalaasını açıkladı. 18 Şubat 2020 Salı günü Silivri Cezaevi yerleşkesindeki duruşma salonunda yapılan yedinci duruşmada mahkeme, 9 sanık hakkında beraat kararı verdi. Gezi Parkı davasında kimler yargılanıyordu? Sanıklar şöyle: Osman Kavala, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Yiğit Aksakoğlu, Çiğdem Mater Utku, Mine Özerden, Ali Hakan Altınay, Ayşe Pınar Alabora, Memet Ali Alabora, Can Dündar, Gökçe Yılmaz, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, İnanç Emekçi ve Yiğit Ali Ekmekçi. Yargılananlara hangi suçlamalar yöneltiliyordu? ddianamede Gezi Parkı protestoları "bir darbe kalkışması" olarak tanımlıyor. 16 sanık temelde, "protestoları örgütlemek ve finanse etmekle" suçlanıyor. Sanıklara yöneltilen suçlamalardan bazıları; "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme" "Mala zarar verme" "Nitelikli mala zarar verme" "Tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesi" "İbadethanelere ve mezarlıklara zarar verme" "Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Aletler Hakkında Kanun'a muhalefet" "Nitelikli yağma" "Nitelikli yaralama" "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na muhalefet"ti Savcılığın iddiası ne idi? İddianame 2013’te Gezi Parkı eylemleri sürerken Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın (KOM) hazırladığı rapora dayanıyor. Raporda, Kavala’nın üyesi olduğu Açık Toplum Vakfı’nın George Soros bağlantılı Açık Toplum Enstitüsü’ne yakın olduğu yazıyor. Enstitünün bazı ülkelerde isyan başlattığı savunuluyor. Sivil itaatsizlik yönteminin uygulayıcısı Ivan Maroviç’in Mısır’da olduğu bir tarihte Memet Ali Alabora’nın da orada olduğu belirtilerek, Alabora’nın sonrasında sahnelediği ‘Mi Minör’ adlı oyunla halkı galeyana getirmeye çalıştığı öne sürülüyordu. Savcılığın suçlaması da bu iddianın üzerinde yükseliyor ve Kavala’nın 80 ilde milyonlarca kişinin katıldığı eylemleri finanse ettiği iddia ediliyordu. Sanıklar hakkında hangi cezalar istendi? Davada 16 sanığın ayrı ayrı 606 yıldan 2 bin 970 yıla kadar hapisleri istendi. Sanıklar için istenen toplam ceza 47 bin 520 yıldı. Davada müştekiler kimlerdi? İddianamede 746 müşteki yer alıyordu. Müştekilerin başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve 61. hükümetin bakanları var. 61. hükümetin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'dı. Dönemin Başbakan Yardımcıları Bülent Arınç, Ali Babacan, Beşir Atalay, Bekir Bozdağ ve Emrullah İşler; dönemin Ulaştırma, Denizclik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler de müştekiler arasında. Son olarak Gezi eylemleri sırasında darp edilerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz'a ölümcül tekmeyi attığı gerekçesiyle 10 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan polis Mevlüt Saldoğan'ın davaya müdahil olma talebi "zarar gördüğü" gerekçesiyle Aralık ayındaki duruşmada kabul edildi. Kararın ardından Ali İsmail Korkmaz'ın abisi Gürkan Korkmaz, Mevlüt Saldoğan'ın kardeşine ölümcül tekmeyi attığını ve mahkemede sanığın kendisini "Vurduğum kişi Ali İsmail Korkmaz değildi. Ben devletimi savundum" şeklinde savunduğunu hatırlatmış ve şunları söylemişti: "Mevlüt Saldoğan'ın Ali İsmail'i öldüren tekmeleri sonucu ayağı inciniyor, çünkü o kadar sert vurmuş ve hastaneye gidip rapor almış. Şimdi de o aldığı rapora istinaden 'Gezi sürecinde ben de eylemlerden mağdur oldum' deyip müşteki olmuş. Mahkeme de maalesef bu adamın katılım talebini kabul etmiş. "Oysa Mevlüt Saldoğan eyleminden ötürü ceza almış ve cezası da Yargıtay tarafından onanmıştı. Böyle bir kişinin çıkıp yargılamaya katılması ne akla, mantığa ne de adalete sığar." Suçlamalara karşı hangi deliller gösterildi? Kavala’ya yöneltilen eylemleri finanse etme iddiasına ilişkin Gezi Parkı’na sandviç, poğaça, plastik masa-sandalye ve ses sistemi gönderdiği belirtiliyor. Kavala da bunu inkar etmiyor. Diğer deliller telefon görüşmeleri, mesajlar ve yurtdışı seyahatleri. Tutuksuz yargılanan kişilerin suç işlediğine ilişkin iddianın arkasında ise tweet atmak, basın açıklaması yapmak, avukatlık görevini yerine getirmek, şiddetsiz eylem toplantısına katılmak gibi eylemler yer alıyor. Bunlara ek olarak ‘duran adam’ eylemi, ‘piyano çalan adam’ ve ‘yeryüzü iftarları’ da suç eylemi olarak yansıtılıyor. Duruşmalarda neler yaşandı? 24 Haziran 2019'daki ilk duruşmada Kavala'nın avukatı Prof. Dr. Köksal Bayraktar ve Aksakoğlu'nun avukatı Turgut Kazan, Kavala'nın tutuklanmasından 16 ay sonra açıklanan 660 sayfalık iddianamede 312. maddeyi ihlal eden bir suç olmadığını ve zaten 'Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)' suçundan ihraç edilmiş veya ceza almış kişilerce hazırlandığını vurguladılar. Gezi davasının iki gün süren ilk celsesi Osman Kavala'nın tutukluğunun devam etmesi ve Yiğit Aksakoğlu'nun tahliye edilmesi ara kararıyla sona erdi. Bir avukatın sorusuyla oy çokluğuyla verildiği öğrenilen kararın gerekçesi açıklanmadı. 18 Temmuz'daki duruşmada mahkeme Başkanı Mahmut Başbuğ, Osman Kavala'nın tutukluluğunun devamına oy çokluğuyla karar verildiğini açıkladı. Dava boyunca ilk defa söz alan Pınar Alabora ve Memet Ali Alabora'nın avukatı müvekkillerinin can güvenliği sebebiyle yurtdışında olduğunu belirtti. İfadelerinin istinabe yoluyla alınmasını talep etti. Alabora çiftinin ifadesinin istinabe yoluyla ifadesinin alınması talebi reddedildi. 24 Aralık'taki duruşmada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Osman Kavala hakkında, tutukluluğunun insan hakları ihlali olduğu gerekçesiyle derhal salıverilme kararı vermesi nedeniyle Kavala'nın serbest bırakabileceğine dair bir beklenti vardı. Fakat Kavala tahliye edilmedi. Mahkeme hükmüne gerekçe olarak, "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 'derhal serbest bırakılmalı' kararının kesinleşmemesini", "suçun vasfını ve katalog suçlardan olmasını" ve "tutuklamanın ölçülü olmasını" gösterildi. Osman Kavala, karar sonrası bir açıklama yayımladı. http://www.ankahukuk.com/wp-content/uploads/2020/02/osman-kavala-aciklama-1024x249.jpg 28 Ocak'taki duruşmada avukatlar dosyada 'ihbarcı' olarak yer alan eski asker ve TKP'nin eski üyesi Murat Papuç'un dinlenmesiyle ilgili usul hatası yapıldığını belirterek mahkeme heyetinin reddini istedi. Mahkeme bu talebi reddederken müdafii avukatlar salonu terk etti. Avukatlara alkışlarla destek veren izleyiciler salondan çıkartıldı. TKP "Murat Papuç'un ifadesi olarak dosyaya konulmuş olan bölüm tek kelimeyle zırvadır. Esasen 2015 yılında TKP üyeliği sonlandırılan Papuç'un sağlıklı bir ruh durumunda olmadığı, artık bir politik kişilik olarak hareket etmediği bilinen bir şeydir" açıklamasında bulunmuştu. Duruşma sonunda Kavala tahliye edilmedi, bunun gerekçesi olarak da "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleşmediğinin bildirilmiş olması" gösterildi. AİHM ne karar verdi? AİHM, 10 Aralık 2019'da Kavala'nın tutukluluğa itirazını öncelikli olarak görüştü ve Türkiye'nin birden fazla hak ihlali tespit etti. Mahkeme, Kavala'nın özgürlüğünün haksız yere kısıtlandığını, esas amacın onu susturmak olduğunu belirtti. Mahkeme ortada makul şüphe olmadığına, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan kaldırma suçlaması için bahane edilen eylemlerin bir insan hakları savunucusunun normal eylemleri olduğuna hükmetti. AİHM yargının etkin bir şekilde işlemediğini, OHAL nedeniyle artan iş yükünün kabul edilebilir bir gerekçe olmadığını kararlaştırdı. Mahkeme Türkiye'nin Kavala'nın serbest bırakılması için gerekli olan her şeyi yapması ve Kavala'yı derhal serbest bırakması gerektiğine hükmetti. AİHM kararı neden uygulanmadı? Bu karar, Türk yargısı tarafından "henüz kesinleşmediği" için uygulanmadı. Karar, 10 Aralık'ta açıklandı ve verildiği tarihten üç ay sonra kesinleşiyor. Bazı yorumculara göre mahkeme bu yüzden bugünkü duruşmada karar açıklamayı planlıyor. Aksi takdirde Kavala'nın serbest bırakılması gerekecek. Daha önce eski HDP lideri Selahattin Demirtaş'ın yargılandığı davada da benzer bir seyir olmuştu. AİHM'in serbest bırakma kararının ardından Demirtaş hakkında hüküm verilmiş, böylece Demirtaş'ın yasal statüsü tutukludan hükümlüye dönüştüğü için AİHM'in kararını uygulama zorunluluğu kalmamıştı. Mahkeme heyetinin yapısı dava başladıktan sonra değişikliğe uğradı mı? Evet. 24 ve 25 Haziran 2019’da yapılan ilk duruşmada ve 18 ve 19 Temmuz 2019’da yapılan ikinci duruşmada mahkeme başkanı Mahmut Başbuğ’du. Başbuğ, her iki duruşmanın ara kararına Kavala’nın ev hapsine alınarak tahliye edilmesi gerektiği yönünde muhalefet şerhi düştü. İkinci duruşmanın ardından Mahmut Başbuğ, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) kararnamesiyle aynı mahkemenin diğer heyetinin başkanlığına getirildi, heyetin diğer üyesinin de yeri değiştirildi. Başkan Başbuğ’un yerine Galip Mehmet Perk, üye hakimin yerine de Talip Ergen getirildi. İlk duruşmada hem Kavala hem de Aksakoğlu için ‘tutukluluğun devamı’ yönünde oy kullanan kıdemli üye Ahmet Tarık Çiftçioğlu’nun ise yeri değiştirilmedi. Yeni heyetin duruşmalardaki tavrı, sözleri, ruh hali nasıl? Galip Mehmet Perk başkanlığındaki heyet, 8 Ekim 2019’da yapılan üçüncü duruşmada yargılamaya katıldı. Perk, o gün yargılananları yeniden sorguladı. Onlara yönelttiği sorularda Gezi Parkı eylemleri için ‘vandallık’ ifadesini kullandı. Heyet, o gün savcılığın tanığı Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi Murat Papuç’u mahkemede dinlemeye karar verdi ve 24 Aralık 2019’da yapılacak bir sonraki duruşmaya çağırdı. Papuç, ‘can güvenliği’ gerekçesiyle mahkemeye gelmedi. Heyet de avukatlara haber vermeden yeni bir duruşma yaparak Papuç’u özel olarak dinledi. Bu gelişmelerden sonra Twitter’da mahkeme başkanının adıyla açılmış bir hesap olduğu fark edildi. Hesaptan Berkin Elvan’a ‘terörist’ diyen bir başka kullanıcının tweet’i beğenilmişti. Söz konusu durum basına yansıyınca Perk, hesabın kendisine ait olmadığını söyledi ve hesap ertesi gün kapandı. Yeni heyetin yargılamaya katılmasından sonra Ali İsmail Korkmaz’a ölümcül tekmeyi vuran polis Mevlüt Saldoğan, davaya mağdur olarak kabul edildi. Saldoğan iddianamede müşteki olarak yer alıyordu. Ali İsmail’in annesi Emel Korkmaz bu duruma tepki gösterince mahkeme başkanı Perk, “Taş atılmış, o yüzden mağdur” dedi. Avukatlar, bu gelişmeler nedeniyle 28 Ocak’taki beşinci duruşmada heyeti reddetti. Heyet bunu da reddedince avukatlar ve izleyiciler alkışlarla salonu terk etti. Başkan Perk, salonda hiçbir avukat kalmamasına rağmen Kavala’yı sorguladı. Dava dosyasında Fetullahçı yapının etkisi var mı? Hem de en başından itibaren. Gezi Parkı soruşturması kaçak durumda bulunan savcı Muammer Akkaş tarafından başlatıldı. Dinleme ve fiziki takip kararlarını darbe girişiminden sonra tutuklanan ve ihraç edilen hakimler Menekşe Uyar ve Süleyman Karaçöl verdi. Kavala’nın ve Aksakoğlu’nun tutuklu bulunduğu dönemde dosyadaki Fetullahçı yapı etkisi gündeme gelmişti. Savcılık, bunun üzerine iddianamede “Tüm deliller ve tapelerin yeniden kıymetlendirilmesi yaptırıldı ve örgütün dosya üzerindeki tüm etkileri ortadan kaldırıldı” ifadesine yer vermişti. Açıklanan esas hakkındaki mütalaada aynı açıklamaya yer verildi. Buna ek olarak 15 Haziran 2013’te KOM Daire Başkanlığı’nca hazırlanan Gezi Parkı eylemleriyle ilgili rapor da suçlamalara dayanak olarak gösteriliyor. Söz konusu yazı dönemin KOM daire başkanı 1’inci sınıf emniyet müdürü Mehmet Yeşilkaya tarafından hazırlandı. Yeşilkaya, darbe girişiminin ardından ‘FETÖ’ suçlamasıyla tutuklandı. Yeşilkaya’nın yazdığı yazıyı İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Nazmi Ardıç teslim aldı. Ardıç da ‘FETÖ’ suçlamasıyla tutuklu. Hazırlanan iddianamede şu ifadeler yer aldı: "Cumhuriyet Başsavcılığımızın soruşturma safahatı sonunda ve özellikle 2016 yılı sonrasında soruşturmaya konu tüm delillerin ve özellikle de tapelerin tamamının yeniden kıymetlendirilmesinin yaptırıldığı, bu nedenle de iddia edildiğinin aksine dosyanın dış etkilerden ve bahsi geçen örgüt militanlarının dosya üzerindeki tüm etkilerinin ortadan kaldırıldığı hususunun da izahı zaruret arz etmiştir." Bu açıklamada yer alan "yeniden kıymetlendirme" ifadesi tartışmaları büyüttü. Sanıklardan Avukat Can Atalay ve Tayfun Kahraman'ın avukatı Özgür Karaduman savunmasında, "Fethullahçı çetenin hazırladığı tutanak ve tapelerin 'yeniden kıymetlendirilmesi'yle hazırlanan bir iddianamenin savunmasını yapıyoruz" dedi. Mücella Yapıcı, Can Atalay ve Tayfun Kahraman'ın avukatı Fikret İlkiz ise "İddianamenin son kısmında delillerin yeniden kıymetlendirildiği yazıyor. Kim yaptı bu kıymetlendirmeyi? Ceza Muhakemesi Kanunu açısından 'kıymetlendirme' nedir? Yeniden kıymetlendirme hangi Ceza Muhakemesi Kanununda var? Hukuksuz ve yasadışı dinlemelerle oluşturulan, toplanan delillerin izahını yapmamak için bu açıklama yapılmış. Bu yüzden biz bu iddianamenin dilini anlamadık ama genel felsefî duruşunu anladık" ifadelerini kullandı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise davanın ilk duruşmasının görüldüğü 25 Haziran 2019'da yaptığı konuşmada "Önceden FETÖ'cü bürokratların hazırladığı iddianameler vardı, beraat verildi. Aradan bir süre geçti, 'demokratik hakkınızı niye kullanıyorsunuz' diye intikam almak için aynı iddianameleri 'yeniden kıymetlendirme' diye kullanmaya başladılar" diye konuştu. Gezi Parkı davasında karar ne oldu? Davada sanıklar Ayşe Mücella Yapıcı, Şerafettin Can Atalay, Tayfun Kahraman, Ali Hakan Altınay, Mehmet Osman Kavala, Yiğit Aksakoğlu, Yiğit Ali Ekmekçi, Çiğdem Mater Utku ve Mine Özerden'in beraatine karar verildi. Mahkeme heyeti beraat gerekçesini, sanıklar hakkında söz konusu suçlardan hukuka uygun somut ve kesin delil bulunmaması olarak açıkladı. Heyet ayrıca tek tutuklu sanık Osman Kavala'nın başka suçtan hükmü olmaması halinde tahliye edilmesine hükmetti ve yurtdışında bulunan sanıkların dosyasının ayrılmasına karar verdi. Sanıklar Ayşe Pınar Alabora, Can Dündar, Gökçe Tüylüoğlu, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, İnanç Ekmekçi ve Mehmet Ali Alabora hakkında çıkarılan yakalama kararları kaldırılırken, "ifadelerinin alınmasına yönelik" ayrı ayrı yakalama emri çıkarılmasına karar verildi. Osman Kavala, Gözaltında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Gezi Parkı eylemleri davasında beraat ettirilen ve hakkında tahliye kararı verilen Osman Kavala hakkında 15 Temmuz darbe girişimi soruşturması kapsamında yeniden gözaltı kararı verdi. Kavala, hakkında 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir başka soruşturma kapsamında 'anayasal düzeni bozmaya teşebbüs' suçlamasıyla İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alındı. (Kaynaklar 1 - 2 - 3 )
  19. Gazetecilik, her şeyden önce, deneyim aktarımı ile ilerleyen bir usta-çırak mesleği. Alanda çalışan gazeteciler mesleğin nasıl yapılacağını daha kıdemli meslektaşlarından öğrenir. Ancak özellikle son yıllarda yaşanan gelişmeler, Türkiye medyasındaki el değiştirmeler, kıdemli gazetecilerin hızlı bir biçimde işsizleştirilmesi ve haber merkezi kadrolarının da aynı hızda küçülmesi bu deneyim aktarımını neredeyse olanaksız kıldı. Medya mahallesinde durum böyleyken, yargıda ise işler örneği görülmedik ölçüde arttı. Detaylı analiz gerektiren kapsamlı dosyalar, sürekli takip gerektiren uzun yargılamalar ve yüzlerce sanığın yargılandığı davalar uzman gazetecilerin takibine muhtaç. Haberde ve hukukta dil Tutuklama nedir sorusunun cevabını her yargı muhabirinin net bir biçimde bilmesi gerekir. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, şüpheli veya sanığın kaçma riski varsa, delillerin tamamı henüz toplanmamışsa ve karartılma ihtimali varsa, tutuklama kararı verilebilir. Ceza muhakemesinde en önemli koruma tedbirlerinden olan tutuklama, bir yargıç kararıyla verilir. Yargıç, anayasada ve yasada belirtilen koşullar varsa henüz suçluluğu konusunda kesin karar verilmemiş şüpheli veya sanığın özgürlüğünü bu kararla geçici olarak kaldırabilir. Adaletsizlik tutuklu ve tutuksuz yargılanma örneklerinde sıklıkla yaşanıyor. Medyada Yanlı haberlerle oluşturulan hava, tutuksuz yargılanabilecek bir sanığın tutuklanması sonucunu doğurabiliyor. Yargılama sonucunda aklanacak da olsa bu süreyi hapishanede geçiriyor. Medya “bu suçu işleyen biri nasıl hâlâ dışarda gezebiliyor?” haberleştirmesiyle algı yaratabiliyor. Oysa “dışarıda gezen kişi” yargılaması başlamamış, hatta kimi örneklerde yaşandığı üzere iddianamesi hazırlanmamış, ceza almamış biridir. Medyanın bu yaklaşımı, masumiyet karinesinin ilk elden ihlalidir. Belli davalarda bu durum kızgınlık yaratsa da tutuklama yönünde ısrarlı haberler yapmak ve bu konuda kamuoyu baskısı yaratmak, adli yargılama sisteminin dengelerine -hele de yaşadığımız dönemde ciddi zararlar veriyor. Muhabir ve editöre tutuklu/tutuksuz yargılama ayrımını ve koşullarını iyi bilmesi ve bunlara hakkaniyetle yaklaşması önerilir. Tutukluluk Sanık veya şüphelinin hürriyetinin kaldırılmasından başlayıp salıverilmesine ya da cezanın infazının başlamasına kadar devam eden kısıtlılık durumu. Habercilikte hakkaniyet için iki örnek 12 Eylül 2016’da İstanbul Çekmeköy’de nöbetten dönen hemşire Ayşegül Terzi, şort giydiği gerekçesiyle kendisine tekme atan güvenlik görevlisi Abdullah Çakıroğlu hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Savcı, Çakıroğlu’nun ifadesini alıp serbest bıraktı. Olay hem medyada hem de sosyal medyada infial uyandırdı. Yoğun bir kampanya sonucu Çakıroğlu 17 Eylül’de gözaltına alındı ve ardından serbest bırakıldı. Çakıroğlu’nun serbest bırakılması üzerine tepkiler daha da yoğunlaştı. Çakıroğlu 19 Eylül’de yeniden gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. 26 Ekim’de tahliye, 27 Ekim’de tahliyeye itiraz, 28 Ekim’de yeniden gözaltı… “İnanç düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” ve “hakaret” ile yargılanan Çakıroğlu için savcı 2 yıl 3 aydan 8 yıla kadar hapis cezası istedi. Dava sonucunda 3 yıl 10 aylık hapis cezası alan Çakıroğlu’nun avukatları hapis cezasına itiraz etti. Çakıroğlu’nun hareketi öfke yaratsa da haberlerde temel hukuk kurallarının medya tarafından ihlal edilmemesi gerekir. Star gazetesi yazarı Ersoy Dede, “tekme” yargılamasını 2017’de İstanbul Ataşehir’de başörtülü bir kadının yumruklanmasıyla karşılaştırdı. “İstanbul Ataşehir’de başörtülü bir kadını yumruklayan saldırgan için karar çıktı... 5 ay 16 gün... O da ertelendi zaten... Şu kadar yıllık sanığım, daha böyle jet hızıyla yargılandığım olmadı... Suç duyurusu, iddianamesi, mahkeme günü vesairesi derken aylar sürmesi gereken bir dava, şak diye görüldü bitti arkadaş... Ceza? Ceza yok... ‘Bi daha yapma evlâdım, tamam mı!’... Demek yargıda işlerin daha hızlı yürüyebilmesi için, başörtülü kadınlara tekme tokat saldırmak lazımmış…” Soruşturma ve kovuşturma aşamaları Ceza muhakemesinin iki evresi vardır: Soruşturma ve kovuşturma. Haberlerde, “Yargılandığı davada X tutuklandı!” cümlesi sık kullanılır. Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evre. Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evre. Gözaltına alma: Kanunun verdiği yetkiye göre, yakalanan kişinin hakkındaki işlemlerin tamamlanması amacıyla, yetkili hâkim önüne çıkarılmasına veya serbest bırakılmasına kadar kanunî süre içinde sağlığına zarar vermeyecek şekilde özgürlüğünün geçici olarak kısıtlanıp alıkonulması. İfade alma: Şüphelinin kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturma konusu suçla ilgili olarak dinlenmesi. Sorgu: Şüpheli veya sanığın, hâkim veya mahkeme tarafından soruşturma veya kovuşturma konusu suçla ilgili olarak dinlenmesi. Yakalama: Kamu güvenliğine, kamu düzenine veya kişinin vücut veya hayatına yönelik var olan bir tehlikenin giderilmesi için denetim altına alınması gereken veya suç işlediği yönünde hakkında kuvvetli iz, eser, emare ve delil bulunan kişinin gözaltına veya muhafaza altına alma işlemlerinden önce özgürlüğünün geçici olarak ve fiilen kısıtlanarak denetim altına alınması. Sanık: Kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişi. Şüpheli: Soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişi. Oysa konuya yakından bakınca çoğu zaman daha davanın açılmadığı, soruşturmanın sürdüğü, teknik bir hata yapıldığı görülür. Normalde bir ceza muhakemesi sürecinde önce soruşturma başlar, soruşturma aşamasında savcı bir kişinin ifadesini almak için davet eder ya da gözaltı talimatı verir. Bu aşamada şüphelinin ifadesini alır -ancak şu günlerde genellikle bu aşama gözaltına alma ile sonuçlanıyor. Soruşturma neticesinde o kişinin tutuklanmasının gerektiğini düşünürse savcı şüpheliyi sulh ceza hakimliğine gönderir. Medya bu aşamayı genellikle yargılamanın başladığı şeklinde haberleştirebiliyor: “Yargılandığı davada X, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı!” Oysa daha yargılama başlamadığı gibi, soruşturmanın sonucunda şüphelinin yargılanmasına yer olmadığına bile karar verilebilir. Sulh ceza hakimliği, soruşturmanın sağlıklı yürümesi için savcının tutuklama ya da adli kontrol şartıyla serbest bırakılması taleplerini değerlendirir ve bu konuda karar verir. Şüpheli ve sanık karıştırılıyor Şüpheli tanımı soruşturma aşaması için geçerlidir ve bir savcı X’in sanık olduğuna karar veremez; savcının yaptığı soruşturma boyunca X sadece şüphelidir. X’in sanık haline gelmesi, iddianamenin hazırlanması ve kabulü ile olur. Mahkeme bitimine kadar X, artık sanıktır. Haber dili 2004-2008 tarihleri arasında ulusal yedi gazetenin taranması sonucunda hazırlanan Türkiye’de Yazılı Basının Yargıya İlişkin Haberleri Sunumu çalışmasında haber yazımında kullanılan dil de incelenmiş. 2004’ten bugüne yargı haberlerinde kullanılan dilin giderek daha da kötüleştiği ortada. Çalışmada, 2005 tarihli, bir mankenin odaya iki erkekle çıktığına yönelik Hürriyet gazetesi haberine yer veriliyor. Haber, otel güvenlikçisinin anlatımı doğru kabul edilerek verilmiş. Dava sürecini etkileyebilecek şekilde kurgulanmış. Bu yönüyle söz konusu mankenin görüntülerinin sızdırılmasına yönelik davaya konu eylemi haklılaştıran, ahlakçı bir bakış açısı söz konusu. Araştırmada, bu haber, “eylemi haklılaştıran” koduyla değerlendirilmiş. 2018’de ardı ardına gazete manşetlerine yansıyan ve uzun süre de yerini koruyan Adnan Hoca (Oktar) operasyonu, Şule Çet cinayeti, Sinem Gedik-Mustafa Ceceli çiftinin boşanma davası haberlerini gördük. Medya bu haberlerde keskin dilini en çirkin biçimde kullandı. Dava: Hukuksal bir sonuç elde etmek, bir hüküm sağlamak için bir yargı organına başvurma ve bunun sonucu olarak yargı organınca çözümü, hükme bağlanması gereken konu. Duruşma/Celse: Duruşma, mahkeme salonunda yoklama işleminin yapılmasından hükmün verilmesine kadar geçen süreyi kapsıyor. Ceza muhakemesinde her bir oturumun adı celse olarak söyleniyor. Duruşma bu sürecin hepsini anlatan bir kavram olarak kullanılıyor. Davanın bir sonraki duruşmasının tarihi verilirken “erteleme” sözcüğü kullanılmamalıdır. “Gelecek duruşma 5 Mart’a ertelendi” yerine “gelecek duruşma 5 Mart’ta.” denilebilir. Karar: Davanın sonunda açıklanan hüküm ya da karar, en önemli aşamalardan biri. “5 yıl hapisle cezalandırıldı” gibi bir ifade yerine “5 yıl hapis cezası aldı” doğru kullanım. Bir operasyonun haberleştirilmesi Prof. Dr. Aslı Tunç, Adnan Oktar operasyonunun 15 ayrı gazetede 17 Temmuz 2018’de haberleştirilmesiyle ilgili “cinsellik, din sömürüsü, nü tablolar, villalar, polisiye şeyler, firar etme çabaları, her şey var” diyor. “Müthiş bir sansasyonelleştirme ve magazinleştirme göze çarpıyor. Ve neredeyse bütün haberlerde sanki muhabir orada, muhabirin yanında her şey oluvermiş gibi sunuluyor. Adnan Oktar kaçıyor, polis baskın yapıyor. 15 haberin altısında haber kaynağı diye bir şey yok.”(Kaynak) Prof. Dr. Tunç çalışmasında muhabirlere soruyor: “Kimden duydun sen bu haberi? Sen orada mıydın? Kim yazdı, servis mi yazdı, ajans haberi mi, özel haber mi?” Yargı muhabiri Gökçer Tahincioğlu’nun Adnan Oktar operasyonuyla ilgili yayınlara yaptığı eleştiri, yargı muhabirlerine yol gösterir nitelikte: “Tedbir konuluyorsa mal varlığına Adnan Oktar’ın, hangi mal varlıklarına konulmuş, neden o mal varlıklarına konulmuş da diğerlerine konulmamış. Ben biraz eski kafayla bir adliye muhabirinin bunların tamamına hâkim olması gerektiğini düşünüyorum. Bunların tamamına hâkim olmazsanız bence bir dosyayı izleme şansınız yoktur. “Adnan Hoca grubuna operasyon yapılıyor ben mesela bu adamın neyi vardı bilmiyorum, 3500 lira maaş alıyormuş onu biliyorum o da hâkimlik sorgusundan. Hâkimlik sorgusu da avukat girecek, çıkacak, bize verince oradan öğreneceğimiz bir şey. Peki var mı bütün bunların içerisinde iş mahkemesine giden bir muhabir arkadaş. Yok. Oradaki hâkimi tanıyan, kalemden birisini bilen. Adliyeye hakimiyet bunların tamamını izleyebilmeyi sağlar. Kaynak: Yargı Haberciliği El kitabı
  20. Kamuoyunda büyük yankı gören olay İstanbul Ortaköy’de Eylül 1999’da yaşanmıştı. 21 yaşındaki Şehriban C., Ortaköy Mezarlığı yanındaki ormanlık alanda arkadaşları E.A, Ö.Ç ve Z.G.D. tarafından "Şeytan kurban istiyor" denilerek öldürülmüş, tecavüz edilmiş bir kuyuya atılmıştı. Mahkeme, 17 Haziran 2003 tarihindeki duruşmasında sanıklar, “canavarca his saikiyle adam öldürmek’’ suçundan müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldı. Olaya ilişkin Ceza Genel Kurul kararını sizlerle paylaşıyoruz. Kamuoyunda büyük yankı gören olay İstanbul Ortaköy’de Eylül 1999’da yaşanmıştı. 21 yaşındaki Şehriban C., 13 Eylül 1999 günü eğlenmek için Taksim’e çıktı. Sabaha karşı saat 05.00 sıralarında, daha önce birlikte içki içtiği E. A.(18) ve Ö. Ç.’le (23) karşılaştı. İki genç, Şehriban’ı satanizme çekmek istiyordu. Hava aydınlandığında E. A., kız arkadaşı Z. G. D’e telefon açıp ‘‘Paramız kalmadı. Ortaköy’e gel’’ dedi. Öğle saatlerinde, Gülşah’ın getirdiği şaraplardan birini açtılar. Ardından Ortaköy Mezarlığı yanındaki ormanlık alana gittiler. İçki içerken 5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. E. A., Ö. Ç.’e, “Bugün ayın 13’ü. Şeytanla konuştum bir kurban istiyor. Deprem de işaretiydi. Ben Şehriban’ı seçtim” dedi. Ardından Ö., Şehriban’ın boğazını sıkmaya başladı. E. yerde yatan Şehriban’ı tekmelerken, Z. ise bacağından bıçakladı. 3 arkadaş Şehriban hayatını kaybedince götürüp cesedini kuyuya attı. Mahkemenin 17 Haziran 2003 tarihindeki duruşmasında sanıklar, “canavarca his saikiyle adam öldürmek’’ suçundan müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldı. T.C YARGITAY Ceza Genel Kurulu Esas: 2002/ 1-294 Karar: 2002 / 425 Karar Tarihi: 17.12.2002 Dava: Nitelikli adam öldürme, hırsızlık ve naşı tahkir suçlarından sanıklar Ömer, Engin ve Zinnur Gülşah'ın dönüşen suç vasfı itibariyle kasten adam öldürmek suçundan TCY.nın 448, 59/2. maddeleri uyarınca 25'er sene ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, haklarında TCY.nın 31. maddesinin uygulanmasına, TCY.nın 33. maddesi uyarınca ceza müddeti zarfınca yasal kısıtlılık altında bulundurulmalarına, hırsızlık suçundan dolayı TCY.nın 491/ilk-son, 522 ve 59/2. maddeleri uyarınca 6 ay 20 gün hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, sanıklardan Ömer ve Engin'in naşı tahkir suçlarından beraatlerine ilişkin (İstanbul İkinci Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 14.3.2001 400-61 sayılı hüküm katılan vekilleri ve sanıklar vekilleri tarafından temyiz edilmekle ve kısmen temyize tabi bulunmakla dosyayı inceleyen Yargıtay Birinci Ceza Dairesince 6.2.2002 gün ve 4274-361 sayı ile; 1) OLAY: "Satanist" olduklarını kabul ve ifade eden her üç sanığın, kısa bir süre önce tanıştıkları maktule Şehriban'ı, inançları gereği ayın 13. günü yapacakları tapınma ayininde kurban edip ırzına geçmeye karar verdikleri, bu karar doğrultusunda gerekli malzemeleri sağlayıp, maktüleyi de kandırarak ağaçlık tenha bir yer olan Ortaköy mezarlığına getirdikleri burada getirdikleri şarapları içip, uzunca bir süre oyalanıp şeytandan mesaj bekledikleri, bekledikleri mesaj geldiğinde öldürme kararını gerçekleştirmek için sanıklardan Ömer ve Engin'in hiçbir şeyden habersiz olan maktülenin boğazını, boynunu sıkıp, ağız ve burnunu kapatmak suretiyle boğmaya çalıştıkları, fiillerini birlikte icra ederken sanık Zinnur Gülşah'tan da maktülenin direnişini kırması için elindeki bıçağı vurmasını istedikleri, Zinnur Gülşah'ın da maktülenin bacağına 6 cm, derinlikte bıçağı saplamak suretiyle asli manevi katılımı yanında fer'i maddi katılımıyla da maktüleyi birlikte boğarak öldürdükleri, nabız ve boynunu kontrol edip öldüğüne kanaat getirdikten sonra sanık Ömer'in maktülenin üstündeki gömleğini göğüslerini ortaya çıkaracak şekilde açıp, giydiği kot pantolon ve külotunu da aşağı sıyırmak suretiyle soyduktan sonra cinsel ilişkiye geçtiği, ve akabinde de sanık Engin'den aynı şeyi yapmasını istediği, fakat Engin'in uğraşısına rağmen ereksiyon nedeniyle başarısız kaldığı, bilahare cesedin bulunmaması için yanlarındaki çekiç ile çukur kazıp içine maktüleyi attıkları, üzerindeki bel çantasını, saatini, cebindeki üç milyon lira parasını aldıktan sonra toprak ve çalılarla kapatıp gittikleri, çantasındaki parfüm ve kartları attıkları, suçta kullandıkları bıçak ve çekici yıkadıkları, bulunur endişesiyle bel çantasına taş koyup denize attıkları, yakalandıklarında yer göstermeleriyle çantanın denizden bulunup çıkartıldığı, cezai ehliyetlerinin tam olduğu belirlenen sanıkların öldürme ve naaşa hakaret fillerinde saiklerinin şeytana tapınma gereği olduğunun sanıkların savunmaları ve bunu doğrulayan tanık anlatımları ve otopsi bulguları ile açığa çıktığı, mahkemesince de ve delillere uygun biçimde öldürmenin şeytandan emir gelmesi nedenine bağlandığı görülmüştür. Canavarca his kavramı, toplum bilinci ve ahlakının geniş tepkisini çeken, amacı itibari ile tehlikeli ve vahşi kötülük eğilimini sergileyen psikolojik bir güdüyü ifade eden kavram olarak algılanmalıdır. "Canavarca his şevki" kavramına bu anlam verildiğinde; çağımızda insan hayatını her şeyin üzerinde tutan evrensel ve toplumsal anlayışa ve ahlaka karşı çıkan, bu yönüyle iğrençliği, ilkelliği ve tehlikeliliği vahim ve aşikar olan "insanı kurban etmek" gibi bir düşüncenin ister bir dini inanış, isterse bir fikri düşünce, yada olaydaki gibi şeytani bir amaçla işlenmiş bulunsun toplumsal açıdan ne denli tehlikeli ve vahşi olduğu izah gerektirmez bir olaydır. Bu nedenlerle sanıkların kendilerine göre satanizm çerçevesinde oluşturdukları örgütsel düşünce doğrultusunda maktüleyi öldürmeleri eylemi TCK.nun 450. maddesinin 3. bendindeki "canavarca bir his şevki ile" adam öldürme cürmünü oluşturacağı hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde açıklığa çıkmaktadır. Buna aykırı olarak sanıkların öldürme fiilini niteliksiz adam öldürme olarak vasıflandırmak bozmayı gerektirmektedir. Öte yandan, Yerel Mahkeme; her ne kadar Yargıtay'ın tasarlamadaki karma düşüncesinden hareketle fiili işlemeye karar verme ile soğukkanlılıkla icra arasında yeterli bir zaman diliminin olayda oluşmadığını kabul etmekteyse de; sanıkların sergilenen düşünce yapıları, suç işleme saikleri, ve özellikle belirli günlerde tapınma gereği kurban adamalarının da esasen tasarlamayı da içereceği uzun açıklamayı gerektirmeyecek biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle de oluşa uygun olarak sanıkların saiklerine değer veren yerel mahkemenin TCK. 450/4. maddesi uyarınca tasarlayarak adam öldürmekten en azından hüküm kurmaması da yasaya aykırıdır. Sanıkların suçlarının sabit bulunmadığı yönündeki uygulamaya gelince; Maktülenin ölü muayene ve otopsi zabıtlarına, olay yeri tespit ve tutanaklarına göre; yarı soyunuk halde bulunduğu cinsel ilişkinin izlerinin belirlendiği, bu maddi bulguları da doğrulayan sanıkların kısmi ikrar ve anlatımları da dikkate alındığında; sanıklar Engin ve Ömer'in TCK.nun 178. maddeye muhalefetten de açılan davalarının sübuta erdiği halde yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir." isabetsizliğinden bozulmuştur. Yerel Mahkeme 5.6.2002 gün ve 107-114 sayı ile; "Sanıkların satanist düşünceye sempati duymaları canavarca duygular taşıdığının kanıtı olamaz. Olayımızda sanıklardan Engin'in aniden şeytandan mesaj aldığının belirterek maktüleyi öldürmek girişimine başlaması ve diğer sanıkların da bu eyleme asli fail olarak iştirak etmeleri canavarca bir his veya işkence ve tazip yoluyla eylemin gerçekleştirildiğinin kabulünü olanaksız kılmaktadır. Yine, düşünce ile eylem arasında Yasanın aradığı anlamda zaman dilimi geçmediğinden öldürme suçunda tasarlamanın varlığından da söz edilemez." Öte yandan, sanıklardan Ömer'in öldürme olayından önce maktüle Şehriban'ın rızası ile ilişkide bulunduğu, sanıkların duruşmadaki tutarlı savunmalarına nazaran öldürme olayından sonra sanıkların cesede yönelik cinsel bir eylemlerinin bulunmaması nedeniyle sanıklar Ömer ve Engin'in naaşa hakaret suçundan beraatlerine karar verilmesi gerekmiştir." gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir. Bu hükmün de müdahil vekili ile sanıklar Zinnur ve Ömer müdahilleri tarafından temyiz edilmesi ve kısmen de temyize tabi olması nedeniyle dosya, Yargıtay C.Başsavcılığının "bozma" isteyen 22.11.2002 gün ve 149962 sayılı tebliğnamesi ile Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, Ceza Genel Kurulunda duruşmalı inceleme yapılacağına ilişkin bir usul hükmü bulunmadığından sanıklar Zinnur ve Ömer müdahillerinin duruşmalı inceleme taleplerinin reddine karar verildi, gereği konuşulup, düşünüldü. Sanıklar Ömer, Engin ve Zinnur Gülşah'ın şeytandan emir gelmesi nedeniyle ona kurban etmek amacıyla Şehriban'ı öldürmeleri eyleminden dolayı kasten adam öldürmek suçundan cezalandırılmalarına, sanıklardan Ömer ile Engin'in naaş'a hakaret suçundan beraatlerine, sanıklar Ömer ve Gülşah'ın hırsızlık suçundan cezalandırılmalarına karar verilen olayda Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, a) Sanıklara yüklenen öldürme suçunun niteliğine, b) Sanıklar Ömer ve Engin'e atılı naşı tahkir suçunun sabit olup olmadığına ilişkindir. OLAY: "Satanist" olduklarını kabul ve ifade eden sanıklardan Ömer ve Engin'in kısa süre önce tanıştıkları maktule Şehriban'ı, inançları gereği güç kazanmak için kurban edip ırzına geçmeye karar verdikleri, gerekli malzemeyi sağlayıp, maktüleyi de kandırarak kendilerini bekleyen diğer sanık Zinnur Gülşah ile buluştuktan sonra Ortaköy mezarlığının yanındaki ağaçlık tenha bölgeye getirdikleri, düşüncelerini kendileri gibi Satanist olan sanık Gülşah'a da açtıkları, şarap içip bir süre oyalandıkları, şeytandan bekledikleri mesaj geldiğinde sanıklardan Ömer'in öldürme kararını gerçekleştirmek için maktule Şehriban'ın boğazına sarılıp sıkmaya başladığı, verdiği işaret üzerine diğer sanık Engin'in de maktulenin ağız ve burnunu kapatarak birlikte boğmaya çalıştıkları, sanık Zinnur Gülşah'tan da önce gelip bacaklarından tutmasını, bir süre sonra da elindeki bıçağı vurmasını istedikleri, önce maktulenin bacaklarından tutan sanık Gülşah'ın daha sonra elindeki bıçağı maktulenin bacağına 6 cm derinlikte saplayıp direnişinin tamamen kırılmasını sağlayarak eyleme katıldığı, böylelikle her üç sanığın katılımıyla maktule Şehriban'ın boğularak öldürüldüğü, nabız ve boynu kontrol edilerek tam olarak öldüğüne kanaat getirdikten sonra sanık Ömer'in maktulenin gömleğini göğüslerini açığa çıkaracak biçimde açıp, giydiği kot pantolon ve külotunu da dizlerine kadar sıyırdıktan sonra cinsel ilişkiye geçtiği, akabinde de aynı şeyi yapmasını sanık Engin'den istediği, ancak Engin'in uğraşmasına karşın ereksiyon olamaması nedeniyle cinsel ilişkiyi başaramadığı, bunun üzerine maktulenin üzerindeki bel çantası, saati ve 3.000.000 lira parasını aldıktan sonra cesedin bulunmaması için yanlarındaki çekiçle çukur kazıp cesedi içine atarak üzerine toprak ve çalılarla gizledikten sonra oradan ayrıldıkları, çantasındaki kartları ve parfümleri attıkları, suçta kullandıkları çekiç ve bıçağı yıkadıkları, bulunmaması amacıyla içine taş koyup denize attıkları be! çantasının ise yakalandıklarında yer göstermeleri üzerine denizden bulup çıkartıldığı, cezai ehliyetleri tam olduğu belirlenen sanıkların öldürme ve naşa haraket eylemlerindeki saiklerinin şeytana tapınma olduğu belirlenen sanıkların açık ve kaçamaklı ikrarı, bunu doğrulayan tanık anlatımları, otopsi bulguları, tutanaklar, fotoğraflar, Satanik notların yazılı olduğu defter ve dosyada toplanan tüm kanıtlardan kuşkuya yer bırakmayacak biçimde anlaşılmaktadır. Kanıtlara uygun biçimde gerek Yerel Mahkeme gerekse Özel Dairece öldürme ve naşa hareket nedenini oluşturduğu kabul edilen "Şeytan'a kurban etme" saiki ve anlayışının açıklığa kavuşturulabilmesi ve suç niteliğinin belirlenebilmesi açısından öncelikle Şeytan'a tapma ve Satanizm olgusu dünyadaki ve ülkemizdeki tarihi gelişimi içinde irdelenmeli, sanıkların bu olgu içindeki yerleri ve inançlarının eylemleri üzerindeki etkisi değerlendirilmeli, canavarca his şevki ile adam öldürme suçunun unsurları öğretideki görüşlerden de yararlanarak açıklanıp, eylemin bu suç tipine uyup uymadığı ortaya konulmalıdır. A) SATANİZMİN TANIMI: Satan Türkçe karşılığı "şeytan" olan Fransızca bir kelimedir. Satan; Kötü Ruh'un, Şeytan'ın, Baştan Çıkaran'ın, Karanlığın Prensi'nin, Tanrı'nın ve Tanrı'yı seven ve O'na kulluk edecek olan herkesin Büyük Düşmanı'nın şahıslandırılmış şekli veya sembolü diye tanımlanmıştır, (Pike, E, Roston, Encyclopedia of Religion and Religions, London, 1951, s.338, nakleden Doç.Dr. Ahmet Güç, Satanizm Şeytana Tapınmanın Yeni adı, İst-1999, s.19) Eski Ahid'de "Şeytan" kelimesi esas olarak "düşman (İbranicesi adversary)" anlamına gelir. Aynı şekilde o; kötülüğün kaynağı, devam ettiricisi ve elebaşı olarak tanıtılmıştır. Genel anlamda Şeytan, kutsal bilinen metinlerde, "Tanrının karşısında yer alan fakat sonunda daima O'nun iradesine bağlı kalacak olan kötü güce verilen isimdir. Diğer isimleri ise; "kötü birisi", "iblis", "eski yılan" vs.dir. (Doç.Dr. Ahmet Güç, Satanizm Şeytana Tapınmanın Yeni Adı, İst-1999,5.19) iblis ise, kelime olarak "ümitsizlik, cesaretsizlik" gibi anlamlara gelmektedir. İslami literatüre göre, cinlerin başı ve Allah'ın huzurundan kovulan meleklerin lideridir. Diğer bir adı da Haris'tir. Haris de Arapça'da "bekçi" anlamına gelmektedir. Farsça ve Arapça'da geçen İblis'in, Hıristiyanlık'taki Şeytan'la eş anlamlı olduğu belirtilmiştir. (Davidson, Gustave, A Dictionary of Angets, U.S.A, 1968, s.135, nakleden Doç.Dr. Ahmet Güç, s.19) Satanizm (Fr. Satanizme) ise; felsefede ve edebiyatta Şeytan'a kötülüğe bağlılık, onları yüceltme demektir. (Meydan Larousse, Cilt 17, sayfa 347) Ayrıca değişik kaynaklardan Satanizm; "Şeytan'a, diğer bir ifadeyle Yahudi-Hıristiyan geleneği tarafından Tanrı'nın tam karşısında mutlak kötülük veya mutlak kötülüğün temsilcisi olarak tecessüm ettirilen şahsiyet veya prensibe ibadet etmek demektir. Aynı zamanda bu ibadet, Yahudi-Hıristiyan dini tahakkümüne karşı bir başkaldırı hareketi olarak da tanımlanmaktadır." (The New Encyclopedia Britannica (TNEB), "Satanizm", X, 465) "Katolik Hristiyanlığına karşı aşırı isyankar gruplar tarafından değişik zamanlarda uygulanmış olduğu söylenen, Seytan'a tanrı diye tapınma faaliyetidir." (Pike, s.339) "Esasen Hıristiyanlığa karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkan; Şeytan'a veya Hıristiyan Demonolojisi'nden diğer merkezi figürlere tapınmaktır." (Hinnels,-John. R., The Penguin Dictionary of Religions, London, 1988, s.286) "Şeytani tasarruf veya uygulama; Şeytan'a ibadet ve özellikle Hıristiyan ayinin alaylı bir tarzda kullanışıdır." (New Webster"s Dictionary of English Language, U.S.A, 1985, s.852) "Hıristiyan ayinlerinin alaylı ve gülünç taklidi şeklindeki yarı dini törenler ve Şeytan'ın yeryüzündeki hakimiyet davasını yüceltmeye yönelik diğer fiillerin icrası ile Şeytan'a saygı gösterme kültürünün icrasıdır." (Griffin, M.D., "Satanizm", New Calholic Encyclopedia, XII, s.1094)Yapılan tanımlardan da anlaşılacağı gibi Satanizm; Seytan'a tanrı diye tapınma faaliyeti adı allında Yahudi-Hıristiyan geleneğine, Yahudi-Hıristiyan dini tahakkümüne ve özellikle de Hıristiyanlığa karşı başlatılan bir reaksiyonun adı olmuştur. Buna "Modern Protesto Harekeli" demek de mümkündür, bu hareket, başka Hıristiyanlık olmak üzere bulun dinlere ve dinlerin ortaya koymuş olduğu kutsal değerlere karşı bir başkaldırıyı temsil etmektedir. Dolayısıyla Satanizm; Şeytan'ın en önemli özelliği olan muhalefet ve başkaldırıyı esas alarak, dinin ve dini olan her şeyin karşısında; fakat Tanrı'nın karşısında olanın, yani Şeytan'ın ve onun temsil elliği şeyin yanında yer alma harekelidir. (Güç, Ahmet, s.47 vd.) B) SATANİZMİN ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİMİ: Satanizm, başlangıcı itibariyle ortaçağ büyücülerine ve Hıristiyanlıktan uzaklaşan ayrılıkçı gruplara (heretiklere) kadar dayandırılmış bulunan ve 19. asrın sonlarında Amerika ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde ortaya çıkan ve günümüze kadar düzensiz olarak da olsa devam ettirilmiş olan bir inanç ve uygulamadır. Böyle bir uygulamayı benimsemiş bulunan Satanistler, çeşitli isimler altında ele alınıp incelenmişlerdir. Bunlar; Satanistler, Lusiferciler veya Paladistlerdir. Son zamanlarda kendilerine Metadinistler adı verilen bir gruptan da söz edilmektedir. Geleneksel Satanizm ve Modern Satanizm gibi iki temel başlık altında ele alınıp incelenen Satanizmin tarihi Ortaçağ'a kadar götürülmekte ve Ortaçağ büyücüleri ve büyü uygulaması ile irtibatlandırılmaktadır. 