Jump to content


  • Üye Ol

    Sitemize üye ol

  • Blog Entries

    • By ankahukuk in Psikoloji 0
      Anormal kişisel bozuklukları ifadelerine de yansımış seri katiller ve yakalandıktan sonra verdikleri ifadeleri

      1.  John Christie

      "Bana göre bir ceset, canlı bir bedenin taşıyamayacağı bir güzellik ve saygınlık taşır" 
      Tam adı John Reginald Halliday Christie olan seri katil, İngiltere'de 1940 - 1950 yılları arasında karısı Ethel ve 13 aylık bir bebek de dahil 8 kişiyi öldürmüştü. Genelde kurbanlarını önce bayıltıyor, ardından boğuyordu. Polis tarafından yakalandı ve mahkemeye çıkarılarak idam cezasına çarptırıldı.
       
       
       
       
      2. David Smith

      "İnsanlar kurtçuklara benzer. Küçük, kör ve değersiz" 
       
      Öldürmeye, kendisinden boşanmak isteyen ilk eşi Janice Hartman ile başlayan John David Smith, ardından ikinci eşini de öldürdü. 1974'te aniden ortadan kaybolan ilk eşini öldürdüğü kesinleşti ancak 1991'de kaybolan ikinci eşiyle ilgili hiçbir delil bulunamadı. Smith, ilk eşini öldürdükten tam 26 yıl sonra yargılanabildi.
       
       
       
       
       
       
      3. Ted Bundy
      "Yaşayan bedenindeki soluğu hissediyorsun. Onların gözlerine bakıyorsun. Yaşam ya da ölümlerine karar veriyorsun. Bu pozisyondaki varlık tanrıdır" 
      Ted Bundy, seri katillerin öncülü kabul edilen, 'Dünyanın en zeki şeytan ruhlu katili' olarak anılan, 1974 - 1978 yılları arasında ABD'de 30'dan fazla cinayet işlemiş seri katil ve tecavüzcü. Bir sosyopat olduğu düşünülen Bundy, işlediği vahşi cinayetlere rağmen eğitimli, yakışıklı ve kibar bir genç adam olarak tanımlanır. Kurbanlarını genelde sopayla döverek, bazen de boğarak öldürmüştür. Kurbanlarının çoğuna tecavüz ettiğine ve ayrıca, öldürdükten sonra da tecavüz edip bedenlerini kestiğine inanılmaktadır. 'Seri katil' tabiri ilk defa onun için kullanılmıştı.
       
       
      4. Edmund Kemper
      "Sokakta yürüyen güzel bir kız gördüğümde bir tarafım onunla flört etmeyi, diğer tarafım ise kazığa geçirilmiş kafasının nasıl duracağını düşünür" 
      1970'li yıllarda California'ya korku salan Edmund Kemper, öldürmeye 15 yaşındayken babaannesi ve büyükbabasıyla başladı. Kemper, 'Sadece büyükannemi vurmanın nasıl hissettireceğini merak ettim' demiş ve 6 yıl akıl hastanesine konulmuştu. Çıkınca otostopçu kızları katletmeye başladı. 6 otostopçu kızı katletmiş, sonunda da asıl hedefi olduğu düşünülen annesini ve onun bir arkadaşını vahşice katletmişti. Kemper, savunmasında tüyler ürperten şu sözleri söylemişti; "Sokakta yürüyen güzel bir kız gördüğünde ne düşünürsün? Bir tarafım onunla flört etmeyi, onunla iyi vakit geçirmeyi, diğer tarafım ise kazığa geçirilmiş kafasının nasıl duracağını düşünür."
       
      5. David Berkowitz

      "Bana kadın düşmanı değilim, ben bir canavarım. Onları incitmek istemedim, sadece öldürmek istedim''
      Temmuz 1976 - Mart 1977 tarihleri arasında New York'a dehşet salan ABD'li seri katil. 6 kişiyi öldürüp, 7 kişiyi yaraladı. Polis departmanına yazdığı mektupları Mr. Monster olarak imzalayan, kurbanlarını 44 kalibre tabanca öldürdüğü için Mr. 44 olarak da anılan, soğuk kanlı bir psikopat. Mahkeme, akıl sağlığının yerinde olduğuna hükmettiği Berkowitz'i 365 yıl hapse mahkum etti. Berkowitz, nasıl bir canavar olduğunu şu sözlerle itiraf etmişti; "Bana kadın düşmanı olarak hitap etmeniz beni derinden yaralıyor. Değilim, ben bir canavarım. Ben Sam’in oğluyum. Ben küçük yaramaz bir çocuğum.... Onları incitmek istemedim. Onları sadece öldürmek istedim.''
       
      6.  Albert Fish 
      "Hiç tatmadığım bu büyük zevki tatmaktan mutlu olacağım" 
      1870 Washington doğumlu Albert Fish, dünyanın gördüğü en serin kanlı ve korkunç yamyam seri katillerden biriydi. Kuzuların Sessizliği filmine ve filmin Kesh karakteri Hannibal Lecter'a ilham kaynağı olmuştur. İlk cinayetini 1910 yılında işleyen, genelde küçük ve savunmasız kurbanları tercih eden Fish, kurbanlarını öldürmeden önce akıl almaz işkenceler uyguluyordu. İzini kaybettirmek konusunda profesyonelleşen Fish, öldürdüğü küçük bir kızın ailesini yazdığı korkunç mektup sayesinde yakalandı ve elektrikli sandalyede idam cezasına çarptırıldı. Bu korkunç katilin çoğu çocuk 15 kişiyi öldürdüğü düşünülüyordu.
       
       
      7. Charles Manson
      'Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini, aşağıdan bakarsanız tanrıyı, tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz"
      12 Kasım 1934'de ABD'nin Ohio eyaletinde doğan Charles Manson, gençlik yılları boyunca çeşitli suçlardan defalarca hapse girip çıktı. 1967 yılında son kez tahliye olduktan sonra, etrafına topladığı kişilerle bir "aile" oluşturarak Los Angeles ta bir çiftliğe yerleşti. Bu çiftlikte geliştirdiği "teorilerle" yönlendirdiği müritlerinden 5 kişi; Roman Polanski'nin hamile eşi Sharon Tate, Abigail Folger, Polonyalı oyuncu Wojciech Frykowski, erkek kuaförü Jay Sebring, ve lise mezunu bir genç Steven Parent'i Los Angeles, Kaliforniya'da vahşice öldürdüler.Ertesi gece bu kez Manson'un da katıldığı grup, Labianca çiftini aynı şekilde öldürüp parçaladı. Taraftarı olan bir kadının, farklı bir suçla tutuklandığında, işledikleri cinayetleri övünerek anlatması sonucunda Manson ve 4 arkadaşı tutuklandı ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Toplam cinayetlerinin sayısı belirlenemeyen Manson ve grubunun 35 ölümden sorumlu olduğu sanılır. Charles Manson ABD'de nefret edildiği gibi, kendisini seven, serbest bırakılmasını isteyen çeşitli fan kulüpler oluşturup kampanyalar düzenleyen bir hayran kitlesine de sahiptir.
       
       
      8. Dennis Nilsen

      1978-1983 yılları arasında birlikte olduğu ya da flört ettiği 15 erkeği öldüren İngiliz seri katil. Kendine ölü makyajı yaparak ayna karşısına geçen ve tatmin olan nekrofili Nilsen, kurbanlarını genelde boğarak öldürüp parçalıyor ve evinde saklıyordu. Cesetler birikince önce yakarak kurtulmaya çalıştı ancak işe yaramayınca cesetleri parçalayarak tuvalete atmaya başladı. Apartmandan yayılan korkunç koku üzerine komşuların şikayet etmesiyle yakayı ele verdi. Nilsen, vahşi tutkusunu 'Hep durmak istedim ama yapamadım. Başka bir heyecan veya mutluluk kaynağım yoktu.' sözleriyle ifade etmişti.
       
       
       
       
       
       
       
      9. John Wayne Gacy

      John Wayne Gacy, ABD'deki Demokrat Parti'nin seçim bölgesindeki bir danışman, iş adamı ve komşularının partilerinde palyaçoluk yapan saygın ve sevilen biriydi. 1978 yılında işlediği bir cinayetten yakalanınca soruşturma genişletildi ve evinin altında 27 kurbanın çürümüş cesedi bulundu. İki cesedi bahçeye gömmüş, dört cesedi de nehre atmıştı. Cezaevine girdiğinde duvarlara palyaço resimleri çizdi. Gacy, 'Bir palyaço bile katil olabilir' diyordu.
       
       
       
       
       
      10. Carl Panzram
      "Kendimi düzeltmek istemiyorum. Tek arzum beni düzeltmek isteyen insanları düzeltmek ve öldürmek''
      1892 Minnesota doğumlu Carl Panzram, çocukluğundan itibaren etrafı için sorun teşkil etmeye başladı. Bir keresinde yat satın alıp bedava içki vaadiyle 10 gemiciyi kandırmış, hepsine tecavüz etmiş ve başlarından vurarak denize atmıştır. Daha sonra bir gemide tayfa olarak Batı Afrika'ya gitmiş, timsah avlamak için kiraladığı sekiz hamalı öldürüp tecavüz ettikten sonra timsahlara yedirmiştir. Dünya turundan döndüğünde ABD'de yakalanan ve hapishanede de 1 kişiyi öldüren Carl Panzram 1930'da idam edilmiştir. Kendisini asacak cellada, "Acele et. Sen etrafta ahmakça dolaşırken, ben bir düzine adamı asardım." dedi. Panzram, kendini şöyle ifade ediyordu; 
      11. Peter Sutcliffe
      "Ben sadece sokakları temizliyordum" 
      1975 - 1980 yılları arasında 17 kadını öldüren İngiliz seri katil Peter Sutcliffe, dünyayı fahişelerden arındırarak, tanrının işini yaptığını söylüyordu. Evli bir işçi olan Sutcliffe, kurbanlarını çekiç ve bıçak kullanarak vahşice öldürüyordu. 9 kez ifadeye çağrılmış ancak kanıt bulunamadığı için serbest bırakılmıştı. Sonunda suç aletleri ele geçirilince müebbet hapse çarptırıldı.
       
       
      KAYNAK: Onedio.com
       
    • By ankahukuk in Tarih 0
      Salem cadı olayları; 1692 - 93 yılları arasında İngiliz sömürgelerinin yaşadığı Massachusetts'in (günümüzde ABD'nin kuzeydoğusunda eyalet) Salem Kasabası'nda yaşanmıştır.

      Barbados'tan getirilen Tituba adlı bir köle kadının anlattığı vudu öykülerinden etkilenen birkaç genç kız, içlerine şeytan girdiğini iddia ederler ve aralarında Tituba'nın da bulunduğu üç Salemli kadını cadılıkla suçlarlar. Onlar da, işkence altında başkalarını suçlar ve sonunda bir ihbarcılık histerisi tüm Massachusetts'i sarar. Bu histeri dalgası sırasında, üçte ikisi kadın olan 162 kişi yargılanıp 19'u asılma ve 1 kişi de ezilmeyle cezalandırılır.

      Olayların gelişimi şöyledir; Salem’in önde gelen tüccarlarından Samuel Parris, bir dönem Barbados’la ticaret yapmış, oradan dönerken de yanında eşine ev işlerinde yardımcı olması için Jhon ve Tituba adlı karıkoca köleleri getirmişti. Bayan Tituba, Parris ailesinin 9 yaşındaki kızı Betty ve 11 yaşındaki yeğenleri Abegail’in bakıcılığını yapıyordu. Özellikle kışın soğuk havalarda kızlar evin dışına çıkamadıklarından ve zamanlarının çoğunu Tituba’nın yanında geçiriyorlardı. Tituba da onlara vakit geçirmeleri için bir sürü vudu büyüleri ve büyücüleri içeren Barbados öyküleri anlatıyordu. Onları şok edebilecek kadar ilginç ve kötü ögeler içeren bu öykülerden etkilenmeye başlayan kızlar, çok geçmeden Tituba’dan aldıkları bilgilerle kasabadaki yaşıtları olan diğer kızlarla birlikte karanlık işlerle uğraşmaya başladılar. İlk zamanlar bir bardak içindeki suya yumurta akı koymak suretiyle ilkel olarak oluşturdukları kristal kürelerde birbirilerinin fallarına baktılar, birbirlerinin kocalarının neye benzeyeceği konusunda yorumlar getiriyorlar ve eğleniyorlardı. Ancak eğlenceli ve can sıkıntısını gideren bir oyun gibi devam eden olay, bir kabusa dönüşmeye başladı.

      1692 yılının ocak ayından sonra, kızlar sara gibi nöbetler geçirmeye, garip sesler çıkarmaya, yerlerde ve çukurlar içinde sürünmeye, acı içinde vücutlarının eğip bükmeye başladılar. O dönemlerde cadı büyülerinin hastalık ve ölüm sebebi olduğuna ve cadıların güçlerini şeytanın kendisinden aldıklarına inanılırdı. Bu sebeple bu acılar içindeki masum görünüşlü kızların acılarının sona erdirilmesi için onları bu hale koyan cadıların bulunmasına karar verildi. Soruşturma sırasında kendi yaptıklarının ortaya çıkmasından korkan kızlar bazı adlar vermeye başladılar.

      Kızlar, Tituba’nın büyüleriyle olan ilgilerini gizlemek için mi yoksa gerçekten büyülenmiş olabileceklerinden korktuklarından mı bilinmez; kasabada o güne kadar benzeri olaylarla adları hiç anılmamış insanları suçladılar.

      Soruşturmadan hemen önce, Mary’nin teyzesi cadıları bulmak için büyüden yararlanmak istedi ve Tituba’ya tarifi eski İngiliz reçetelerinden alınan bir “cadı pastası” yapmasını emretti. Çavdar ve büyülenmiş kızların idrarlarıyla yapılacak olan pasta, bir köpeğe yedirilecekti. Sonrasında da köpek ya çıldıracaktı ya da gidip yeni sahibi olan cadıyı bulacaktı. Parris, şeytandan kurtulmak için şeytandan fayda bekleyen bu kadına çok kızmıştı, fakat artık olanlar olmuştu. Parris kilisede; “Aramızda şeytan geziniyor, öfkesi yıkıcı ve korkunç olacak ve en kötüsü ne zaman susturulabileceğini ancak ve ancak Tanrı bilir” diye konuşma yaptı.

      İlk suçlananlar; Tituba, kocasının yokluğu zamanında ailesiyle tek başına kalan Sarah Good ve uşağı ile evlenmeden aynı evde nikahsız yaşayan yaşlı kadın Sarah Osborne oldular ve bu üç kadın hemen tutuklanarak mahkemeye çıkarıldılar. Kadınların sorguları esnasında ise küçük kızlar sara nöbetleri geçirmeye başladılar ve cadıların hayaletlerinin mahkeme salonunda dolaştıklarını, onlara; saldırıp tırnakladıklarını, ısırdıklarını söylediler. Mahkeme heyeti tarafından bunları yaptırmamaları konusunda uyarı alan Sarah Good ve Sarah Osborne masum olduklarını ve olaylarla bir ilgileri olmadıklarını yinelediler. Cadı pastası olayından bu yana sürekli olarak Parris’ten dayak yiyen ve küçük kızlara anlattığı hikayelerin ortaya çıkmasından korkan Tituba, cadı olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Kendisini kurtarmak için ise; kapkara bir köpeğin onu tehdit ettiğini ve kızlara işkence yapması için zorladığını, biri kırmızı diğeri siyah iki kedinin de onu emri altına almış olduğunu söyledi. Ayrıca geceleri her iki Sarah ve onların hayvanları ile birlikte cadı toplantılarına uçarak gittiklerini anlattı. Bununla birlikte onu evvelki gece küçük Ann’ye saldırmak için zorladıklarını söyledi. Bu itiraflar sırasında “Bir evvelki gece cadılar benim kafamı kesmeye çalıştılar” diyerek bağırdı Ann. Bunun üzerine küçük Ann’den de tasdik gelince kadınların üçünün de cadı olduklarına kesinlik getirildi. Tituba ölüme gideceğini anlayınca esas büyük darbeyi Salem Kasabası’na indirmeye karar verdi ve cadıların üç kişiyle sınırlı olmadığını açıkladı. Ona göre Salem’de 6 – 7 kişilik bir cadı grubu vardı ve bu grup uzun boylu, beyaz saçlı ve hep siyah cüppeler giyen gizemli bir adam tarafından yönetiliyordu. Sonraki günlerdeki sorgularında Tituba siyahlar içindeki bu adamın gelip kendisine defalarca şeytanın defterini imzalatmaya çalışmıştı ve o arada defterde Salem’de yaşayan 9 kişiye ait imzayı gördüğünü anlattı.

      Kızların üzerinden hayaletleri çekmesi için uyarılan kadınlardan yaşlı olan Sarah Osborne ağır zincirlere dayanamadı ve öldü. Bu dava içindeki ilk ölümdü. Böylece ilk iki cadı, Boston hapishanesine gönderilirken mahkeme heyeti diğer cadıların peşine düşmeye karar verdi.

      Kasabada yaşayan cadı grubunun haberini alan mahkeme kızları daha fazla ad vermeleri için zorlayınca, Ann Jr. daha önceden intikam duygusuyla dolu olan annesinin de zoruyla kasabanın kongre üyelerinden birisinin karısı olan Martha Corey’i suçladı. Martha, küçük Ann’i bu saçma suçlamadan vazgeçirmek için onu ailesinin yanında ziyarete gitti. Ancak Ann korkunç nöbetler geçirmeye başladı ve onun hayaletinin bir adamı kazan içinde pişirirken gördüğünü söyledi. Kızlardan Mercy ise, başka cadılarında ona katıldığını ve kendisini şeytanın defterini imzalaması için zorladıklarını anlattı. Marta Corey mahkemede kendisini savunurken oldukça başarılı idi. Ne var ki kızlar onun savunması sırasında derin acılar içindeydiler ve mahkemeye ısırık izlerini gösteriyorlardı. Kasaba heyetinden olan kocası bile onu itiraf etmesi için zorlamıştı.

      Bir sonraki sanık ise bölgenin önde gelen isimlerinden Rebecca Nurse idi. İlk mahkeme sırasında eğer bu iki kadın suçlanmış olsalardı sanırız ki mahkeme heyeti kızları yalancılıkla suçlayacaktı. Ancak olaylar öyle bir hal almıştı ki herkes kızların ağızlarından çıkacak isimlere bakıyordu. Rebbeca’yı da yine Ann Jr. annesinin isteğiyle suçlamıştı. Diğer kızların da kendilerini tasdiklemesi üzerine aslında kilise mensubu olan bu kadında okkanın altına gitti. Bu arada Sarah Good’un 4 yaşındaki kızı da bu suçlamalardan nasibini aldı ve annesi ile birlikte çalışmaktan suçlandı.

      Bu karambol esnasında Mary’nin yanlarında hizmetçi olarak çalıştığı Procten ailesi (ki bu aile eğer nöbetler geçirmeye devam ederse Mary’i çok kötü döveceklerini söylemişlerdi ve bu da bir nevi cadılık sayılırdı), Rebbeca’nın kız kardeşi (ablasının asılsız olarak suçlandığını iddia ediyordu) ve Tituba’nın her şeyden habersiz kocası Jhon tutuklandılar. Kızlardan Abegail ise Mary’i defteri imzalamış olmakla suçladı (çünkü Mary yanında çalıştığı aileden korkmuş ve yaptığı suçlamaları geri çekmek zorunda kalmıştı). Böyle küçük kızlar kendi aralarında bir oto kontrol mekanizmasını oluşturdular; ya cadı olarak birilerini suçlamak zorundaydılar ya da kendileri cadı olarak suçlanacaklardı. Mary ile Martha’nın kocası olan Giles, uzun yıllardır Salem Kasabası’nda yaşayan ve sansasyonel partiler veren Bridget Bishotl ve zaten aklı yerinde olmayan ve cadı suçlamasını seve seve kabul eden Abegail Hobes’ta tutuklandılar.

      Nisan ayında mahkeme, bu aklı bozuk kadının suçlamalarına dayanarak kasabadan 9 kişiyi daha tutukladı (çok yaşlı bir adam olan Nenemiah, kendi anne ve babası, Birdget’in oğlu ve karısı, Rebbeca’nın diğer kardeşi Mary Esty, zenci bir köle, Sarah Wilds ve zengin bir tüccarın karısı olan Lina English). Artık mahkemeye sanık olarak sadece Salem Kasabası’ndakiler değil komşu kasabadakiler bile çağrılır hale gelmişti olaylar. Sanıklar sürekli iddiaları reddediyor, kızlar ise ısrarla nöbet ve çığlık krizleri ile birlikte onları suçlamaya devam ediyorlardı. Yeni sanıklardan ise sadece Nenemiah’ın bir cadı olmadığını açıkladılar. Bu hesaplarına göre onlar; yaşlı, savunmasız ve suçsuz insanları suçlamayacak kadar masum ve acı çeken zavallı kızlardı. Diğerleri ise tutuklandılar. Olaylar çok kısa süre içinde gelişiyordu. Nisan ayının sonuna gelindiğinde ise 6 cadı daha tutuklandı. Artık sanıklar ve öyküleri o kadar çok artmıştı ki herkes olayın başlangıcını bile unutmaya başlıyordu nerdeyse.