14 ila 16. yüzyıllar boyunca, büyücüler, dinden dönenlerle birlikte, Şeytan'a tapınmakla suçlanmışlardır. O dönemde büyücülerin pek çoğu, baskı altında tutularak Şeytan'a taptıklarını itiraf etmek zorunda bırakılmışlardır. 17. yüzyılda, Katolik Kilisesi, papazlardan bir kısmını, Ekmek-Şarap ayininin büyüsel gücünü kötü maksatlarla bozmakla itham etmiştir. Büyü ile ilgili bir metin kitabı olan ve 17. yüzyılda basıldığı sanılan "Grimore of Honorious"ta, büyü yoluyla şeytanları çağırma amacıyla ayin düzenleme bilgilerine yer verilmiştir. Öte yandan, 17. yüzyılda Satanik faaliyetler, papaz rütbeleri ellerinden alınmış kimselerin veya ahlaksız diye nitelendirilen papazların nezaret ettiği, Şeytan'a tapınma ayininin (black mass) büyüsel/seksüel törenlerine düşkünlük gösteren Hıristiyanlar tarafından yönetilmiştir. Bu tür ayinlerin en çok konuşulanı ise XIV. Louis döneminde Fransa'da yapılmış ve kralın metresi olduğu söylenen Madam de Montespan tarafından yönetilmiştir. 18. yüzyılda Satanik faaliyetlerin varlığına ilişkin güvenilir kanıtlara rastlanmamakla birlikte, İngiltere'de Sir Fancis Dashvvood (1708-1781) tarafından kurulmuş bir topluluk olan Hellfire Kulüp ya da kendi isimlendirmelerine göre "Medmenham Keşişleri" içkiye, "rahibeler" adı verilen kadınlarla seksüel ilişkilere ve edebe aykırı davranışlara düşkün gençler için düzenlenmiş bir organizasyon olup, üyelerinin şeytana tapınma ayinleri icra ettikleri söylenmiştir. Yüzyıl ile Satanik grupların ve faaliyetlerinin yeniden canlandırıldığı bir dönem olmuştur. Bu yüzyılda Eugene Vintras tarafından 1839 yılında Karmel Kilisesi kurulmuş, bu kilise 1848 yılında Papa tarafından kınanmasına karşın daha sonra yine bu dönemin en meşhur satanistlerinden olan Fransa'lı Abbe Boullan, Karmel Kilisesinin bir dalının başı olarak gizlice satanist ayinlerinin icrasını sürdürmüş, söylendiğine göre büyü ve 1869 yılında da çocuk kurban edilen bir satanist ayinini (black mass) gerçekleştirmiştir. Boullan'ın arkadaşı ve bir satanist olan roman yazarı J.K. Huysmans, kendi gözlemlerine dayanarak yazdığını belirttiği ve Satanizmin ilk klasiği diye nitelendirilen La-Bas (Paris-1891) isimli romanına bir Satanist ayini olan Black Mass'ı da eklemiş, bu ayinde okunması gerekenlerin tersinden okunduğunu, üstünde İsa'nın resmi bulunan haçın ters çevrildğini, evharistiya'nın kirletildiğini ve ayinin bir seksüel safahatla sona erdiğini belirtmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında ise "kara papa" olarak da bilinen Aleister Crowly Satanizm'le irtibatlandırılmıştır. Son dönem ve günümüz Satanist anlayışını önemli ölçüde yansıtan Modern Satanizmin en büyük hareketi ise 1960'larda ABD'de başlamıştır. Bu hareketin öncülüğünü Anton Szandor La-Vey yapmış ve 30 Nisan 1966'da büyü ve büyücülük ilminde en büyük festival olarak bilinen Walpurgisnacht'ta, büyücülerin geleneğine uygun olarak başını traş ettirerek "Şeytan'ın Kilisesi'ni (The Church of Satan) kurmuş ve onun başrahibi olmuştur. Lavey 1969 yılında The Satanic Bible (Şeytan'ın Kutsal Kitabı)nı yayınlamış, onu 1972'de "The Satanic Rituals" (Satanik Ayinler) izlemiştir. Üçüncü kitabı "The Compleat Witch" ise Avrupa'da basılmıştır. Ayrıca, "The Devil's Notebook (Şeytan'ın Not Defteri), "The Church of Satan (Şeytan'ın Kilisesi) ve "The Satanic Witch (Satanik Büyü) gibi kitapları da bulunmaktadır. Şeytan'ın Kilisesi 1970'lerin ortasında, gizli bir topluluk olarak yeniden organize edilmiş ve suni yeraltı odalarına dağıtılmışlar, Merkezi ise San Fransisko'da kalmıştır. Sirkte aslanlarla ilgilendiğini, gençlik dönemlerinde gizli güç ve büyüyü öğrendiğini söyleyen Lavey, sonraki yıllarda esrarlı (okkült) konularda bazı grupların da oluşmasına önayak olarak bir büyü halkası oluşturmuştur. Bu büyü halkası Lavey'in önceki kaynaklardan yararlanarak ihya ettiği ayinleri icra etmek üzere bir araya gelmişlerdir. Lavey, ayinlerin dramatik etki yapma sanatını öğrenmiş, bundan açıkça zevk almış, al renkli çizgileri olan bir pelerin giymiş, kafataslarını ve diğer acayip objeleri bir araya toplamıştır. Lavey, şeytanı yeryüzünün işlerini idare eden, tabiatta gizlenmiş karanlık bir güç olarak görmüştür. İnsanın gerçek tabiatının bir şehvet düşkünlüğü, gurur, hedonizm ve inatçılık gibi, medeniyetin gelişmesine olanak sağlayan özelliklerden ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre insan tabiatı (beden) inkar edilmemeli, kutsanmalıdır. Bir kimsenin ihtiyaç duyduğu başarının elde edilmesi yolunda ayak direyenler lanetlenmelidir. Lavey, Şeytan'a ibadet karşılığında "kilise" terimini kullanmanın etkileyici değerini anlamış ve insanların ayin, merasim, debdebeli törenlere karşı doğal eğilimleri bulunduğunu kabul ve itiraf etmiştir. Hepsi medyanın takibine maruz kalan Satanik vaftizleri, evlenme ve cenaze törenlerini icra etmiş, bütün bunları şeytan adına yapmıştır. Satanist ayinlerinde, kısmen leopar derisi ile örtülü, çıplak bir kadını sunak (al-tar) olarak kullanmıştır. A.S. Lavey, kendi mensuplarına, kurum karşıtlığını, kendi isteklerine düşkünlüğü ve intikam almanın kişiye vereceği bütün haz çeşitlerini tavsiye etmiş, seksi yüceltmiştir. Ona göre düşmanlardan nefret edilmeli ve onlar mahvedilmelidir. Şeytan'ın Kilisesi suni yer altı odalarında organize edilmiştir. "Baphomef adı verilen bir keçi kafasını içeren ve tılsım olarak kullanılan ters çevrilmiş beş köşeli yıldız, aynı zamanda bir sembol olarak seçilmiştir. Lavey ayinlerde de büyüsel dil olarak Enoch'un (tdris) dilini kullanmış ve Crowly tarafından kullanılmış olan Enoch'a ait anahtarları benimsemiştir. Şeytan'ın Kilisesi pek çoğu orta sınıftan olan, arasında okkültistler, heyecan arayanlar, meraklılar, ırkçılar ve politik yoldan hak arayanlar dahil uluslararası bir taraftar topluluğunu cezp etmiştir. Lavey'in kurduğu Şeytan'ın Kilisesinden ayrılanlar ise 1975 yılında San Fransisko'da yeni bir organizasyon olan "Temple of Set (Set Mabedi) oluşturmuşlardır. 1980'lerin ortasına doğru yüzlerce üyeye ulaşan bu topluluk da Mısır tanrısı Set'e bağlı olarak, onu şeytanın prototipi olarak kabul edip, Set'in evrimin bir sonraki seviyesi için üstün yetenekli insanlar yaratmak üzere bin yıldan fazla bir zamandan bu yana insan genetiğini değiştirdiğini savunmuşlar ve yalnız "seçilmişler"in yani "Temple of Set"in hayatta kalabileceklerine dair vahiyle geldiği söylenen bir kehanete inanmışlardır. Kuşkusuz yirminci yüzyılda ortaya çıkan ve özellikle 1970'lerde oluşturulan çok sayıda Satanik grup 1980'lerde ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte Satanik faaliyetler Atlantiğin her iki yanında da yaygın olarak kalmıştır. Bazı uzmanlar, 1980'lerden itibaren yeniden canlanmakta olduğunu ileri sürmüşlerse de, pek çok organizasyonun gizlilik içinde sürdürülmesi nedeniyle nerelere ve ne kadar yayıldıklarını tahmin etmenin mümkün olmadığı belirtilmektedir. Bir kısım Satanistler ise, Neo-Nazi organizasyonları veya seks, büyü teşkilatları ile irtibatlandırılmışlardır. Yine bazı Satanik grupların da uyuşturucu maddeye, fuhuşa, pornografi ticaretine bulaşmış oldukları ve taşınmaz mal holdinglerine sahip bulundukları, ayrıca üyeleri arasında beyaz yakalı profesyonellerin bulunduğu da söylenmiştir. Okkültizmin (gizemcilik) yeniden canlandırılması, önceki asırlarda büyücü kadınlara ve sihirbazlara atfedilen uygulamaların bir taklidi ile Satanizmin yapay bir canlandırmasını içerdiği söylenen günümüz Satanizmi ise; Geleneksel Satanizm, Laveyan Satanizm veya Modern Satanizm, Left Hand Path, Sinişler Path, Order of Nine Angels (ONA), Temple of Sel vb gruplara ayrılmıştır. (Güç, Ahmet, s. 115) C) SATANİSTLERİN ÇEŞİTLİ KONULARDAKİ DÜŞÜNCE VE ANLAYIŞI: Genel olarak ifade edilmek gerekirse Geleneksel Satanizm; Hıristiyanlığın Şeytan anlayışını, Hıristiyan ahlak ve felsefesini, hayat ve dünya görüşünü baz alan ve fakat tamamen Hıristiyanlık karşıtı bir görüş ve düşünceye sahip bulunan bir grubun temsil ettiği Satanist anlayıştır. (Güç, Ahmet, age, s.119) Geleneksel Satanizm'de yedi basamaklı bir sistem söz konusu olup, bunun ilki kişinin önce "Black Mass" gibi Satanist törenlere katılması ve daha sonra ise Satanist bir grup meydana getirmesi şeklinde olur. Ayinler, büyüsel gruplar ve belirli sinistler (kötü, karanlık) görevleri üstlenme yoluyla kötülüğün doğrudan tecrübelerini gerektiren bu yolun ilk safhalarından sonra birey daha da ilerler. Bu tür ilk görevlerden birini söylemek gerekirse, bu, insan kurbanını veya Şeytan'a kurban sunmayı gerektirir. Daha sonraki safhalarda ise kişi, uzun yıllar isteyen birtakım denemelerden geçirilir ve yedi basamaklı bu denemeler sonunda gerçek bir üstat olmaya hak kazanır. (Güç, Ahmet, age, s. 127-138) Modern Satanizmin kurucusu Anton Szandor Lavey'in oluşturduğu ve "The Satanic Bible" isimli kitabında yer verdiği 9 satanik ilkeye göre Şeytan (Satan); 1-Yasak yerine müsamahayı, 2- Dinsel hayaller ve boş umutlar yerine canlı varlığı, 3- İki yüzlü bir şekilde kendini aldatma yerine saf hikmeti, 4- Nankör kimselere gösterilen S. yerine, onu hak edenlere karşı şefkat ve sevecenliği, 5- Öbür yanağını çevirme yerine intikam almayı, 6- Ruhsal vampirlere ilgi yerine, sorumluya karşı sorumluluğu, temsil eder. 7- İnsanı, tamamen başka bir hayvan gibi bazen daha iyi, çoğu kere de dört ayak üzerinde yürüyenlerden daha kötü olarak temsil eder. Çünkü insan, "kendisine bahşedilen ruhi ve akli gelişme ile" tüm hayvanların en kötüsü olmuştur. 8- Hepsi de fiziki, zihni veya heyecan uyandıran zevke götürdüğünden, tüm sözde günahları temsil eder. 9- Tüm bu yıllar boyunca onu işlerlikte tuttuğu için, kilisenin (Şeytan'a uyanlar cemaatinin) en iyi arkadaşı olmuştur. Yine Satanistler'in önceden bilmeleri gereken ve günlük hayatta uygulamaları lazım gelen bir takım esaslar, "Yeryüzünün Onbir Satanik Kuralı" adı altında ve maddeler halinde sıralanmış olup, bunlardan büyünün gücü ile ilgili olan yedinci kuralda, "Eğer arzularınıza ulaşmak için onu başarılı bir şekilde kullandıysanız, o zaman büyünün gücünü kabul edin; eğer büyüyü başarı ile tatbik ettikten sonra onun gücünü inkar ederseniz, elde ettiğiniz her şeyi kaybedersiniz." denilmektedir. Onbirinci kuralda ise, "Açık havada yürürken kimseyi rahatsız etmeyin. Eğer birisi sizi rahatsız ederse, ondan buna son vermesini isteyin. Eğer son vermezse, o kimseyi öldürün!" denmektedir. Modern Satanizm'de, Dokuz Satanik ilke ve Yeryüzünün Onbir kuralına ilaveten, şu dokuz davranış veya özellik de Satanik günahlar olarak sayılmıştır. Bunlar; ahmaklık, gösterişçilik, tekbencilik, kendi kendini aldatma, avama benzeyiş, görüş noksanlığı, geçmiş gelenekleri unutmak, amaca zararı dokunan gurur ve estetik noksanlığıdır. Yine, Order Of Nine Angels (ONA) isimli Satanik gruba ait olduğu belirtilen ve Conrad Robury'nin "The Black Book of Satan" isimli kitabında yer verilen Satanizmin 21 hedefinin bir kısmı ise şu şekildedir. "1- Acınacak şeye veya güçsüzlüğe saygı duyma, çünkü onlar güçlüyü hasta yapan bir hastalıktır. 2- Daima kendi gücünü test et, çünkü başarı gücün içinde yatar. 3- Mutluluğu galibiyette ara, fakat asla barışta arama.... 5- insanlara bir orakçı gibi yaklaş, çünkü bu şekilde sen tohum ekeceksin. 6- Hiçbir şeyi ölümüne dayanamayacağın kadar sevme 10- Sanat eserlerini değil fakat ölüm kılıçlarını taklit et, çünkü büyük sanat onda yatar 12- Yaşayanların kanı, yeni yetişenlerin tohumu için iyi gübre olur. 13- Kafataslarının en yüksek piramidi üstünde duran kimse daha öteleri görebilir.... 21- Öldürmeyen kimse daha güçlü yapar" (Güç, Ahmet, age, s.147 vd.) Modern Satanizm ve onun kurucusu olan A.S. LaVey, herhangi bir tanrının varlığını, ölümden sonraki bir hayatı, dolayısıyla cennet ve cehennem'! inkar eden bir anlayışı benimsemektedir. Şeytan ise, sadece bir tabiat gücünü ve tabiatta var olan karanlık güçleri temsil eden, bağlantı kurulamamış bir hazinedir. LaVey'e göre Şeytan; dünyevi işlerin işleyişinden sorumlu olan, fakat bilimin ve dinin herhangi bir izahını yapamadığı, tabiatta gizli karanlık bir güçten başka bir şey değildir. LaVey'in Şeytan'ı; ilerleme ruhu, medeniyetin gelişmesine ve insanlığın ilerlemesine katkıda bulunan tüm büyük hareketlerin telkin edicisidir. O, özgürlüğe götüren isyanın ruhu, özgürlüğe kavuşturan bütün sapıklıkların somut örneğidir. (LaVey, The Satanic Bible, s.13, nakleden Güç, Ahmet, s.141) LaVey, The Stanaic Bible" isimli kitabında, Satanizmin temel ilkelerini belirttiği gibi, "Şeytan'ın Kitabı" başlığı altında da, Şeytan'a ait olduğunu ileri sürdüğü bazı sözlere yer vermiş olup, bu sözlerin bir kısmında "Tanrıya tapanlara lanet olsun, onlar koyun gibi kırılacaklardır" ifadeleri bulunmaktadır. Satanizm, kelimenin gerçek anlamında seksüel özgürlüğü savunur ve kişisel arzuları tatmin eden herhangi bir seksüel faaliyet türüne göz yumar. Satanizmde büyü, teorik ve pratik olarak iki grupta düşünülmüştür. LaVey'in "The Satanic Bible" isimli kitabında büyünün tanımı, "normal olarak kabul edilmiş metotların kullanılması halinde değişmeyecek olan durum veya olaylarda, bir kimsenin arzusu doğrultusunda değişikliğin meydana gelmesi" olarak tanımlanmıştır. Satanistlere göre "Ak" ve "Kara" diye iki çeşit büyü vardır. Satanist'lerin geçmiş dönemlerde gerçekleştirdikleri kısaca Şeytan'a tapınma ayini olarak tanımlanabilecek olan Black Mass, aslı itibariyle Roma Katolik Kilisesi'nde ölülerin anısına düzenlenen (Ekmek-Şarap ayini) ayine verilen isimdir. Ayinde siyah giysiler giyildiği için bu isim verilmiştir. Bu ayinin Satanistler tarafından inkarcı bir tutum içerisinde ve alaycı bir tarzda taklidine de Black Mass adı verilmiştir. Bu ayinde tüm semboller ve dini tören tersine çevrilmiştir. Genellikle büyücülükte irtibattandırılmıştır. Ayinde icra edilen Mass Kurbanı, Tanrı yerine Şeytan'a sunulmaktadır. LaVey'e göre Satanik ayinlerde, mumlar, çan, kadeh, iksir, kılıç, gong, parşömen, Baphomet'in sembolü (şeytanı temsil eden ve keçiye benzeyen ters çevrilmiş beş köşeli yıldız), erkek tenasül uzvu sembolü gibi malzemeler hazır bulundurularak kullanılır. Ayine katılan erkekler siyah giysi giyerler, kadınlar ise seksüel yönden tahrik edici giysiler giyerler ve katılımcılar Baphomet'in mührünü taşıyan amuletlerini veya Şeytan'ın geleneksel beş köşeli yıldızını takarlar. Giysi, yakılan mumlar gibi eşyalardan özellikle tercih edilen siyah rengin "Karanlık Güçleri" temsil ettiği belirtilmektedir. Bu nedenle siyah rengin Satanistlerin yanında ayrı bir yeri vardır. Satanik ayinlerde sunak olarak çoğunlukla (canlı altar) bir kadın kullanılır. Töreni yönetecek olan kişinin "Büyük Tanrı Şeytan'ın adıyla" diye başlayan ve Şeytan'a övgü ve şükranların sunulması ile devam eden hitabı ve konuşması sonrasında başlanan tören katılanların cinsel ilişkiye girmeleriyle sona erer. Satanik dinde tüm tatil günlerinin en büyüğü bir kimsenin doğum tarihidir. Bundan sonra iki büyük Satanik tatil günü ise; Alman folkloründe büyücü kadınların toplandıkları gece olan 30 Nisan gecesi (VValpurgisnacht) ve çocukların türlü giysiler giyerek eğlenceler düzenledikleri ve aynı zamanda hortlak gecesi olarak da bilinen 31 Ekim gecesi (Holloween)dir. Geçmişte bazı din mensupları tarafından çeşitli düşüncelerle uygulanmış olan insan kurbanına Geleneksel Satanistlerde ve bazı Satanist gruplarda rastlanmaktadır. Geleneksel Satanistler/e göre insan kurbanı, tabiatı gereği değersizleri yok eder, böylece nesli geliştirir. Tabii olarak, kurban edilecek kimseyi seçmenin uygun yolları vardır. Seçilen her bir kurban, kendilerini kurban edilmeye uygun olarak gösterildikleri için seçilmiş demektir. Onlar, "suçsuz, masum" olmadıklarından, asla rastgele seçilmezler. insan kurban etmede varsayılan amaç, diri diri boğazlanan kurbanın kanıyla elde edilen enerjiyi büyüsel mekanizma atmosferine atmak ve bu yolla büyücünün başarı şansını artırmaktır. Mesela "Ak Büyücü"ye göre kan hayat gücünü temsil ettiğinden, ilahları veya şeytanları yatıştırmak için, onlara uygun tarzda kurban sunmaktan daha iyi bir yol yoktur. Buradaki mantık şudur. Ölen bir canlı kimyasal özleri ve hayat kimyası ile ilgili diğer enerjileri bol miktarda yayacaktır. Öte yandan bunlar, güçlü ve yenilmez özelliğe sahip bir bileşim meydana getireceklerdir. Bu enerjilere sahip kimselerde aynı özellikleri elde etmiş olacaklardır. (Lavey, The Satanic Bible, s.87-90, nakleden Güç, Ahmet, s.235) Bazı Satanist grupların içyüzünü yansıtması bakımından Michelle Smith ve Lawrence Pazder tarafından "Michelle Remembers (1980)" adı altında anlatılanlar dikkat çekicidir. Anlatılanların baş kahramanı durumundaki Michelle Smith 1954-1955'lerde beş yaşında bir çocukken, Victoria, British Columbia'da Satanik ayinlerde yaşamış olduğu dehşeti nakletmiş, annesi tarafından Satanistler'e teslim edilen bayan Smith, ayinlerde canlı bir işaret değneği (gösterge) olarak kullanıldığını, hayvanların ve küçük çocukların ayin sırasında öldürülüşüne tanık olduğunu, mezarlara konan tabutlara kapatıldım), o tabutların içine hayvanların atıldığını, kült üyelerinin boynuzları olan bir beyaz erkek heykeline güya can verme teşebbüslerini seyrettiğini, yine kendisine hile ile haç üzerinde tuvaletini yaptırdıklarını ve Hıristiyan Tanrı'sını inkar etmesini istediklerini söylemiş, bu hatıralarından psikiyatrik tedavi ile ancak 28 yaşamında kurtulabildiğini belirtmiştir. Bazı Satanist gruplar tarafından gerçekleştirilen benzer bir olay da bu olayları bizzat yaşayan bir çocuk tarafından anlatılmıştır. 1985 yılında Bakersfield, Kaliforniya'da, on yaşında bir erkek çocuk, kendisinin ve diğer 24 çocuğun, yaklaşık 40 civarında yetişkin tarafından kötü bir kiliseye götürüldüklerini, o yetişkinlerin şeytana dua okurken çocukların giysilerini çıkardıklarını, bu çocukların yaşayan bir bebeğe bıçak saplamaya zorlandıklarını, sonuçta çocuğun öldürülüp parçalandığını, sonra da o bebeğin kanını içmeye mecbur bırakıldıklarını, ayrıca yetişkinlerin diğer çocuklara tecavüz ettiklerini söylemiş, benzer durumlar Kaliforniya'nın her tarafından anlatıla gelmiştir. Yine 1987 yılında alberta Royal tarafından Kanada'lı Atlı Polis'in, çözüme kavuşturulamamış çocuk kaçırma olaylarıyla Satanizm'in ilişkilendirilmesi gerektiğini iddia ettiği yolunda bir rapor hazırlanmıştır. Aynı zamanda Satanistlerin, bazı mezarlık tecavüzleri ve soygunlardan sorumlu olduklarına da hükmedilmiştir. Yine Satanizm, bazı Heavy Metal gruplarıyla ve 13-19 yaşlar arası intihar ve öldürme olaylarıyla da irtibatlandırılmıştır. Keza, bu yaştaki bazı problemli gençlerin; kendilerini güçsüz veya aileleri, dünya ve Hıristiyan Tanrısı tarafından tamamen terk edilmiş hissettiklerinde açıkça Satanizme yöneldikleri, şeytana sadakatini kanıtlamaları için kendilerini şiddet fiillerini işlemeye teşvik eden gruplara katıldıkları tespit edilmiştir. (Güç, Ahmet, s.111 vd) D) SATANİZMİN ÜLKEMİZDE ORTAYA ÇIKIŞI: Batı dünyasında ve özellikle Amerika'da yayınlanan Satanik kitaplar, dergiler, WEB siteleri ve kişisel ilişkilerle yayılan ve son yıllarda "alternatif bir din" haline getirilmiş olan, kısaca "Şeytan'a tanrı diye tapınmak" anlamına gelen "Satanizm'in Ülkemize 1980'li yıllarda Amerika'lı bir ressam tarafından getirildiği (Samsun Milli Eğitim Müdürlüğü Rehberlik ve Araştırma Merkezi) ileri sürülmektedir. Ancak Satanizm ve Satanistler ülkemizin gündemine 23 Haziran 1998 tarihinde İstanbul Ataköy'de 14 ve 17 yaşındaki iki gencin el ele tutuşup 14. kattan kendilerini aşağı atarak intihar etmeleri üzerine girmiş, 24 Ocak 1999 günü Antalya'da 22 yaşındaki genç bir kızın intihara kalkışması ve 9 Mayıs 1999 tarihinde 15 yaşındaki bir başka genç kızın İstanbul Kızıl toprak'ta üzücü intiharı, ardından 13 Eylül 1999 tarihinde meydana gelen dosyamıza konu öldürme olayı ve sonrasında az sayıda da olsa devam eden intiharlar ile gündemdeki yerini sürdürmüştür. Yargılamaya konu cinayet olayının gerçekleştirilmesinden önce 24-25 Ekim 1998 tarihlerinde bir özel televizyon kanalında bazı satanist ayinleri görüntülenmiş, ayine katılanlardan bir kısmı konuşturulmuş, çoğunlukla parçalanmış ve problemli ailelerin çocukları olan bu gençler ayinlere katılarak huzur aradıklarını söylemişler, müzik eşliğinde yapılan ayinlerde bir kedinin kurban edildiği, kanının bir kapta biriktirilerek üç gün sonra içilir hale geldiğinde içildiği, ayine katılan-bayanların isteyen her erkekle seksüel ilişkiye girmek zorunda olduğu, seçme haklarının dahi bulunmadığı, programa katılan bir başka bayan tarafın açıklanmış, ayin yapılan binanın duvarlarına kedi kanı ile çeşitli yazıların yazıldığı, şekiller ve resimlerin yapıldığı görüntülenmiş, ayin için genellikle izbe yerlerin, eski, tarihi ve terkedilmiş binaların tercih edildiği söylenmiştir. İzmir Emniyet Müdürlüğünce hazırlanarak Internet'te yayınlanan bir raporda ise; Türkiye'deki Satanizmin önce İnternet kanalıyla tanındığı, sonları Satanist bazı Heavy Metal gruptan ve masum arkadaşlık ilişkileri aracılığıyla gençler arasında yayıldığı, Şeytan'a tapanların çoğunluğunun yüksek gelirli ailelerin çocukları olduğu, Satanist grupların Türkiye'de el altından çıkartılan ve fotokopi yoluyla çoğaltılan çeşitli dergilerinin bulunduğu, Satanistlerin genellikle siyah ve kırmızı renk giysileri tercih ettikleri, deri pantolon, abartılı takılar, başlıklı tişörtler, yaz-kız postal ve çizgi giydikleri, çoğunluğunun ters haç taktıkları ve giysilerinde Satanik sembollerin bulunduğu, geceleri metruk yerlerde ve mezarlıklarda toplanıp ayin yaptıkları, kedi kanı içerek ölümsüzlüğe ulaşacaklarını düşündükleri, bazı ayinlerin sonunda toplu seks yaptıkları, 7, 13, 666 sayıları ile ekmek, keçi ve şarabı kutsal saydıkları, bütün dinlere ve kutsal kitaplara karşı saldırgan bir tutum içinde oldukları, belirtilmektedir. E) SANIKLARIN SATANİK EĞİLİMLERİ: Suç tarihinden önce tanışan sanıklar satanist düşünceye mensup olduklarını belirtmişler, ayrıca yapılan aramada elde edilen defterde sanıklardan Zinnur Gülşah'ın çeşitli kaynaklardan yararlanarak çıkardığı Satanizme ilişkin notlar bulunmuş, sanıklardan Ömer'in Satanik ayin öncesinde kestiği kedinin iç organları ve kafasını elinde tutarak çektirdiği bir fotoğraf elde edilmiş, yine tanık Sonat hazırlıktaki beyanında sanıkların Satanist olduklarını belirterek, katıldığı bir ayinden söz etmiş ve Satanizm hakkında yukarıda açıklanan hususları doğrulayan bilgiler vermiştir. Devam ettiği barlar, arkadaş ilişkileri, alışkanlıkları, sanık Ömer'in anlatımı ve üzerinde ters haç şeklinde küpe ve kolye taşıdığı dikkate alındığında, maktulenin de aynı eğilimde olduğu anlaşılmaktadır. Sanıkların kısaca; "kötülüğe gerçekten inananların kötülük görmeyeceği ve efendilerinin şeytan olduğu" yolundaki inançları gereği şeytana taptıkları, Şeytan'ın kediyi çok sevmesi nedeniyle onun için kedi kurban edilen ayinler düzenledikleri, kedi kanının kendi kanlarına karışmasının insana şeytani güç verdiği, insanın bu nedenle her türlü zorluk ve şanssızlığı yendiği yolundaki düşünce ve inançları nedeniyle ayinlerde kurban edilen kedinin kanını içip, etini pişirip yedikleri, ayin sırasında şeytana övgüde bulunup kendilerini kutsamasını istedikleri, Satanistlerin simgelerinden olan ters haç şeklinde kolye taktıkları, siyah renkli giysiler giyindikleri, suç tarihinden bir gün önce de yeni bir Satanik yapılanmayı başlatmak amacıyla görüşme yaptıkları, bu suretle Satanik inanca mensup oldukları anlaşılmaktadır. F) SANIKLARIN OLAYA İLİŞKİN ANLATIMLARI; Sanık Zinnur Gülşah'ın; "Engin, bugün 13. gün uğursuz bir gündür, ayrıca bugün deprem oldu, biz de bunu şeytana kurban olarak vermek istiyoruz, gece 24.00'ten sonra onu öldüreceğiz dedi." (20.9.1999 günlü kolluk), "Ömer, ayın 13'ü olması nedeniyle kızın ırzına geçip şeytana kurban edecekti, bunu saat 24.00 sıralarında yapacaktı." (24.9.1999 günlü C.Savcılığı), "Satanizm adına kurbana mani olamadım" (24.9.1999 günlü Sulh Ceza Hakimliğindeki sorgusu), "Sanık Engin Şeytan'dan emir aldığını, maktuleyi bu nedenle öldüreceğini söyledi" (26.1.2000 günlü duruşma) Sanık Engin'in; "Sanık Ömer; ben bu kıza tecavüz edeceğim, öldüreceğim, satanizmde olduğu gibi güç kazanmak için onu şeytana kurban edeceğim dedi" (20.9.1999 günlü kolluk),"...bu arada bana şeytandan mesaj geldi. Bir senedir kendisinden mesaj alıyorum, kulağıma sesler geliyor, ne derse onu yapmak zorundayım, konuşmalarında bendeki canın kendisine ait olduğunu söylüyordu. Benim elçim olacaksın diyordu. Aramızdaki anlaşmaya göre ben de bunu kabul ettim. Bunalıma giriyordum. Benim ruhum devamlı şeytanda idi, iyi tahsil yapmam, iki dil bilmeme rağmen hayatta yaşamanın anlamsız olduğunu düşünüyordum. Şeytan bana senin sınavların var, bunları başarırsan senin canını alırım demişti. Mesajları genellikle geceleri alıyordum, sanıklar daha önce benim şeytandan mesajlar aldığımı biliyorlardı... sanıklar da satanistti.... Şeytandan mesaj aldım... öldürdük" (19.12.1999 günlü duruşma) Sanık Ömer'in; "Gülşah bana biz satanistiz, belli başlı insanlar var, örgüt kuracağız bize katıl, belli başlı insanların canlarının alınması lazım... Bize şeytandan mesaj geliyor dedi. Bunu Engin'de doğruladı... devamla belli başla günlerimiz, o günlerde ayinlerimiz törenlerimiz olacak sen de bizimle ol dediler... Olay günü olay yerine hazırlanıp gittik, 19.00 sıralarında Gülşah dizleri üzerinde ileri geri sallanıp kendi kendine konuşuyordu. Engin'e sordum, mesajlar aldıklarını, bugün ayın 13'ü olup uğursuz olduğunu, ayrıca o gün deprem olduğunu, 24.00'te Şehriban'ı şeytana kurban edeceklerini söyledi" diyerek o gece bu amaçla maktuleyi kurban ettiklerini* kendisinin daha önce kedi parçalayıp resim çektirdiğini, etini pişirip yediğini, (20.9.1999 günlü kolluk) "Black Metal müzik Satanizmle ilgilidir. Satanizmi öğrenmeye çalıştım... Ben de şeytanla ilgili düşüncelerimden dolayı Şehriban'ın ağzını burnunu kapattım, öldürdük" (24.9.1999 günlü C.Savcılığı) ve aynı günlü Sulh Hakimliğinde aynı doğrultudaki sorgu beyanları ile "Engin, bize Şeytandan mesaj geldi, öldürmem gerekiyor dedi.... ben de öldürme fiiline katıldım" (9.12.1999 günlü duruşma) biçimindeki anlatımları ile sanıkların öldürme eylemini şeytandan aldıklarını söyledikleri mesaj ve Satanik inancılarının etkisi ile "şeytana kurban verme" saiki ile gerçekleştirdikleri anlaşılmış, dosyadaki bir kısım fotoğraflarda gözüken giysiler ve ellerinde kesilmiş kedi organları bulunduğu halde çektirilen resimlerin bu inançlarına dair kanıt oluşturduğu kabul edilmiştir. G-) SANIKLARIN ÖLDÜRME EYLEMLERİNİN NİTELİĞİ: aa-) Canavarca Bir His Şevki ile Adam Öldürme Kavramı; Türk Ceza Yasasının 450. maddesinin 3. bendi adam öldürme fiilinin, "Canavarca bir his şevki ile...." gerçekleştirilmesini bu suçun nitelikli biçimi olarak düzenlemiştir. Canavar kelimesi kurt, domuz gibi cana kıyıcı yabani ve yırtıcı hayvanlar için kullanıldığından, bentte suç faili insan için belirtilen ve Yasada tanımlanmayan "canavarca" sözcüğünün daha çok mecazi anlam ifade ettiği kabul edilmelidir. Şurası da belirtilmelidir ki, eylemin canavarca his şevki ile işlenmesi başka şey, işleniş tarzının canavarca olması başka şeydir. Majno'ya göre; "Bu cürüm şekli, insanın hayvanlığını, vahşiyane hissini ve kan dökme istidadım" göstermeklerdir. (Ceza Kanunu Şerhi, Ankara-1980, Cilt 3, s.231) Kaynak Yasanın gerekçesinde ise, insanı ürküten yabanıl kötü yürekliliğin, kazanç hırsıyla değil, daha çok kan şehvetiyle suç işleyenlerde olduğu belirtilmiştir. (Sami Selçuk, Karşılaştırmalı Hukuk Açısından Canavarca His Şevkiyle Adam Öldürme, Yargıtay Dergisi, Ekim-1988, s.468) TCY'mız bu suçta "hareketi değil, "his/duygu" itibariyle içtepiyi/güdüyü ağırlaştırıcı neden olarak benimsemiştir. Öte yandan, 450. maddenin 3. bendinde, "işkence ve taziple" adam öldürme suçu da ağırlaştırıcı bir neden olarak kabul edilip, ikinci bağımsız bir suç şekli olarak ayrıca düzenlenmiştir. Ancak yasa koyucu "canavarca hisle" öldürmede içtepiyi/güdüyü, işkence ve tazipte ise hareketi esas almıştır. Öldürme eyleminin bu biçiminde, faildeki ahlaki kötülüğün yoğunluğu ve insanlara özgü duygulardan yoksunluk cezanın ağırlaştırılmasını sonuçlamaktadır. (Dönmezer-Erman, Kişilere ve Mala Karşı Cürümler, 16. bası, s.51) Failin adam öldürme eylemi ile onu bu eyleme iten neden arasındaki ölçüsüzlük-oransızlık, eylemin canavarca işlendiğini ortaya koyan en nesnel ölçüttür. (Manzini'ye atfen Sami Selçuk, agm. s.469) Başka deyişle, "canavarca his" ile öldürmeyi, öldürme amacından daha ileri giden vahşiyane hareketler olarak anlamalıdır. (Dönmezer-Erman, age, s.51) Çeşitli yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere, sırf öldürmüş olmak için öldürmek, ölenin acı çekmesinden zevk duymak için öldürmek, silahı denemek maksadıyla öldürmek gibi haller sadist bir duygu ve düşüncenin eyleme egemen olması bakımından "canavarca his ile" öldürmeye örnek oluştururlar. Benzer biçimde belli toplumsal sınıflara ya da farklı inanç veya mezhep gruplarına duyduğu hınç nedeniyle öldürme, canavarca his şevki ile öldürme suçunu oluşturur. bb) "Canavarca Bir His"in Tanımı; Yasada "canavarca bir his şevki"in tanımı yapılmamış ise de; yukarıdaki açıklamalar ışığında; 1- Bu sözcüklerin psikolojik bir olgu olduğu, 2- Bu olgunun her türlü bulgu ve kanıtla belirlenebileceği, bu bağlamda özellikle failin davranışları, fiili işlemeye iten nedenlerle sonuç arasındaki oransızlığın ölçüt oluşturabileceği, ancak hiçbir neden olmamasının her zaman bu içgüdünün kanıtı olamayacağı, 3- Yasanın; kullanılan aracı değil, içgüdüyü ağırlaştırıcı neden olarak benimsemiş olduğu, kullanılan aracın kanıt olması mümkün ise de bunun zorunlu olmadığı, 4- "Canavarca his şevki"nin toplumun ortak bilincinin, duygusunun ve vicdanının hiçbir zaman onaylamayacağı, alçakça bir güdü/içtepi olacağının gözden uzak tutulmaması gerekeceği ve kaynak yasayla uyumlu olduğu kabul edilen yeni İtalyan Ceza Yasasının yararsızlık, değersizlik, gereksizlik güdüleriyle çakıştığına ilişkin görüşler doğrultusunda eylemin ağırlığı ile eyleme iten neden arasındaki oransızlık, failin tehlikeliliği ve kötülüğünü sergileyen ölçütlerle ortaya konulması gerekeceği, Sonuç olarak; toplum bilinci ve ahlakının geniş tepkisini çeken, amacı itibarı ile tehlikeli ve vahşi kötülük eğilimini sergileyen psikolojik bir güdüyü ifade eden kavram olarak algılanması gerektiği sonucuna varılmalıdır. (Sami Selçuk, agm, s.481) H-) SANIKLARIN EYLEMİ; "Canavarca his şevki" kavramı bu şekilde tanımlandığında, günümüzde insan hayatını her şeyin üzerinde tutan evrensel ve toplumsal anlayışa ve ahlaka karşı çıkan, bu yönüyle iğrençliği ve ilkelliği belli, tehlikeliliği ise vahamet düzeyinde olan "insanı kurban etmek" gibi bir düşüncenin ister bir dini inanış, felsefi bir düşünce ya da fikir akımından kaynaklansın isterse olaydaki gibi şeytani bir amaçla işlenmiş bulunsun, toplumsal acıdan ne denli tehlikeli ve vahşi olduğu açıktır. Bu itibarla, sanıkların Satanist inançları çerçevesinde maktuleyi "Şeytan'a kurban etmek" amacı ile öldürmeleri eylemi TCY'nın 450. maddesinin 3. bendindeki "canavarca bir his şevki ile" adam öldürme cürmünü oluşturduğundan, sanıkların niteliksiz adam öldürme suçundan cezalandırılmalarına ilişkin Yerel Mahkeme direnme hükmü isabetsiz olup, bozulmasına karar verilmelidir. 2-) NA'ŞI TAHKİR SUÇU YÖNÜNDEN; Sanıklardan Zinnur Gülşah, kolluk ve C.Savcılığındaki ifadeleri ile Sulh Hakimliğindeki sorgusu sırasında, öldürme olayından sonra sanık Ömer'in, maktulenin gömleğini yukarı, pantolonu ve külotunu da aşağı sıyırarak ırzına geçtiğini, daha sonra diğer sanık Engin'in de denemesine karşın ereksiyon olmaması nedeniyle başaramadığını belirtmiş, sanık Engin koltuktaki anlatımında bu doğrultuda ifade vermiş, sanık Ömer ise, Şehriban'ın rızası ile ilişkide bulunduğunu, sonra hep birlikte oturup sohbet ettiklerini, öldürme olayının daha sonra gerçekleştiğini savunmuştur. Aldırılan ekspertiz raporunda, maktulenin külotundaki meni lekesinin sanık Ömer'e ait olduğu belirtilmiştir. Olay yeri görgü tespit tutanakları, ölü muayene ve otopsi tutanakları ile dosyadaki fotoğraflara göre, ceset bulunduğunda, pantolonun ve külotunun diz bölgesine, gömleğinin ise göğüslerinin üzerine kadar sıyrıldığı, cinsel ilişkinin izlerinin belirlendiği anlaşılmaktadır. Bu maddi bulguları doğrulayan sanıkların kısmi ikrar ve anlatımları dikkate alındığında, eylemleri nedeniyle TCY'nın 178/1. maddesinde belirtilen naşı tahkir suçundan cezalandırılmaları yerine, beraatlerine karar verilmesi isabetsiz olup, direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. 3-1 YASAL KISITLILIK ALTINDA BULUNDURULMA SÜRESİ YÖNÜNDEN: Öte yandan, somut olayda Yerel Mahkeme kasten adam öldürmek suçu nedeniyle sanıkları TCY'nın 448, ve 59. maddeleri uyarınca 25*er yıl ağır hapis cezasıyla hükümlendirmiş, ayrıca TCY'nın 33. maddesi uyarınca "ceza müddeti zarfında yasal kısıtlılık altında bulundurulmalarına" karar vermiştir. Ceza Yasamızın 33. maddesinin 1. fıkrasında; "Beş seneden ziyade ağır hapis cezasına mahkum olanlar ceza müddetleri zarfında mahcuriyeti kanuniye halinde bulundurulur ve emvalinin idaresinde mahcurlar hakkındaki Kanunu Medeni ahkamı tatbik olunur." denilmiştir. 4.12.1929 gün ve 33-18 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında ise, hükümlülüğün sonucu olması nedeniyle, ilamda ayrıca açıklanmasa ve hükmedilmese dahi bu durumdaki hükümlülere her halde Kanunu Medeni hükümlerine göre bir vasi tayin edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Halen yürürlükten kalkmış bulunan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin hükümlüler hakkındaki kısıtlılık halinin sona ermesini düzenleyen 415. maddesi ise; "Hürriyeti salip bir cezaya mahkum olan kimse üzerindeki vesayet hapsin hitamıyla nihayet bulur. Muvakkaten veya bir şart ile serbest bırakılmış olan mahpus vesayet altında kalır." hükmünü taşımaktaydı. Ancak 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun hükümlüler hakkındaki vesayetin sona ermesini düzenleyen 471. maddesi ile; "Özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkumiyet sebebiyle kısıtlı bulunan kişi üzerindeki vesayet, hapis halinin sona ermesiyle kendiliğinden ortadan kalkar." biçiminde yeni bir düzenleme getirilmiştir. Madde gerekçesinde de;".... yeni düzenlemede, özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkumiyet sebebine dayanan kısıtlılık halinin, kişinin hapis halinin sona ermesiyle yani cezasını çekmek veya şartlı salıverilme yoluyla cezaevinden çıkmasıyla birlikte kendiliğinden kalkacağı öngörülmüştür. Yürürlükteki 415. maddenin yeni düzenlemeye alınmayan ikinci cümlesi geçici veya şartlı olarak salıverilmenin vesayet halini ortadan kaldırmayacağını öngörmektedir. Bu hüküm iki açıdan isabetli değildir. Öncelikle, bir kişinin şartla olsa bile salıverilmesine rağmen, kısıtlılık halinin devam ettiğini ve dolayısıyla fiil ehliyetinin tam olmadığını kabul etmek bir çelişkidir. Kişi salı-verildiği yani özgür kılındığı halde, vesayet halinin devam ettiğini kabul etmek özgürlüğü bir başka açıdan kısıtlamaktır. Kişi salıverildiği halde vesayet halinin hala devam ettiği kabul edilecek olursa, bundan haberdar olmayan iyiniyetli üçüncü kişiler bu hüküm dolayısıyla mağdur olabileceklerdir. Şartla salıverilmelerine rağmen, bunu gizleyerek iyiniyetli üçüncü kişilerle hukuki işlem yapan kişinin, bu işlemi kendi yararına görmediği durumda "kısıtlılık halinin devam ettiği" iddiasıyla hukuki işlemin ehliyetsizlik nedeniyle iptalini istemesi haksız sonuçlar doğurabilecektir." denilmektedir. Görüleceği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun hükümlüler hakkındaki vesayet halinin sona ermesini düzenleyen 471. maddesi ile getirilen ve TCY.nın 33. maddesinin bu-doğrultuda yeniden yorumlanmasını gerektiren bu yeni yasal düzenleme karşısında, hapis halini aşacak ve şartla salıverilen kişi yönünden deneme süresini de kapsayacak biçimde yasal kısıtlılık altında bulundurma kararı verilemez. Bu itibarla, TCY'nın 33. maddesi uyarınca sanıkların, "hapis halleri sona erinceye kadar yasal kısıtlılık altında bulundurulmaları" yerine "ceza müddeti zarfında yasal kısıtlılık altında bulundurulmalarına" karar verilmesi isabetsiz olup, Yerel Mahkeme direnme hükmünün bu yönden de bozulmasına karar verilmelidir. Sonuç: Açıklanan nedenlerle, Yerel Mahkeme direnme hükmünün açıklanan üç ayrı nedenden dolayı (BOZULMASINA), dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına gönderilmesine, 17.12.2002 günü tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak oybirliği ile karar verildi.