      Bu öyküler içinde en ilginç olanlardan birisi ise şöyle gelişmişti: Maine’de oturan George Burroughs tutuklandı ve mahkemeye çıkarıldı. Eski zamanlarda Salem Kasabası’nda bir süre papazlık yapmış bir adamdı ve o dönemde kasaba sakinlerinin bir kısmı ile tabiî ki özellikle Ann Jr.’ın annesi ile pek geçinememişti ve bu da intikam için oldukça iyi bir yoldu. Onu ilk suçlayan Ann Jr., bir papazın kendisine imzalaması için defteri getirdiğini ve adının ise Burroughs olduğunu söylediğini, bundan önce ise bir çok insanı kurban ettiğini artık kendisinin cadıdan bile üstün mertebede şeytana çok yakın bir varlık olduğunu anlattı. Senaryo birbirine çok iyi bağlanıyordu. Herkes Tituba’nın bahsettiği siyah cüppeli adamın bu olduğuna emin olmuştu. Mahkeme cadı grubunun efendisini, şeytanın uşağını yakalamış olmakla müthiş bir gurur duymaya başladı ve tutuklanmalar son hızıyla devam etti.

      1692 yılı mayıs ayının sonu geldiğinde küçük kızların suçlamaları yüzünden hapiste ve sorguda olmak üzere nerdeyse 95 – 100 kişi tutuklanmıştı. Bazı yasal zorunluluklardan dolayı bu suçlular bir üst mahkemeye çıkana kadar beklemek zorundaydılar. Massachusetts’ten yetkili bir yargıç gelince asıl davalar haziran ayını buldu. Davası ilk sonuçlanan Bridget Bisholt oldu iki gün sonrada asıldı. Bu arada yargıçlardan birisi kızların mahkeme sırasında gördükleri hayaletlerin yeterli delil oluşturmayacağını ve davaların düşmesi gerektiğini savunarak mahkeme heyetinden ayrıldı. Tabiî ki onun bu hareketi cadılıkla suçlanmasına sebep oldu. Masum kızlar önlerinde hiçbir engel tanımıyorlardı. Bu hayalet görme olayları mahkeme heyetince de çeşitli uzun tartışmalara konu oldu ve sonuç olarak bunların tam bir delil teşkil edilemeyeceğine karar verildi ve başka güvenilir yollar aramaya başladılar. Cadıları kızlara dokundurmaya karar verdiler ve bu da diğerinden farklı değildi. Kızlar acı dolu çığlıklarla nöbetler geçirmeye devam ettiler ve sonuçta 20 hazirana gelindiğinde 6 kişinin daha asılmasına karar verilmişti bile.

      Bu arada mahkeme sırasında ilginç bir lanet olayı da oldu. Mahkeme başladığından beri cadı avcısı olarak bulunan Peder Noyes, Sarah Good’u itiraf etmeye zorluyordu. Fakat Sarah kendisine “Ben senin bir büyücü olduğundan daha fazla cadı değilim. Eğer sen şimdi canımı alırsan, bir gün Yüce Tanrı sana içmen için bolca kan verecek” diye haykırdı. Peder Noyes olaylardan yaklaşık 25 yıl sonra büyük bir iç kanama geçirdi ve öldü.

      Kızlar artık kasaba içinde erişilmez bir güce sahip olmuşlardı. Bu arada komşu kasabadaki cadıları tanımadıkları için adlarını bilmiyorlar ve oradaki halktan bazılarını çağırıp dokunma testi yapıyorlardı. Bu arada bazı sanıklarda kendilerini idamdan kurtarabilmek için başkalarının adlarını veriyor “beni olaya bu zorladı”, “bana şöyle yapmamı söyledi” gibi yalanlarla davayı dallandırıp budaklandırıyorlardı. Komşu kasabadan bir yargıç ve eski bir valinin oğlunu suçladılar, işin en ilginci ise aynı kasabadan iki köpekte bu suçlamalardan nasibini aldı. Yüzlerce insan yargılandı bir o kadarı dokunma testinden geçti. Ağustos ayına gelindiğinde 4 kişi daha darağacında sallandı. Peder Burroughs ise tam asılmadan önce yüksek sesle dua ederek izleyenler ve halkın arasında söylentilere neden oldu. Çünkü o zamanki inanışlara göre şeytan ya da onun uşakları dua edemezlerdi. Ancak kızların bastırılamaz hırsları sayesinde o da asılmaktan kurtulamadı ve Hıristiyan adetlerine göre gömülmeyi hak etmediği için bir tepe üzerindeki sığ ve küçük mezara diğerlerinin yanına gömüldü. Eylül ayında ise aynı tepedeki mezarlara 8 kişi daha gönderildi.

      Yargılama sırasında suçlamaları asla kabul etmeyen zengin ve varlıklı Giles Corey, dava sonucunda mal varlığına el konulacağını biliyordu. Bunun olmasını istemediği için davaya bakan mahkemeyi tanımadığını söyledi. Böylece mahkeme davaya bakamayacağı gibi mal varlığını da korumuş olacaktı. Ancak mahkemenin buna tepkisi hiçte Corey’in beklediği gibi olmadı. Salem meydanında halka açık bir yerde Corey yere zincirlendi ve üzerinde büyük bir tahta plaka konuldu. Bu plakanın üstü çok ağır bir taş yığını ile kapatıldı. Corey ezilmeye başlamıştı ancak yinede itiraf etmiyordu suçunu ve üstüne üstlük daha fazla taş koymaları için onlara bağırıyordu. Daha fazla taş konulduğu zaman Corey dayanamadı ve öldü. Daha sonra olaya bir açıklık küçük Ann’den geldi. Corey, şeytanın defterini imzalarken asılarak ölmeyeceğine dair şeytandan garanti almıştı.

      O dönemde kimse tarafından tam olarak bilinmese bile bunlar son idamlardı. Kızların suçlamaları tam bir histeri krizi durumuna ulaşmıştı ve en sonunda mahkeme heyeti başkanı Phips’in karısını bile cadılıkla suçladılar. Bunun sonrasında 29 Ekim tarihinde Phisp mahkemeyi dağıttı, fakat hapishaneler cadılarla doluydu. İşlemlerin bitirilmesi için umumi mahkemeler görevlendirildi, artık davalara Salem’de değil her cadının kendi yaşadığı kasabada bakılıyordu.

      Olayların sonuna doğru kızların gördüğü hayaletler mahkemece delil olarak kabul edilmeyince suçlamaların büyük bir kısmı düşmüş oldu. En son davaya ise mayıs 1693 yılında bakıldı ve kalan diğer tüm sanıklar suçsuz bulundu. Böylece bu toplumsal kabus sona erdi. Olayların başlamasına sebep olduğuna inanılan Tituba serbest bırakıldı ve mahkeme masraflarının karşılanabilmesi için bir köle tacirine satıldı (O dönemlerde sanıkların çoğu suçlamaları inkar ettikleri için tutukluluk süreleri ve davaları uzun sürmüştür ve tüm yargılama masrafları sanıklara ödettirilmiştir). - Kaynak


    • By ankahukuk in Avukatlık Hukuku 0
      Savunma – hak arama mesleği olan avukatlık kimi yazarlara göre Roma İmparatorluğu dönemiyle ortaya çıkmıştır. Ancak bunu Antik Yunan’a, Mezopotamya’ya, Mısır’a kadar geri götürmek mümkündür. Çünkü Demosthenes ve ismi meçhul birçok Sümer, Asur ve Mısırlı siyaset ve hukuk adamları avukatlık mesleğini o devirlerde (M.Ö. 4000-5000) hayata geçirmişlerdir
      Değerli öğretmenim ve meslektaşım
      Av.Dr.iur.Yahya Kazım Zabunoğlu’na…
      Av. H. Argun BOZKURT - Ankara Barosu
      Bu makale, Ankara Barosu Dergisi'nin 2018-3 Sayısında yayınlanmıştır.
      A) Giriş
      Avukatlık; hukuksal yardım isteyen kişiye yazılı veya sözlü olarak yardımda bulunan, özel eğitim almış hukukçunun yaptığı iştir. Meslek olarak kamu yararına çalışma olgusu ağır basmaktadır. Ana Britannica Ansiklopedisi tarafından benimsenen tanıma göre, “Avukat hukuki sorunlarda görüş bildirmek, hukuki belgeleri düzenlemek, resmi dairelerde ihtilaflı işleri izlemek, mahkemeler ve hakem kurulları önünde gerçek ve tüzel kişilere ait hakları savunmak, yasaların ve hukuk kurallarının yargı mercileri ve öteki resmi mercilerce tam olarak uygulanmasına yardımcı olmak üzere hukukçuluk mesleğini yerine getiren” kimsedir. [ Ana Britannica Ans, Cilt:3, syf: 416. ]
      Bu mesleğin tarihsel kökleri nerelere dayanmaktadır, derseniz, buna Avrupa ve Türkiye olarak iki farklı yanıt vermek gereklidir.
      Avukatlığın bugünkü haline gelmesine etken olan hususlar Avrupa kaynaklıdır. Avrupa’nın siyasal-sosyal kültürel hayatına baktığımızda avukatlığın meslek haline gelene kadar pek çok aşamadan geçtiğini görürüz.
      Savunma – hak arama mesleği olan avukatlık kimi yazarlara göre Roma İmparatorluğu dönemiyle ortaya çıkmıştır. [ Av. Ali Haydar Özkent - Avukatlık Kitabı, Arkadaş Kitabevi. ] Ancak kanımca bunu Antik Yunan’a, Mezopotamya’ya, Mısır’a kadar geri götürmek mümkündür. Çünkü Demosthenes ve ismi meçhul birçok Sümer, Asur ve Mısırlı siyaset ve hukuk adamları avukatlık mesleğini o devirlerde (M.Ö. 4000-5000) hayata geçirmişlerdir.
      B) Antik Dönemlerde Avukatlık
      Arkeolojik eserlerin tetkikinde Avukatlık mesleğinin başlangıcının çok eskilere gittiğini anlıyoruz. Bireylerin, aralarındaki uyuşmazlıkları kişisel güçlerini kullanarak çözümlemesinin önlendiği günden beri avukatlar ve avukatlık mesleği mevcuttur. Bu gereksinim sonucunda gerek ücret alarak, gerekse ücretsiz olarak kişileri mahkemelerde savunan kişiler, adeta bir meslek adamı gibi ortaya çıkmaya başlamışlardır.
      Uygarlığın gelişme sürecine girdiği yerlerde, bir kültür armağanı olarak avukatlar, vekil tarafları ağır basarak yeşermeye başlamışlardır. Avukatlık ilk kez Sümer, Mısır, Antik Yunan gibi gelişmiş uygarlıkları kuran ülkelerde ortaya çıkmıştır.
      Antik Yunan’da önceleri suçlanan kişilerin kendilerini savunması kuralı geçerliydi. Mahkeme önüne çıkarak kendilerini savunmaya çalışırlardı. Ancak herkesin iyi konuşma özelliğine sahip olmaması bazı sorunlar, haksızlıklar yaratıyordu. Bu sakıncayı gidermek için, bir başka kişinin suçlananları mahkemede savunması kabul edildi. Bu kişi önceleri sanığın akrabası oldu. Ancak bir süre sonra bu da yetersiz gelmeye başladı. Sanıklar toplum içinde iyi söz söyleyebilen, toplum tarafından sözüne güvenilen kişilerin kendini savunmasını istemeye başladılar.
      Suçlananların bu istekleri onlara görüş vermek, savunma hazırlamak şeklinde karşılanıyordu. Sanık, hazırlanan savunmayı ezberleyip mahkeme önünde tekrarlıyordu. Ancak ezberi iyi olmayanlar olduğu gibi, konuşmayı şaşıranlar, savunmayı iyi vurgulayamayanlar olabiliyordu. Bu ise yapılan hazırlıkları ve alınan yardımı boşa çıkarıyordu.
      Böylelikle ilk başlarda suçlananın akrabalarının savunma yapmasına izin verildi. Zamanla sanığın akrabası olmayan kişilerin de mahkeme önünde savunma yapması kabul edildi. Sanık istediği kişiyi kendini savunması için avukat olarak tutmaya başladı. Sanık, avukata, bu hizmeti karşılığı bir ödeme yapıyordu. Bu önceleri mal-hizmet olurken daha sonra para oldu. Maktu bir para alan savunmanlar daha sonra yüzde usulü ile çalışmaya başladılar.
      Görülmektedir ki, avukatlığın ataları Sümer, Mısır ve Antik Yunan uygarlığıdır. Demosthenes Antik Yunan’da iyi konuşan, siyaseti ve kanunları bilen bir kişi olarak savunma mesleğini bugünkü anlamına yakın olarak ilk yapan kişidir. Cicero Roma ‘da savunmanlık yapan bir diğer ünlü hukukçu ve siyaset adamıdır. Bu kişiler yaptıkları savunmalar ile pek çok kişinin mahkemede haklı olarak aklanmasını sağlamışlardır
      Cicero ve Demosthenes avukatlık mesleğini yapanların en ünlüsüdür. Avukatlık yapanlar bu isimlerle de sınırlı değildir. Antik Yunan’da ve Antik Roma’da savunmanlık çok yaygınlaşmış ve bir grup oluşturacak sayıya da ulaşmıştır.
      Artan savunman sayısı zamanla haksız rekabeti, karşılıklı karalamayı, aç gözlülüğü, kötüye kullanmayı kısaca bozulmayı da getirmiştir. Büyük bir güç haline gelen savunma mesleğinin kurallara bağlanması gerekmiştir. Meclis savunma meslek kurallarını, çıkararak bazı düzenlemeler ve sınırlamalar getirmiştir. Ancak bu düzenlemeler savunma mesleğini boğmamış gelişmesine engel olmamıştır.
      Avukatlık mesleğinin seyir defterinde, Antik Yunan’dan sonra ikinci durağımız Roma İmparatorluğu’dur. Roma’da çok ünlü hukukçular vardır. Roma İmparatorluğu’nda hukukun gelişmişlik düzeyi, yargıçlar sınıfı dışında avukatlar topluluğunu da zorunlu kılmıştır. Çeşitlenen hukuk kuralları uzman avukatlar (savunmanlar) yaratmıştır.
      Roma’da avukatlar iyi konuşan, bilgili, aktif siyasetle ilgilenen kişilerden çıkmıştır. Bir çok Romalı avukat daha sonra imparator olmuştur. Romalı avukatların bir diğer özelliği ise savunmalarında şov öğelerini de kullanmış olmalarıdır. Romalı avukatlar savunma yaparken ağlamışlar, gülmüşler ve özellikle güldürmüşlerdir. Mahkeme heyetini ve jüriyi etkilemek için karşı tarafı küçük düşürmek çok önemlidir. Bu nedenle Romalı avukatlar savunmalarını esprilerle süsleyerek müvekkillerini savunmuşlardır. [ A. G. Çelik – Tarihte Savunma, syf.14. ]
      Romalı avukatlar savunma yaparken halden hale girerlerdi. Ayrıca yanlarında bir grup insan taşırlardı. Bu insan grubu, avukatın yardımcıları olarak ona savunma sırasında yardım ederlerdi. Bu yardım avukatı alkışlamak, karşı tarafı yuhalamak şeklinde olurdu. Romalı avukat savunmasının alkışla kesilmesini istediğinde, önceden yapılan provaya uygun olarak alkışçıları büyük gürültüyle avukatı alkışlardı. Bu alkışlar mahkeme heyetini, oy kullanacak meclisi etkilerdi. Alkışlanan savunma sayesinde mahkûmiyet kararı verilmezdi. [ A. G. Çelik – Tarihte Savunma, syf.14 ]
      Romalı avukatlar savunma malzemesi olarak alkışı kullanan ilk avukat kesimi olmuş, yaratıcılıklarını daha da ileri götürünce devletin önlem alması gerekmiştir. Nasıl önlem alınmasın ki? Romalı avukatlar artık duruşma sırasında kendilerini yerden yere atmaktadırlar. Müvekkillerinin haksız suçlandığını belirtircesine sinir nöbetleri geçirmektedirler. Bu hal rahatsız edici noktaya gelince avukatların duruşmalarda şov yapmasının önüne geçilmek için pek çok yasak ve düzenleme getirilmiştir. Ancak bu önlemler de dozunda uygulandığı için savunmayı boğmamış, köreltmemiştir. ,
      Roma’da çıkarılan Cincia Yasası (Avukatlık hizmeti karşılığı ücret alınmasını yasaklayan yasa), Claudius tarafından yapılan düzenlemeler (ücret alma yasağının kaldırılması) ve İmparator Justin tarafından yapılan düzenlemeler (avukatların örgütlenmesi) sayesinde avukatlık, kök salan bir meslek haline gelmiştir.
      Avrupa kültürünü benimsemiş diğer devletler de savunmayı hep önemsemişlerdir. Savunma mesleği özlenen, imrenilen, saygın bir meslek olarak görülmüştür. Bu demokrat kafa yapısına has bir özellik olup, bütün büyük uygarlıklar yaratmış toplumlarda savunma hep el üstünde tutulmuştur.
      Dünyanın en büyük medeniyetlerinden biri olan Mısır’da da durum böyledir. Mısır’da firavunlar çağında savunma meslek olarak vardır. Savunmanlar, aldıkları temsil yetkisine göre yargıçların karşısında sanığın–hak arayanın ya da borçlunun haklarını savunmuşlardır. Ancak Mısır’da avukatların sözlü savunma yapma hakları yoktur. Bu yolla yargıçların sözlü savunma ve etkileyici gösterilerden etkilenmesinin önüne geçilmek istenmiştir. Antik Mısır’da avukatlar müvekkillerini hazırladıkları yazılı metinlerle savunmuşlardır.
      C) Ortaçağ ve Sonrası Dönemlerde Avukatlık Mesleği
      Ortaçağ dönemi dinin insanlar üzerinde terör estirdiği, dinsel iktidarın özel mahkemelerinin yargıyı ele geçirdiği dönemdir. İşkencenin araştırma yöntemi olarak kabul edildiği, itirafın yeterli ve tek delil olduğu bu dönemde, sanık yanında yer alan bir avukatın savunmasına izin verilmemiştir. Bunun nedeni savunmaya karşı duyulan korkudur. Ancak engizisyona karşı savunmanların yazılı görüşleri, sözlü ifadeleri sanıklar tarafından kullanılmıştır. Savunmanın kısıtlandığı ve bu kısıtlılığın doğru, normal, ahlaki kabul edildiği dönem olan Ortaçağ dönemi insanlık tarihinin en utanılası ve vahşi dönemidir.
      Rönesans ve Reform hareketleri özgür düşünce ortamını sağlam temelleriyle yaratarak, savunma mesleğini beslemiştir. Ancak bu karşılıklı bir etkileşimdir. Özgür ve bilimsel savunma da Rönesans-Reform hareketlerini beslemiştir. Konuşan, düşünen, hak arayan, kendini dogmalara karşı korumak zorunda kalan insanın yanında hep savunmanlar olmuştur.
      Faşizme, ırkçılığa, dinciliğe, militarizme karşı çıkanları savunanlar da avukatlar olmuştur. Hukuksal gelişme, avukatların atak, cesur, bilim dolu savunmaları; parlak, ileri görüşleri sayesinde olmuştur.
      Avukatlığın Fransa, İngiltere gibi ülkelerde daha önce gelişip serpildiğini söylemek mümkündür. Avukatlık mesleğinin Fransa’daki gelişimini inceleyelim.
      D) Avukatlık Mesleğinin Fransa’daki Tarihsel Gelişimi
      Avrupa uygarlığının bu önemli ülkesi Fransa’da savunma mesleğinin kayıtlara yansımış mazisi yedi yüzyıl öncesine, 1300 yıllarına dayanmaktadır. Nitekim 1340 yılında avukatların bir sicili tutulmuş, avukatlık mesleğine girme ve çıkarılma kuralları belirlenmiştir. Tüm bu hususlar avukatlık mesleğinde bir dönüm noktası yaratmıştır. Bu önemli gelişmenin adı Baro’dur.
      E) Baro’nun Kökeni
      Mahkemede bir başkasını savunan insanların çalışmalarını düzenleyen ilk metinler 13. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dernekten baroya doğru önemli bir değişim başlamıştır.
      Avukatlar, bugün de halen yürürlükte olan kendi başına bir teşkilatlanmayı, XIV. Louis’in Hükümdarlığı altında baro denilen bir kuruluşla geliştirmişlerdir. Ama Fransız avukatları hükümdarın gölgesi altında kalmaya pek niyetli olmamışlar ve hızla daha bağımsız bir statü için kolları sıvamışlardır.
      Avukatlık mesleğinin Fransa’daki serüveni zaman zaman sekteye uğrasa da, daima gelişme göstermiş ve tüm dünyaya örnek olmuştur. Fransız avukatlarının onurlu mücadeleleri bazen parlamentoya karşı, bazen dinsel iktidara karşı, bazen de Fransız devriminde olduğu gibi devrim konseyine karşı olmuştur.
      Fransız avukatlar dünyanın en güçlü imparatoru Napolyon’u ve Fransız Genel Kurmayını eleştirmiş, daima doğru bildiklerini savunmuş, onurlu meslek kurallarından ödün vermemişlerdir.
      Dreyfus davasını üstlenen Avukat Demenge ve Avukat Labori verdikleri savunmalarla ceza usul hukukuna yepyeni ilkeler kazandırmışlardır (Sanık ve vekilinden gizli, kayıtlı herhangi bir belgenin saklanamayacağı ilkesi).
      İkinci Dünya Savaşı sırasında vatan haini ilan edilen Fransa Başbakanı Laval’ı savunan avukatlar kin ve nefret kusmak için hazır bekleyen mahkeme heyetini dize getirmişlerdir. Devlet Başkanı De Gaule, mahkemeyi protesto için duruşmalara girmeyen avukatları ikna etmek zorunda kalmış; “Eğer, Laval mahkum olursa savunma yapmadan mahkum olacak, böylesi bir lekeyi Fransa Adalet Tarihine sürdürmeyin” diyerek avukatlara ricada bulunmuştur. [ A. G. Çelik - Tarihte Savunma, syf. 28. ]
      F) Avukatlığın Ülkemizdeki Tarihçesi
      Ülkemizde savunma 16.yy da belirmeye başlamıştır. Avukatların Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk görünümü dilekçe yazan, yol gösteren, akıl veren “arzuhalci”lerdir. Ancak arzuhalcilik dışında işlerde çalışan kişiler de yargıya olan yakınlıklarını kullanarak savunma-avukatlık-iş takip etme yoluyla faaliyetlerde bulunmuşlar ve savunmaya benzer görevler üstlenmişlerdir.
      Osmanlı İmparatorluğu bir İslam devleti oluşu nedeniyle avukatlık, vekillik yönüyle başlamış ve gelişmiştir. Osmanlı’da (İslam Hukuku’nda) kadı davaya bakarken, bir taraf gelmese dahi davaya bakmak zorunda olup; bunu gelmeyenin yerine vekil atayarak yapardı. Bu atama işlemleri zamanla kadı’nın yakın çevresinde az çok hukuku bilen ve bu işi meslek edinen kişileri yarattı. [ H. Argun Bozkurt - Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf:290 ]
      Avukat Ali Haydar Özkent’e göre; “Ülkemizde avukat arzuhalci, ayak kavafı, müzevir kelimelerinden ve eylemlerinden doğmuştur. Yazara göre Osmanlı tarihinde arzuhalciler yazı ile savunma yapan ve iddiada bulunan kişilerdi. Cami avluları, kahve köşeleri, hanlar ve kervansarayları büro olarak kullanırlardı. Arzuhalciler bir tür katiplik yaparlardı. Hocalar iktidarı temsilen divanın, arzuhalciler ise halkın katibiydiler.” Bu yüzden arzuhalcilere biraz yakından bakmamız gerekmektedir. Arzuhalci, arzuhal üreten kişiye denmektedir. Peki nedir arzuhal?
      Arzuhal bir dilek veya şikayet bildirmek üzere alttan yazılan ve bugünkü karşılığı dilekçe olan belge türüdür. Esasta arzla aynı görevi yerine getirmez, arzuhal arasında farklılık vardır. Arz, genellikle devlet görevlilerinin resmi, arzuhal ise köylü ve askeri sınıfın şahsi dilekçeleri idi. Ancak sokaktaki arzuhalcilerin yaptıkları daha çok halkın müracaat edip istediği türden şahsi hak arama veya savunma ile ilgiliydi. [ H. Argun Bozkurt - Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf:290. ]
      Ancak bu tür bir dilekçede dahi bazı temel noktalar vardı. İşte arzuhalci bu temel noktaları bilirdi. Neydi bu temel noktalar?
      Bu temel noktalardan ilki arzuhalde yer alması gereken “davet”tir. Davet olarak “hüve”, “Hüve’I-mu “ali” veya “ya fettah” gibi deyimler kullanırlardı. Ayrıca arzuhalin muhatabı olan şahıs veya makama göre değişiklik gösteren seslenişler olurdu. Örneğin Padişah’a yazılan bir sesleniş (hitap) şöyledir; “Şevketlü, mehabetlü, re’fetlü, re’fetlü Padişah-ı alem-panah (e)hazretleri hilafetinde daim olsun”.
      Arzuhalcilerin yazdıkları dilekçelerin şer’iyeye uygun olması gerekirdi. Ayrıca arzuhalciler devletin denetimi altındaydılar. 1660 yılında (17.yy) Arzuhalci başının saraya verdiği dilekçe ile resmi düzenleme istemesi sonrasında, çıkarılan nizamname ile arzuhalci olmak için gerekli koşullar belirlenmiştir.
      Arzuhalciler başlarına sarık sararlardı. Ayrıca biniş denen giysileri de vardı. Divit, hokka, kağıt torbası, birkaç kitap ve sakin bir köşe görevlerini yapmaları için yeterliydi. Sır saklamak en önemli mesleki ilkeydi. Arzuhalciler çoğu zaman devlet dairelerine yakın Ayasofya, Sultanahmet, Eminönü, Beyazıt gibi semtlerde görülürlerdi. [ İ. Ortaylı - İstanbul’dan Sayfalar, syf.130. ]
      Arzuhalcilerin iyisi başvuranı bir kez dinledikten sonra bir solukta yazıyı tamamlayanı idi. Arzuhalciler her tür mektup yanında aşk mektubu da yazarlardı. Arzuhalcilerin yaptıkları bu işe karşılık loncalarının belirlediği ücreti almaları esastı. Arzuhalciler resmi dilekçelerin yanı sıra senet ve mukaveleler de düzenlerlerdi.
      Kişisel arşivi ve derin bilgisi ile ülkemiz tarihine ışık tutan Sayın Necdet Sakaoğlu’na göre “Osmanlı uyrukları kişisel dilek ve şikâyetlerini resmi makamlara arzuhal (arz-ı hal) denilen dilekçelerle sunarlardı. Kâğıda, yazı tarzı, yazılış ve anlatım biçimleri bakımından arzuhallerin belirli özellikleri taşıması gerektiği için bu işi meslek edinen okuryazarlar yapardı. Bunlar, payitaht İstanbul’da ve loncalarında örgütleniyorlardı. Kadılıklarda ise bir ya da birkaç arzuhalci halkın gereksinimini karşılardı.
      İstanbul’daki arzuhalciler, arzuhalci başının yönetiminde kalabalık bir lonca oluşturmaktaydılar. İleri düzeyde okur-yazar, hoş ve güzel yazan, mevzuat ve yöntem bilgisi olan topluma göre aydın sayılabilecek bir kişi bu mesleği seçmek istediğinde arzuhalci başına başvurarak Divan-ı Hümayun Çavuşları Emini ve Katibi Efendilerin de yer aldığı bir kurul önünde sınava girip, başarılı olduğunda izin tezkiresi (diploma) alırdı. Bu mesleğe katılabilmek için yazı kuralları, başvuru yöntemleri, yazı ve hat türleri ile ilgili sınavlardan imtihan olunurdu.”[ Nejdet Sakaoğlu - Geçmiş Zaman Olurki, Skylife Dergisi. ]
      Çağın gelişimi içinde arzuhalciler de kendini geliştirmişlerdir. Kavuklar atılmış, yerine fes giyilmiştir. Beyaz gömlek, koyu bir takım elbise, temiz tıraşlı bir yüz ve Avrupa’nın en son icadı olarak görülen kravat artık arzuhalcilerin yeni giysilerini oluşturmuştur .
      Bu yeni kuşak arzuhalciler Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Avrupa’dan etkilenen, Konsolosluk mahkemelerindeki avukatların temiz-pak imajını gören Osmanlı yazar-çizerleri de kılık kıyafetlerini değiştirmişlerdir. Bu değişiklik sadece kılık ve kıyafette olmamıştır. Artık yeni dönem arzuhalciler, masa ve sandalye kullanmaya başlamışlardır. Cami duvarındaki sedirlerde çıplak ayak hizmet verenler, bu kez cami yakınları yanı sıra devlet daireleri civarlarını da kullanmaya başlamışlardır.
      Yine kaz tüylü kalemler veya kamışkalemler, divitler atılmış yerine dolma kalem, sabit kalem gibi kalemler kullanılmaya başlanmıştır.
      Daktilonun icadı ve toplumda yaygın olarak kullanılmaya başlanması arzuhalcileri de mekanize olmaya zorlamıştır. Artık arzuhalciler, cami-medrese-kahve köşelerinden, adliye ve devlet dairelerine yakın binaların küçük dükkân odalarına geçmeye ya da derme çatma kurdukları kulübelerinde, masa-sandalye ve demir döküm daktiloları ile mesleklerini icra etmeye başlamışlardır. Eski yazının terk edilerek yeni Latin harflerinin kabulü arzuhalcilerde de yeni bir kuşak yaratmıştır. Eskinin sarıklı-sakallı arzuhalcisi yerini Latin harflerini bilen-yeni Türkçe yazıp-okuyan, daktilo kullanan ve bu işe mahsus büroları kullanan nispeten modern arzuhalcilere (dilekçecilere) bırakmıştır. [ H. Argun Bozkurt - Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf. 292-293. ]
      Arzuhalcilik mesleği kendi bünyesinde daha özel ancak yine avukatlığa geçişte bir durak olarak ele alınabilecek dava vekilliğini doğurmuştur. Üstat avukat Ali Haydar Özkent’in dava vekillerine bakış açısı oldukça serttir. Üstada göre dava vekilliğine ilk başlayanlar Niğdeli, Karamanlı, İncesulu ve civarı bakkallar, iflas etmiş müflis tüccarlar ve mahkûmiyet çekerken ceza evinde ustalaşan mahkûmlardır. [ A. H. Özkent age. syf. 50. ]
      Ancak üstada burada katılmak güçtür. Bu mesleği layığı ile yapmak için çabalayanlar hiç yok mudur? Bunu mantık kuralları içinde kabul etmek de olası değildir. Dava vekilliğini hukuku bilen pek çok dürüst insan da yapmıştır. Bunlardan bir bölümü mahkemeden ayrılmış kalem işleri yapan memurlardır. Ayrıca Arzuhalciler Odası’nın denetiminde yetişmiş hukuku bilen başka kişiler de dava vekilliği yapmışlardır.
      Ancak üstada burada katılmak güçtür. Bu mesleği layığı ile yapmak için çabalayanlar hiç yok mudur? Bunu mantık kuralları içinde kabul etmek de olası değildir. Dava vekilliğini hukuku bilen pek çok dürüst insan da yapmıştır. Bunlardan bir bölümü mahkemeden ayrılmış kalem işleri yapan memurlardır. Ayrıca Arzuhalciler Odası’nın denetiminde yetişmiş hukuku bilen başka kişiler de dava vekilliği yapmışlardır.
      “Dava vekilliği mesleği 19. yüzyılda “husumete vekâlet” şeklinde başlamıştır. Husumete vekâlet, yargıçlar huzurunda başkasına aracı olmaktır. Diğer bir ifadeyle vekil olan kimsenin sırf müvekkilinin iddia ve savunmalarını müvekkili adına yargıçlara söylemek, iletmektir.”[ Aziz Koruklu - Dava vekilliği Mesleği – Adalet Dergisi, age. syf. 657. ]