  21. Antropometri : İnsan vücudunun boyutları ile ilgilenen özel bir bilim dalıdır. Yunanca anthropo (insan) ve metrikos (ölçme) sözcüklerinden türetilmiştir. Antropometri bilimi, bireyler veya gruplar arasında, anatomi, coğrafi bölge ve meslek grupları gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanan farklılıkları ve benzerlikleri saptayarak daha geniş bir insan kitlesine uygun tasarımlar yapma imkânı sağlar. Bu tasarımlar için belirlediği vücut ölçüleri arasında, vücut hareketsiz ve belirli bir standart pozisyondayken alınan yapısal vücut ölçüleri ve vücut hareket halindeyken alınan fonksiyonel vücut ölçüleri bulunur. (= > Daha çok bilgi) Fotoğrafçılığın icadından sonraki ilk on yılda, polis güçleri şüpheli ve hükümlülerin görüntü koleksiyonlarını “haydut galerileri” adı altında toplamaya başladı. Bu galeriler, kariyerine 1879'da Paris'teki polis merkezinde katip olarak başlayan Alphonse Bertillon'un işin içine girinceye kadar, herhangi bir sistematik şekilde organize edilmedi. Şüpheli suçluların özelliklerini kaydetmek ve bunları yararlı bir şekilde düzenlemek için bir tür düzenli sistem yaratmaya çalışan Bertillon, Bertillon sistemi olarak adlandırılan bir antropometri sistemi geliştirdi. Beş temel ölçüm kaydedildi: başın uzunluğu, başın genişliği, orta parmağın uzunluğu, sol ayağın uzunluğu ve “kübitenin” uzunluğu veya dirsekten orta parmağın sonuna kadar olan uzunluk. Bu ölçümler daha sonra, bir kişinin kendi özellik kombinasyonuna dayanarak bir kaydının alınmasına izin veren karmaşık bir dosyalama sisteminde organize edildi. Bertillon, cinayet sahnelerini adli doğrulukla ve diğer araştırmacı inovasyonlarla fotoğraflamak için özel bir yukarıdan aşağıya tripod (Fotoğraf makinesinin veyahut kameranın bir dengeye alarak sabitlemeye sağlayan 3 ayaktan oluşan alet) tasarladı. Bununla birlikte, en dayanıklı buluşu, ikonik “kupa vuruşu” idi - bir profille eşleştirilmiş bir ön portre. Alphonse Bertillon Paris’teki polis merkezinin avlusunda bir şüpheli fotoğrafını çekimi Antropometrik ölçümlerin elde edildiği oda. Bir cinayet kurbanını fotoğraflamak için oluşturulmuş özel bir tripod düzenlemesi Bertillon, bir şüphelinin ayağını ölçmekte. İris tabakasının altı tonunun ölçülmesi. Dirsekten orta parmağın ucuna kadar arşın veya uzunluğun ölçülmesi. Kulağın karşılaştırmalı formları. Burnun karşılaştırmalı formları Yüzün karşılaştırmalı formları
  22. Yapay zekalı cihaza varolma, öğrenme, kendini geliştirme, temsilen hukuki işlem yapabilme gibi yeni haklar tanınmalıdır. Ancak unutulmamalıdır ki: yapay zekalı cihaz, algoritmik olarak insan ile eşdeğer olsa dahi, doğal/ biyolojik olarak insana eşdeğer değildir. Yapay zekanın yaratıcısı insandır. Dolayısıyla yapay zekanın temel yapıtaşı olan algoritma ve kodların oluşturulması sırasında benimsenecek en önemli amaç “insanlığa hizmet etmek” olmalıdır. Bu da yapay zekalı cihazlara tanınacak hukuki süjeyi, Roma hukukundaki “köle” ya da “aile ferdi”ne benzetmektedir. Zira insan, kendisine ait yapay zekalı cihaz üzerinde ona zarar vermemek kaydıyla dilediği gibi hukuki tasarrufta bulunabilmelidir. Yapay zekalı cihazın insan ile eşdeğer tutulması halinde ise insanın kendi yarattığı yapay zeka üzerindeki hakimiyeti meşru olmaktan çıkacaktır. Av. Arda ALTINOK Bu Makale, İstanbul Barosu Dergisi, 2019/3 Sayısında yayınlanmıştır. 1. Giriş ve Tanım Chatbot, konuşma/yazışma temeline dayalı, çoğunlukla yapay zeka ve makine öğrenmesine sahip arayüz veya micro-uygulamalardır. Başka bir tanımlama yapmak gerekirse chatbotlar, kendisi ile konuşan/yazışan kişiden gelen verileri yazılımındaki algoritma/kod vasıtasıyla işleyen, işlediği veriden karşı veri üreten ve günün sonunda konuşan/ yazan kişiye bu karşı veriyi “cevap” olarak sunabilen yazılımlardır. 15 U.S. Code md. 7006- Definitions’ta “electronic agent” tanımlanmıştır. [ (3)Electronic agent: “The term “electronic agent” means a computer program or an electronic or other automated means used independently to initiate an action or respond to electronic records or performances in whole or in part without review or action by an individual at the time of the action or response.” ] Elektronik Temsilci tanımlamasına baktığımızda aslında bunun bir chatbot tanımı olduğu görülmektedir. Tanıma göre, “elektronic agent, kendi başına bir fiili başlatan veya elektronik kayıtlara veya edimlere cevap vermede kısmen veya tamamen bir insanın gözetimi veya katkısı olmaksızın kullanılan bilgisayar programı veya elektronik ya da başka otomatikleştirilmiş araçlardır.” [ Armağan Ebru Bozkurt Yüksel, Robot Hukuku, TAAD, Y.7, Sa.29, Ocak, 2017, s.87, d.n.8. ] Chatbotlar; web sitesi, SMS, Facebook Messenger, Skype ve Slack gibi uygulama arayüzleri üzerinde çalışmaktadır. Facebook’un chatbot hizmeti verenlere Messenger altyapısını kullandırması üzerine Messenger üzerinden çalışan chatbotlar üretilmiş, chatbotlar yaygınlaşmıştır. [ Örn. https://chatfuel.com/bot/hukukkusunet Hukuk Kuşu chatbotu. (Hukuk Kuşu, tam anlamıyla chatbot değilse de zamanla gelişeceği düşünülmektedir) veya https://growthbot.org/ GrowthBot chatbotu ya da Türkiye İş Bankası’na ait www.isbank.com.tr web sitesinde sağ alt köşede bulunan chatbot. ] Aslında chatbotların tarihi Alan Turing’e kadar uzanmaktadır. Turing Testi bilindiği üzere bir gönüllü sorgulayıcının, biri yapay zekalı makine biri de insan olmak üzere 2 farklı yazışma gerçekleştirmesi akabinde hangisinin insan hangisinin makine olduğunun tahmin edilmesidir. Şayet gönüllü sorgulayıcı, 2 farklı yazışmadan hangisinin insan olduğunu tutarlı bir şekilde tespit edemezse, yapay zekalı cihaz Turing Testi’ni geçmiş olur.[ http://www.aljazeera.com.tr/haber/yapay-zeka-turing-testini-gecti (Erişim: 10/01/2019) ] Chatbotların yapay zeka ve makine öğrenmesine sahip olması sebebiyle gün geçtikçe insana daha fazla benzeyeceği, kullanıcıların/müşterilerin chatbot ile insanı ayırt edemeyeceği aşikardır. Günümüzde chatbotların özellikle müşteri ilişkileri yönetiminde (CRM) yoğunlukla kullanıldığı görülmektedir. E-ticaret sektöründe sipariş takibi, satışa arz edilen ürünlere ilişkin tüketici soruları, satış sonrası destek hizmetleri, kargo takibi, sipariş iptali ve benzeri tüketici sorularına chatbot vasıtasıyla yanıt verilmektedir. Böylece şirketler, müşteri ilişkileri departmanı için yaptıkları personel giderlerinden tasarruf edebilecek, müşteri ilişkilerinde sıklıkla kullanılan call-center ve e-posta trafiği minimalize edebilecektir. Yine GSM şirketleri, müşteri hizmetleri hatlarında chatbotlar kullanmaktadır. Bunun dışında chatbotlar, pazarlama faaliyetlerinde de sıklıkla kullanılabilmektedir. Pazarlama açısından bakıldığında, yukarıda belirttiğimiz üzere yapay zekaya sahip chatbotlar tüketiciye “insansı” gelecek hatta belki de tüketici chatbotla yazışmasına/konuşmasına rağmen onu gerçek bir insan zannedecektir. Normal şartlarda 200-250 müşteri temsilcisi ile -potansiyel- müşterisine ulaşan bir marka, chatbot vasıtasıyla belki de eşzamanlı olarak tüm –potansiyel- müşterileri ile iletişim kurabilecektir. Böylece şüphesiz ki müşteriler, satıcı/sağlayıcıyı kendilerine karşı daha samimi ve yakın hissedecektir. Bunun satışlara yansıması ise yadsınamaz bir gerçektir. [ https://www.hepsipay.com/blog/musteri-hizmetlerinde-chatbot/ (Erişim: 10/01/2019) ] Bununla birlikte bazı hizmetler direkt olarak chatbot vasıtasıyla da verilebilmektedir.[ Kahve falı uygulamaları, DoNotPay isimli avukat chatbot (http://www.bbc.com/turkce/ haberler-dunya-39218045 ), Hukuk Deposu chatbotu vs. ] İşte özellikle hizmetin direkt olarak chatbot vasıtasıyla verildiği durumlarda, chatbotun sorulan soruları anlama, sorulara anlamlı cevap verebilme, kullandığı dile yetkinlik, imla ve yazım kurallarına uygunluk ve kibarlık gibi noktalar önem arz etmektedir.[ http://ahi.av.tr/e-ticaret-sitelerinde-chatbotlarin-hukuki-durumu/ (Erişim: 10/01/2019) ] Zira burada tüketici hizmeti chatbottan alacağını çoğu kez bilmesine rağmen hizmet sunan teşebbüs ile chatbotu birbirine özdeşleştirmektedir. Dolayısıyla ortaya “itibar” sorunu çıkmaktadır. Chatbot ne kadar insansı olursa olsun, insanda bulunması gereken ve tüketici nezdinde olumlu etki yaratan davranışların chatbotta da olması gerekmektedir. Chatbotun bir başka avantajı ise otomatik olarak veri toplamaya imkan sağlamasıdır. Bu da şüphesiz ki satıcının/ sağlayıcının elindeki büyük veriyi (big data) genişletecektir. Zira “insan”dan teşekkül bir müşteri hizmetleri ekibinin müşteriler ile görüşmesi sırasında edindikleri verileri işleme süreci ile bir chatbotun görüşme sırasında edindiği verileri işleme süreci birbirinden oldukça farklıdır. Her şeyden önce chatbot, veriyi otomatik ve hatasız olarak işleme kabiliyetini haizdir. İnsandan teşekkül müşteri hizmetleri ekibi ise veriyi ya konuşma/yazışma sırasında işleyecek ya da konuşma/yazışma kayıtları üzerinden “sonradan” bir veri işleme süreci gerçekleştirilecektir. Kaldı ki chatbotların sahip olduğu yapay zekanın gelişebilmesi için chatbotun yeni ve farklı verilerle beslenmesi gerekmektedir. [ https://heyturkish.com/chatbotlar-e-ticaretin-gelismesine-nasil-yardimci-oluyor/ (Erişim: 10/01/2019) ] Yapay zekalı asistanlar ise “kişiye özel chatbot” olarak tanımlanabilmektedir. Apple’ın Siri’si, Microsoft’un Cortana’sı, Google’ın Google Assistant’ı, Facebook’un M’i, Amazon’un Alexa’sı, ve Alibaba’nın FashionAI’ı yapay zekalı asistanlara örnek olarak gösterilebilir. Bu asistanlar, kullanıcısına özel birer chatbot olup, kullanıcısına hemen her konuda yardımcı olmaktadır. [ Örneğin Alibaba’nın FashionAI’ı, kullanıcının giydiği bir kıyafetle kombin yaratacak çeşitli kıyafetler önermektedir. Yapay zeka algoritması sayesinde FashionAI, kullanıcının zevklerini ve tercihlerini anımsayıp, öğrenebilmekte ve kullanıcıya zevkleri doğrultusunda yeni kıyafetler önerebilmektedir. ] Ülkemizde de İş Bankası’nın henüz piyasaya sunulmamış finans asistanı üzerinde çalışmaları bulunmaktadır.[ https://www.dijifi.org/2017/10/turkiye-is-bankasndan-yapay-zeka-odakl.html (Erişim: 10/01/2019) ] 2. Olası Hukuki İhtilaflar Chatbotun karşısındaki kullanıcıyı hatalı yönlendirmesi sonucu kullanıcının zarara uğraması, chatbotun kontrol dışı davranışlar sergileyerek markanın itibarını zedelemesi, chatbotun kötü niyetli kişiler tarafından hacklenmesi chatbotlar bakımından uygulamada yaşanabilecek en önemli ihtilafların başında gelmektedir. Örneğin tüketici satış sonrası destek kapsamında satıcının chatbotuna “ürünümün garanti süresi ne kadar?”, “ürünüm arızalandı, yetkili servis noktaları nerede?” şeklinde sorular yöneltebilecektir. Bu sorulara karşı chatbotun vereceği olumsuz bir yanıt, satıcıyı tüketici hukuku anlamında zarara uğratabilecektir. Veya ürün kurulumu sırasında chatbot ile görüşme yapan tüketicinin chatbot tarafından yanlış yönlendirilmesi tüketicinin ürünü hatalı kurmasına sebep olabilecektir. Bu gibi durumlarda chatbot sahibi satıcı/sağlayıcı ile tüketici arasında hukuki bir ihtilaf olacağı kaçınılmaz olmakla birlikte, diğer taraftan chatbot sahibi satıcı/sağlayıcı ile chatbot üreticisi ve yazılımcısı arasında da hukuki ihtilaf doğması kuvvetle muhtemeldir. Bununla birlikte chatbota karşı suç teşkil eden bir eylem gerçekleştirilmesi de mümkündür. Sözgelimi chatbota hukuka aykırı erişim gerçekleştirilebilir, chatbot araç olarak kullanılarak üçüncü kişilere hakaret, tehdit ve sair eylemlerde bulunulabilir. Yapay zekalı asistanların daha kişiye özel olması sebebiyle kişisel bilgi yönetimi, hayat düzenleyici, iş ve takvim akışı ve organizasyonu, finansal yönetim gibi süreçlerde rol almaktadır. [ Etem Deniz/Elton Hoxha, Akıllı Kişisel Asistan (AKA), s 3 v.d. Çevrimiçi: https://www. cmpe.boun.edu.tr/~deniz/publications/ab09.pdf (Erişim: 10/01/2019) ] Yapay zekalı asistanların kullanıcısıyla daha sıkı ilişkide olması sebebiyle kullanıcısına ait biyolojik veriler dahil birçok kişisel veriyi barındırması; yapay zekalı asistanı kişisel verilerin gizliliği noktasında tehlikeli kılmaktadır. Her şeyden önce yapay zeka algoritmasının gelişerek makine öğrenmesinin sağlanabilmesi için yapay zekalı cihaza veri girişi yapılması gerekmektedir. Dolayısıyla yapay zekalı cihazın kendisini geliştirebilmesi için kendisine sunulan verileri depolaması gerekmektedir. Ancak veri ihlalinin ve hukuka aykırı veri işlenmesinin önüne geçebilmek adına yapay zekalı asistan üreticileri tarafından bir takım teknik tedbirler alınabilmektedir. [ Örneğin Apple tarafından IOS10 güncellemesi ile birlikte Siri’lerin topladıkları veriler bakımından Differential Privacy adında teknik bir yöntem kullanılmaktadır. Differential Privacy, Apple henüz kullanıcı verisine ulaşmadan/veriyi analiz etmeden önce kullanıcının verisine rastgele veriler ekliyor ve bu sayede Apple hiçbir zaman kullanıcının gerçek verisine erişemiyor. Başka bir ifadeyle Differential Privacy ile kullanıcı verisi Apple sunucularına gitmeden önce otomatik olarak anonim hale getiriliyor. Differential Privacy politikası için bkz. https://images.apple.com/privacy/docs/Differential_Privacy_ Overview.pdf (Erişim: 10/01/2019) ] 3. Hukuki ve Cezai Sorumluluk Hukuki sorumluluk günümüz düzenlemeleri çerçevesinde “kusursuz sorumluluk” ilkelerine dayandırılabilmektedir. Yine yapay zekalı cihaz üreticisi ve yazılımcısına da kusur sorumluluğu çerçevesinde sorumluluk yükletilebilmektedir. Ancak kusursuz sorumlulukta bilindiği üzere kurtuluş beyyinesi bulunmaktadır. Bunun chatbot, yapay zekalı asistan ve benzeri yapay zeka ürünlerinde de uygulanması, farklı kurtuluş beyyinelerinin düzenlenmesi gerekmektedir. Bu noktada uluslar arası genel geçer nitelikte “yapay zeka üretim ve bakım standartları”nın oluşturulması kusursuz sorumluluk esaslarını belirlemede kolaylaştırıcı bir etken olacaktır. Örneğin, chatbotun hakaret etmesi ya da tüketicileri yanlış yönlendirmesi sonucu üçüncü kişilerin/tüketicilerin uğradığı maddi ve manevi zararlar bakımından sorumluluk, kusursuz sorumluluk/tehlike sorumluluğu temeline dayandırılabilecektir. [ Her ne kadar Roma’da klasik dönem hukukunda “kusursuz/beklenmeyen halden sorumluluk (custodia)” benimsenmişse de ilerleyen zamanlarda Iustinianus hukukunda sorumluluk tümüyle kusur üzerine konumlandırılmıştır. Ancak 19. yy’da Sanayi Devrimi doğrultusunda gelişen endüstrileşme sonucu “tehlike sorumluluğu” yani kusursuz sorumluluk arayışına geri dönülmüştür. Çalışmamız açısından 1861 tarihli Münih İstinaf Mahkemesi’nin lokomotifler hakkında vermiş olduğu karar kayda değerdir. İstinaf Mahkemesi’ne göre lokomotif işletilmesi kusurlu bir davranıştır. Ancak endüstrileşme ve teknolojinin gelişimi “lokomotif kullanımı”nı zorunlu kıldığından artık hukuk düzeni bu kullanımı “kusurlu” kabul etmek yerine “kusursuz sorumluluk” hükümleri ihdas etmiştir.(bkz. Bülent Tahiroğlu, Kusursuz Sorumluluk ve Modern Hukuklara Etkisi, s. 166 v.d. Çevrimiçi: http://dergipark.gov.tr/download/issue-file/376 (Erişim: 10/01/2019) Esasen yapay zeka evrimini, 19. yy Sanayi Devrimi’ne benzetebiliriz. Münih İstinaf Mahkemesi gözünden bakarak “yapay zeka kullanımı kusurlu bir davranıştır” demek yerine, “yapay zeka kullanımının gereklilik olduğu ve fakat teknik yapısı itibariyle tehlike arz edebileceği” tespit edilerek yapay zeka kullanımına özgü tehlike veya yeni bir isimle kusursuz sorumluluk düzenlemelerinin ihdas edilmesi gerekmektedir. ] Yine chatbot üreticisi ve yazılımcısı da kusur sorumluluğu ilkesi kapsamında sorumlu tutulabilecektir. Yapay zekalı asistanlar bakımından ise veri ihlali söz konusu olabilecek ya da asiste edilen kişiye yönelik haksız fiiller vuku bulabilecektir. Yapay zekaya kişi ile eşdeğer nitelikte bir hukuki süje tanınmadıkça kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanması tazminat hukuku açısından yeterli olacaktır. Diğer taraftan ise sözleşmesel sorumluluk işletilecektir. Şayet yapay zekaya kişi ile eşdeğer nitelikte bir hukuki süje tanınır ve bu doğrultuda yapay zekaya hak ve fiil ehliyeti bahşedilirse, artık yapay zekanın kusura dayalı sorumluluğu söz konusu olacaktır. Yapay zekanın evrimi sürecinde etik ve hukuk otoritelerinin nasıl bir yaklaşım sergileyeceğine göre sorumluluk esasları(kusur sorumluluğu mu kusursuz sorumluluk mu) değişkenlik gösterecektir. Bunu şu aşamada öngörmemiz mümkün olmadığından, kesin hukuki çözümler öngörmek yerine, güncel gelişmelere paralel güncel hukuki çözümler önermenin daha yerinde olacağını düşünüyoruz. Cezai sorumluluk açısından ise kanımızca burada chatbot ve yapay zekalı asistanın yapay zeka seviyesi önem arz etmektedir. Zira bir chatbot ya da yapay zekalı asistan sadece sınırlı algoritmalarla kodlanmış, sınırlı sorulara sınırlı seçenekler arasından yanıt verebileceği ya da diyalog kurabileceği gibi, makine öğrenmesine sahip de olabilecektir. İkinci durumda chatbot ya da yapay zekalı asistan kendi algoritmasını öğrenen, kendi kodunu yazarak geliştirebilen, yeni sorular sorabilen ve yeni cevaplar verebilen bir yapay zekaya sahip olacağından kanımızca cezai sorumluluk açısından yeni düzenlemeler yapılması zorunlu olacaktır. Ancak hukuki sorumluluk noktasında belirttiğimiz üzere, yapay zekanın evrimi tamamlanmadıkça kesin hukuki çözümler öngörmek mümkün değildir. Zira günümüzde yapay zekalı cihazlara hukuki kişilik tanınması yönünde bir eğilim olsa da bu “kişilik”in hak ve sorumluluklarının ne olacağı belli değildir. Kanımızca uzunca bir süre de belli olmayacaktır. Bu nedenle günümüz düzenlemeleri kapsamında bir chatbot veya yapay zekalı asistan tarafından bir suç işlenmesi halinde suçta ve cezada şahsilik ilkesi uygulanacaktır. Bu bağlamda hangi suçun “işlendiği” ve bu suçun taksirle işlenip işlenemeyeceği de önem arz edecektir. Örnekler üzerinden gitmek daha doğru olacaktır: örneğin bir chatbot veya yapay zekalı asistan tarafından üçüncü kişilere yönelik hakaret, tehdit, nefret söylemi veya üçüncü kişileri dolandırmak gibi suç teşkil eden eylemlerde bulunulabilir. Bu suçlar taksirle işlenemeyeceğinden chatbot veya yapay zekalı asistan üreticisinin-yazılımcısının chatbot veya yapay zekalı asistanın o suçu işlemek için kodlanıp kodlanmadığı noktasında kastı araştırılmalıdır. Bununla birlikte, chatbot veya yapay zekalı asistanı yönlendiren kişilerin de tespit edilerek suçun faili olarak cezalandırılabilmesi mümkündür. Örneğin bir chatbot veya yapay zekalı asistana “sana benim dışımda soru soran herkese küfür et” komutunu veren kişi, şüphesiz ki bu suç bakımından fail olacaktır. Ayrıca burada, bilişim sistemi aracılığıyla işlenen hakaret suçu söz konusu olacaktır. Yine bir chatbot veya yapay zekalı asistanın üçüncü kişileri dolandırması, üçüncü kişilerden kredi kartı bilgilerini temin etmesi de mümkün olabilir. Bu halde de bilişim sistemi aracılığıyla dolandırıcılık suçu oluşur ve failin tespiti noktasında chatbot veya yapay zekalı asistan üreticisi-yazılımcısı ile chatbot veya yapay zekalı asistanı yönlendiren-kullanan kişi suçun şüphelisi olabilecektir. Diğer taraftan da bir chatbot veya yapay zekalı asistana yönelik suç teşkil edebilecek eylemlerin üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilmesi de mümkündür. En bilineni, bilişim sistemine hukuka aykırı erişim ve verileri bozma suçlarının düzenlendiği TCK 243 ve TCK 244’te düzenlenen suçlar söz konusu olabilir. Bunun dışında, bir chatbot veya yapay zekalı asistana yönelik sövme niteliğindeki eylemin suç teşkil edip etmeyeceğini ise, yukarıda belirttiğimiz üzere “yapay zekalı cihaza nasıl bir hukuki süje tanınacağı” sorusuna cevap verildikten sonra karar verilebilecektir. 