      Avukat Ali Haydar Özkent bu dönemdeki savunma yapanlara olumsuz bakmaktadır. Ona göre dava vekilleri “Bakkallar kadı ve baş efendiyi (yazı işleri müdürü) tanırlardı. Bu tanışıklık mahkemede işi olanların ilgisini çektiğinden, bakkalları iş takipçisi haline getirmiştir. Bakkalların alış-veriş sırasında kadı-baş efendi gibi kişilerle kurdukları tanışıklık, ahbaplık, kadıların-baş efendilerin davalarında rol oynadığını fark eden vatandaşlar da, bakkalları adli mesleğin (dava vekilliğinin) içine çekmiştir.
      Bakkallar artık dükkânı çırağa bırakıp, Kadı’nın yanına koşar hale gelmişlerdir. Anlatıma göre, bakkallar bu işi ayrı bir yazıhanede (büroda) yapmazlardı. Ayakta “Adliye’de” dolaşarak müşteri ararlardı.
      Cepleri, koltukaltları kâğıtlarla dolu olur, uluorta tanıdıkları kadıdan, baş efendiden bahsederlerdi. Bu bakkallara ayakta dolaştıkları için “Ayak Kavafı” dendiği gibi, cepleri kâğıtlarla dolu olduğu için “Kaat Kavafı” da denirdi.” [ A. H. Özkent age. syf. 50-51. ]
      Bir hukuk devleti olmaktan uzak Osmanlı Devleti, savunmayı kurallara oturtamadığı (bunu düşünmediği-gerekli görmediği-ağır ihmal edip belki de bu güçten korktuğu) için hassas bir meslek olan savunmanlık (avukatlık) kötü niyetli kişilerin ağır saldırılarına uğramıştır. Ama bu dönemde de mesleğini en iyi şekilde yapanlar olduğunu unutmayalım.
      Tanzimat ve Islahat Fermanına kadar bu iş böyle sürüp gitmiştir. Islahat Fermanı bu işe çeki düzen getirmiştir. Islahat Fermanı ile avukatlık mesleğine öz ve isim olarak yaklaşan müdafaa vekilliği (savunma vekili) kavramı girmiştir. Ancak ne kadar tuhaftır, Antik Yunanda M.Ö. 6.yy’dan itibaren başlayıp Roma İmparatorluğu dönemi sonunda terk edilen akrabaların vekil olması imkanı Islahat Fermanı ile hak olarak getirilmiştir.
      Bu şekilde şahadetnameli (diplomalı) dava vekili bulunmayan yerlerde sanık hısımları avukatlık yapabilir hale gelmiştir. [ A. H. Özkent – age. syf. 56-57. ]
      Osmanlı’da görülen bir diğer vekil modeli de “vekili müsahharlar” dır. Bu tür dava vekilleri mahkeme tarafından seçilirlerdi. Nedeni tarafları gelmeyen davayı görmek için, vekil atanması idi. Mahkemenin resen (kendiliğinden) seçtiği bu vekilin adı müsahhar idi. Mahkeme seçtiği bu vekile (duruşma için) para öderdi. Her mahkemenin himaye ettiği kişiler olurdu ve bunlara bu görev verilirdi. Bazı vekiller hukuku bilmezler, “kabul etmiyorum”, “reddederim”, laflarıyla göstermelik olarak yargılamaya katılırlardı. Ancak bunun da Osmanlı’ya Kadı’nın yargılama yapmasına giden bir mazisi vardır. Kadı’lar da taraflardan biri gelmezse onun yerine vekil atayarak davayı görmek zorunda idiler. Gelmeyen kişi adına vekil atamadan, davayı göremezlerdi. Ancak kimi yetkin kişiler de aldığı işi layıkıyla yapmaya çabalarlardı. [ H. Argun Bozkurt - Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf. 294. ]
      Mecelle (1868) dava vekilliği kavramını ele alan bir diğer yasal metin olmuştur. Mecelle ile dava vekilliğinin sorunları çözülememişse de Osmanlı-Türk toplumu yavaş yavaş avukatlığı önemsemeye ve benimsemeye başlamıştır. Nitekim dava vekilliğini düzenlemek için çıkarılan Nizamnameler bu mesleği şerefli bir hale getirmiştir. Ayrıca Meşrutiyet döneminde meslek mensupları için sınavlar açılmış, meslek kuralları az çok belirgin hale getirilmiştir. Dava vekillerinin ruhsat almaları zorunlu tutulmuştur. Dava vekilleri ruhsat alabilmek için hukuk derslerinden sınava tabi tutulmuştur. Ayrıca dava vekilleri için disiplin hükümleri yaratılarak, meslek kurallarına uymayanlar cezalandırılmıştır. Dolayısıyla üstat Ali Haydar Özkent’in tespitlerinin ihtiyatla karşılanması gereklidir. [ Aziz Koruklu – agm. syf. 658 - 667. ]
      Yine Türkiye’de – yabancılardan sonra – baro kuruluşuna olanak sağlayan kural, “Mehakim-i Nizamiye Dava Vekilleri Hakkında Nizamname”dir.
      1870 yılında ülkemizde ilk baro kurulmuştur. Ancak bu bir Türk Barosu değildir. İstanbul’da Konstantinopolis Barosu Cemiyeti adıyla kurulan bu baro yabancı bir barodur. İngiliz, Fransız, Alman, Yunan, Belçikalı, Rus ve İtalyan uyruklu avukatlar tarafından kurulmuştur... Bu gruba dahil Türk avukat yoktur. Yalnız Ermeni, Rum asıllı Osmanlı’dan beş kişi vardır. Bu beş avukat Avrupa’nın seçkin hukuk fakültelerinden mezun olmuş kişilerdir. 1870 yılında topraklarımızda kurulan bu ilk baro 1908 yılına kadar devam etmiştir. [ A. H. Özkent age. syf. 65. ]
      Yıl 1874’ü gösterdiğinde dava vekillerinin Adliye Nezareti (Bakanlığı) tarafından kurulacak komisyon sınavında başarılı olup ruhsat almalarının şart koşulduğunu görmekteyiz. Bunu ilk Türk Hukuk Fakültesi’nin kuruluşu izlemiştir. Galatasaray Sultanisi birkaç yıl içinde bünyesinden çıkan hukuk mektebini doğurmuştur.
      1876 yılında Dersaadet Dava Vekilleri Cemiyeti Nizamnamesi ile ilk Osmanlı Barosu kurulmuştur. Ne tuhaftır ki; tüm bu sıçramaların bir nedeni de kapitülasyonlardır. Kapitülasyonlar ülkemizde avukatlık mesleğinin oluşumuna olumlu etki etmiştir. Konsolosluklar tebaalarına (vatandaş) ait davalara bakma imtiyazını (ayrıcalığını) elde edince, kendi adalet mekanizmalarını oluşturmuşlardır. 14.yy başlarından itibaren avukatlık kurumuna sahip bir toplum olan Avrupa doğaldır ki, avukatları da kurdukları adli mekanizmada başköşeye oturtmuşlardır.
      Bu gelişme İstanbul, Mısır, İskenderiye, İzmir, Mersin, Selanik gibi kentlere Avrupalı avukatları çekmiştir. Avukatlar konsoloslukların baktıkları davalara katılarak savunma yapmışlardır. [ A. H. Özkent age, syf. 64. ]
      Ülkemize gelerek büyük bir sükse yapan bu yabancı avukatlar batı hayranlığının da etkisiyle Müslümanlardan da talep görmüşlerdir. Zengin Osmanlı asilleri ecnebi avukatları kanalıyla iş görmeye başlamışlardır.
      600 yıllık bir tarih-kültür süzgecinden geçerek gelen yabancı avukatlar, Osmanlı meslektaşlarının yetersizliğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Adliye Nezareti’nin nizamnamelerle dava vekilliğini düzenleme kaygısı, açılan hukuk mektepleri, Türk dava vekillerinin örgütlenerek 1876’da örgütlerini kurmaları Avrupalı avukatların estirdiği kültür rüzgarının sonucudur.
      Türklerin sadece memur, asker olmaya eğilimli kafa yapısı, Avrupalı avukatların tarzını görünce değişmeye başlamıştır. Uzman meslekler olan avukatlık, doktorluk Türk gençleri tarafından da ilgi duyulmaya başlayan meslekler olmuştur. [ H. Argun Bozkurt - Hukukun Öyküsü, Ankara Barosu Yayınları, 2006, Ankara, syf. 296. ]
      1908 yılında (Meşrutiyetin ilanı) dava vekilleri Divan Yolunda bulunan Arif’in Kıraathanesi’nde toplanarak mesleğin yücelmesi için çeşitli kararlar almışlardır. Bu kararlara gerçek anlamda savunman olan 125 dava vekili katılmıştır. Alınan kararlar kısaca şöyledir:
      “a) Savunma mesleğinin yüceliğini halka anlatmak, b) Niteliksiz, ahlaksız kişilerin savunma mesleği yapmalarının önüne geçmek, c) Hukuk mektebi mensuplarını sınavla mesleğe almak, d) Dava vekillerini bir levhada (kütükte) kayıt etmek” şeklindedir.
      1880 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine dönüşen Galatasaray Sultanisi içinde sadece hukuk eğitimi veren Mekteb-i Hukuk-i Sultani genç, dinamik, vatansever hukukçuları topluma kazandırmaya başlamıştır. Prof. Dr. Cengiz Kuday’ın anlatımıyla, Osmanlı’nın son döneminin şanslı hukuk fakültesi öğrencilerinin hemen tamamı 19 Mayıs 1915 tarihinde, Çanakkale’de Arıburnu’nda şehit olmuşlardır. Yurt savunması için okullarını, mesleki kariyerlerini terk ederek cepheye koşan bu hukukçu gençler 2. Tümen ile birlikte savaşa katılmışlar ancak çarpışmaların şiddetiyle şehit düşmüşlerdi. Gönüllü savaşa katılan hukuk fakültesi öğrencilerinin şehit düşmesi nedeni ile İstanbul Hukuk Fakültesi 1919 – 1921 yılları arasında mezun verememiştir. [ A. Giray Çelik age. syf. 42. ]
      1914 – 1920 yılları arasında ülke işgalle tanışmıştır. İşgal ile Osmanlı mahkemeleri silikleşmiş bundan Türk dava vekilleri de olumsuz etkilenmiştir. Konsolosluk mahkemeleri faaliyetini sürdürürken bazı işbirlikçi dava vekilleri buralarda iş takip etmişlerdir.
      Ama hep böyle miydi? Hayır. Bunu nereden mi anlıyoruz? Tarık Dursun K. “Kokulu Kentler” adlı eserinde Kurtuluş Savaşı başlangıcını anlatırken, başlangıçta direnişi örgütleyenlerin arasında avukatların bulunduğunu gayet güzel anlatır. Bu kitapta avukatların bahsi şöyle geçer;
      “15 Mayıs l919 sabahı İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali Ödemiş halkı üzerinde sarsıcı etki yarattı. Ödemişli aydınlar 16 Mayıs Cuma günü Belediye’de bir toplantı yaparak, Ödemiş Kuvayı Milliyesinin kurulmasına karar verdiler. 17 Mayıs’ta Ödemişliler Belediyeye çağrıldı.” Avukat Refik Şevket Bey de bu grup arasında vardı. “Avukat Refik Şevket Bey ülkenin korunması gereğini açıklayan bir konuşma yaptı.” Bu konuşma o yörede Kuvayı Milliye hareketini başlattı.
      …Yunanlılar 1 Haziran l919’da Ödemiş’i işgal ettiler. Rumların kışkırtmasıyla silah araması yaptılar. Kuvacı olduklarından şüphelendikleri Avukat Sabri Sipahioğlu Bey’i öldüresiye dövmeye geldiler. Halk, Avukat Sabri’yi dana derilerine sararak kurtardı. “Çünkü Avukat Sabri Sipahioğlu Bey de büyük bir yurtsever, iyi bir Kuvacı idi. Halkın üzerinde tesir ediyor, işgal kuvvetlerini, heyecanlı- düzgün konuşmaları ile yerden yere vuruyordu. Ayrıca Yunanlıların işgal sonrasında Ödemiş’te yarısı Türk, yarısı Rum olarak düzenlenen mahkemeye, Yunan işgal güçlerince yargıç olarak atanması teklifini kabul etmemişti. Savunma mesleğinin yüz akı, birer kahraman olan bu beyler önder tavırları ile yeni kurulacak yönetime (Cumhuriyet’e) nasıl bir avukatlık kurumunun yaratılması gerektiğini de göstermişlerdir.”
      1924 yılında savunma mesleği içine sızan hain ve ahlaksızlar ile niteliksizler meslekten çıkarılmışlardır. Bu tarihten sonra kültürlü ve ahlaklı avukatlığın meyveleri toplanmaya başlanmıştır. Avukatlar disiplinli bir şekilde örgütünü pekiştirmiş, kuruluş kanununu yaratmıştır. [ 924’de Muhamat Kanunu, 1925’de Avukatlık Kanunu. ]
      1927 yılına gelindiğinde ilk kadın Avukat Süreyya Hanım (Ağaoğlu)’ın avukatlığa başladığına tanık oluyoruz. Bu o zamanki anlayışa göre büyük bir olaydır. Bir kadın hukukçunun varlığının Atatürk’ü son derece memnun ettiğini, avukat olması nedeniyle Atamızın Süreyya Hanım’ı tebrik ettiğini belirtmek isterim. Bu da çağdaşlaşma sürecindeki Türkiye’nin önemli bir başarısıdır. Ve avukatlar daima ileriye gitmek suretiyle Türk halkına ve ülke topraklarına hizmet etmişlerdir. Sıkıyönetim Mahkemelerinde hayati tehlikeler altında mücadele ettikleri gibi, darbelere karşı direnmişler, kurşunlanmışlar, işkence görmüşler, hapislerde yatmışlar ama yılmamışlardır. Gezi Parkı Olaylarında Türk ilericilerinin ve gençlerinin yanında yer almışlardır. Tek adam sultasına karşı önemli dirençler gösteren de yine avukatlar olmuştur. Türk avukatları adaletin yükünü çekmeye devam etmektedir. Bu hep böyle olmuştur, hep böyle olmaya da devam edecektir.
    • By ankahukuk in E-Makaleler 0
      Her davada olduğu gibi hukuk davası da bir nihai kararla sona erer. Nihai kararda nelerin yer alması gerektiği ise 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nın 297’inci maddesinde “Hükmün Kapsamı” başlığı altında düzenlenmiştir.
      Konumuz açısından önem taşıyan anılan maddenin 2’nci bendi hükmü şöyledir:
      “Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.”
      Bu hükme göre dava ve cevap dilekçelerinde ileri sürülen taleplerin her biri hakkında hüküm kurmak, hâkimin temel yargısal görevlerindendir. Yasal durum böyle olmakla birlikte; yargılama ortamında dikkat dağıtan etkenler (tarafların, vekillerinin tutum ve davranışları) hâkimin içinde bulunduğu psikolojik durum (unutkanlık, dalgınlık, sinirlilik, vb.) gibi nedenlerle bazı talepler hakkında hüküm oluşturulmadan dava sonuçlandırılabilmektedir. Sözgelimi alacak davasında faiz talebi; aynı davada maddi tazminatın yanı sıra istenen manevi tazminat talebi ya da itirazın iptali davasında davalının ileri sürdüğü kötüniyet tazminatı talebi hakkında hüküm kurulması unutulabiliyor. Hâkimler genellikle hükmün gerekçesini yazdırırken veya ilgili tarafın davadan sonra verdiği dilekçe ile bu tür eksikliğin farkına varabiliyorlar.
      Mehmet Akif TUTUMLU - Ankara Hakimi
      MAKALENİN TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ!
    • By ankahukuk in E-Makaleler 0
      Taraflar arasındaki ihtilafın konusu düğünde yapılan takı merasiminde damat ve geline takılan ziynet eşyalarının paylaşmına ilişkindir. Uyuşmazlıkta davacı düğünde takılan 18 adet bilezik, 1 adet küpe, 2 adet yüzük, 11 adet küçük altının davalı tarafından kendi rızası olmaksızın alınmış ve istemi olmasına rağmen ziynet eşyalarının kendisine iade edilmemiş olduğunu iddia etmiş ve bu eşyaların mümkün olması halinde aynen; olmaması halinde ise parasal karşılığının kendisine iade edilmesini talep etmiştir. Davalı ise düğünde beşi kendisine olmak üzere toplam 12 bilezik takılmış olduğunu ve bahse konu ziynet eşyalarının davacı tarafından kendisine rızası ile verilmiş olduğunu, bu eşyaların satılarak düğün ve ev eşyalarına ilişkin borçların, çocuk edinme amacıyla gerçekleştirilen tüp bebek tedavisine ilişkin borçların ve ortak giderlerin karşılandığını belirtmiş ve davanın reddini talep etmiştir.
      Ayberk Emirşah GEMİCİ - Stajyer Avukat, İstanbul Barosu
      MAKALENİN TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ!
    • By ankahukuk in E-Makaleler 0
      Günümüzde take or pay kayıtlı sözleşmeler özellikle doğal gaz satım sözleşmeleri olmak üzere enerji satım sözleşmelerinde sıklıkla kullanılmaktadır.  Bu sözleşme kaydı, satıcılar için “sine qua non” niteliktedir. Bunun sebebi ise, enerji satım sözleşmelerinin devasa yatırımlar gerektirmesi ve uzun süreli sözleşmeler olması sebebiyle taraflar arasında bir nevi tekel oluşturması ve bu sebeple, standart satım sözleşmeleri hükümlerine göre satıcının içinde bulunduğu riskin dağıtılması isteğidir. Bu kayıt sayesinde satıcılar, teminat gösteremediği takdirde alamayacağı kredileri alarak, satış operasyonları için kredi kuruluşlarından yüksek miktarlarda kredi sağlamakta ve bu krediler sayesinde, öbür türlü satışını yapamayacağı malları piyasaya arz edebilmektedir. Bu sebeple take or pay klozu büyük ölçekli yatırımların gerçekleşmesiyle piyasada arzı arttırıcı bir etkiye sahiptir.
      Take or pay kayıtlarının bir olumsuz yanı ise, taraflar arasında sözleşmesel bir tekel yaratarak rekabeti olumsuz etkilemesidir. Bu kaydın karakteristik özellikleri satıcı ile alıcıyı başkalarıyla sözleşmeye girmekten imtina edecek duruma sokmaktadır. Zira satıcı bu sözleşmeyle birlikte sürekli olarak bir malı veya hizmeti alıcıya sunmakla yükümlüdür; diğer taraftan alıcı ise alsa da almasa da sözleşmede belirlenen bir oran üzerinden hesaplamalar yapılarak ulaşılan bir take or pay bedelini ödeme yükümlülüğü altındadır. Bu yükümlülükler karşılıklı olarak alıcıyı ve satıcıyı birbirine bağlamakta, tarafları başka sözleşmeler yapmaktan alıkoymakta, dolayısıyla ilgili piyasada rekabetin gelişmesini engellemektedir.
      Av. Emir YAKIN - Ankara Barosu
      MAKALENİN TAMAMINI BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ!
    • By ankahukuk in E-Makaleler 0
      1970’lerin petrol krizi, beraberinde getirdiği ekonomik çöküntü ve eş zamanlı gelişen bilişim teknolojileri endeksli 4. endüstri devrimi neticesinde; geleneksel endüstriyel üretim mekanizmaları ve bunların pazar alışkanlıklarını da tümüyle değiştirmiştir. Bilhassa 1990’lardan itibaren internet teknolojisinin kazandığı ivme ile sosyal iletişim siber alanlara taşınmış, haliyle ticari ilişkiler de fiziki mekâna bağımlı olmaktan kurtularak ağ tabanlı “kamusal alanlar” da kendisine yer bulmuştur. Ticari ilişkinin iki temel aktörü olan alıcı ve satıcının elektronik ortamda buluşarak ürün veya hizmet satın alma gibi ticari işlemlerini gerçekleştirme faaliyeti elektronik ticaret olarak ifade edilmektedir.
      Elektronik ticaret, mal veya hizmetlerin elektronik ortamda, üretimine, pazarlanmasına, satımına ve dağıtımına yönelik gerçekleştirilen ticari işlemlerin bütünü olarak tanımlanabilir[1]. Elektronik ticaret sadece internet yoluyla yapılmamaktadır. Telekomünikasyon teknolojisinin sunduğu her türlü iletişim aracıyla yapılan faaliyet e-ticaretin kapsamına girmektedir.
      Geniş bir yelpazeye yayılan e-ticaret araçlarının büyük bir kısmının günlük hayatta sıklıkla kullanılan araçlardan oluştuğunu söylemek mümkündür. Bu araçlar; internet, telefon, faks, televizyon, kiosk, elektronik ödeme ve para transfer sistemi ve elektronik veri değişimidir.
      Avukat Hilal YURT
      MAKALENİN TAMAMINI BURADAN OKUYABİLİRSİNİZ!
    • By ankahukuk in Hukuk Eğitimi Dökümanları 0
      MARMARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
      TİCARET (KIYMETLİ EVRAK) HUKUKU PRATİK ÇALIŞMASI
      TİCARET HUKUKU (1-2. EĞİTİM) (HUK3003)
      KIYMETLİ EVRAK HUKUKU II (1-2. EĞİTİM) (HUK402)
      UZAKTAN EĞİTİM-12. HAFTA (4-8 MAYIS 2020)
      8 MAYIS 2020 Cuma - 16:00 (youtube canlı yayın)
      OLAY
      Tekstil sektöründe faaliyet gösteren (D) Anonim Şirketi’nin müdürü Kaya Bey, kumaş alımı karşılığında 20.000 TL bedelli bir çek düzenleyerek 1.7.2020 tarihinde (L)’ye vermeyi düşünmektedir. Ekonomik kriz ortamında çekin karşılığının bulunmamasından ve sonradan inkar edilme olasılığından çekinen (L), çeki ancak Kaya Bey’in iki kere imzalaması ve çekin ön yüzüne banka tarafından “karşılığı vardır” şeklinde bir kayıt düşülmesi halinde kabul edebileceğini belirtmiştir. Çekin düzenlenme yeri “K.ELİ”, ödeme yeri “ERENKÖY” olup çek üzerinde 1.8.2020 ve 1.9.2020 şeklinde iki tarih bulunmaktadır. Ayrıca, “Çekin zamanında ödenmemesi durumunda yıllık %15 oranında faiz ödenir.” şeklinde bir kayıt da mevcuttur. Son olarak Kaya Bey, (L)’nin isminin yanına “veya hamiline” ibaresini eklemiştir.
      Çeki bu haliyle teslim alan (L), çekin arkasını imzalayarak (C1)’e vermiştir. (C1) de “C2’ye ödeyiniz, teminat içindir” ibaresi ile birlikte imzasını atarak (C2)’ye teslim etmiştir. (C2) ise “(H)’ye ödeyiniz, tahsil içindir” yazıp imzaladıktan sonra çeki (H)’ye vermiştir. (H), 12.8.2020 tarihinde çeki muhatap bankaya ibraz etmiş; ancak muhatap banka, hesapta yalnızca 12.000 TL olduğu için en çok bu tutarda ödeme yapabileceğini belirtmiştir. Çeki ayrıntılı olarak inceleyen banka, Kaya Bey’in 15.7.2020 tarihinde görevinden istifa ederek şirketten ayrıldığını öğrenmiş; bu sebeple ibraz tarihi itibariyle çek düzenleme yetkisinin bulunmadığı gerekçesiyle çekin ödenemeyeceğini bildirmiştir.
      SORULAR
      Lütfen aşağıdaki soruların her birini birbirinden bağımsız olarak yanıtlayınız.
      1-Kaya Bey, (D) AŞ adına çek düzenleyebilir mi? Olasılıklara göre değerlendiriniz.
      2-Kaya Bey’in senedi iki kere imzalamasının sonucunu değerlendiriniz.
      3-Senet üzerindeki “karşılığı vardır” kaydının hüküm ve sonuçları nelerdir. Tartışınız.
      4-Çek üzerinde yer alan düzenlenme ve ödeme yeri geçerli midir?
      5-Çek üzerinde yer alan tarihlerin ne anlama geldiği ve çekin geçerliliğine etkisini tartışınız.
      6-Çek üzerindeki faiz kaydının geçerliliğini değerlendiriniz.
      7-Çek üzerindeki “(L) veya hamiline” ifadesinin çeke etkisi nedir. Lehtarın isminin yanında “veya hamiline” ifadesi olmasaydı ve fakat (L)’nin tüzel kişiliği bulunmasaydı, çek bundan nasıl etkilenirdi?
      8-(H)’nin yetkili hamil olup olmadığını değerlendiriniz.
      9-Muhatap bankanın en fazla 12.000 TL’den sorumlu olduğunu beyan etmesi yerinde midir? Hamilin kısmi ödemeyi kabul etmemesinin sonucu nedir? Kabul etmesi halinde, bunun hamil ve muhatap banka bakımından sonuçlarını değerlendiriniz.
      10-Bankanın ödememe gerekçesi yerinde midir? Avukatı olarak size danışılmış olsaydı, nasıl bir çözüm önerisi getirirdiniz?
      11-Çekin karşılıksız çıkması durumunda düzenleyenin cezai sorumluluğu söz konusu mudur? Cezanın infazına ilişkin güncel düzenlemeleri de belirtiniz.
      BU PRATİK ÇALIŞMANIN ÇÖZÜMÜ
       
    • By ankahukuk in Hukuk Eğitimi Dökümanları 0
      MARMARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
      TİCARET HUKUKU II (1-2. EĞİTİM) (HUK308)
      PRATİK ÇALIŞMASI 
      (youtube canlı yayın - 19.05.2020 Salı 14.00)
      (A) AŞ, İzmir’de bir otel işletmek üzere 10.01.2014 tarihinde (B) ve (C) tarafından kurulmuştur. Şirketin 13.02.2016 tarihinde yapılan 2015 yılı olağan genel kurul toplantısında yönetim kurulu üyeliğine yeniden (B), (D) ve (E)’nin seçilmelerine; ayrıca seçilen bu yöneticilerin 2015 yılı faaliyetleri dolayısıyla ibra edilmelerine karar verilmiştir. Yönetim kurulu üyelerinin seçimine ilişkin karar, ticaret siciline tescil edilmiştir. İlerleyen zamanda (B), (C)’ye şirketteki paylarını uygun bir bedel karşılığında devretmeyi önermiş, (C) de bu teklifi kabul ederek bakiye sermaye borcu ile (B)’ye ait bütün payları devralmıştır. (C)’nin devraldığı paylar için pay defterine kaydedilmesinin ardından usulüne uygun olarak toplanan genel kurulda mevcut yönetim kurulu üyeleri azledilmiş, yönetim kurulunun tek kişiden oluşmasına ve (C)’nin yönetim kurulu üyeliğine seçilmesine karar verilmiştir. Yönetim kurulu üyesi sıfatıyla şirket hesaplarını kontrole başlayan (C), gerçekte sermayenin neredeyse tamamının karşılıksız kaldığını, ancak önceki yönetim kurulunun bu durumu bilânço hileleriyle gizlediğini, bu suretle (B)’nin hisseleri gerçek değerinin çok üzerindeki bir fiyattan kendisine sattığını tespit etmiş ve hisselerin satış değeri ile gerçek değer arasındaki farkın doğrudan kendisine ödenmesi istemiyle (B), (D) ve (E)’ye karşı bir sorumluluk davası açmıştır. Bu davada (D) ve (E),
      - tazminatın sadece şirkete ödenmesinin istenebileceğini,
      - sözleşmesinin tarafı olmadıklarından kendilerine dava açılamayacağını, - ayrıca açılsa bile kendilerinin ibra edildiklerini ileri sürmüşlerdir.
      (A) AŞ, işletme konusunun imkânsız hâle gelmesi sebebiyle sona ermiş, (C) ve pay sahibi olmayan (T) tasfiye memuru atanarak sicile tescil ve ilan edilmişlerdir. Göreve gelmelerine ilişkin genel kurul kararıyla her biri ayrı ayrı yetkili kılınan ve alacaklılara ilanla çağrı yapıp tasfiye işlemlerini tamamlayan tasfiye memurlarının talebi üzerine (A) AŞ’nin ticaret unvanı 02.02.2019 tarihinde sicilden silinerek bu durum tescil ve ilan edilmiştir. Süresi içinde alacağını tasfiye memurlarına bildirmemiş (A) AŞ’den alacaklı olan (Z) ise alacağının sona ermiş olduğundan endişelenmektedir.
      1- a) Açılan sorumluluk davasında talep edilen zararın niteliğini tespit ederek, ileri sürülen savunmaların yerindeliğini ayrı ayrı değerlendiriniz.
      b) B paylarını C’ye değil de şirkete yabancı olan F’ye devretmiş olsaydı; ilgili usulsüzlükler için F sorumluluk davası açabilir miydi?
      c) B, D ve E şirketin tüm mali işlemleri ve bilançoların hazırlanması ile muhasebe müdürü M’nin ilgilendiğini ve yapılan usulsüzlüklerden sorumlu olmadıklarını ileri sürebilir mi?
      2- (Z)’nin, pay sahibi olmayan (T)’nin tasfiye memuru olarak atanamayacağı ve ayrıca bu mümkün olsa dahi tasfiye işlerini çift imzayla yapmamaları nedeniyle tasfiye işlemlerinin hukuka uygun olmadığı iddiasını değerlendiriniz.
      3- (Z)’nin süresi içinde alacağını bildirmemiş olmasının sonucunu ve (Z)’nin alacağını elde edebilmek için müracaat edeceği hukuki bir yol olup olmadığını değerlendiriniz.
      Olay II
      Kumaş üretimi ile iştigal eden (X) Anonim Şirketi, 02.02.2017 tarihinde yapılan 2016 yılı olağan genel kurulunda (A), (B) ve (C)’yi yönetim kurulu üyesi seçmiştir. Etkin oldukları faaliyet yılında yönetim kurulu üyeleri (A) ve (B) üretim, satış ve pazarlama faaliyetlerini yürütürken; (C) ise Ar-Ge ve insan kaynakları faaliyetlerinin yürütülmesinde aktif olmuştur. (B), yönetim kurulu üyesi seçildiği 2017 yılının neredeyse tamamını şirketin dış bağlantılarını güçlendirmek için yurtdışında geçirmiş ve toplantılara katılamadığı gibi şirket işlemleri ve hesapları ile de ilgilenememiştir. 2017 yılı sonunda, şirketin 2017 yılına ilişkin elektrik sarfiyatı ve hammadde alımı incelenmiş, 40.000 ton kumaş üretimi yapılması gerekirken; şirket kayıtlarına göre ilgili dönemde 32.000 ton üretim yapıldığı görülmüştür. 03.04.2018 tarihli olağan genel kurulda yönetim kuruluna üye olarak (D) ve (C) seçilmiş ve tescil ve ilan yapılmıştır. Toplantıda yönetim kurulu, yapılması gereken 8.000 tonluk fazladan üretimin şirket kayıtlarına yansımamış olması nedeniyle ibra edilmemiştir.
      (C) ve (D) göreve başlar başlamaz şirketin ilgili döneme ilişkin kaybının giderilmesi için (A) ve (B) hakkında sorumluluk davası açmıştır.
      (X) AŞ’de sermayenin %14’üne karşılık gelen nama yazılı paya sahip (E), yıllardır kâr payı dağıtımı yapılmadığı, azınlık pay sahiplerinin haklarının sürekli olarak ihlal edildiği gerekçeleriyle 07.08.2018 tarihinde şirkete karşı haklı sebeple fesih davası açmıştır. Haklı sebebin varlığını tespit eden mahkeme; fesih yerine, davacı (E)’nin paylarının, çoğunluk pay sahiplerince satın alınmasına karar vermiştir.
      1- Açılan davada yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunun kusur ve ispat yükü bakımından niteliğini açıklayınız.
      2) a) (A) ve (B) ilgili faaliyet döneminde (C)’nin de kendileri ile birlikte yönetim kurulu üyesi olduğunu, alınan kararları bildiğini ve ortaya çıkan zarardan kendileri ile birlikte sorumlu olduğunu ileri sürebilir mi?
      b) YK üyelerinin davacılara karşı ve kendi aralarında sorumluluklarının türünü ve kapsamını açıklayınız.
      3- (E), haklı sebeple fesih davası açabilir mi? Bu davanın kabul edilebilmesinin esasa ve usule ilişkin koşulları açısından değerlendiriniz.
      4- Mahkemenin dava sonucunda verdiği kararın yerindeliğini tartışarak başka hangi şekilde karar verebileceğini açıklayınız.
      Bu pratik çalışmanın çözümleri için buraya tıklayınız! ==> https://www.youtube.com/watch?v=xTCWNj3E88A
    • By ankahukuk in Hukuk Eğitimi Dökümanları 0
      MARMARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
      TİCARET HUKUKU (1-2. EĞİTİM) (HUK.3003)
      KIYMETLİ EVRAK HUKUKU II (1-2. EĞİTİM) (HUK.402)
      12. HAFTA (4-8 MAYIS 2020) PRATİK ÇALIŞMASI
      12 MAYIS 2020 15.00 - YOUTUBE CANLI YAYIN
      OLAY: (D), 15.12.2019 tarihinde, düzenleme yeri Kadıköy/İstanbul muhatabı (B) Bankası, 10.000.-TL bedelli bir çeki (L)’ye teslim etmiştir. (L), çeki (H)’ye ciro etmiştir. (H) ibraz süresinin son günü bu senet ile (B) Bankasına başvurmuş, (B) bankası karekodun da çekin zorunlu bir unsuru olduğu oysa mevcut çekte karekodun yer almadığı gerekçesi ile ödemeden kaçınmıştır.  Aşağıdaki soruları birbirinden bağımsız olarak cevaplayınız.
      S.1) Banka iddiasında haklı mıdır?
      S.2) Çekle işleyen hesapta 5000.-TL olduğu banka yetkilisi tarafından (H)’ye bildirilmiştir. (H) ise bu miktarı kabul etmesinin mümkün olmadığını beyan edip sinirli bir şekilde çeki banka yetkilisinden geri alarak bankayı terk etmiştir. Ertesi gün elindeki çekle borçlusu (L)’ye başvuran (H)’nin talebi reddedilmiştir. (H), çek bedelini kimden hangi hukuki zeminde talep edebilir? Açıklayınız.
      OLAY: Rosa Giyim ve Tekstil Anonim Şirketi, 15.3.2020 düzenleme tarihli bir çek keşide ederek lehtar (S)’ye teslim etmiştir. Çekin muhatabı Bostancı merkezli (T) Bankası, düzenlenme yeri ise Şişli/İstanbul’dur. Piyasadaki nakit akışının durma noktasına gelmesi karşısında çekin karşılıksız kalmasını istemeyen Rosa AŞ, 27.3.2020 tarihinde bankayı arayarak çekten caydığını beyan etmiştir.
      S.3) Rosa AŞ’nin cayma beyanı geçerli midir? 7226 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesi[1] gereğince doktrinde savunulan görüşlere göre tartışınız.
      S.4) Rosa AŞ (T) Bankası’na yolladığı bir beyan ile dünya genelinde etkisini gösteren Covid-19 pandemisinin bir mücbir sebep teşkil ettiğini ileri sürerek TTK m. 811 uyarınca kendileri tarafından keşide edilen tüm çeklere bu hususun şerh düşülmesini ve ödeme yapılmamasını istemiştir. Bu talebi değerlendiriniz.
      OLAY: Tacir (Z), unsurları tam ve muhatabı (M) Bankası Üsküdar Şubesi olan 7000.-TL bedelli bir çek düzenleyerek ticari borcuna karşılık olmak üzere (Y)’ye teslim etmiştir. (Y) bu çeki ibraz süresi içerisinde (F)’ye (F) de (M) Bankasının Ataköy Şubesine ciro etmiştir.
      Aşağıdaki soruları birbirinden bağımsız olarak yanıtlayınız.
      S.5) Tacirin düzenlemiş olduğu çekin tacir çeki olmaması halinde bankanın ödemeden imtina etmesi mümkün müdür?
      S.6) (F)’nin yapmış olduğu cironun hükmü nedir? Bu ciro geçerli midir? Neden?
      S.7)  İbraz tarihinde düzenleyenin çek hesabı üzerinde ihtiyati tedbir olması sebebiyle çekin ödenememesi varsayımında hukuken karşılıksız çek söz konusu mudur? Neden? Bu durumda karşılıksız çek düzenleme suçu oluşur mu? Ayrı ayrı yanıtlayınız.
      S.8) Düzenleyenin ibraz anında hesabında 1000.-TL olması halinde bankanın yapması gereken işlem ve ödemekle yükümlü olduğu bedel(ler) nelerdir? Hamil, çek bedelinin karşılıksız kalan kısmına istinaden kimden/kimlerden hangi kalemleri talep edebilir? Şartlarıyla birlikte değerlendiriniz.
      [1] “(1) Covid-19 salgın hastalığının ülkemizde görülmüş olması sebebiyle yargı alanındaki hak kayıplarının önlenmesi amacıyla;
      a) Dava açma, icra takibi başlatma, başvuru, şikâyet, itiraz, ihtar, bildirim, ibrazve zamanaşımı süreleri, hak düşürücü süreler ve zorunlu idari başvuru süreleri de dâhil olmak üzere** bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler; … 13/3/2020 (bu tarih dâhil) tarihinden, … itibaren 30/4/2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durur**. Bu süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. Durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılır. Salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilir ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilir. Bu kararlar Resmî Gazete’de yayımlanır.”
       