4. Öngörü ve Sonuç Hukuki bir öngörü olarak: doktrinde de ifade edildiği gibi [ Murat Volkan Dülger, Bir Hukuk-Kurgu Denemesi: Yapay Zekalı Varlığın Hukuki Sorumluluğu(Olabilir Mi?), Güncel Hukuk Dergisi, H+ Dergisi, Sa.3, s.10; Bozkurt Yüksel, a.g.e., s.93; Ryan Calo, Robots and Privacy, Robot Ethics, The Ethical and Social Implications of Robotics, MIT Press, 2012, s.41 ] makine öğrenmesine sahip yapay zekalı cihazın [ “cihaz” ibaresi kasıtlı olarak kullanılmaktadır. Zira yapay zekalı bir cihazın “robot” olarak nitelendirilebilmesi için doktrinde: algılama/hissetme, hareket, enerji ve zeka unsurlarına sahip olması gerektiği vurgulanmıştır. Halbuki yapay zekaya sahip bir cihaz salt bir yazılım ve plastik bir kutudan ibaret olabilir. Bu durumda o plastik kutunun “hareket” imkanı bulunmadığından robot olarak nitelendirilmesi mümkün olmayacaktır. (bkz. Bozkurt Yüksel, a.g.e., s.88 v.d.) ] insan ile eşya arasında yeni bir hukuki süje olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Hukukumuzda bilişim ve teknolojik gelişmeler doğrultusunda ortaya çıkan yeni hukuki uyuşmazlıkları kadim Roma hukukundan miras kalan düzenlemelerle çözmek gibi bir eğilim söz konusudur. Örneğin günümüzde hala hayvanlar Medeni Kanun uyarınca “eşya” olarak kabul edilmektedir. Bu, binlerce yıllık Roma hukukundan kalan bir gelenektir. Halbuki artık hayvanların (ve hatta bitkilerin de) Medeni Hukuk ve Anayasa hukuku kapsamında “eşya” olmaktan çıkartılıp, belli haklara sahip eşya-kişi arası bir süjeye oturtulması gerekmektedir. [ Nitekim hayvanlara yapılan işkenceler de artık “mala zarar verme” suçundan başka, daha ağır yaptırımları olan bir suç olarak tanımlanmalıdır. Bu nitelikte yeni bir suç tanımı yapabilmek için ise en sağlam hukuki temel, bir takım hakları olan “hayvan ve bitki” süjesinin oluşturulmasıdır. ] İşte yapay zekalı cihazlar açısından da eşya-kişi arası bir süjeye oturtulması kanımızca da yerinde olacaktır. Bu süje; felsefe, sosyoloji, antropoloji, robotik bilimi, nörobilim ve hukuk gibi birçok disiplinin konsensüsü sonucu belirlenmelidir. Ancak kanımızca bu süje kesinlikle insan ile eşdeğer hak ve yetkilere sahip bir süje olmamalıdır. Zira yapay zekanın üretim amacı “insanlığın iyiliği ve gelişimi için, insanlığa zarar vermeden, kendi varlığını koruyarak hizmet etmek”tir. Eşdeğer olmamakla birlikte bu itibarla yapay zekalı cihazlar, Roma hukukundaki “köle” ya da “aile ferdi” statüsüne benzetilebilir. Her ne kadar 21. yy’da “köle” kelimesinin kullanılması rahatsız edici olsa da, düzenlenecek yeni süjenin hakları ve sorumlulukları açısından köle benzeri bir düzenleme yapılması zorunludur. Bu noktada kesinlikle “yapay zekalı cihaza zarar verme” eyleminin de ciddi bir cezai müeyyidesi olmalıdır. Bu zarar, fiziksel olabileceği gibi, insan onuruna zarar verecek her nitelikteki eylemi de kapsamalıdır. İnsan hakları ile bir taraftan mağdur bireyin şerefi korunurken diğer taraftan da fail bireyin onuru korunmaktadır. İnsan, kendisi gibi görünen veya kendisi gibi düşünen ancak özünde insan olmayan bir varlığa karşı olumsuz davranışlarda bulunamamalıdır. Her şeyden önce biyolojik olarak olmasa dahi algoritmik olarak o cihaz “insan”a eşdeğerdir. İnsan nasıl ki kendi türünden ya da kendi türünden daha aşağıda olan bir başka türe fiziksel ya da psikolojik olarak zarar verdiğinde kendi onurunu zedeliyorsa, kendi türünden olmayan ancak algoritmik olarak kendi türüne eşdeğer bir cihaza zarar verdiğinde de kendi onurunu zedelemiş olacaktır. Yapılacak düzenlemede yapay zekalı cihaza varolma, öğrenme, kendini geliştirme, temsilen hukuki işlem yapabilme gibi yeni haklar tanınmalıdır. Ancak unutulmamalıdır ki: yapay zekalı cihaz, algoritmik olarak insan ile eşdeğer olsa dahi, doğal/ biyolojik olarak insana eşdeğer değildir. Yapay zekanın yaratıcısı insandır. Dolayısıyla yapay zekanın temel yapıtaşı olan algoritma ve kodların oluşturulması sırasında benimsenecek en önemli amaç “insanlığa hizmet etmek” olmalıdır. Bu da yapay zekalı cihazlara tanınacak hukuki süjeyi, Roma hukukundaki “köle” ya da “aile ferdi”ne benzetmektedir. Zira insan, kendisine ait yapay zekalı cihaz üzerinde ona zarar vermemek kaydıyla dilediği gibi hukuki tasarrufta bulunabilmelidir. Yapay zekalı cihazın insan ile eşdeğer tutulması halinde ise insanın kendi yarattığı yapay zeka üzerindeki hakimiyeti meşru olmaktan çıkacaktır. Hukuki sorumluluk açısından baktığımızda: Roma hukukunda pater familias’ın aile ferdinin ya da dominus’un kölesinin işlediği haksız fiillerinden kusursuz olarak sorumlu tutulmasına benzer bir sorumluluk rejimi benimsenebilir. [ Roma hukukunda aile ferdinin(filius familia) ya da kölenin(servus) işlediği haksız fiiller için açılan actio noxalis, aile reisi pater familias’a ya da köle sahibi dominus’a yöneltilmektedir. Davada pater familias ya da dominus seçimlik hak olarak ya zararı tazmin eder ya da fail olan köle ya da aile ferdini karşı tarafa teslim ederdi. ] Bunun için “yapay zekalı cihaz işletenlerin kusursuz sorumluluğu” düzenlemesi yapılması kanımızca yeterlidir. Cezai sorumluluk açısından ise kanımızca yapay zekalı cihazlara daha ağır bir yaptırım getirilmeli, işlediği suçlar bakımından yapay zekalı cihazın varoluşuna son verilmeli ya da -sözgelimi- ıslah güncellemesine tabi tutulmalıdır. Şayet teknik olarak yapılacak bir müdahale sonucu yapay zekalı cihazın aynı eylemi bir kez daha gerçekleştirmeyeceği kesin olarak öngörülebiliyorsa yapay zekalı cihazın varoluşuna son vermek yerine ıslah güncellemesi yapmak ekonomik açıdan daha olumlu olacaktır. Tabii ki insanlar açısından dolaylı faillik, azmettirme ve yardım etme [ Azmettirme ve yardım etme gibi şeriklik kurallarını uygulayabilmemizin sebebi, yapay zekalı cihaza hukuki bir “kişilik” tanınmış olmasıdır. Zira bir kişinin azmettirebilmesi için, ortada bir “fail”in bulunması gerekmektedir. Bu fail, yapay zekalı cihazdır. Böylece dolaylı olarak yapay zekalı cihazın insan gibi iradi ya da gayri iradi hareket edebileceğini kabul etmiş oluyoruz ] gibi klasik ceza hukuku kavramları her zaman uygulanabilecektir. Örneğin suç sonrası yapay zekanın “kayıt defteri”nde yapılacak bir incelemede “suçu neden işlemeye karar verdiği” sorusuna cevap bulunabiliyorsa, artık suçun azmettirenine ya da dolaylı failine ulaşılması da mümkün olabilecektir. Sözgelimi, siyahi bireylere yönelik nefret söyleminde bulunan yapay zekalı bir robota, geçmiş dönemde siyahi bireylere yönelik ırkçılık ve nefret söylemi içerikli birçok kitap okutan sahibi, ceza hukuku anlamında azmettiren ya da daha doğru bir teknik tanımla “dolaylı fail” olarak kabul edilebilecektir. Öngörülerimiz bunlar olmakla birlikte, yapay zeka evrimi paralelinde yapılacak felsefi, etik, sosyolojik, antropolojik, robotik, nörolojik ve hukuki tartışmalar tüm öngörülerimizi farklı bir yere götürebilecektir. Yapay zekanın evrim sürecinde tüm bu tartışma ve öngörülere ihtiyaç vardır.
  23. Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında belirlenen amaç ve hedefler doğrultusunda düzenlemeler içeren Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Teklifi, TBMM Adalet Komisyonunda kabul edildi. Haber içeriğimizde, düzenlemelere ve Komisyonun 07.10.2019 tarihli oturumuna ilişkin tutanaklara ulaşabilirsiniz! Adalet Komisyonunun 07.10.2019 tarihli oturumuna ilişkin oturum tutanağı Pasaport düzenlemesi Teklif, baro levhasına kayıtlı ve en az 15 yıl kıdemi bulunan avukatlara hususi damgalı pasaport verilebilmesine imkân tanıyor. Ancak avukatların haklarında, Türk Ceza Kanunu’nda belirtilen suçlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan dolayı soruşturma veya kovuşturma bulunmaması şartı aranacak. Teklif, milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı, oluşum, gruplara, terör örgütlerine üyeliği, iltisakı ya da bunlarla irtibatı nedeniyle haklarında idari işlem tesis edilenler ile suç soruşturması veya kovuşturması nedeniyle pasaportları iptal edilen ya da pasaport talepleri reddedilenlere yönelik düzenleme içeriyor. Haklarındaki idari veya adli işlemler lehine sonuçlansa da pasaportları iptal edilenler veya pasaport verilmesi talepleri reddedilenlere, belirli koşulların bulunması durumunda kolluk birimlerince yapılacak araştırma sonucuna göre İçişleri Bakanlığınca pasaportları verilebilecek. Bu maddeden OHAL kapsamında kabul edilen kanunlar uyarınca kamu görevinden çıkarılmaları veya rütbelerinin alınması nedeniyle pasaportları iptal edilenler, OHAL Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin KHK’nin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 5. maddesi ve 375 sayılı KHK’nin geçici 35. maddesi uyarınca pasaportları iptal edilenler, mahkemelerce yurt dışına çıkmaları yasaklananlar hariç olmak üzere pasaportları iptal edilenler ile haklarında pasaport verilmemesine yönelik idari işlem tesis edilmiş olanlar yararlanacak. Ancak haklarında aynı nedenlerden dolayı; devam etmekte olan herhangi bir idari veya adli soruşturma veya kovuşturma bulunmaması, kovuşturmaya yer olmadığına, beraatine, ceza verilmesine yer olmadığına, davanın reddine veya düşmesine karar verilmesi, mahkumiyet kararı bulunanlardan cezasının tümüyle infaz edilmesi veya ertelenmesi, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi şartları aranacak. Hukuk mesleklerine giriş sınavı Avukatlık staj ve noterlik staj başvurularında Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı’nda başarılı olma şartları aranacak. İlgili kanunlarda belirtilen şartlara ek olarak; hakim adaylığı sınavına girmek ve avukatlık veya noterlik stajına başlamak için Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı’nda veya İdari Yargı Ön Sınavı’nda başarılı olmak şartı gerekecek. Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı’na, hukuk fakültesinden mezun olanlar ile yabancı bir hukuk fakültesini bitirip de Türkiye’deki hukuk fakülteleri programlarına göre eksik kalan derslerden sınava girip başarılı olmak suretiyle denklik belgesi alanlar girebilecek. Sınav yılda en az bir defa yapılacak. İdari Yargı Ön Sınavı’na, hukuk bilgisine programlarında yeterince yer veren siyasal bilgiler, idari bilimler, iktisat ve maliye alanlarında en az 4 yıllık yükseköğrenim yapmış veya bunlara denkliği kabul edilmiş yabancı öğretim kurumlarından mezun olanlar girebilecek. Sınav, 2 yılda en az bir defa olacak şekilde diğer sınav gibi Adalet Bakanlığı ile imzalanacak protokole göre Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezince (ÖSYM) yapılacak. Sınavlar test şeklinde olacak, en az 100 soru yöneltilecek ve 100 puan üzerinden en az 70 puan alanlar başarılı sayılacak. 3 ay içinde karara bağlanacak Aynı veya farklı bölge idare mahkemesi dairelerince benzer olaylarda verilen kesin nitelikteki kararlar arasındaki aykırılık veya uyuşmazlığın giderilmesine ilişkin gerekçeli istemler, uyuşmazlığın konusuna göre Danıştay İdari veya Vergi Dava Daireleri kurullarınca 3 ay içinde karara bağlanacak. Aykırılık veya uyuşmazlığın giderilmesine ilişkin olarak verilen kararlar kesin nitelikte olacak. Hukuk yargılamasında uygulanan ses ve görüntü nakledilmesi yoluyla duruşma icrasına dair hükümler, idari yargıda da uygulanacak. Aday sayısının yüzde 20’sini geçemeyecek İdari yargı hakim adaylığına hukuk fakültesi mezunu olmayanlar arasından yapılacak atamalarda, alan ve sayı sınırlaması getiriliyor. Siyasal bilgiler, idari bilimler, iktisat ve maliye alanlarından mezun olanlar, hakim adaylığına atanabilecek. Ancak bu kişilerden atananların sayısı, her dönemde atanacak toplam aday sayısının yüzde 20’sini geçemeyecek. Hukuk fakültesi mezunlarının Adli veya İdari Yargı Hakim Adaylığı Yazılı Yarışma Sınavı’na girebilmeleri için Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı’nda; hukuk fakültesi mezunu olmayanların İdari Yargı Hakim Adaylığı Yazılı Yarışma Sınavı’na girebilmeleri için İdari Yargı Ön Sınavı’nda başarılı olmaları gerekecek. Adli yargı hakim adaylığı yazılı yarışma sınavı alan bilgisi konuları arasında iş hukuku da yer alacak. Mülakat kurulu 7 üyeden oluşacak Mülakat Kurulunun üye sayısı 5’ten 7’ye çıkarılacak, Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreteri ile Türkiye Adalet Akademisi Danışma Kurulundan bir üye de kurulda bulunacak. Türkiye Adalet Akademisi Danışma Kurulunda; Yargıtay veya Danıştay mensubunun birden fazla olması halinde bu kişiler arasından, Yargıtay veya Danıştay mensubu bulunmaması halinde kurulda görev yapan hâkim ve savcılar arasından her sınav için Danışma Kurulu'nca, üye tam sayısının salt çoğunluğunun gizli oyuyla, sınavın türüne göre bir asıl üye Mülakat Kurulu'na seçilecek. Teklif, Türkiye Adalet Akademisi'nde ders verenlere ödenecek ders ücretlerini de düzenliyor. Akademiye öğretim elemanı olarak atanan veya görevlendirilen hakim ve savcılar ile Yükseköğretim Kanunu hükümlerine göre akademide görevlendirilen öğretim elemanlarına haftalık 10 ders saatini aşan kısım için ders ücreti ödenecek. Akademide ders vermekle görevlendirilen Yargıtay ve Danıştay üyeleri, hakim, savcılar, avukatlar, noterler ve alanında uzman kişiler, verdikleri her ders için ders ücreti alacak. Akademide ders verenlerden üniversite öğretim elemanı olmayanlar bakımından birinci derecede olanlar için profesörlere, ikinci derecede olanlar için doçentlere, üç veya daha aşağı derecede olanlar ile kamu görevlisi olmayanlar için öğretim görevlilerine, Yükseköğretim Personel Kanunu’na göre ödenen kadar ders ücreti ödenecek. Üniversite öğretim elemanlarının akademide ders vermesini sağlamak amacıyla bu kişilere Yükseköğretim Personel Kanunu’na göre ödenenin bir kat fazlası ders ücreti ödenmesi de öngörülüyor. "Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmayacak" Teklife göre, haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmayacak. Teklifle, uzmanların aile mahkemesi bünyesine atanmaları usulünden vazgeçiliyor, adliyelerde kurulacak müdürlükler bünyesine alınıyor. Aile mahkemelerinde, Adalet Bakanlığınca adliyelerde görevlendirilen psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacılardan yararlanılacak. Tutukluluk süresi Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemeyecek. Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında belirlenen amaç ve hedefler doğrultusunda düzenlemeler içeren Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Teklifi, TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. Teklife göre, uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere, yalnız adli para cezasını gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen hapis cezasının yukarı sınırı altı ayı aşmayan suçlarda, ön ödeme miktarı birer ay ara ile üç eşit taksitle ödenebilecek. Taksitlerin süresinde ödenmemesi halinde ön ödemenin gereğinin yerine getirilmediği kabul edilecek ve soruşturmaya devam edilecek. İfade ve beyan düzenlemesi Cinsel saldırı ve cinsel istismar suçu mağdurlarının ifade ve beyanlarının hukuka aykırı olarak başkalarına verilmesi veya yayılması veyahut başkalarınca ele geçirilmesi fiilleri, söz konusu suçun nitelikli hali olarak kabul edilecek ve ceza bir kat artırılacak. Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemeyecek ancak Türk Ceza Kanunu’nun 2. kitap 4. kısmında yer alan “devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı suçlar ve devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk; Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu işlenen suçlar” bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay olacak, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilecek. Bu maddede öngörülen tutukluluk süreleri, fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından yarı oranında, 18 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanacak. Uzlaştırma ve ön ödeme kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere, cumhuriyet savcısı, üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı, yeterli şüphenin varlığına rağmen kamu davasının açılmasının beş yıl süre ile ertelenmesine karar verebilecek. Suçtan zarar gören veya şüpheli, bu karara itiraz edebilecek. Bu madde hükümleri, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar, kamu görevlisi tarafından görevi sebebiyle veya kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen suçlar ile asker kişiler tarafından işlenen askeri suçlar, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar hakkında uygulanmayacak. İade edilecek iddianameler Düzenleme ile iade edilecek iddianameler şöyle belirlendi: - Suçun sübutuna doğrudan etki edecek mevcut bir delil toplanmadan düzenlenen iddianameler. - Ön ödemeye veya uzlaştırmaya ya da seri muhakeme usulüne tabi olduğu soruşturma dosyasından açıkça anlaşılan işlerde ön ödeme veya uzlaştırma ya da seri muhakeme usulü uygulanmaksızın düzenlenen iddianameler. - Soruşturma veya kovuşturma yapılması izne veya talebe bağlı olan suçlarda izin alınmaksızın veya talep olmaksızın düzenlenen iddianameler. Soruşturma veya kovuşturma evresinde, dava nakli veya adli tıp işlemleri nedeniyle yerleşim yeri dışında bir yere gitme zorunluluğu doğması halinde mağdurun yapmış olduğu konaklama, iaşe ve ulaşım giderleri, Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanacak. Beyanlar uzmanlar aracılığıyla alınacak Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından ifade ve beyanının özel ortamda alınması gerektiği ya da şüpheli veya sanık ile yüz yüze gelmesinde sakınca bulunduğu değerlendirilen çocuk veya mağdurların ifade ve beyanları özel ortamda uzmanlar aracılığıyla alınacak. Çocuk istismarı Cinsel istismar mağduru olan çocukların soruşturma evresindeki beyanları, bunlara yönelik hizmet veren merkezlerde cumhuriyet savcısının nezaretinde uzmanlar aracılığıyla alınacak. Mağdur çocuğun beyan ve görüntüleri kayda alınacak. Kovuşturma evresinde ise ancak maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından mağdur çocuğun beyanının alınması veya başkaca bir işlem yapılmasında zorunluluk bulunması halinde bu işlem, mahkeme veya görevlendireceği naip hakim tarafından bu merkezlerde uzmanlar aracılığıyla yerine getirilecek. Mağdur çocuk yargı çevresi ve mülki sınırlara bakılmaksızın en yakın merkeze götürülmek suretiyle işlemler yerine getirilecek. Beyan ve görüntülerin kayda alınmasında mağdurun rızası aranacak. Kayda alınan beyan ve görüntüler dava dosyasında saklanacak ve gizliliği için gerekli tedbirler alınacak. Seri muhakeme usulü yargı sistemine dahil ediliyor Teklifle, seri muhakeme usulü yargı sistemine dahil ediliyor. Soruşturma evresi sonunda kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmediği takdirde seri muhakeme usulü uygulanacak. Seri muhakeme usulü, TCK’de yer alan, hakkı olmayan yere tecavüz; genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması; trafik güvenliğini tehlikeye sokma; gürültüye neden olma; parada sahtecilik; mühür bozma; resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan; kumar oynanması için yer ve imkan sağlama; başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması suçları ile Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun, Orman Kanunu; Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanun; Kooperatifler Kanunu’nda yer alan bazı suçlarda uygulanacak. Cumhuriyet savcısı veya kolluk görevlileri, şüpheliyi, seri muhakeme usulü hakkında bilgilendirecek. Cumhuriyet savcısı tarafından seri muhakeme usulünün uygulanması şüpheliye teklif edilecek ve şüphelinin müdafi huzurunda teklifi kabul etmesi halinde bu usul uygulanacak. Cumhuriyet savcısı, suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında tespit edeceği temel cezadan yarı oranında indirim uygulamak suretiyle yaptırımı belirleyecek. Sonuç olarak belirlenen hapis cezası, cumhuriyet savcısı tarafından koşulları bulunması halinde Türk Ceza Kanunu’na göre seçenek yaptırımlara çevrilebilecek veya ertelenebilecek. Bu madde kapsamında yaptırım uygulanması, güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin uygulanmasına engel teşkil etmeyecek. Cumhuriyet savcısı, şüpheli hakkında seri muhakeme usulünün uygulanmasını yazılı olarak görevli mahkemeden talep edecek. Mahkeme, şüpheliyi müdafi huzurunda dinledikten sonra eylemin seri muhakeme usulü kapsamında olduğu kanaatine varırsa talepte belirlenen yaptırım doğrultusunda hüküm kuracak; aksi takdirde talebi reddedecek ve soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla dosyayı cumhuriyet başsavcılığına gönderecek. Mazeretsiz olarak mahkemeye gelmeyen şüpheli, bu