      BU PRATİK ÇALIŞMANIN ÇÖZÜMÜNE ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ! ==> 
      https://www.youtube.com/watch?v=2FGbB8KxHbM
    • By ankahukuk in Hukuk Eğitimi Dökümanları 0
      MARMARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
      TİCARET HUKUKU (1-2. EĞİTİM) (HUK3003)
      TİCARET HUKUKU II (1-2. EĞİTİM) (HUK308)
      11. HAFTA (27 NİSAN -1 MAYIS)
      1 MAYIS 2020 - 16.00 (YOUTUBE CANLI YAYINI)
      PRATİK ÇALIŞMASI
      Payları borsaya kote olmayan Tekstil Üretim ve Satış AŞ’nin esas sözleşmesi uyarınca şirkete sadece tekstil mühendisleri ortak olabilmektedir. Şirket paylarına ilişkin olarak, A grubu hamiline ve B grubu nama yazılı hisse senetleri basılmıştır. Şirketten ayrılmak isteyen A grubu pay sahibi Neriman, sahip olduğu pay senetlerini avukat yeğeni Alper’e doğum günü hediyesi olarak bağışlamıştır. Ancak Alper yeni malik olarak kendisinin pay defterine işlenmesi için yönetim kuruluna başvurduğunda kendisinin tekstil mühendisi olmadığı savunması ileri sürülmüştür. B grubu pay sahibi Bahar yaşadığı maddi sıkıntı nedeniyle sermaye taahhüdünü tamamen yerine getirmiş olduğu B grubu paylarını tekstil mühendisi Eralp’e devretmiştir. B grubu pay sahibi Ali’nin ölümü üzerine eczacı olan kızı Feride 10.12.2019 tarihinde veraset ilamı ile şirkete başvurup pay defterine kayıt yapılmasını talep etmiştir.
      Tekstil Üretim ve Satış AŞ yönetim kurulu eskiyen dokuma makinelerini hava jetli dokuma makineleriyle değiştirmek istemektedir. Bu maksatla iki yıl vadeli sabit faizli tahvil ihraç edilmesine ilişkin bir karar almıştır.
      S.1. Yönetim kurulunun Alper’e karşı yapmış olduğu savunma yerinde midir? Gerekçesiyle açıklayınız.
      S.2. Yönetim kurulu Eralp’e yapılan pay devrini reddedebilir mi? Açıklayınız.
      S.3. Nama yazılı pay borsaya kote olsaydı şirket Eralp’e yapılan pay devrini reddedebilir miydi?
      S.4. Feride’nin eczacı olması pay sahibi olmasına engel teşkil eder mi? Feride kendisine miras kalan paylara ilişkin haklarını hangi andan itibaren kullanabilir? Şirket Feride’nin payı iktisabını engelleyebilir mi?
      S.5. Nama yazılı pay borsaya kote olsaydı Feride kendisine miras kalan paydan doğan hakları hangi andan itibaren kullanabilirdi? Şirket paydan doğan hakların kullanımını engelleyebilir miydi?
      S.6. Yönetim kurulu kararı ile tahvil ihraç edilmesi mümkün müdür? İki yılın sonunda Tekstil Üretim ve Satış AŞ’nin zarar etmesi söz konusu olursa tahvile ilişkin faizi ödemekten kaçınabilir mi?
      PRATİK ÇALIŞMA ÇÖZÜMLERİ İÇİN ==> https://www.youtube.com/watch?v=KZMs9F4pYXk
       
    • By ankahukuk in Hukuk Eğitimi Dökümanları 0
      MARMARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
      YILLIK SİSTEM ÖĞRENCİLERİ İÇİN TİCARET HUKUKU PRATİK ÇALIŞMASI (2. EĞİTİM)
      8.11.2019 - 11.45
      OLAY 1
      Tacir A, M’nin taşınmazında faaliyet gösterdiği ticari işletmesini 1.1.2019 tarihinde B’ye devretmiştir. Yapılan devir sözleşmesinde A’nın bir başka tacir olan C’ye karşı 200.000 TL tutarında borcu devrin kapsamı dışında tutulmuştur. Bu sözleşme yazılı olarak akdedilmiş ve ticaret siciline A tarafından tescil edilmiştir. Ne var ki A’nın tüm ihtarlarına rağmen B, devrin alacaklılara bildirimini gerçekleştirmemiştir.
      Ticari işletmenin devri sözleşmesinde kiracılık hakkının devri için malik M’nin rızası gerekli midir? Değişik ihtimallere göre cevaplandırınız. A ile B arasında akdedilen sözleşmede 200.000 TL tutarındaki borcun kapsam dışında bırakılıp bırakılamayacağını doktrindeki görüşleri de ileri sürerek açıklayınız. iii. A, B’ye karşı yalnızca işletmenin devredildiğini ayrıca şubenin sözleşme kapsamına alınmadığından bu devrin şubeyi kapsamadığını zira şubenin ayrı bir işletme olduğunu ileri sürdüğü varsayımında bu iddianın haklılığını değerlendiriniz.
      Devrin alacaklılara bildirim yahut ilan yükümlülüğü kime aittir? Devreden ve devralanın somut olaydaki sorumluluğunun ne zaman başlayacağını, doktriner görüşler ışığında değerlendiriniz. OLAY 2
      Aşağıda yer alan uyuşmazlıkların ticari iş ve ticari davaya vücut verip vermeyeceğini değerlendiriniz.
      M’nin T’ye X Bankasından bir miktar para havale etmesi Bir tacir ile pazarlamacısı arasında pazarlamacılık sözleşmesinden doğan hukuki uyuşmazlık iii. Bir tacirin diğerinin kredi kartı borcuna kefil olması
      İki öğrencinin evlerine buzdolabı almak için tacir Y lehine düzenledikleri bonodan çıkan uyuşmazlık A A.Ş.’nin işletme faaliyeti esnasında esnaf B’nin kamyonuna çarpması OLAY 3
      R, işletmesinin çapını genişletmek ve yeni işletme konularında da çalışma üzere X bankasından aldığı kredi karşılığında işletmesinin menkul işletme tesisatından bir bölümünü ve ticaret unvanını TİTRK uyarınca süresiz olarak rehin göstermiştir. Rehin sözleşmesi yazılı olarak yapılıp, noterce onaylanmış ve bir ay sonra Sicile tescil edilmiştir. Rehinin sicile tescilini takip eden aylarda R, işletmesini ticarete yeni başlayacak olan Z’ye devretmiştir. Borcun ödenmemesi üzerine X, Z’ye karşı genel haciz yoluyla takibe geçmiştir.
      Z, kendisinin TİTRK m. 3 uyarınca rehin sözleşmesine taraf olamayacağını, Taraf olduğu kabul edilse dahi kendisine, doğrudan genel haciz yoluyla takip yapılamayacağını, iii. Ticaret unvanının tek başına rehne konu olamayacağını iddia etmiştir. Bu iddiaların haklılığını değerlendiriniz.
      Rehinin tarafları arasında çıkacak bir uyuşmazlıkta görevli mahkeme neresidir?
    • By ankahukuk in Hukuk Eğitimi Dökümanları 0
      Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdari Yargılama Hukuku Uygulamalı Dersleri
      ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ 
      İDARİ YARGILAMA HUKUKU DERSİ UYGULAMALI DERSLERİ 

      PRATİK ÇALIŞMALAR - 1
      SORU I : Aşağıda yer verilen dava ve uyuşmazlıkları çözümlemekle görevli ve yetkili mercileri belirleyiniz. 

      1. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun, hâkimlik mesleğinin şeref ve onurunu bozacak nitelikte  fiilleri bulunduğu gerekçesiyle, Konya Ağır Ceza Mahkemesi Üyesi (H)’ye, 2802 sayılı Hâkimler  ve Savcılar Kanunu uyarınca, meslekten çıkarma cezası vermesi işlemine karşı açılan dava 

      2. Yüksek Askeri Şuranın, Albay (A)’yı, disiplinsizlik ve ahlaki durum sebebiyle Silahlı Kuvvetlerden ihraç etmesi işlemine karşı açılan dava 

      3. Yüksek Askeri Şuranın, Albay (A)’yı terfi ettirmemesine yönelik işleminin iptali istemiyle açılan dava 

      4. Cumhurbaşkanının, (Ü) Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. (H)’yi, Anayasanın 159. maddesi uyarınca, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğine seçmesi işlemine karşı açılan dava 

      5. Cumhurbaşkanının, Yükseköğretim Kurulu tarafından gösterilen üç adaydan birini, rektör olma koşullarını taşımamasına rağmen, (Ü) Üniversitesine rektör olarak ataması işleminin iptali istemiyle açılan dava 

      6. Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu tarafından bir alt lige düşürülen (S) Spor Kulübünün, Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kuruluna yapmış olduğu itiraz başvurusunun reddine ilişkin işleme karşı açılan dava 

      7. 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununu ile sıkıyönetim komutanına tanınan yetkilerin kullanılmasına ilişkin bir idari işlemin iptali istemiyle açılan dava 

      8. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun, Sayıştay Kanununun 6. maddesi uyarınca, (B)’yi Sayıştay üyeliğine seçmesi işlemine karşı açılan dava 

      9. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun, Anayasanın 133. maddesi çerçevesinde gösterilen adaylardan (A)’yı, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’na üye seçmesi işlemine karşı açılan dava 

      10. Sayıştay Genel Kurulunun, Anayasa Mahkemesi üyeliği için gösterdiği üç aday içinden birinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmesi işlemine karşı açılan dava 

      11. Danıştay Genel Kurulunun, Danıştay Kanununun 27. maddesi uyarınca, daireler arasındaki işbölümünü belirlemesine ilişkin kararına karşı açılan dava 

      12. Yargıtay Büyük Genel Kurulunun, Yargıtay Kanununun 16. maddesi uyarınca, Beşinci Ceza Dairesi Başkanını seçmesine ilişkin kararının iptali istemiyle açılan dava
      13. Bakanlar Kurulunun, komşu ülkeler arasında çıkan savaş nedeniyle, Türkiye’de konuşlandırılmak üzere NATO’dan askeri kuvvet istenmesine ilişkin kararına karşı açılan dava 

      14. Cumhurbaşkanının, (B)’yi Başbakan olarak atamasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan dava 

      15. Adalet Bakanlığı tarafından çıkartılan bir yönetmeliğin bazı maddelerinin iptali istemiyle açılan dava 

      16. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının, TBMM Kanunlar ve Kararlar Müdür Yardımcısı (Y)’ye uyarma cezası vermesi işlemine karşı açılan dava
      17. İçişleri Bakanının, ağır hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı hakkında kamu davası açılan Tuğgeneral (G)’yi açığa çıkarması işleminin iptali istemiyle açılan dava
      18. Bir kamu hizmetinin özel bir şirkete gördürülmesine ilişkin olan ve tahkim yolu öngörülen imtiyaz sözleşmesinden kaynaklanan bir uyuşmazlık nedeniyle yapılan başvuru 

      19. Başbakanlık Müsteşar Yardımcısının, bu görevinden alınmasına ilişkin müşterek kararnamenin iptali istemiyle açtığı dava 

      20. Yükseköğretim Kanunu Taslağını protesto amacıyla slogan atarken, polisin coplaması nedeniyle, sağ kolu kırılan (D)’nin, söz konusu zararlarının giderilmesi istemiyle açtığı dava 

      21. Yükseköğretim Kanunu Taslağını protesto amacıyla slogan atarken, polisin coplaması nedeniyle, gözlük camları kırılan ve cep telefonu parçalanan (D)’nin, söz konusu zararlarının giderilmesi istemiyle açtığı dava 

      22. Askeri uçağın, Adana’da, parkta oynayan bir çocuğun üzerine düşmesi sonucunda, çocuğun ölmesi nedeniyle zarara uğrayan anne ve babasının, maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle açtıkları dava 

      23. Türkiye Barolar Birliği tarafından çıkartılan Avukatlık Meslek Kurallarının iptali istemiyle açılan dava 

      24. Ankara Barosu tarafından çıkartılan bir yönetmeliğin iptali istemiyle açılan dava
      25. İzmir Büyükşehir Belediyesince yapılan yol çalışması nedeniyle müstakil evinin bahçe duvarı yıkılan kişinin uğramış olduğu 20.000 TL tutarındaki zararlarının giderilmesi istemiyle açtığı davada verilen karara karşı yapılan başvuru 

      26. Davacının 14.000 TL tutarındaki zararının tazminine ilişkin yargı kararının gereğini yerine getiren idarenin, davacıya ödediği miktarı, kusuru oranında rücu etmek amacıyla, Anayasanın 129. maddesi uyarınca, kusurlu kamu görevlisine karşı açtığı dava 

      27. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi tarafından, Tıpta Uzmanlık Tüzüğünün iptali istemiyle açılan dava 

      28. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisinin, bir dersten almış olduğu “geçmez” sınav notunun iptali istemiyle açmış olduğu dava
      29. İdare mahkemesi tarafından verilen bir iptal kararının gereklerini, siyasi saiklerle yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine açılan tazminat davası 

      30. Kamulaştırmasız el atma nedeniyle zarara uğrayan kişinin, bu zararlarının tazmini istemiyle açmış olduğu dava 

      31. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İzmir Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünde şube müdürü olarak görev yapan kişinin, adı geçen Bakanlığın Diyarbakır İl Müdürlüğüne şube müdürü olarak naklen atanması yolundaki işlemin iptali istemiyle açtığı dava 

      32. Rekabet Kurulunun, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun uyarınca, hâkim durumunu kötüye kullanan GSM operatörü (Ş) Şirketine idari para cezası vermesi işlemine karşı açılan dava 

      33. Kırıkkale Sulh Ceza Mahkemesinin, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu uyarınca vermiş olduğu idari yaptırım kararına karşı yapılan başvuru 

      34. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının, Teftiş Kurulu Başkanı (M)’ye, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca vermiş olduğu kınama cezasının iptali istemiyle açılan dava
      35. Askeri Yargıtay Genel Kurulunun, Anayasanın 156. maddesi uyarınca, boş bulunan Askeri Yargıtay üyeliği için, birinci sınıf askeri hâkimler arasından üç aday belirleyerek, bu adayların ismini Cumhurbaşkanına sunması işlemine karşı açılan dava
      36. Türkiye Barolar Birliğinin, Anayasa Mahkemesi üyeliği için, serbest avukatlar arasından belirlediği üç adayı Türkiye Büyük Millet Meclisine sunması işlemine karşı açılan dava 

      37. Bir vakıf üniversitesi olan (V) Üniversitesinin, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğrencisi (Ö)’ye, yükseköğretim kurumundan bir yarıyıl için uzaklaştırma cezası vermesi işlemine karşı açılan dava 

      38. Danıştay Üçüncü Daire Üyesi (Ü)’nün, Onbeşinci Daire Üyesi olarak görevlendirilmesine ilişkin Başkanlık Kurulu kararına karşı, Danıştay Kanununun 52/A maddesi uyarınca yapılan itiraz üzerine, Genel Kurulun, Başkanlık Kurulunun kararını onaylamasına dair işlemin iptali istemiyle açılan dava 

      39. Danıştay Birinci Dairesinin, iki idare arasında, taşınmazın devri konusunda anlaşmaya varılamaması nedeniyle, Kamulaştırma Kanununun 30. maddesi uyarınca yapılan başvuruyu kesin olarak karara bağlaması üzerine, bu karara karşı açılan dava
      40. Özel İlköğretim Okulu (O)’da öğrenci olan (Ö)’nün, bir dersten geçmez not alması işlemine karşı açılan dava 

      41. Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfının, Hâkim (H)’nin lojmandan tahliyesine ilişkin işlemine karşı açılan dava 

      42. Ankara Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğe karşı açılan dava 

      43. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkartılan Milli Saraylar Daire Başkanlığı Koruma ve Değerlendirme Kurulu Kuruluş ve Görevleri Yönetmeliğine karşı açılan dava
      44. Anayasa Mahkemesi Raportörü (R) tarafından, Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün bazı maddelerinin iptali istemiyle açılan dava 

      45. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları tarafından çıkartılan yolcu ücret tarifesine karşı açılan dava 

      46. Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı tarafından yapılan Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavındaki yedi sorunun doğru yanıtlarının seçenekler arasında yer almaması nedeniyle, bu soruların iptali istemiyle açılan dava 

      47. Sağlık Bakanlığı tarafından, yalnızca Ankara’daki Devlet hastanelerinde uygulanmak üzere çıkartılan bir yönetmeliğin iptali istemiyle açılan dava
      48. İdare tarafından, taşınmazı hakkında ihtiyati haciz uygulanan malik (M)’nin, ihtiyati haciz 
      işlemine karşı açtığı dava 

      49. Emekli General (G)’nin, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğinin bazı maddelerinin iptali istemiyle açtığı dava 

      50. Muğla Belediye Meclisi tarafından onaylanan ve adı geçen Belediye Başkanlığı’nca bir ay süre ile ilan edilen imar planı değişikliğinin iptali istemiyle açılan dava 

      *** 

      SORU II : Aşağıda yer verilen olaya ilişkin soruları, ilgili mevzuat hükümlerini de göz önünde bulundurarak yanıtlayınız. 

      OLAY
      Çorum Valiliği’nin 26.11.2007 tarih ve 2007/3 numaralı kararıyla, işletmeciliğini (A)’nın yaptığı Dicle İnternet Cafe isimli yerde, zararlı içerikli sitelere girilmesini engelleyici filtre programı bulundurmadığı gerekçesiyle; 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’a dayanılarak hazırlanan İnternet Toplu Kullanım Sağlayıcıları Hakkında Yönetmeliğin 5. maddesinin b ve c bentlerine muhalefetten dolayı,aynı Yönetmeliğin 11. maddesinin 1. fıkrasına göre idari para cezası verilmiştir.
      Anılan idari işlemin hukuka aykırı olduğunu düşünen (A) bu işleme karşı idari yargıda dava açmak istemektedir.
      İlgili Mevzuat
      5326 sayılı Kabahatler Kanunu
      MADDE 3- (Değişik: 6/12/2006-5560/31 md.)
      (1) Bu Kanunun;
      a) İdarî yaptırım kararlarına karşı kanun yoluna ilişkin hükümleri, diğer kanunlarda aksine hükümbulunmaması halinde,
      b) Diğer genel hükümleri, idarî para cezası veya mülkiyetin kamuya geçirilmesi yaptırımını gerektirenbütün fiiller hakkında, uygulanır.
      5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenenSuçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun” (İnternet Kanunu)
      MADDE 8- …
      (12) Bu Kanunda tanımlanan kabahatler dolayısıyla Başkanlık veya Kurum tarafından verilen idarî para cezalarına ilişkin kararlara karşı, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanunu hükümlerinegöre kanun yoluna başvurulabilir.
      İnternet Toplu Kullanım Sağlayıcıları Hakkında Yönetmelik (Yönetmelik)
      Dayanak
      MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanuna dayanılarak hazırlanmıştır.
      Ticari amaçla internet toplu kullanım sağlayıcılarının yükümlülükleri
      MADDE 5 – (1) Ticarî amaçla internet toplu kullanım sağlayıcılarının yükümlülükleri şunlardır:
      ...
      b) Konusu suç oluşturan içeriklere erişimi önleyici tedbirleri almak.
      c) Başkanlık tarafından onaylanan içerik filtreleme yazılımını kullanmak.
      İdari para cezaları
      MADDE 11 – (1) 5 inci maddedeki yükümlülüklere aykırı hareket ettiği belirlenen ticari amaçla
      internet toplu kullanım sağlayıcılara, mülki idare amiri tarafından üçbin Yeni Türk Lirasından onbeşbin
      Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.
      ...
      (3) İdari para cezaları, 5326 sayılı Kabahatler Kanununda belirtilen usul ve esaslara göre uygulanır.
      SORULAR
      1) İdari para cezasına karşı dava açmak isteyen (A);
      a) Hangi idare mahkemesinde davayı açmalıdır?
      b) Bu davanın türü nedir?
      2) (A)’nın açtığı dava, idare mahkemesi tarafından, ilgili mevzuat kısmında yer verilen Kabahatler Kanununun 3 üncü maddesi ve Yönetmeliğin 11 inci maddesinin 3 üncü fıkrası (md. 11/3) uyarınca görev noktasından reddedilmiş ve bu karar kesinleşmiştir. (A) da yetkili Sulh Ceza Mahkemesi’nde hakkında verilmiş olan idari para cezasına karşı itiraz yoluna başvurmuştur. Ancak bu Mahkeme de, dava konusu işlemin idari yargının görev alanına girdiğini düşünmektedir. Bu durumda Mahkeme ne yönde kararlar alabilir? Açıklayınız.
      3) Sulh Ceza Mahkemesi’nin de, 5651 sayılı İnternet Kanununun 8 inci ve Yönetmeliğin 2 nci maddeleri uyarınca görevsizlik kararı verdiğini ve bu kararın kesinleştiğini kabul edersek; (A) ne gibi bir istemle, nereye başvurmalıdır?
      4) Adli ve idari yargı organları arasında görev noktasındaki bu uyuşmazlık, mahkemelerin görevsizlik kararı gerekçelerinde yer alan ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde hangi merci tarafından, ne yönde giderilmelidir?
      PRATİK ÇALIŞMALAR - 2
      ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ 
      İDARE HUKUKU DERSİ PRATİK ÇALIŞMALARI – II 
      Kasım 2013
      Aşağıda yer alan işlemlerin her birinin hukuksal niteliğini ve türünü, “idari işlem kuramı” yönünden irdeleyiniz.
      (Not: İlgili mevzuat hükümlerine “www.mevzuat.gov.tr”, Resmi Gazete metinlerine ise “www.resmigazete.gov.tr” internet adreslerinden erişilebilir.) 
      1. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü’nde şube müdürü olarak görev yapan (M)’nin, bu Bakanlığın Van İl Müdürlüğü’ne şube müdürü olarak atanmasına yönelik işlem 
      2. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı müsteşar yardımcısının, bu Bakanlığa, Müsteşar olarak atanmasına ilişkin müşterek kararname 
      3. Yapı kullanma izni (iskân ruhsatı) almak üzere Çankaya Belediyesi’ne başvuran kişiye, adı geçen Belediye tarafından yapı kullanma izni verilmesi işlemi 
      4. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yazı işleri müdürü olarak görev yapan (Y)’nin, eşinin İstanbul’da görevlendirilmesi nedeniyle kendisinin de İstanbul’da bir mahkemeye aynı unvanla atanması istemiyle Adalet Bakanlığı’na yapmış olduğu başvurusunun yanıtsız bırakılması 
      5. Bir elektrik dağıtım şirketinin başvurusu üzerine, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından elektrik dağıtım lisansı verilmesi işlemi
      6. Rekabet Kurulunun, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun uyarınca, hâkim durumunu kötüye kullanan bir şirkete idari para cezası vermesi 
      7. Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı (ÖSYM) tarafından yapılan Anayasa Mahkemesi Raportör Yardımcısı Seçme Sınavı 
      8. Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfının (ATGV), bir hâkimin lojmandan tahliyesine ilişkin işlemi 
      9. Ankara Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik 
      10. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından çıkartılan Milli Saraylar Daire Başkanlığı Koruma ve Değerlendirme Kurulu Kuruluş ve Görevleri Yönetmeliği 
      11. 08/02/1957 tarih ve 9530 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ticaret Sicili Tüzüğü
      12. 12/07/2012 tarih ve 28351 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü
      13. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre yardımcı hizmetler sınıfında görev yapan bir memurun, daire amirinin teklifi ve TBMM Başkanının kararıyla görevine son verilmesi işlemi 
      14. Adalet Bakanlığının, özel kişinin mülkiyetinde bulunan bir binayı, idare mahkemelerine tahsis etmek üzere kiralaması 
      15. Özel bir şirketin, Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresi (ASKİ) ile yapmış olduğu su abonelik sözleşmesi 
      16. Bir üniversitenin, kütüphanesine kitap almak üzere, bir kitabevi ile yapmış olduğu sözleşme 
      17. Danıştay Genel Kurulunun, Danıştay Kanunu’na göre, daireler arasındaki işbölümünü belirlemesine ilişkin kararı 
      18. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK), İzmir İdare Mahkemesi üyelerinden birini, Danıştay üyeliğine seçmesine ilişkin kararı 
      19. Özel bir şirketin, araç muayene hizmetlerini yürütmek üzere, idare ile imtiyaz sözleşmesi akdetmesi 
      20. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) tarafından çıkartılan yolcu tarifesi 
      21. Muğla Belediye Meclisi tarafından onaylanan ve adı geçen Belediye Başkanlığı’nca 05.09.2005 tarihinden itibaren bir ay süre ile ilan edilen imar planı değişikliği ile Muğla, Merkez, (…) Mahallesi, (…) parsel sayılı taşınmazın yeşil alandan çıkarılarak 
      konut alanına alınması 
      22. 24/11/2012 tarih ve 28477 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı’nda, “Kahramanmaraş İli, Pazarcık İlçesinde tesis edilecek Yaşıl Hidroelektrik Santralinin yapımı amacıyla ekli listede bulundukları yer ile parsel numaraları 
      belirtilen taşınmazların Hazine adına tescil edilmek üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından acele kamulaştırılmasının; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının 23/10/2012 tarihli ve 1262 sayılı yazısı üzerine, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 27 nci maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 5/11/2012 tarihinde kararlaştırıldığı”nın 
      belirtilmesi
      23. 26/06/2012 tarih ve 28335 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan idari bağlılığın değiştirilmesi kararına göre, “Sakarya İli Taraklı İlçesi Merkez Bucağı Poydalar, Doğancıl, Sabırlar ve Çayköy Köylerinin aynı İlin Geyve İlçesi Merkez Bucağına bağlanmasının, 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 2 nci maddesinin (B) ve (D) bentlerine göre uygun görülmesi” 
      24. “5947 sayılı Yasa ve bu Yasa hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararına göre, üniversite öğretim üyeleri dışında kamuda çalışan tüm doktorların muayenehane açmaları ve özel sağlık kuruluşlarında çalışmalarının mümkün olmadığı ve bu 
      uygulamanın 30 Temmuz 2010 tarihinden itibaren başlayacağı”na yönelik olarak, Sağlık Bakanlığının internet sitesinde 16/07/2010 tarihinde yayımlanan “Tam Gün Kanunu” ile ilgili Basın Açıklaması
      25. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nden şiddetli kar yağışına ilişkin olarak alınan bilgi üzerine, Erzurum Valiliği tarafından, ildeki ilk ve orta dereceli okulların iki gün süreyle tatil edilmesine karar verilmesi 
      26. Sağlık Bakanlığının, hastalarıyla, mesleğin onuruna yakışmayacak biçimde diyalog kurduğu tespit edilen doktor (D)’ye, mevzuatın ilgili hükümlerini hatırlatan bir ihtar yazısı göndermesi 
      27. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yönetim Kurulunun, 2012-2013 Eğitim-Öğretim yılından itibaren sınıfların üçer şubeye ayrılmasına ilişkin kararı 
      28. Maliye Bakanlığının, “Serbest avukatlık faaliyetinden dolayı mükellefiyeti olan bir avukatın yanında diğer bir avukatın ücretli olarak çalışması halinde, ücretli olarak çalışan avukatlara yapılan ücret ödemeleri üzerinden Gelir Vergisi Kanununun ilgili 
      hükümlerine göre vergi tevkifatı yapılması kaydıyla, ücretli olarak çalışan avukatların serbest meslek erbabı olarak mükellefiyet kaydının yapılmaması uygun görülmüştür.
      Ayrıca, ücretli olarak çalışan avukatlara yapılan ücret ödemelerinin emsali durumdaki avukatlara ödenen ücretlerden düşük olmamasının gerekeceği tabiidir.” hükmünü içeren Gelir Vergisi Genel Tebliği 
      29. Ankara Valisinin, 3091 sayılı Kanun uyarınca, (A)’nın taşınmazına yönelik müdahalenin önlenmesine karar vermesi
      İlgili Mevzuat:
      3091 sayılı Taşınmaz Mal Zilyedliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanun
      Madde 2 – Taşınmaz mallara tecavüz veya müdahale edilmesi halinde; taşınmaz mal merkez ilçe sınırları içinde ise, il valisi veya görevlendireceği vali yardımcısı, diğer ilçelerde ise kaymakamlar tarafından bu tecavüz veya müdahalenin önlenmesine karar verilir ve taşınmaz mal yerinde zilyedine teslim edilir. 
      30. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi Başkanının, büro görevlisi (B) hakkında uyarma disiplin cezası vermesi
      İlgili Mevzuat:
      2797 sayılı Yargıtay Kanunu
      Madde 24 – Daire başkanlarının görevleri şunlardır:
      (…)
      3. Büro görevlilerini denetlemek,
      4. Büro personeli hakkında ilgili kanunda belirtilen uyarma, kınama ve aylıktan kesme disiplin cezalarını vermek, (…) 
      31. İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesinin, 16 yaşındaki (Ç)’nin ergin kılınmasına karar vermesi
      İlgili Mevzuat:
      4721 sayılı Türk Medeni Kanunu
      Madde 12 – Onbeş yaşını dolduran küçük, kendi isteği ve velisinin rızasıyla mahkemece ergin 
      kılınabilir. 
      32. İstanbul İkitelli ilçesinde yaşanan sel felaketinin ardından bölgenin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının teklifi üzerine Orman ve Su İşleri bakanlığı tarafından afete maruz bölge olarak kararlaştırılması ve bu kararın Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 
      isteği üzerine ilgili valilikçe mahallinde ilan olunması
      İlgili Mevzuat: 
      7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısiyle Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun
      Madde 2 – (Değişik: 2/7/1968 - 1051/1 md.)
      Su baskınına uğramış veya uğrayabilir bölgeler, İmar ve İskan Bakanlığının teklifi üzerine Devlet Su İşlerinin bağlı bulunduğu Bakanlıkça; yer sarsıntısı, yer kayması, kaya düşmesi ve çığ gibi afetlere uğramış veya uğrayabilir bölgeler ise, İmar ve İskan Bakanlığınca tespit ve bunlardan şehir ve kasabalarda meydana gelen ve gelebileceklerin sınırları imar planına, imar planı bulunmıyan kasaba ve köylerde de belli edildikçe harita veya krokilere işlenmek suretiyle, afete maruz bölge olarak İmar ve İskan Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca kararlaştırılır ve bu suretle tespit olunan sınırlar, İmar ve İskan Bakanlığının isteği üzerine ilgili valiliklerce mahallinde ilan olunur. Mahalli şart ve özellikler dolayısiyle yangın afetine uğraması muhtemel olan sahalar, şehir ve kasabalarda belediye meclisleri, köylerde ihtiyar heyetleri tarafından tespit ve kaymakamların mütalaası alındıktan sonra valilerin tasvibi üzerine ilgili bölgelerde ilan olunur. 
      33. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi (Ö)’nün, kanun kullanmanın serbest olduğu İdari Yargılama Usulü Hukuku Sınavında kullandığı kanun metninin kenarlarında derse ilişkin bilgiler bulunduğunu fark eden sınav gözetmeni (G)’nin, 
      (Ö)’nün kopya çektiğine dair tutanak düzenlemesi
      İlgili Mevzuat:
      Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği
      Madde 7 – (1) Yükseköğretim kurumundan bir yarıyıl için uzaklaştırma cezasını gerektiren eylemler şunlardır: 
      (…) e) Sınavlarda kopya çekmek veya çektirmek, (…) 
      34. Yükseköğretim Kanunu Taslağını protesto etmek için Kızılay meydanında toplanan 500 kişilik gruba, emniyet amiri tarafından, önce “dağılın” anonsu yapılması ve buna rağmen dağılmayan grubun, polis tarafından zor kullanılarak dağıtılması
      İlgili Mevzuat:
      2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu
      Madde 24 – (…) Toplantı veya gösteri yürüyüşlerinin Kanuna aykırı olarak başlaması hallerinde; güvenlik kuvvetleri mensupları, olayı en seri şekilde mahallin en büyük mülki amirine haber vermekle beraber, mevcut imkânlarla gerekli tedbirleri alır ve olaya müdahale eden güvenlik kuvvetleri amiri, topluluğa dağılmaları, aksi halde zor kullanılarak dağıtılacakları ihtarında bulunur ve topluluk dağılmazsa zor kullanılarak dağıtılır. 
      35. Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kurallarının 7. ve 8. maddelerine aykırı hareket ederek “garantili dava takibi için doğru adres” başlıklı kartvizit bastıran ve kazandığı davaların listesini gösteren bir broşür hazırlatıp Konak meydanında dağıtan İzmir barosuna kayıtlı avukat (A)’ya, Baro Disiplin Kurulu tarafından kınama disiplin cezası verilmesi
      İlgili Mevzuat:
      1136 sayılı Avukatlık Kanunu
      Madde 134 – (Değişik: 2/5/2001-4667/65 m.) Avukatlık onuruna, düzen ve gelenekleri ile meslek kurallarına uymayan eylem ve davranışlarda bulunanlarla, mesleki çalışmada görevlerini yapmayan veya görevinin gerektirdiği dürüstlüğe uygun şekilde davranmayanlar hakkında bu kanunda yazılı disiplin cezaları uygulanır.
      PRATİK ÇALIŞMALAR - 3
      İdare Hukuku Pratik-Kur Çalışması -3- AÜHF - Kasım 2013
      ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
      İDARE HUKUKU DERSİ PRATİK ÇALIŞMALARI
      2013-2014
      I. SORU
      Kurgusal Olay
      Ankara‟da kurulu bir vakıf üniversitesi olan (V) Üniversitesinin Lisans Eğitim-Öğretim Yönetmeliği‟nde, 2010 yılında bir değişiklik yapılarak, daha önce 60 olan ders geçme (başarı) notu, 70‟e çıkarılmıştır.
      Adı geçen Üniversitenin Hukuk Fakültesi‟nde öğrenim görmekte olan bazı öğrenciler, bu değişikliğin "kazanılmış hak"larını ihlal ettiği ve bu nedenle hukuka aykırı olduğu iddiasıyla, Ankara İdare Mahkemesi‟nde iptal davası açmıştır.
      Buna göre, aşağıdaki soruları gerekçeli olarak yanıtlayınız.
      1. Olayda yürütülen idari faaliyetin hukuki niteliğini, bu faaliyetin yürütülme usulünü de belirterek açıklayınız.
      2. Ankara İdare Mahkemesi‟nde dava açan öğrencilerin "kazanılmış hak" iddialarının haklı olup olmadığını, yürütülen faaliyetin niteliği bağlamında tartışınız.
      3. (V) Üniversitesi Hukuk Fakültesinin öğrenim ücretinin, 2011-2012 Eğitim-Öğretim yılı için 25.000 TL olarak belirlenmesini, yürütülen faaliyetin niteliği bağlamında irdeleyiniz.
      4. (V) Üniversitesi tarafından 2013 yılında çıkartılan bir Genelge‟de, başörtülü öğrencilerin derslere alınamayacağının belirtilmesini, yürütülen faaliyetin niteliği bağlamında irdeleyiniz.
      ***
      II. SORU
      Kurgusal Olay
      Karayolları Genel Müdürlüğü ile (K) A.Ş. arasında, 1990 yılında, 49 yıl için otoyol yapımı, bakımı ve işletilmesi konusunda bir sözleşme akdedilmiştir.
      Bu sözleşme, 3465 sayılı "Karayolları Genel Müdürlüğü Dışındaki Kuruluşların Erişme Kontrollü Karayolu (Otoyol) Yapımı, Bakımı ve İşletilmesi ile Görevlendirilmesi Hakkında
      Kanun" uyarınca akdedilmiş olup; adı geçen Kanun‟a göre, bu sözleşmenin sona ermesi ile birlikte, otoyol ile bütün tesisler ve müştemilatı, her türlü borç ve taahhütten ari ve kullanılabilir durumda Karayolları Genel Müdürlüğü‟ne kendiliğinden geçecek; sözleşme, görevli şirketin acze düşmesi veya sözleşme şartlarını ihlal etmesi halinde, Genel Müdürlükçe süresinden önce de feshedilebilecektir (m.6). Yine anılan Kanun uyarınca, otoyol geçiş ücretleri tarifesi, görevli şirketin talebi, Karayolları Genel Müdürünün teklifi üzerine Bakanın
      onayı ile tespit edilecektir (m.7). Öte yandan, yapılacak otoyol ve tesisler için kamulaştırma gereksinimi ortaya çıktığında, Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından Genel Müdürlük adına kamulaştırma yapılacağı ve kamulaştırma bedelinin tamamen veya kısmen görevli şirket tarafından ödenmesinin sözleşmede hükme bağlanabileceği de, adı geçen Kanun‟da öngörülmüş bulunmaktadır (m.8).
      Buna göre, aşağıdaki soruları gerekçeli olarak yanıtlayınız.
      1. a. Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından, b. (K) A.Ş. tarafından,
      yürütülen idari faaliyetlerin niteliklerini, bu faaliyetlerin yürütülme usullerini de belirterek izah ediniz.
      2. 3465 sayılı Kanun‟un 6. maddesinde yer alan, "Sözleşmeler, görevli şirketin acze düşmesi veya sözleşme şartlarını ihlal etmesi halinde, Genel Müdürlükçe süresinden önce de feshedilebilir." hükmü ile 7. ve 8. madde hükümlerini, Karayolları Genel Müdürlüğü ile
      (K) A.Ş. arasında akdedilen sözleşmenin ve (K) A.Ş. tarafından yürütülen faaliyetin niteliği bağlamında irdeleyiniz.
      ***
      III. SORU
      Anayasa Mahkemesi, 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu‟na 10.06.1994 tarih ve 4000 sayılı Kanun ile eklenen Ek 18. maddede öngörülen, "Bakanlık, mobil telefon, çağrı cihazı, data şebekesi, akıllı şebeke, kablo TV, ankesörlü telefon, uydu sistemleri, rehber basım ve benzeri katma değerli hizmetler konularında sermaye şirketlerine tekel oluşturmayacak koşulları da dikkate almak suretiyle işletme lisans ve ruhsatı (sermaye şirketlerinin devralacakları ve bizzat kuracakları tesislerin işletilmesine yönelik olarak) verebilir." hükmünde geçen "işletme lisans ve ruhsatları"nı şöyle nitelendirmiştir:
      "(...) irinci fıkradaki katma değerli hizmetlere ilişkin işletme lisans ve ruhsat sözleşmelerinin Türk Telekomünikasyon Anonim Şirketi tarafından yapılması durumunda da sözleşmelerin „imtiyaz sözleşmesi‟, daha geniş bir tanımla „idarî sözleşme‟ olma niteliği değişmeyecektir. (...) Ulaştırma Bakanlığının söz konusu fıkra gereğince, işletme lisans ve ruhsatına ilişkin sermaye şirketleriyle yapacağı sözleşmelerin idarî sözleşme olacağı kuşkusuzdur. (...) Gerçekten de, kamu hizmetinin özel teşebbüse gördürülmesine ilişkin olan ve yönetime üstünlük tanınan, koşullarını Ulaştırma Bakanlığının belirleyeceği sözleşmeler imtiyaz sözleşmeleridir. (...)"
      Anayasa Mahkemesinin, 22.12.1994 tarih ve E.1994/70, K.1994/65-2 sayılı kararında, "işletme lisans ve ruhsatları" ile ilgili olarak ortaya koyduğu bu yaklaşımı, İdare Hukuku ilke ve kuralları bağlamında değerlendiriniz.
      ***
      IV. SORU
      Kurgusal Olay
      İçişleri Bakanının önerisi, Bakanlar Kurulunun kararı ve Cumhurbaşkanının onayı ile 15.04.2009 tarihinde atanan (İ) İli Valisi (V), (B) Belediye Meclisinin, belediye sınırları içerisindeki bir mahallenin kaldırılması yolundaki 29.09.2010 tarihli kararını, 03.10.2010 tarihinde onamıştır.
      İlgili Mevzuat :
      5393 sayılı Belediye Kanunu m.9/2 : "Belediye sınırları içinde mahalle kurulması, kaldırılması, birleştirilmesi, bölünmesi, adlarıyla sınırlarının tespiti ve değiştirilmesi, belediye meclisinin kararı ve kaymakamın görüşü üzerine valinin onayı ile olur. (...)"
      Kurgusal olaya ilişkin olarak aşağıda yer alan soruları, yukarıda verilen mevzuat hükmünü de göz önünde tutarak yanıtlayınız.
      1. Olaydaki idarelerin T.C. idari teşkilatı içerisindeki konumlarını belirleyiniz.
      2. (İ) İli Valisi (V)‟nin 03.10.2010 tarihli kararını, idarenin bütünlüğü ilkesini gerçekleştirmeye yönelik hukuksal araçlar bağlamında irdeleyerek, bu kararda herhangi bir hukuka aykırılık bulunup bulunmadığını izah ediniz.
      3. (V)‟nin vali olarak atanmasına ilişkin 15.04.2009 tarihli işlemi, idari işlem kuramı yönünden sınıflandırınız.
      ***
      V. SORU
      Kurgusal Olay
      (Ü) Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi (Ö), 09.06.2010 tarihinde yapılan İdare Hukuku dersi final sınavında, sıranın üzerine bazı yazılar yazmak suretiyle kopya çektiği gerekçesiyle, Disiplin Kurulunun 17.09.2010 tarihli kararıyla, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliğinin 9. maddesinin birinci fıkrasının (m) bendi uyarınca, "yükseköğretim kurumundan iki yarıyıl uzaklaştırma cezası" almıştır. Anılan disiplin cezası verilmeden önce savunması alınmayan (Ö)‟nün, daha sonra, sıranın üzerine yazmış olduğu yazıların, derslerle ilgisinin bulunmadığı anlaşılmıştır.
      Bu durumu 11.10.2010 tarihinde Yükseköğretim Kurulu‟na (YÖK) ileten (Ö), hukuka aykırı olduğunu ileri sürdüğü söz konusu disiplin cezasının (Ü) Üniversitesi tarafından geri alınması için talimat verilmesini istemiştir. YÖK de, (Ö)‟nün bu talebi üzerine, açıkça hukuka aykırı biçimde verilmiş olan disiplin cezalarının geri alınması konusunda üniversitelere emir ve talimat verebilmesine olanak tanıyan 08.04.2007 tarihli Genelge uyarınca, (Ü) Üniversitesi Rektörlüğü‟ne gönderdiği 25.10.2010 tarihli yazı ile söz konusu disiplin cezasının geri alınması yönünde bir talimat vermiştir.
      - 13.01.1985 tarihli ve 18634 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliğinin ilgili maddeleri :
      (***NOT: Bu Yönetmelik, 18.08.2012 tarihli ve 28388 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği ile yürürlükten kaldırılmıştır.)
      Kınama Cezasını Gerektiren Disiplin Suçları
      Madde 5.- " Kınama cezasını gerektiren eylemler şunlardır:
      (...)
      b) Yükseköğretim kurumlarında duvarlara, demirbaş eşya üzerine yazı yazmak, işaret, resim ve benzeri şekiller çizmek,
      (...) "
      Yükseköğretim Kurumundan Bir veya İki Yarıyıl İçin Uzaklaştırma Cezasını Gerektiren Disiplin Suçları
      Madde 9.- " Yükseköğretim kurumundan bir veya iki yarıyıl için uzaklaştırmayı gerektiren fiil ve haller şunlardır:
      (...)
      m) Sınavlarda kopya yapmak veya yaptırmak veya bunlara teşebbüs etmek. "
      Savunma Hakkı
      Madde 16.- " a) Hakkında disiplin soruşturması açılan öğrenciye atfedilen suçun neden ibaret olduğu, savunmasını yapacağı tarihten en az yedi gün önce yazılı olarak bildirilir. Bu yazıda; öğrenciden belirtilen gün, saat ve yere, savunmasını yapmak üzere hazır bulunması istenilir. Tebligat yapılmasının mümkün olmadığı hallerde, öğrencinin savunmasını yapmak üzere soruşturmacıya başvurması hususu, mensubu bulunduğu kuruluşun belirli yerlerinde ilân olunur.
      b) Öğrenciye yollanacak davetiyede; çağrıya özürsüz olduğu halde uymadığı veya özrünü zamanında bildirmediği takdirde, savunmadan vazgeçmiş sayılacağı ve diğer delillere dayanılmak suretiyle hakkında gerekli kararın verileceği kaydolunur.
      (...) "
      Kurgusal olaya ilişkin olarak aşağıda yer alan soruları, yukarıda verilen mevzuat hükümlerini de göz önünde tutarak yanıtlayınız.
      1. Olayda adı geçen kuruluşların T.C. idari teşkilatı içerisindeki konumlarını belirleyiniz.
      2. Olayda adı geçen kuruluşların yürütmekte oldukları faaliyetlerin hukuksal niteliklerini izah ediniz.
      3. Olaydaki idari işlemleri tespit ederek, idari işlem kuramı yönünden tasnif ediniz.
      4. (Ö)‟nün, 17.09.2010 tarihli iki yarıyıl uzaklaştırma cezasına ilişkin hukuka aykırılık iddiasının, işlemin hangi unsuruna/unsurlarına ilişkin olabileceğini açıklayınız.
      5. YÖK‟ün, (Ü) Üniversitesi Rektörlüğü‟ne göndermiş olduğu 25.10.2010 tarihli yazı ile vermiş olduğu talimatı hukuken değerlendiriniz.
      6. (Ü) Üniversitesinin vermiş olduğu uzaklaştırma cezasının hukuka aykırı olduğu varsayıldığında; bu ceza nedeniyle derslere devam edemeyen ve sınavlara giremeyen (Ö)‟nün, bu süreçte uğramış olduğu zararlardan dolayı idarenin mali sorumluluğunun söz konusu olup olamayacağını tartışınız.
      ***
      VI. SORU
      Kurgusal Olay
      (X) A.Ş., 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu uyarınca, kaynak tahsisini gerektiren, ancak kullanım hakkı sayısı sınırlandırılmayan bir elektronik haberleşme hizmetini sunmak amacıyla, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu‟na, 14.05.2010 tarihinde başvuruda bulunmuş ve 05.06.2010 tarihinde, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından yetkilendirilerek, faaliyete başlamıştır. Ancak, daha sonra, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, (X) A.Ş.‟nin yapmış olduğu başvurunun, konuyla ilgili olarak 02.03.2009 tarihinde çıkarmış olduğu bir Yönetmeliğe aykırı olduğunu tespit etmiş ve bunun üzerine, (X) A.Ş.‟nin söz konusu elektronik haberleşme hizmetini yürütemeyeceği hususunu, 11.10.2010 tarihinde, adı geçen Şirkete tebliğ etmiştir.
      İlgili Mevzuat:
      • 2813 sayılı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun Kuruluşuna İlişkin Kanunun, "Kuruluş" başlıklı 5. maddesinin ilk üç fıkrası:
      " Kanunlarla verilen görevleri yerine getirmek ve yetkileri kullanmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve mali özerkliğe sahip özel bütçeli Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu kurulmuştur. Kurum, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu ile Başkanlık teşkilatından oluşur.