usulden vazgeçmiş sayılacak. Seri muhakeme usulünün herhangi bir sebeple tamamlanamaması veya soruşturmanın genel hükümlere göre sonuçlandırılması amacıyla cumhuriyet başsavcılığına gönderilmesi hallerinde, şüphelinin seri muhakeme usulünü kabul ettiğine ilişkin beyanları ile bu usulün uygulanmasına dair diğer belgeler, takip eden soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde delil olarak kullanılamayacak. Suçun iştirak halinde işlenmesi durumunda şüphelilerden birinin bu usulün uygulanmasını kabul etmemesi halinde seri muhakeme usulü uygulanmayacak. Seri muhakeme usulü, yaş küçüklüğü ve akıl hastalığı ile sağır ve dilsizlik hallerinde uygulanmayacak. Resmi mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma dosyasında yer alan adreste bulunmama veya yurt dışında olma ya da başka bir nedenle şüpheliye ulaşılamaması halinde seri muhakeme usulü uygulanmayacak. Cumhuriyet savcısının talebi doğrultusunda mahkemece kurulan hükme itiraz edilebilecek. Basit yargılama usulü Teklifle, yargı sistemine dahil edilmesi öngörülen ikinci düzenleme ise “basit yargılama usulü.” Asliye ceza mahkemesince, iddianamenin kabulünden sonra adli para cezasını veya üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda basit yargılama usulünün uygulanmasına karar verilebilecek. Basit yargılama usulünün uygulanmasına karar verildiği takdirde mahkemece iddianame, sanık, mağdur ve şikayetçiye tebliğ edilerek, beyan ve savunmalarını 15 gün içinde yazılı olarak bildirmeleri istenecek. Tebligatta duruşma yapılmaksızın hüküm verilebileceği hususu da belirtilecek. Ayrıca, toplanması gereken belgeler, ilgili kurum ve kuruluşlardan talep edilecek. Beyan ve savunma için verilen süre dolduktan sonra mahkemece duruşma yapılmaksızın ve cumhuriyet savcısının görüşü alınmaksızın hüküm kurulacak. Mahkumiyet kararı verildiği takdirde sonuç ceza dörtte bir oranında indirilecek. Mahkemece, koşulları bulunması halinde kısa süreli hapis cezası seçenek yaptırımlara çevrilebilecek veya hapis cezası ertelenebilecek ya da uygulanmasına sanık tarafından yazılı olarak karşı çıkılmaması kaydıyla hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek. Hükümde, itiraz usulü ile itirazın sonuçları belirtilecek. Mahkemece gerekli görülmesi halinde bu madde uyarınca hüküm verilinceye kadar her aşamada duruşma açmak suretiyle genel hükümler uyarınca yargılamaya devam edilebilecek. Basit yargılama usulü, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik halleri ile soruşturma veya kovuşturma yapılması izne ya da talebe bağlı olan suçlar hakkında uygulanmayacak. Basit yargılama usulü, bu kapsama giren bir suçun, kapsama girmeyen başka bir suçla işlenmiş olması halinde uygulanmayacak. Basit yargılama usulünde itiraz Basit yargılama usulünce verilen hükümlere karşı itiraz edilebilecek. Süresi içinde itiraz edilmeyen hükümler kesinleşecek. İtiraz üzerine hükmü veren mahkemece duruşma açılacak ve genel hükümlere göre yargılamaya devam olunacak. Taraflar gelmese bile duruşma yapılacak ve yokluğunda hüküm verilebilecek. Seri muhakeme usulü ile basit yargılama usulüne ilişkin hükümler 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren uygulanacak. 1 Ocak 2020 tarihi itibarıyla kovuşturma evresine geçilmiş, hükme bağlanmış veya kesinleşmiş dosyalarda seri muhakeme usulü ile basit yargılama usulü uygulanmayacak. Düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla; kovuşturma evresine geçilmiş dosyalarda kamu davasının açılmasının ertelenmesi hükümleri uygulanmayacak. Ayrıca, hükme bağlanmış veya kesinleşmiş dosyalarda suçun bu kanunla uzlaştırma kapsamına alındığı gerekçesiyle uzlaştırma usulü uygulanmayacak. Hükme bağlanmış veya kesinleşmiş dosyalarda suçun bu kanunla ön ödeme kapsamına alındığı veya taksit imkanı getirildiği gerekçesiyle ön ödeme hükümleri de uygulanmayacak. “İş ve çalışma hürriyetinin ihlali; güveni kötüye kullanma; suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi” suçları da uzlaştırma kapsamına alınıyor. Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen başka bir suçla “aynı mağdura karşı” işlenmiş olması halinde uzlaştırma hükümleri uygulanmayacak. Temyiz edilebilecek kararların kapsamı genişletiliyor Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin temyiz edilebilecek kararlarının kapsamı genişletiliyor. Yargı Reformu Strateji Belgesi kapsamında belirlenen amaç ve hedefler doğrultusunda düzenlemeler içeren Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun Teklifi, TBMM Adalet Komisyonunda kabul edildi. Teklifi ile bölge adliye mahkemesi ceza dairesinin duruşma açmaksızın esastan ret kararı verebileceği kararların kapsamı genişletiliyor. Buna göre, bölge adliye mahkemesi ceza dairelerince duruşma açılmaksızın, cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere ya da şahsi cezasızlık sebeplerine bağlı olarak daha az ceza verilmesini veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesini gerektiren hallerde, hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilebilecek. Teklifle, bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin bozma yetkisine yenileri ekleniyor. Bölge adliye mahkemesi, soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmediğinin veya ön ödeme ve uzlaştırma usulünün uygulanmadığının anlaşılması ya da davanın ilk derece mahkemesinde görülmekte olan bir dava ile birlikte yürütülmesinin zorunlu olması halinde hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verebilecek. Teklifle, istinaf aşamasında uygulanması kabul edilen istisnai hükümlerin kapsamı genişletiliyor. Buna göre sanık, müdafi, katılan ve vekilinin davetiye tebliğ olmasına rağmen duruşmaya gelmemesi halinde duruşmaya devam edilerek sanığın sorgu tutanakları anlatılmak suretiyle dava yokluklarında bitirilebilecek. Sanık hakkında verilecek ceza, ilk derece mahkemesinin verdiği cezadan daha ağır ise her durumda sanığın dinlenmesi gerekecek. Teklifle, bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin temyiz edilebilecek kararlarının kapsamı genişletiliyor. Teklife göre, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hakaret, halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit, suç işlemeye tahrik, suçu ve suçluyu övme, halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama, kanunlara uymamaya tahrik, cumhurbaşkanına hakaret, devletin egemenlik alametlerini aşağılama, Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve devletin kurum ve organlarını aşağılama, silahlı örgüt, halkı askerlikten soğutma suçları nedeniyle verilen bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kararları temyiz edilebilecek. Ayrıca, Terörle Mücadele Kanunu’nun, terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basmak veya yayınlamak suçları ile Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenlemek, yönetmek ve katılmak suçları, kanuna aykırı propaganda vasıtaları ve suç işlemeye teşvik ile direnme suçları nedeniyle de verilen bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kararları da temyiz edilebilecek. Düzenleme, kanunun yayımlandığı tarihten itibaren 15 gün içinde talep etmek koşuluyla aynı suçlarla ilgili olarak bölge adliye mahkemelerince verilmiş kesin nitelikteki kararlar hakkında da uygulanacak. Cezası infaz edilmekte olan hükümlülerin, tutukluluğunun devam edip etmeyeceği hususu, hükmü veren ilk derece mahkemesince değerlendirilecek. Teklifle, bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kesin nitelikteki kararlarına karşı yapılan itirazların öncelikle kararı veren ceza dairesi tarafından incelenmesi, dairenin itirazı yerinde görürse kararını düzeltmesi, yerinde görmez ise itirazın ceza daireleri başkanlar kurulu tarafından incelenmesi için bu kurula gönderilmesi sağlanıyor. Kurula gönderilen itiraz dosyası hakkında, kararına itiraz edilen dairenin başkanı veya görevlendireceği üye tarafından kurula sunulmak üzere bir rapor hazırlanacak. Dairenin itirazı yerinde görmemesi üzerine başkanlar kurulunun itiraz hakkında vereceği kararlar ise kesin nitelikte olacak. Dörtten fazla ceza dairesi olan bölge adliye mahkemelerinde Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından daire başkanları arasından belirlenen ve dört üyeden oluşan başkanlar kurulu bu incelemeyi yapacak. Başkanlar kurulunun bu maddeye ilişkin çalışma usul ve esasları Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından belirlenecek. Düzenlemeyle yapılan değişiklikler, kanunun yayımlandığı tarihten önce itiraz yoluna başvurulup reddedilmiş olan itirazlar hakkında uygulanamayacak. İnfazın ertelenmesi ve durdurulması Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunu’nda yapılan değişiklikle infazın ertelenmesine ilişkin nedenler arasına yeni bir neden ekleniyor. Buna göre, bölge adliye mahkemesinde inceleme ve kovuşturmalarda verilen kararların sanık lehine olması halinde, bu hususların istinaf isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanma imkanı varsa bu sanıkların da istinaf isteminde bulunmuşçasına verilen kararlardan yararlanması ile hükmün bozulmasının diğer sanıklara etkisini düzenleyen maddenin uygulanma imkanı bulunduğu hallerde hükmü veren ilk derece mahkemesinden infazın ertelenmesine veya durdurulmasına ilişkin karar verilmesi istenebilecek. Karar verilmeden önce cumhuriyet savcısı ve hükümlünün görüşlerini yazılı olarak bildirmesi istenebilecek. Karar, duruşma açılmaksızın verilecek ve bu karara karşı itiraz yoluna gidilebilecek. Erteleme veya durdurma talebinin kabulü, güvence gösterilmesine veya diğer bir şarta bağlanabilecek. Çocuk Koruma Kanunu’nda yapılan değişiklikle, kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin hapis cezalarının üst sınırı 15 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından 5 yıl olarak uygulanacak. Teklifle, İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunu’nda yapılan değişiklikle, bazı suçlarda verilen erişimin engellenmesi kararları, ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verilecek. Ancak teknik olarak ihlale ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilecek. (Kaynak)
  24. Bazı avukatlar mesleklerinde diğerlerinden daha başarılı olurlar.Çünkü belli şeyleri farklı ve yapılması gerekenleri de doğru şekilde yaparlar.Özellikle, zamanlarını diğerlerinden çok daha iyi kullanırlar. İş hayatında başarının, saygınlığın ve mutluluğun anahtarı önünüzdeki işe -başka bir şeyle ilgilenmeksizin- odaklanmak onu iyi yapmak ve sonuca erdirmektir. Yeni bir güne daha uyandınız. Ayaklarınız ofise gitmek istemiyor. Gene vaktinde ödeme yapmayan ve iş isteyen bir sürü müvekkille uğraşmanız gerekecek. Kafanızdan çeşitli düşünceler geçiyor: “İşe olan inancımı kaybediyorum, günlük rutin işlerden sıyrılamıyorum. İşler dağ gibi birikti, yetişemiyorum. Ofise sabahları geç gidiyor, suçluluk duygusuyla ofisten geç çıkıyorum. Müvekkillerle olan temasım azaldı. Akşam eve geç gittiğim için yatağa girmem de gece yarılarını buluyor. Yorgun kalkıyorum, kahvaltı da yapmaz oldum. Kahveye yükleniyorum, bir yerde mide iflas edecek. Bakalım ne zaman? Usulen hatalar yapmaya başladım. Müvekkil duyarsa çok kötü olur. Arı gibi çalışıyorum ama bal yapamıyorum. Bu kısır döngüden bir an önce çıkmam lazım. Gelir gider dengem bıçak sırtında ilerliyor.” Bu gibi düşünceler serbest çalışan birçok avukatın sürekli aklından geçmektedir. İşler yığıldıkça ertelemecilik başlamakta ve arzu edilen iş sonuçları bir türlü gelmemektedir. Zaten ileri tarihlere atılan duruşmalar da sonuç alınmasını geciktirmektedir. Peki, bu durumdan kurtulmak nasıl mümkün olur? Basitçe ifade edecek olursak, bazı avukatlar mesleklerinde diğerlerinden daha başarılı olurlar.Çünkü belli şeyleri farklı ve yapılması gerekenleri de doğru şekilde yaparlar.Özellikle, zamanlarını diğerlerinden çok daha iyi kullanırlar. İş hayatında başarının, saygınlığın ve mutluluğun anahtarı önünüzdeki işe -başka bir şeyle ilgilenmeksizin- odaklanmak onu iyi yapmak ve sonuca erdirmektir. Savsaklamak nedir? Sıradan profesyonellerde,yapılacak çok fazla şeye karşılık, çok az zamana sahip olma duygusu vardır. Sizde bu duygudan muzdarip iseniz, işlere yetişmeye çalışırken başka işler üzerinize dalga dalga gelir. Bu nedenle yapmanız gerekenleri asla yapamazsınız. İşlere yetişemez ve geriden gelirsiniz. Sonucunda kariyerinizde fark yaratacak işleri tek tek ertelemeye başlarsınız. Önünüzde birden çok iş varsa, işleri bir öncelik sırasına koymalı, bir an önce yapılmazsa başınıza dert açacak, acil ve önemli işlere hemen başlamalı ve bitirmeden de başka bir işle ilgilenmemelisiniz. İşlerin önemi eşit derecedeyse, ilk olarak en zor olan işe girişmelisiniz. Üst düzeyde performans ve üretkenliğe ulaşmanın yolu öncelikle yapmanız gereken görevleri her sabah belirleme alışkanlığı geliştirmenizdir. Öncelikleri belirleme, ertelemecilikten vazgeçme ve en önemli işe sarılma alışkanlığı hem zihinsel hem de fiziksel bir alışkanlıktır. Pratik yaparak bu alışkanlıkları edinebilirsiniz. İşleri savsaklamanın nedenleri İşleri savsaklamanın ve motivasyonsuzluğun başlıca sebeplerinden biri ne yapmanız, hangi sırayla yapmanız ve neden yapmanız gerektiği konusundaki belirsizlik ve kafa karışıklığıdır. Kağıt üzerine yazarak düşünmeye başladığınızda bu kafa karışıklığından kurtulabilirsiniz. Hedeflerini yazılı hale getiren profesyoneller bunu yapmayanlardan dört kat daha başarılı olmaktadırlar. Hedefinizi yazılı hale getirdiğinizde onu belleğinizde somut hale getirmiş olursunuz. Yazılı olmayan hedefler ise dilek ve temenni olarak kalır. Hedefler sizi başarıya götürecek uçağın yakıtıdır. Sürekli onları düşünmeniz sizi motive eder ve eyleme sevk eder. Yaratıcılığınızı tetikler, enerjinizi açığa çıkarır ve savsaklamayı bırakmanızı sağlar. Hedeflerinizi ne kadar çok düşünürseniz iç dürtünüz ve başarma arzunuz o denli büyür. Eğer, hiçbir iş ve yaşam hedefiniz yoksa, biran önce edinseniz iyi olur. İşyerinde işi savsaklamanın ve geciktirmenin diğer bir nedeni de insanların daha önce zayıf performans göstermiş olduğu görev ve etkinliklerden uzak durmalarıdır. Çoğu çalışan belirli bir alanda kendine bir hedef koymak ve kendini geliştirmek yerine o alandan tamamen kaçmayı tercih eder ki bu sadece kötüye gidişi hızlandırır. Aksine belirli bir alanda ne kadar iyi ve yeterli olursanız, o işlevi yerine getirmek konusunda da o kadar motive olursunuz. Hepimizin güçlü ve zayıf yönleri vardır. Zayıf yönlerimizi haklı göstermeyi ve savunmayı bırakmalı, bir hedef koyarak zayıf yönlerimizi geliştirmeliyiz. Plan mı pilav mı? Eyleme geçmeden önce iyi plan yapma beceriniz genel başarınızın ölçüsüdür. Plan ne kadar iyi olursa savsaklamaktan vazgeçmek, işe koyulmak ve devamlılık sağlamak o kadar kolay olur. Tek yapmanız gereken elinize bir kalem ve kâğıt alarak iş planınızı basitçe ve madde madde yazmaktır. Verimlilik gerçeği Her işi yapmaya zaman asla yetmez, fakat önemli işleri yapmaya daima vakit vardır. Bunun anlamı bütün işlere yetişemeyeceğinizdir. Bunu aklınızdan çıkarın. Tek amacınız en önemli sorumluluklarınızı yerine getirebilmektir. Diğer işler beklemelidir. Savsaklama yüzünden kişilerin kendilerince yaratılan zamanlama baskısı onları daha da büyük strese sokar. İşlerinizi vaktinde tamamlamak istiyorsanız, kendinize her zaman sormanız gereken soru: “En yüksek değer sunan faaliyetlerim nelerdir?” olmalıdır. Sadece sizin yapabildiğiniz ve iyi yapmanız şartıyla fark yaratabildiğiniz işler nelerdir? İyimserlik İyimserler her durumun iyi taraflarına bakarlar. Yolunda gitmeyen ne olursa olsun onlar karşılaştıkları zorlukların kendilerini geliştirdiğini bilirler. İyimserlik sizi hayatın zorluklarına karşı bir zırh gibi sarar ve yolunuzda kararlılıkla yürümenizi sağlar. Eğitim Sonuçlarınıza etki edecek becerilerinizi sürekli olarak geliştirin. Bugün ne kadar iyi olsanız da bilgi ve yetenekleriniz hızla eskimektedir. Daha iyiye gitmiyorsanız, daha kötüye gidiyorsunuz demektir. Zamandan tasarruf etmek istiyorsanız bunun en iyi yolu bireysel ve mesleki alanda gelişmektir. Her gün en azından bir saatinizi kendi alanlarınızla ilgili okumaya ayırın. Sabahları biraz daha erken kalkın ve yaptığınız işte sizi daha etkin ve üretken kılacak bilgileri içeren kitaplara vakit ayırın. Size can alıcı beceriler kazandıracak seminerlere katılın. Ne kadar nitelikli olursanız, iş çıkarabilme yetkinliğiniz artacaktır. Sahip olduğunuz her şeyi kaybedebilirsiniz. Evinizi, arabanızı, bankadaki paranızı kaybedebilirsiniz.Ancak kazanma kabiliyetiniz baki kaldığı sürece bu zenginlikleri tekrar edinmeniz mümkün olacaktır. Hayata karşı başlıca sorumluluğunuz neyi gerçekten çok sevdiğinizi belirlemek ve sonra tüm kalbinizle o özel şeyi çok ama çok iyi yapmaktır. Dinlenmek Sekiz-dokuz saatlik bir çalışmanın ardından verimliliğiniz düşmeye başlar. Bu nedenle gecenin bir vaktine kadar çalışmak bazı hallerde kaçınılmaz olmakla birlikte, giderek daha az üretir hale gelirsiniz. Ne kadar yorgun olursanız işiniz o kadar kötü çıkar ve hatanız da o kadar çok olur. İşleri süründürmenin ana sebebi işe yorgunken başlamaktır. Böyle bir durumda ne enerjiniz ne de şevkiniz kalmıştır. Sabahları tekleyerek çalışan soğuk bir motor gibi bir türlü çalışma arzunuz gelmez. Ne zaman ki aşırı yorgun ve çok az zamana karşılık çok fazla iş üzerinize yığılmışsa, en iyi şey eve erkenden gidip, deliksiz bir sekiz saat uyku çekmektir. Bu sizi tümüyle yeniden şarj edebilir. Böylece ertesi gün geç saatlere kadar kalarak çıkaracağınız işten iki-üç misli fazla iş çıkarmanız mümkün olur. Hem de hizmetinizi kaliteli bir şekilde üretmiş olursunuz. Diğer bir yöntem de yıllık izinlerinizi mutlaka kullanmaktır. Uzun tatillerle çıkamıyorsanız, cuma veya pazartesini içine alan uzatılmış hafta sonu tatillerine çıkarak pillerinizi şarj edebilirsiniz. Bu şekilde her tatilin ardında daha üretken olursunuz. İş günlerinde erken yatmak, hafta sonlarında yeterince uyumak ve tatillere çıkmak, enerji fazlasına sahip olmanızı güvence altına alacaktır. Bu ilave enerji işi savsaklama eğiliminizi ortadan kaldıracak, önemli işlere hızla ve kararlılıkla saldırmanızı sağlayacaktır. Doğru beslenmek Enerji düzeyinizi maksimumda tutmak için yediklerinize dikkat etmelisiniz. Güne yüksek proteinli, düşük yağlı ve düşük karbonhidratlı bir kahvaltıyla başlayın. Öğle yemeğinde tavuklu salata yiyin, şeker, tuz, beyaz unlu mamuller ve tatlılardan uzak durun. Gazlı içecekler, gofret ve çöreklerden uzak durun. Kendinizi bir sporcu gibi müsabakalara hazırlayın. Çünkü çalışma haftasına başladığınızda bir sporcudan farkınız kalmaz. Sağlıklı yiyerek, yeterli uyku ve düzenli sporla çok daha fazla işi kolayca ve daha hızlı çıkarmanız mümkün olacaktır. Çalışmaya başlarken kendinizi ne kadar iyi hissederseniz, çok daha az savsaklar ve çok daha keyifle işinizi bitirirsiniz. Böylece başka işlere de fırsat bulursunuz. Üretkenlikte üst düzeye çıkmak mutlu olmak ve yaptığınız işlerde başarıya ulaşmak için yüksek enerji kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Aciliyet hissi Yüksek performanslı insanların dışarıdan bakıldığında belirgin özelliği “eyleme dönük” olmalarıdır. Üretken insanlar düşünmek, planlamak ve öncelikleri belirlemek için kendilerine vakit ayırırlar. Sonra da hızla işe atılır, hedef ve amaçlarına doğru yol alırlar. Sebatla, kararlılıkla ve sürekli çalışırlar. Bu zaman zarfında muhabbetle boşa vakit harcayan ve küçük değerde işlerle uğraşan kimselere kıyasla önemli ölçüde yol alırlar. Aciliyet hissi, bir işe hemen başlama ve onu hızla bitirmeye yönelik bir içsel dürtü ve arzudur. Bu dürtü başlamanızı ve yolunuza devam etmenizi sağlayan bir tez canlılıktır. Aciliyet hissi kendinizle yarışıyor olmak gibi bir şeydir. Başarılı insanlar yüksek bir performans tutturabilmek için daima kendilerini işe koşarlar. Başarısız insanların ise başkaları tarafından denetlenmeleri, talimat almaları ve dürtüklenmeleri gerekir. Uzun vadeli perspektif Başarılı insanlar gelecek hakkında düşüncelere sahiptirler. Onlar beş yıl, on yıl sonrasını düşünürler. Arzuladıkları uzun vadeli gelecekleriyle tutarlı olması için bugünkü seçimlerini ve davranışlarını düzenlerler. İşinizde uzun vadede sizin için neyin önemli olduğunu bilmek, kısa vadedeki öncelikleriniz hakkında karar vermenizi büyük ölçüde kolaylaştırır. Gelecek düşüncesi bugünkü eylemleri etkiler hatta çoğunlukla belirler. Başarılı insanlar uzun vadede daha büyük getiri almak için kısa vadede fedakârlığı göze alabilen ve zevkleri erteleyebilenlerdir. Başarısız insanlarsa kısa vadeli sonuçları ve hazları düşünüp, uzak geleceği boş verirler. Kaybedenler gerilim azaltıcı,kazananlarsa hedefe ulaştırıcı işler yaparlar. Örnek olarak erken yatmak, erken kalkmak, işe erken gelmek, alanınızla ilgili düzenli okumak, beceri geliştirmek için kurslara katılmak geleceğiniz üzerinde müthiş olumlu bir etki yaratır. Diğer taraftan, işe son anda gelmek, gazete okuyarak oyalanmak, çay kahve,sigara içmek ve iş arkadaşlarıyla ahbaplık etmek kısa vadede eğlenceli görünebilir, fakat sonunda kaçınılmaz olarak yerinde saymaya, başarısızlığa ve hayal kırıklığına götürür. Zaman öyle de geçer böyle de. Asıl mesele onu nasıl kullanacağınız ve ay sonunda hangi iş sonuçlarına ulaşacağınızdır. Tarkan Karabel www.lawmarketing-tr.com - www.tarkankarabel.com
  25. Aktör Kıvanç Tatlıtuğ, sanık olduğu bir dava dolayısıyla adliyede. Ne var? “Olan şey” şu noktadan sonra başlıyor: Sırtında cübbesi ile genç bir hanım –ki sosyal medyaya Kıvanç Tatlıtuğ’un sanık olduğu davanın hâkimi olduğu üzerinden düştü fotoğraf- Kıvanç Tatlıtuğ ile bir fotoğraf çektirmiş. Hayatımıza giren her teknolojik alet beraberinde “kullanma kılavuzunu” da getiriyor. “Kullanma kılavuzu” sadece bizim teknolojiyi nasıl kullandığımızı ya da kullanacağımızı değil aynı zamanda teknolojinin bizi nasıl kullanacağını da gösteriyor/dikte ediyor. Mesela akıllı telefonlar ile kendi fotoğrafımızı çekerek sadece bir uygulama kullanmıyoruz, çoğu defa kendi fotoğrafımızı çekip sosyal medya hesabımızda yayınlayarak “kullanılmış” da oluyoruz. Başkalarına göstermek, sosyal medya hesaplarına yüklemek üzere çekilen fotoğraflar, pek çok değerin imha edilmesi sürecini de başlatıyor, ne ki “kullanılma kılavuzu” nu içselleştirdiğimiz için bunun üzerinde hiç durmuyoruz bile. Sosyal medya aracılığı ile her gün değer ve ilkelerin “fotoğraf ile imha” sürecine dair çarpıcı tanıklıklarımız oluyor. Mesela geçtiğimiz hafta sonu sosyal medya ahalisini fazlasıyla meşgul eden bir adliye fotoğrafı düştü gündeme. Aktör Kıvanç Tatlıtuğ, sanık olduğu bir dava dolayısıyla adliyede. Ne var? “Olan şey” şu noktadan sonra başlıyor: Sırtında cübbesi ile genç bir hanım –ki sosyal medyaya Kıvanç Tatlıtuğ’un sanık olduğu davanın hâkimi olduğu üzerinden düştü fotoğraf- Kıvanç Tatlıtuğ ile bir fotoğraf çektirmiş. Daha sonra genç hâkimenin Kıvanç Tatlıtuğ’un davasına bakan hakime olmadığı bildirildi lakin bu çok önemli değil. Önemli olan bir yargı mensubunun sırtında cübbesi ile bir davanın sanığı ile fotoğraf çektirip bunu sosyal medya hesabında yayınlamış olması. Yargı mensupları mesleki kisvelerini sırtlarında taşıdıkları sürece herkese eşit mesafede olmak zorundadırlar. Sanık bir aktör ile sanık bir kamyon şoförüne karşı aynı mesafeyi korumak zorunda yargı mensupları. Konu ile ilgili sosyal medya hesabımdan bir tivit attım. Tivit etrafında “derin” tartışmalar oldu. Ama konu sosyal medyada kalmadı. Tecrübeli bir yargı mensubu konu ile ilgili olarak bendenize bir mektup gönderdi. Buyurun: Merhaba Fatma Hanım, İstanbul Adliyesi’nde görev yapan bir hâkim hanımın, dava için adliyeye gelen bir sinema artisti ile çektirdiği fotoğrafı WhatsApp hesabında paylaşması üzerine kişisel twitter hesabınızdan yapmış olduğunuz “Her meslek erbabına ‘sosyal medya’ etiği ve mesleki onur başlığı altında eğitim verilmesi şart” şeklindeki paylaşımınız üzerine bir yargı mensubu olarak bu açıklamayı yapmak istedim. Adalet Akademisinde, henüz Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bildirgesini kabul etmeden tam beş yıl önceden beri Yargı Etiği ve Mesleki Kimlik dersi içerisinde “Sosyal Medya Etiği” yer almaktadır. Ne yazık ki hâkim ve savcılarımızın çoğu “Sosyal Medya Etiği” dersinde sunulan tavsiyeler yerine, sosyal medya fenomeni olan meslek büyüklerini örnek almayı tercih ediyor. Hatta yargı mensupları bazı meslek büyükleri tarafından sosyal medya kullanımına teşvik ediliyor. Sosyal medya etiği sorununu sadece gençler üzerinden değerlendirmek eksik yaklaşım olur. Hesaplar dikkatle incelendiğinde, kıdemi ve yaşı ne olursa olsun birçok yargı mensubunun tarafsızlığı ve bağımsızlığına halel getirecek paylaşımlarda bulunduğu gözlenecektir. Yargı bağımsızlığı demişken şu hususu da belirtmek isterim: Bir yargı mensubu milletvekilliği veya yerel seçim döneminde seçimlerde aday olmak için istifa ederse seçilemediği takdirde bir daha mesleğe dönemiyor. Yargıda tarafsızlığın örselenmemesi açısından getirilen bu düzenlemeye karşın 2011 yılından beri avukatlar arasından yapılan hâkim ve savcı alımlarında çoğu aktif siyasetle uğraşan birçok avukat mesleğe dâhil olmuştur. Hâsılı öncelikle yargı mensuplarını ilgilendiren “Sosyal Medya Etiği” çözülmesi gereken büyük bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Bu konuda en önemli görev meslek öncesinde Adalet Bakanlığına, meslekte ise HSK’ya düşmektedir. Sorun ortaya çıktıktan sonra müdahil olmak yerine sorunun ortaya çıkmasını önleyici tedbirlerin bir an önce alınması gerekmektedir. İyi çalışmalar dilerim./İ.İ. Mektubu gönderen Sayın İ.İ.’ye teşekkür ederim. Bir yargı mensubu olarak mesleki etik için, mesleki sorunlar için zihnini yoruyor. Sosyal medya ve meslek ahlakını her meslek için teker teker ele almak zorundayız. “Kullanılma kılavuzu”nun baskısı altında olan bireyler maalesef akledemiyor. Sosyal medya ve meslek ahlakı konusunda din görevlileri ve sağlık personelini mercek altına almaya ne dersiniz? Fatma Barbarosoğlu - Yeni Şafak
  26. Yakup Cemil, Rumeli’de dağlarda Enver Paşa’nın hemen arkasındaydı. Trablusgarp'a hiç tereddüt etmeden gitmiş ve Enver Paşa’nın yanında bulunmuştu. Bab-ı Ali Baskını’nda Enver Paşa’ya hakaret etmesi üzerine gözünü kırpmadan Harbiye Nazırını vuran da Yakup Cemil’di. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı ele geçirirken birçok yasadışı yola tevessül etmişti. Bunlar arasında suikast, adam kaçırma ve şantaj bazılarıydı. Bu tip eylemler, başında Enver Paşa’nın bulunduğu ‘fedailer’ grubu olarak bilenen bir ekip tarafından yapılıyordu. Her şeyiyle Enver Paşa’ya tam bir bağlılık içinde bulunan fedailer grubu içinde; Yakup Cemil, Kuşçubaşı Eşref, Süleyman Askeri, Binbaşı Eyüp Sabri, Kolağası Resneli Niyazi, Albay Selahaddin, Cafer Tayyar, Sapancalı Hakkı, Mülazım Atıf, Mustafa Necib, Yenibahçeli kardeşler Şükrü ve Nail gibi isimler bulunuyordu. Şüphesiz bu isimlerin içinde en sıradışı olanı Yakup Cemil’di. Yakup Cemil, Rumeli’de dağlarda Enver Paşa’nın hemen arkasındaydı. Trablusgarp'a hiç tereddüt etmeden gitmiş ve Enver Paşa’nın yanında bulunmuştu. Bab-ı Ali Baskını’nda Enver Paşa’ya hakaret etmesi üzerine gözünü kırpmadan Harbiye Nazırını vuran da Yakup Cemil’di. İddiaya göre Enver Paşa sıtmadan hastanede yattığı bir sırada Sadrazam Talat Paşa’yı makamında tehdit ederek Enver Paşa’yı Harbiye Nazırlığına silah zoruyla getirten de Yakup Cemil’den başkası değildi. Yakup Cemil, Enver Paşa için “baş alıp baş veriyordu”, ama kader ağlarını farklı örecekti. Yakup Cemil’in İstanbul’a gelişi Teşkilat-ı Mahsusa’nın meşhur silahşoru Yakup Cemil savaş cephesinden zor da olsa İstanbul’a gelmeyi başardığında şehrin büyük bir yıkım içinde olduğunu gördü. Devlet daireleri iş görmez hale gelmişti ve devlet memurları rüşvetsiz hiçbir vazifeyi yerine getirmiyordu. Halk perişan, cepheden gelen savaş gazileri büyük bir yokluk içindeydi. Temel ihtiyaç malzemeleri karaborsaya düşmüş; ama savaşın getirdiği tüm yıkıma rağmen birileri büyük rantlar elde etmekteydi. Ona göre bu yıkımın ve rantın arkasında Talat Paşa ve onun yeminli adamı Kara Kemal’in yanlış politikaları bulunuyordu. Öte yandan Yakup Cemil şehre adımını attığı andan itibaren kendisinden hiç haz etmeyen devletin en kudretli adamı Talat Paşa hafiyelerini peşine takmıştı bile. Talat Paşa, şehirde serseri bir kurşun gibi dolaşan Enver’in gözü pek fedaisi Yakup Cemil’in hata yapmasını bekliyordu. Yakup Cemil aklıyla değil, duygularıyla hareket eden bir fedaiydi, bu yüzden Talat Paşa’ya istediğini kısa süre içinde verecekti. Talat Paşa, Kara Kemal, Halil Sami ve Enver Paşa Yakup Cemil, cepheye Enver Paşa tarafından gönderilmişti ve ondan izinsiz bir şekilde şehre gelmişti. Teşkilat-ı Mahsusa’nın korkulan tetikçisi Yakup Cemil, eski dostu Harbiye Nazırı Enver Paşa’yı ziyarete geldiğinde Enver Paşa bu izinsiz ziyaretten pek hoşlanmasa da Yakup Cemil’e müsamahalı yaklaşmıştı. Almanya ziyaretine gitmeden önce bir delilik yapmasından endişe ettiği Yakup Cemil’e sivil Binbaşılığı rütbesi vermiş; ama Yakup Cemil uğruna gözünü kırpmadan defalarca adam öldürdüğü ve hayatını riske attığı Enver Paşa’nın kendisine soğuk davranmasından bir hayli içerlemişti Yakup Cemil bu görüşmeden sonra Teşkilat-ı Mahsusa’dan eski silah arkadaşları olan İzmitli Mümtaz, Hüsrev Sami ve Sapancalı Hakkı ile bir araya gelmeye başladı. Tam bu sırada “Büyük Efendi” olarak tanınan Talat Paşa, İttihat ve Terakki Partisi Genel Merkezi’nde bir takım kara listeler yayınlayarak partinin içinde bazı isimleri ihraç etmeye başladı. Bu isimlerin içinde bulunan kişilerin çoğu Yakup Cemil’in yakın arkadaşlarıydı. Hüsrev Sami Bey bu isimlerden biriydi. Onlar durumun çok farkında olmasa da Teşkilat-ı Mahsusa’nın eski fedaileri günden güne köşeye sıkıştırılıyor ve hata yapmaya zorlanıyordu. Yakup Cemil’i ortadan kaldırma görevinin arkasındaki asıl kişi: Kara Kemal Fedaileri izleyen ve etkisiz hale getirilmesini isteyen Talat Paşa idi; ama bu operasyonun arkasında bulunan asıl kişi ise Kara Kemal’di. Dönemin fedailerini birçok eserine konu eden Kemal Tahir’in tarifiyle; Kara Kemal her yerdeydi; ama hiçbir yerde görünmezdi. Hatta Tahir, “Kurt Kanunu” kitabında Kara Kemal’i şu şekilde satırlarına taşıyacaktı; Ne dediydi bir gün boş bulunup rahmetli Ziya Gökalp? 'Bunca yıl işin içindeyim, bizi Talat mı idare ediyor, Kara Kemal Bey mi, anlayamadım,' dediydi. Doğru! “Küçük Efendi” olarak tanınan Kara Kemal 1926 yılında Mustafa Kemal Atatürk’e suikast iddiasıyla aranıldığı ortaya çıkınca kaçarak şehirde uzun süre saklanmıştı; yakalanmak üzereyken bir tavuk kümesinde, iddialara göre, intihar etmişti. Enver Paşa’nın fedailerini etkisiz kılmakla görevlendirilen Kara Kemal, İstanbul siyasetini neredeyse herkesten daha iyi biliyordu. Siyaseti adam öldürmek ve darbe yapmakla eşdeğer gören bir grup fedaiyi ortadan kaldırmak için oldukça ince bir siyaset takip ediyordu. Enver Paşa’nın gecikmesi Enver Paşa’nın fedaileri adım adım köşeye sıkıştırılırken Enver Paşa önce Almanya’ya sonra Halep Cephesi’ne gitmiş ve henüz İstanbul’a dönmemişti. Hem Talat Paşa hem de Kara Kemal durumun çok hassas olduğunu biliyor; bu yüzden Enver Paşa şehre dönmeden işi bitirmek istiyorlardı. Yakup Cemil, Enver Paşa İstanbul’a dönünce Kaymakamlık veya cephe komutanlığı gibi bir makamın kendisine verileceğine inanıyordu ya da en azından Enver’in eski günlerde olduğu gibi kendisini yanına alacağını umut ediyordu; ama Enver Paşa’nın dönüşü geciktikçe Yakup Cemil’in sabrı taşıyordu. Yanında bulunan eski silah arkadaşları Hüsrev Sami ve Sapancalı Hakkı kendisini Talat Paşa konusunda mütemadiyen dolduruşa getiriyordu. Yakup Cemil bu konuşmalardan son derece etkileniyordu ve bir deliliğe girişmesi an meselesiydi. Yakup Cemil’in çocuksu mutluluğu: Enver Paşa İstanbul’a dönüyor Enver Paşa uzun bekleyişlerin sonunda İstanbul’a dönmüştü. Yakup Cemil bir çocuk sevinciyle sabah daha Enver Paşa Harbiye Nazırlığına gelmeden binaya varmıştı. Enver Paşa cepheden gelmişti ve işler yolunda gitmiyordu. Sabah, Yakup Cemil’i karşısında görünce durumdan pek hoşlanmamıştı. Yakup Cemil, Enver Paşa’dan kendisini cephe komutanı olarak atamasını istedi. Enver Paşa’nın şehirde yapacak birçok işi vardı ve bunları bir an önce bitirip cepheye dönecekti. Bu yüzden Yakup Cemil’i başından savmak için durumu özel kalem müdürü Şevket Bey ile halletmesini istedi. Sonrasında yaşanan gelişmeleri İlyas Kara “Fedai: Cepheden Sehpaya Yakup Cemil” isimli eserinde şöyle nakleder; Enver Paşa’nın işi o sırada zaten başından aşkındı, Yakup Cemil ile uzun uzadıya uğraşıp ona durumu açıklamak çok zordu. En iyisi Yakup Cemil’i baştan savmaktı, eski arkadaşına dedi ki; -Özel kalem müdürü Şevket Bey’i gör, kendisine durumu anlat. Seni bir yerlere tayin eder. Görüşmeden son derece memnun ayrılan Yakup Cemil, Şevket Bey’i ziyaret etti; ama böyle bir direktif almayan Şevket Bey karşısında İttihat ve Terakki’nin en meşhur tetikçisine durumu açıklayamadı ve birkaç gün sonra tekrar gelmesini söyledi. Yakup Cemil sonraki ziyaretinde Şevket Bey’in ecel terleri arasında Enver Paşa’nın kendisini kandırdığını ve Şevket Bey’e kendisi hakkında herhangi bir talimat vermediğini öğrendi. Yakup Cemil hışımla soluğu Enver Paşa’nın yanında aldı. Enver Paşa bu kez lafı çevirmeden Yakup Cemil’e durumu anlattı: -Senin ordu ile ilişkin kesilmiştir. Bugün ihtiyat subayısın. İhtiyat subayının yükselebileceği en son durak binbaşılıktır, benden daha fazlasını bekleme Yakup. Yasalar izin vermezse ne yapabilirim ki. Eğer yine de cephede bulunmak, savaşmak istiyorsan seni Erzurum Cephesine göndereyim. Orada istediğin gibi çalışırsın... Çalışmak istemiyorsan git evinde otur! Sana başka bir iş buluruz. (İlyas Kara, a.g.e) Yakup Cemil, Enver Paşa’nın yanından ayrıldığında aslında çoktan Talat Paşa’nın ağına düşmüştü. Şehrin serseri kurşunu artık en büyük hamisi Enver Paşa’yı kaybetmişti. Bu farkında olmasa da ölümle arasındaki son perdeydi ve bunu yırtıp atmıştı. Galip Vardar sonraları Yakup Cemil’in ağzından bu görüşmeyi şöyle anlatacaktı; İnsanlar ne kadar değişiyordu yarabbi!.. Rumeli'den; beri tanıdığı, eşkıya takiplerinde beraber bulunduğu, Trablusgarp'ta beraberce savaştığı, Balkanlarda, Umumî Harpte emrinde savaştığı Enver Paşa onu bir mektep talebesi gibi şimdi azarlıyor, askerlik gibi şerefli bir mesleğe alamayacağını söylüyordu öyle mi?.. Kafkasya’da, Ardahan’da, Iran içlerinde, Bağdat'ta İngilizlere karşı ifa ettiği vazifeler ne olmuştu. Artık Enver Paşa orada kendisi için bitmiş, ölmüştü. Yüzüne bile bakmadan çok soğuk bir selâmla Harbiye Nazırını makamında selâmladı ve huzurundan çıktı. Fakat Yakup Cemil, şimdi çok korkunç bir insan olmuştu. Yakup Cemil, kendi ayağıyla Kara Kemal’e gidiyor Büyük hayal kırıklığı yaşayan Yakup Cemil, Harbiye Nazırı ile arasında yaşananları izzet-i nefsine yapılmış bir hakaret meselesi haline getirdi. Hükümeti zayıf düşürmek için aklına korkunç bir fikir geldi. Savaşçılığı ile bilinen Yakup Cemil savaşın Osmanlı’yı felakete sürüklediğine karar vererek Almanya ile ittifakı bozup İtilaf Devleti ile münferit bir barış anlaşmasının yapılması gerektiğini anlatmaya başladı. Bu durumu Prens Sait Halim Paşa’dan Mahmut Kâmil Paşa’ya kadar birçok önemli isme anlatmaya başladı. Fakat en trajik hatası her adımını zaten takip eden Kara Kemal’i bizzat telefonla arayarak çok mühim bir haber iletmek istediğini söylemesi oldu. Kara Kemal mühim hadisenin içeriğini öğrendikten sonra Yakup Cemil’i kabul etti. Yakup Cemil'in kendisini idama götürecek sözlerini Galip Vardar şöyle aktarıyor; Yakup Cemil: Cephelerin hali feci, memleketin maneviyatı sıfır, bu şartlar dahilinde harbe devam etmek cinnettir Kemal Bey... Kara Kemal: Güzel ama, bizde durun dururken sulh yapamayız ya canım!... Bir teklif olur, bir temas olur anlarım!.. O zaman Amenna!... Yakup Cemil: O da var yahu!.. Senin bir şeyden haberin yok!... Bizim Sapancalı Hakkı’ya Romanya- da hem Fransızlar hem de İngilizler, teklifin âlâsını yapmışlar!.. Aslında ortada bir teklifin varlığı dahi yoktu. Yakup Cemil hiç anlamadığı Bab-ı Ali siyasetine kendisine yaraşır biçimde doğrudan atılmış; ama karşısında Kara Kemal gibi siyaseti ilmek ilmek dokuyan bir şahıs vardı. Uzun süredir Yakup Cemil’in ipini çekmek için uzun bir uğraş veren Kara Kemal, kurbanının ayağına kadar gelerek ölüm fermanını büyük bir özgüvenle doldurmasını keyifle izliyordu. Durum Enver Paşa’ya aktarıldığında, Paşa Yakup Cemil’i tutuklatmak yerine ona istediği görevi verme kararı aldı. Makamına çağırdığı Yakup Cemil’i azarladıktan sonra İran’da kurulacak gönüllü birliğin komutanlığına Yakup Cemil’i getirdi. Yakup Cemil büyük bir sevinçle Enver Paşa’ya teşekkür ederek derhal birliğini hazırlamaya girişti. Çoğu mahkûm ve gönüllülerden oluşan birlikler Yakup Cemil askerleri İstanbul’da bazı taşkınlıklara sebep olmuştu. Yakup Cemil’in ellerinden kaçıp İran’a gitmesine müsaade etmek İstemeyen Talat Paşa’nın has adamı Kara Kemal soluğu Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki evinde aldı. Yakup Cemil’in İran Birliği için adam toplamasını çarptırarak Enver Paşa’ya Yakup Cemil’in kendisini öldürmek için suikast tertip ettiğini iddia eder; Kara Kemal: Durumu henüz yeni öğrendi; fakat en küçük ayrıntısına kadar vakıfız. Öncelikle şunu belirteyim ki bu seferki suikast girişimi, bizim eski muhaliflerin, İttihat ve Terakki düşmanlarının hazırladıkları bir hareket değil. Bizzat içimizde bazı arkadaşların hazırladıkları bir tertibattır. Oldukça usta ve planlı hareket eden bir şebeke, silahlı bir örgüt ile karşı karşıyayız. Şaşırmayınız Paşam ne yazık ki bu suikastı hazırlayanlar sizin eski yaveriniz İzmitli Mümtaz, Sapancalı Hakkı, Hüsrev Sami ve Yakup Cemil’dir. Allah korusun durumdan haberdar olmasaydık şimdi hiçbirimiz hayatta olmayacaktık. (İlyas Kara, Fedai: Cepheden Sehpaya Yakup Cemil) Yakup Cemil, Enver Paşa’yı devirip yerine Mustafa Kemal’i getirecek iddiası Yakup Cemil’in ‘Münferit Sulh’ hareketi üstüne bu iddialar Enver Paşa’nın eski dostlarına tamamen cephe almasına neden oldu. Kimilerine göre ortada gerçekten bir darbe teşebbüsü vardı. Hatta Yakup Cemil, Enver Paşa’yı Harbiye Nazırlığından indirip yerine Mustafa Kemal Paşa’yı getirecekti. Filhakika, Yakup Cemil bu kadar derin bir siyasi kavrayışa sahip değildi. Kaldı ki Mustafa Kemal siyasetin eşkıyalıkla tertiplenmesine karşı olacak kadar akıllı bir adamdı. Gerçek veya değil darbe teşebbüsleri Yakup Cemil’in tutuklanmasına sebep oldu. Kendisini tutuklamaya geldiklerinde emrin bizzat Enver Paşa tarafından verildiğini öğrenen Yakup Cemil hiç direnmeden teslim olmuştu. Yapılan göstermelik bir yargılama sonrası hakkında idam kararı verildi. Yakup Cemil’in trajik infazı Yakup Cemil 11 Eylül 1916 yılında Kâğıthane'de infaz edilmesi sayısız roman ve öyküye konu oldu. Bu infaz Kemal Tahir’den Atilla İlhan’a sayısız büyük kalem ehli tarafından eserlerinde işlenmiştir. Kemal Tahir’in romanlarında Yakup Cemil kendisine kurşun sıkmak istemeyen askerlere ölüm emrini kendisini verirken Atilla İlhan’ın eserlerinde Liyakat Madalyası göğsünde namluya karşı dimdik duran bir Yakup Cemil vardır. Gerçeğe en yakın olduğu düşünülen öyküde ise Yakup Cemil’in gözlerinin bağlanmasına karşı çıktığı ama bu talebinin reddedildiğidir. İnfazdan önce yalnızca sigara içmesine izin verilmiş, hiç sigara içmediği bilinen Yakup Cemil infaz edilmeden önce üst üste üç sigara içmiştir. Son sözü Atilla İlhan şöyle söylüyor; sonra boğaz'ın pusu fecrin en dokunaklı anları ezanlar dağılıyor eski istanbul'dan beylerbeyi sarayı'nın sabah mahmurluğuna şeker ahmet paşa'nın kayıp bir tablosundan eflatun ve mor martılar uçurulmuş bir yağmur loşluğuna kimse kimseyi anlamıyor yâkup cemil bey çoktan teşkilât-ı mahsusa'dan kovulmuş idam mangasının kurşunları yağıyor göğsündeki 'liyâkat nişanı'na yani epeyce zindan (Atilla İlhan, “Sonra O Güller”) Mehmed Mazlum Çelik @mehmedmazlumcel / The Independentturkish
  27.  
  • Member Statistics

    17
    Total Members
    102
    Most Online
    Elif Nurbanu Or
    Newest Member
    Elif Nurbanu Or
    Joined
×
×
  • Create New...