      Kurum görevlerini yerine getirirken bağımsızdır. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi Kuruma emir ve talimat veremez
      Kurum'un ilişkili olduğu bakanlık Ulaştırma Bakanlığıdır. "
      • 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununun, "Yetkilendirme Usulü" başlıklı 9. maddesi:
      " (1) Yetkilendirme, bildirim veya kullanım hakkının verilmesi yoluyla yapılır.
      (2) Elektronik haberleşme hizmeti sunmak ve/veya şebekesi veya alt yapısı kurup işletmek isteyen şirketler faaliyete başlamadan önce Kurum (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) düzenlemeleri çerçevesinde Kuruma bildirimde bulunurlar.
      (3) Kuruma bildirimde bulunan şirketler, sunmak istedikleri elektronik haberleşme hizmeti ve/veya işletmek istedikleri elektronik haberleşme şebekesi veya altyapısı için numara, frekans, uydu pozisyonu gibi kaynak tahsisine ihtiyaç duymuyorlar ise Kurumun belirlediği usul ve esaslara uygun bildirimle birlikte; kaynak tahsisine ihtiyaç duyuyorlar ise Kurumdan kullanım hakkı alınması kaydıyla yetkilendirilirler.
      (4) Kurum, kullanım hakkı verilmesinin gerektiği elektronik haberleşme hizmetlerini ve bu hizmetlere ilişkin kullanım hakkı sayısının sınırlandırılmasının gerekip gerekmediğini tespit eder.
      (5) Kullanım hakkı sayısının sınırlandırılmasının gerekmediği tespit edilen elektronik haberleşme hizmetleri için usulüne uygun başvuruyu müteakip 30 gün içerisinde Kurumca kullanım hakkı verilir.
      (6) Kullanım hakkı sayısı, ancak kaynakların sınırlı sayıda işletmeci tarafından yürütülmesinin gerektiği durumlarda ve kaynakların etkin ve verimli kullanılmasını teminen sınırlandırılabilir. Kullanım hakkı sayısının sınırlandırılması halinde;
      a) Uydu pozisyonu ile ulusal çapta verilecek frekans bandı kullanımını ihtiva eden ve sınırlı sayıda işletmeci tarafından yürütülmesi gereken elektronik haberleşme hizmetlerine ilişkin yetkilendirme politikası, hizmetin başlama zamanı, yetkilendirme süresi ve hizmeti sunacak işletmeci sayısı gibi kıstaslar Bakanlık (Ulaştırma Bakanlığı) tarafından belirlenir ve yetkilendirme Kurum tarafından yapılır. Ancak, ulusal çapta verilecek frekans bandı kullanımını ihtiva eden ve sınırlı sayıda işletmeci tarafından yürütülmesi gereken elektronik haberleşme hizmetlerine ilişkin ihaleleri Bakanlık gerekli gördüğü hallerde doğrudan kendisi de yapabilir.
      b) (a) bendinde belirtilen hususların dışında kalan ve sınırlı sayıda işletmeci tarafından verilecek olan elektronik haberleşme hizmetlerinin yürütülmesine ve/veya elektronik haberleşme şebeke ve alt yapısının tesisi ve işletilmesine ilişkin olarak, gerekli işlemler Kurum tarafından yürütülür.
      (7) Kurum, kaynakların etkin kullanımını sağlamak amacıyla Bakanlığın görüşüne başvurarak gerekli tedbirleri alır ve yapılacak ihaleye ilişkin usul ve esasları belirler. Kurum ve yukarıdaki fıkranın (a) bendinde öngörülen hallerde Bakanlık, kullanım hakkı ile ilgili olan ihalelerde 8/9/1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanununa tabi değildir.
      (8) Kullanım haklarının süresi, yirmibeş yıldan fazla olmamak üzere belirlenir. Bu madde uyarınca belirlenen yetkilendirme süreleri, şebeke ve hizmetin niteliği ile başvuru sahibinin talebi de dikkate alınmak suretiyle tespit edilir.
      (9) Kurum, kullanım hakkı verilmesi taleplerini, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu sağlığı ve benzeri kamu yararı gerekleri, tahsis edilmesi gereken kaynakların yetersizliği ve ihale aşamasında belirlenen yeterlik şartlarının sağlanmaması sebepleriyle reddedebilir.
      (10) Kullanım hakkı, işletmecinin faaliyetlerinin mevzuata aykırı olması durumunda Kurum tarafından belirlenen usul ve esaslara göre iptal edilebilir. Kullanım hakkının iptal edildiği hallerde abonelerin menfaatlerini korumak için gerekli tedbirler alınır.
      (11) Kurum, kamu güvenliği, kamu sağlığı ve benzeri kamu yararı gereklerinden kaynaklanan sebeplerin tespiti halinde, şirketlerin elektronik haberleşme alanında faaliyete geçmelerini veya elektronik haberleşme sağlamalarını gerektiğinde Bakanlığın görüşünü de alarak engelleyebilir.
      (12) Bu madde hükümlerine aykırı olarak elektronik haberleşme tesisi kuran, işleten veya elektronik haberleşme hizmeti verenlerin tesisleri Kurumun talebi üzerine ilgili mülki amirlerce kapatılarak faaliyetlerine son verilir.
      (13) Bildirim ve kullanım hakkı ile ilgili usul ve esaslar Kurum tarafından çıkarılacak
      yönetmeliklerle belirlenir. "
      Kurgusal olaya ilişkin olarak aşağıda yer alan soruları, yukarıda verilen mevzuat hükümlerini de göz önünde tutarak yanıtlayınız.
      1. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun, Türkiye Cumhuriyeti idari teşkilatı içerisindeki konumunu belirleyerek, idarenin bütünlüğü ilkesi bakımından değerlendiriniz.
      2. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun yürüttüğü faaliyetin hukuki niteliğini belirtiniz.
      3. (X) A.Ş.‟nin yürüttüğü faaliyetin hukuki niteliğini açıklayınız.
      4. Olaydaki idari işlemleri tespit ederek, idari işlem teorisi yönünden tasnif ediniz.
      5. Olaydaki idari işlemlerin hangi tarihte yürürlüğe girdiğini belirtiniz.
      6. (X) A.Ş.‟nin, 14.05.2010 tarihinde yapmış olduğu başvuruyu kabul edip etmemek bakımından, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun sahip olduğu yetkinin hukuksal niteliğini tartışınız.
      7. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun, (X) A.Ş. tarafından yapılan 14.05.2010 tarihli başvurunun hukuka aykırı olduğunu tespit etmesinden sonra, yetkilendirmeyi geri almasının mümkün olup olmadığını irdeleyiniz.
      8. Bir an için, (X) A.Ş.‟nin 14.05.2010 tarihinde yapmış olduğu başvurunun, Kanunda öngörülen 30 günlük süre boyunca yanıtsız bırakıldığı varsayılacak olursa; Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun buradaki hareketsizliğine herhangi bir sonuç bağlanabilir mi?
      9. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun, Kanunda öngörülen 30 günlük sürenin dolmasından sonra, 03.07.2010 tarihinde, kullanım hakkını vermek suretiyle (X) A.Ş.‟yi yetkilendirmesi mümkün müdür?
      10. Bir an için, (X) A.Ş.‟nin, kaynak tahsisini gerektiren ve kullanım hakkı sayısı sınırlandırılan bir elektronik haberleşme hizmetini yürütmek üzere yetkilendirilmek amacıyla, 14.05.2010 tarihinde Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından yapılan yetkilendirme ihalesine katıldığını varsayacak olursak;
      a. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun, ihale süreci sonucunda, ihaleye katılan istekli şirketlerden biri olan (Z) A.Ş.‟yi yetkilendirmesi halinde, bu yetkilendirme işleminin hukuksal niteliğini belirleyiniz.
      b. (Z) A.Ş.‟nin ihaleye fesat karıştırdığını kanıtlayan (X) A.Ş.‟nin, (Z) A.Ş.‟ye verilmiş bulunan kullanım hakkının, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından geri alınmasını istemesi olanaklı mıdır?
      c. Burada yapılan ihale süreci sonucunda ortaya çıkan sonuç, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından kullanım hakkı verilmesine ilişkin işlem yönünden bağlayıcı mıdır?
      11. (X) A.Ş.‟nin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından, bir elektronik haberleşme hizmetini yürütmek amacıyla yetkilendirildiğini; ancak daha sonra, yetkilendirilebilmek için öngörülen koşulları kaybettiğini varsayacak olursak;
      a. Bir an için, yetkilendirmenin iptali müessesesinin Kanunda düzenlenmemiş olduğu da düşünülecek olursa; söz konusu yetkilendirmenin iptal edilip edilemeyeceğini ve eğer iptal edilebilecekse, bu konuda hangi merciin yetkili olduğunu ve bu yetkisini nasıl kullanacağını izah ediniz.
      b. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun mevzuat uyarınca ilişkili olduğu bakanlık olan Ulaştırma Bakanlığı‟nın, yetkilendirmenin iptaline karar verip veremeyeceğini tartışınız.
      c. Bir an için, mevzuat uyarınca, Ulaştırma Bakanlığının yetkilendirmenin iptaline karar veremeyeceği ve buna rağmen, yetkilendirmenin iptaline yönelik bir karar verdiği düşünülecek olursa; bu durumda, Ulaştırma Bakanlığının söz konusu işleminin, hukuken geçerli sayılıp sayılamayacağını belirtiniz.
      12. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun, bir elektronik haberleşme hizmetinin yürütülmesi konusunda yetkilendirmiş olduğu (X) A.Ş.‟ye, yetkilendirme şartlarına aykırı hareketlerinden ötürü, 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu‟nda öngörülen, "bir önceki takvim yılındaki net satışlarının yüzde üçü oranında" idari para cezası uygulaması halinde;
      a. Buradaki idari para cezasının hukuksal niteliği ve özellikleri nelerdir? Devlet fonksiyonları açısından irdeleyiniz.
      b. Bu yaptırım kararı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından değil de; 5326 sayılı Kabahatler Kanunu uyarınca Ankara Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilmiş olsaydı, (a) seçeneğindeki sorunun yanıtında herhangi bir değişiklik olur muydu?
      c. (X) A.Ş.‟nin yetkilendirme şartlarını ihlal etmemesine karşın; salt adı geçen Şirketin Yönetim Kurulu Başkanının, Kurumun karar organı olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu üyelerinden dördü ile daha önceki bir husumeti nedeniyle, böyle bir yaptırımla karşı karşıya kaldığı düşünülecek olursa; bu durumda, söz konusu idari yaptırım kararındaki sakatlığın türünü ve bunun sonuçlarını izah ediniz.
      ***
      VII. SORU
      Kurgusal Olay
      Mamak Belediye Başkanlığı‟nda görev yapan memur (M) hakkında, kendisine verilen emir ve görevleri kasıtlı olarak yerine getirmediği iddiasıyla disiplin soruşturması açılmış ve soruşturma neticesinde (M)‟ye, 15.04.2001 tarihinde, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 125/1-C-(a) maddesi uyarınca, "1/15 oranında aylıktan kesme cezası" verilmiştir.
      Anılan disiplin cezası verilmeden önce savunmasının alınmamış olduğunu ileri süren (M), bu durumu İçişleri Bakanlığı‟na iletmiş ve İçişleri Bakanı da, söz konusu disiplin cezasının geri alınması için, 08.05.2001 tarihinde, Mamak Belediye Başkanlığı‟na talimat yazısı göndermiştir.
      Kurgusal olaya ilişkin olarak aşağıda yer alan soruları, gerekçeli biçimde yanıtlayınız.
      1. Olayda adı geçen idari kuruluşların, T.C. idari teşkilatı içerisindeki konumlarını belirleyiniz.
      2. (M)‟ye, 15.04.2001 tarihinde verilmiş olan "1/15 oranında aylıktan kesme cezası"nı, idari işlem teorisi yönünden sınıflandırınız.
      3. (M)‟nin, 15.04.2001 tarihli disiplin cezası verilmeden önce savunmasının alınmamış olduğu yönündeki hukuka aykırılık iddiasının, idari işlemin hangi unsuruna ilişkin olabileceğini ve bu hukuka aykırılık için herhangi bir yaptırım uygulanıp uygulanamayacağını izah ediniz.
      4. İçişleri Bakanlığı ile Mamak Belediye Başkanlığı arasındaki ilişkinin hukuksal niteliği bağlamında, İçişleri Bakanının, Mamak Belediye Başkanlığı‟na göndermiş olduğu 08.05.2001 tarihli talimatı hukuken değerlendiriniz.
      ***
      VIII. SORU
      Kurgusal Olay
      (Ü) Üniversitesinin (X) Fakültesinde açık bulunan bir doçentlik kadrosu için, Rektörlükçe ilan yapılmış ve bu kadroya atanabilmek amacıyla (C), (D), (E) ve (F) isimli dört aday başvuruda bulunmuştur.
      Başvuruda bulunan adayların durumlarını incelemek üzere, Rektör (R) tarafından, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 25/a maddesi uyarınca görevlendirilen jüri üyeleri, her bir aday hakkında ayrı ayrı olarak hazırladıkları mütalaalarını Rektörlüğe bildirmişlerdir.
      Bu mütalaaların hepsinde, başvuran dört adayın da, doçentliğe atanabilmek için gerekli olan asgari şartları taşıdığı ifade edilmekle birlikte; (D)‟nin doçentlik kadrosuna atanmasının daha uygun olacağı yönünde görüş bildirilmiştir.
      Anılan mütalaaları göz önünde bulunduran Rektör (R), 02.03.2010 tarihinde (D)‟yi doçentlik kadrosuna atamış ve bu atama kararı, 11.03.2010 tarihinde (D)‟ye tebliğ edilmiştir.
      Bunu öğrenen (F) ise, söz konusu atama işlemin 2547 sayılı Kanunun 25/a maddesine aykırı olduğu iddiasıyla, idari yargıda bir iptal davası açmıştır.
      2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu m.25/(a) : " Bir üniversite biriminde açık bulunan doçentlik kadrosu, rektörlükçe, isteklilerin başvurması için ilan edilir. Müracaat eden adayların durumlarını incelemek üzere rektör tarafından varsa biri ilgili birim yöneticisi, en az biri de o üniversite dışından olmak üzere üç profesör tespit edilir. Bu profesörler, adaylar hakkında ayrı ayrı mütalaalarını rektöre bildirirler. Rektör, bu mütalaalara dayanarak, üniversite yönetim kurulunun görüşünü de aldıktan sonra atamayı yapar. "
      Kurgusal olaya ilişkin olarak aşağıda yer alan soruları, yukarıda verilen yasa hükmünü de göz önünde tutarak, gerekçeli biçimde yanıtlayınız.
      1. (Ü) Üniversitesinin T.C. idari teşkilatındaki yerini ve yürüttüğü faaliyetin hukuki niteliğini belirtiniz.
      2. (D)‟nin doçentlik kadrosuna atanmasına ilişkin kararı, idari işlem teorisine göre, çeşitli açılardan tasnif ediniz.
      3. (F)‟nin, 2547 sayılı Kanunun 25/a maddesine dayanan hukuka aykırılık iddiası, idari işlemin hangi unsuruna ilişkin olabilir? Bu iddia, sizce haklı mıdır? Haklı olduğu varsayılırsa; söz konusu hukuka aykırılık için herhangi bir yaptırım uygulanabilir mi?
      4. (F)‟nin açmış olduğu dava devam ederken, Yükseköğretim Kurulu‟nun (YÖK),
      (Ü) Üniversitesi Rektörlüğü‟ne gönderdiği bir yazı ile, (D)‟nin atama kararının geri alınması yönünde talimat verdiği varsayımı altında;
      (Not: Anayasa'da ve ilgili kanunlarda, YÖK'ün böyle bir yetkisinin bulunduğuna ilişkin düzenleme yoktur.)
      a. YÖK ile (Ü) Üniversitesi arasındaki ilişkinin hukuksal niteliği bağlamında, YÖK‟ün, (Ü) Üniversitesi‟ne böyle bir emir ve talimat verip veremeyeceğini tartışınız.
      b. Anayasa‟da ve ilgili kanunlarda YÖK‟ün böyle bir yetkisinin bulunduğuna ilişkin düzenleme olmamakla birlikte; bir an için, YÖK‟ün daha önce çıkarmış olduğu bir Genelge‟de böyle bir emir ve talimat verme yetkisinin öngörülmüş olduğu düşünülecek olursa, bir önceki seçeneğe [4-(a)] ilişkin yanıtınızda değişiklik olur mu? Neden?
      c. YÖK‟ün, (Ü) Üniversitesi Rektörlüğü‟ne böyle bir talimat vermek yerine; (D)‟nin atama kararının geri alınması yönünde bir işlem tesis ederek, bunu (D)‟ye tebliğ etmesi halinde, herhangi bir hukuka aykırılık söz konusu olur mu?
      d. Burada "geri alma" ifadesi kullanılmak suretiyle, (D)‟nin doçent kadrosuna atanmasına ilişkin işlemin hukuksal sonuçlarının, hangi tarihten itibaren ortadan kaldırılması talep edilmiş olmaktadır?
      ***
      IX. SORU
      Kurgusal Olay
      Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanlık binasının güvenliğini sağlamak üzere, TBB Başkanlığı ile 26.01.2009 tarihinde İçişleri Bakanlığı‟ndan almış olduğu izinle faaliyet yürütmekte olan (K) Koruma, Güvenlik, İnşaat, Taahhüt, Turizm Hizmetleri A.Ş. [(K) A.Ş.] arasında 05.04.2010 tarihinde bir sözleşme imzalanmış olup; bu sözleşme uyarınca, (K) A.Ş. tarafından istihdam edilen yirmi adet güvenlik görevlisi, TBB binasında görevlendirilmiştir.
      Özel güvenlik görevlilerinden (G), 11.10.2010 tarihinde, beylik silahını, arkadaşı olan diğer güvenlik görevlisi (Ö)‟ye doğrultmak suretiyle şakalaşırken, silahın ateş alması sonucunda, oradan geçmekte olan Avukat (A)‟yı ağır biçimde yaralamıştır. Hemen, bir vakıf üniversitesinin tıp fakültesi hastanesine kaldırılan (A), burada bir dizi ameliyat geçirmiştir. Bu nedenle, 15.000 TL hastane masrafı ödeyen (A), (K) A.Ş. üzerinde gerekli denetimleri yapmadığından bahisle, İçişleri Bakanlığı‟na karşı, maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle bir tam yargı davası açmıştır.
      Bu arada, İçişleri Bakanlığı, "faaliyet alanının münhasıran koruma ve güvenlik hizmeti olmadığı"ndan bahisle, (K) A.Ş.‟nin faaliyet iznini, 12.03.2011 tarihinde iptal etmiştir. Bunun üzerine, (K) A.Ş., faaliyet izninin iade edilmesi istemiyle İçişleri Bakanlığı‟na başvuruda bulunmuş ve fakat, bu talebi yanıtsız bırakmıştır.
      - 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanunun ilgili maddeleri:
      Amaç
      Madde 1.- " Bu Kanunun amacı, kamu güvenliğini tamamlayıcı mahiyetteki özel güvenlik hizmetlerinin yerine getirilmesine ilişkin esas ve usulleri belirlemektir. "
      Kapsam
      Madde 2.- " Bu Kanun, özel güvenlik izninin verilmesine, bu hizmeti yerine getirecek kişi ve kuruluşların ruhsatlandırılmasına ve denetlenmesine ilişkin hususları kapsar. "
      Özel Güvenlik Şirketleri
      Madde 5.- " Şirketlerin özel güvenlik alanında faaliyette bulunması İçişleri Bakanlığının iznine tabidir. Faaliyet izni verilebilmesi için şirket hisselerinin nama yazılı olması ve faaliyet alanının münhasıran koruma ve güvenlik hizmeti olması zorunludur. (...) "
      Grev Yasağı
      Madde 17.- " Özel güvenlik personeli greve katılamaz. "
      Görevden Uzaklaştırma Yasağı
      Madde 18.- " Özel güvenlik görevlileri lokavt dolayısıyla işten uzaklaştırılamaz. "
      Denetim
      Madde 22.- " İçişleri Bakanlığı ve valilikler özel güvenlik hizmetleri kapsamında, özel güvenlik birimlerini, özel güvenlik şirketlerini ve özel güvenlik eğitimi veren kurumları denetlemeye yetkilidir. Denetimin mahiyeti, kapsamı, usul ve esasları yönetmelikle belirlenir.
      Denetim sonucu tespit edilen eksikliklerin ilgili kişi, kurum, kuruluş ve şirketlerce verilen süre içinde giderilmesi zorunludur.
      Amacı dışında faaliyet gösterdiği veya suç kaynağına dönüştüğü tespit edilen şirketlerin ve özel eğitim kurumlarının faaliyet izni iptal edilir. Bu şekilde faaliyet izni iptal edilen şirketlerin veya kurumların, kurucu ve yöneticileri, özel güvenlik şirketlerinde ve özel güvenlik eğitimi veren kurumlarda kurucu ve yönetici olamazlar. "
      Kurgusal olaya ilişkin olarak aşağıda yer alan soruları, yukarıda verilen mevzuat hükümlerini de göz önünde tutarak yanıtlayınız.
      1. Olayda adı geçen kuruluşların hukuksal durumlarını saptayınız.
      2. Özel güvenlik görevlisi (G)‟nin yürütmekte olduğu faaliyetin hukuksal niteliğini belirtiniz.
      3. İçişleri Bakanlığı tarafından (K) A.Ş.‟ye verilmiş olan 26.01.2009 tarihli iznin hukuksal niteliğini tartışınız.
      4. Özel güvenlik görevlileri bakımından 5188 sayılı Kanunun 17. ve 18. maddelerinde öngörülen grev ve lokavt yasağının, İdare Hukukunda geçerli olan hangi ilke ile bağlantılı olabileceğini irdeleyiniz.
      5. (A)‟nın açmış olduğu tam yargı davasının hukuken haklı olup olmadığını tartışınız.
      6. Olaydaki idari işlemleri tespit ederek, idari işlem teorisi yönünden sınıflandırınız.
      7. İçişleri Bakanlığının, (K) A.Ş.‟nin faaliyet iznini iptal ederken göstermiş olduğu gerekçenin, işlemin hangi unsuruna ilişkin olduğunu ve bu gerekçenin isabetli olup olmadığını izah ediniz.
      8. Bir an için, (K) A.Ş.‟nin faaliyet izninin iptal edilmesinin, hiçbir haklı gerekçesinin bulunmadığını ve aslında, İçişleri Bakanının yeğeninin yönetim kurulu başkanı olduğu özel güvenlik şirketi olan (Y) A.Ş.‟nin güçlü bir rakipten kurtulması için böyle bir karar verildiğini varsayacak olursak; bu durumda, İçişleri Bakanlığının söz konusu iptal kararındaki sakatlığın türünü ve bunun hukuki sonuçlarını açıklayınız.
      ***
      X. SORU
      " Hükümet, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu‟nun (HSYK), Erzurum Özel Yetkili Başsavcıvekilliği‟nde görevli dört savcının yetkilerini kaldırmasına ve Yargıtay Başsavcılığı, Yargıtay ile Danıştay‟ın açıklamalarına, siyasi tarihin yargıyı hedef alan en sert açıklamalarından biriyle yanıt verdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‟ın başkanlığındaki toplantıda yapılan değerlendirmeler doğrultusunda hazırlanan metni okuyan Adalet Bakanı Sadullah Ergin, HSYK ve Yargıtay Başsavcılığı‟nı suç işlemekle, Yargıtay ve Danıştay‟ı yargıya müdahale ile suçlayarak karar ve açıklamaları „yargı bağımsızlığına darbe‟ olarak niteledi. Yargı için kullanılan sert ifadelerin büyük ve kalın harflerle yazıldığı metni, 21.00‟de basın toplantısında okuyan Ergin, söze „Üstlendiğimiz sorumluluk gereği gelişmeler karşısında daha fazla sessiz kalamayacağız‟ diye başladı. Ergin şunları söyledi: „Hâkimler ve savcıların yargısal denetimi yargı mercilerine bırakılmıştır. HSYK‟nın böyle bir görev ve yetkisi yoktur. HSYK yargısal görevleri olmayan idari bir kuruldur. Mahkeme kararlarını denetleme hakkı yoktur. Bu denetimi yapmaya
      kalkışması açık bir yetki gaspıdır. Yargıtay 1. Başkanlık Kurulu‟nun, yetkisi olmamasına rağmen önüne gelecek bir konuda toplanarak HSYK‟nın doğru yaptığını açıklaması, yasal dayanaktan yoksundur, ihsas-ı reydir, yargılama faaliyetine müdahaledir. Görev alanıyla ilgili olmayan bu konuda Danıştay Başkanı‟nın açıklaması da yanlışlıklara katkı vermektir. HSYK, yürütülmekte olan soruşturmaya müdahale etmiş, taraf olmuş, yetkisini aşmış, bağımsız yargının işleyişine engel olmuş, soruşturmayı tehlikeye sokmuştur.‟ (...) "
      Milliyet Gazetesi'nin internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) yer alan 18.02.2010 tarihli bu haberde yer verilen açıklamaları, İdare Hukuku açısından değerlendiriniz.
      ***
      XI. SORU
      " Dava, davalı idareye ait taşınmazların 31.10.1991 onay tarihli 1/1000 ölçekli Pendik İmar Planı değişikliğinde belediye hizmet ve otopark alanı olarak ayrılması nedeniyle davacı Pendik Belediye Başkanlığının davalı idareye yaptığı taşınmazların devri talebinin reddedilmesi üzerine 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 30. maddesi uyarınca Danıştay Dairesine yapılan başvurunun reddi yolundaki 30.3.1993 günlü, 1993/53 sayılı Danıştay 1. Dairesinin kararının iptali istemiyle açılmıştır.
      2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 30. maddesinin 2. fıkrasında „Taşınmaz mala, kaynak veya irtifak hakkına ihtiyacı olan idare, ödeyeceği bedeli de belirterek mal sahibi idareye yazılı olarak başvurur; mal sahibi idare devire muvafakat etmez veya altmış gün içinde cevap vermez ise anlaşmazlık isteyen idarenin başvurusu üzerine Danıştay ilgili idari dairesinde incelenerek iki ay içinde kesin karara bağlanır.‟ kuralı yer almaktadır. Bu yasa kuralından anlaşılacağı üzere, iki idarenin taşınmaz malın devri konusunda anlaşamamaları halinde yapılan başvuru üzerine Danıştay ilgili idari dairesinin bu konuda vereceği kararın kesin olduğu ve davaya konu edilemeyeceği açıktır. Bu nedenle, davacı Pendik Belediye Başkanlığının davalı idarenin taşınmazların devrine muvafakat etmemesi ve Danıştay 1. Dairesine yaptığı başvurunun da dairece reddine karar verilmesi üzerine bu kararın iptali talebiyle açılan davayı incelemeye olanak bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, davanın incelenmeksizin reddine karar verildi. "
      Danıştay 6. Dairesinin, metni yukarıda verilen, 14.09.1993 tarihli ve E.1993/2684, K.1993/3061 sayılı kararının, hukuken isabetli olup olmadığını tartışınız.
      ***
      XII. SORU
      Kurgusal Olay
      Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi (Ö), kız arkadaşına laf attığı gerekçesiyle bir sınıf arkadaşını bıçaklamış ve bu nedenle açılan ceza davası neticesinde, Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, Türk Ceza Kanunu uyarınca, "bir yıl hapis cezası"na mahkûm edilmiş; ancak cezası "tecil" edilmiştir. Diğer yandan, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği uyarınca, (Ö) hakkında disiplin soruşturması da açılmış ve (Ö)‟ye savunma hakkı tanınmaksızın, Disiplin Kurulu tarafından, "yüksek öğretim kurumundan bir yarıyıl uzaklaştırma cezası" verilmiştir.
      Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü‟ne bağlı Eskişehir Yurdu‟nda kalan (Ö)‟nün, almış olduğu bu cezalar nedeniyle yurtla ilişiği de kesilince; Ankara‟da ikamet etmekte olan ailesinin yanına gitmek üzere, 05.05.2012 tarihinde Eskişehir-Ankara trenine binmiştir. Makinist (M)‟nin uyuyakalması nedeniyle, hemzemin geçitten geçmekte olan bir araca çarpan trenin, (Ö)‟nün bulunduğu vagonu raydan çıkarak devrilmiş ve bu vagonda bulunan, (Ö) ile birlikte toplam sekiz kişi ile trenin çarptığı araçta bulunan beş kişi, ağır yaralanmıştır.
      Yaralılar, hemen bir vakıf üniversitesi olan (Ü) Üniversitesinin Tıp Fakültesi Hastanesi‟ne kaldırılmış ve tedavileri burada gerçekleştirilmiştir. Söz konusu tedaviler için, her bir yaralıya 5.000 TL tutarında masraf çıkarılmış ve bu masraflar ödenmediği takdirde, yaralıların taburcu edilmeyeceği hususu, Hastane yetkililerince vurgulanmıştır.
      Durumdan ailesini haberdar etmek ve Hastane masrafları için destek istemek amacıyla, cep telefonu ile, -Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu‟ndan kullanım hakkı alarak yetkilendirilen yeni bir GSM operatörü olan (X)Cell hattından- babasını arayan (Ö); babasının havale ettiği 5.000 TL‟yi ödeyerek Hastaneden ayrılmış ve 24.05.2012 tarihinde Ankara‟ya gelmiştir.
      Başına gelenleri unutturacağı ve efkâr dağıtacağı düşüncesiyle, 26.05.2012 tarihinde, arkadaşlarıyla Ankara‟da bir meyhaneye giden (Ö), meyhanenin sahibi ile konuşurken, meyhane açmak ve işletmek için gerekli olan ruhsatın alınmadığını öğrenmiş ve mevzuat uyarınca, izin almaksızın açılan bu işletmenin kapatılacağını belirtmiş ve bir hukuk öğrencisi olarak böyle bir mekânda daha fazla duramayacağını söyleyerek, oradan ayrılmıştır.
      Daha sonra, tren kazası nedeniyle ödemek zorunda kaldığı 5.000 TL tutarındaki Hastane masraflarından oluşan maddi zararı ile bu süreçte uğramış olduğunu öne sürdüğü 10.000 TL tutarındaki manevi zararı bakımından hukuken başvurabileceği yolları araştırmaya başlayan (Ö); anılan kazanın, tamamen (M)‟nin hatasından kaynaklandığı gerekçesiyle, (M)‟ye karşı adli yargıda tazminat davası açmaya karar vermiş ve bu arada, ayrıca, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı‟na da bir dilekçe ile başvurarak; Bakandan, adı geçen Bakanlığın ilgili kuruluşu olan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarının Genel Müdürü‟ne, "(M)‟ye bir daha makinist olarak görev verilmemesi" yolunda emir ve talimat göndermesini; hatta mümkünse, Bakanın, TCDD personeli olan "(M)‟nin görevine son verilmesi" yönünde işlem tesis etmesini talep etmiştir.
      İlgili Mevzuat :
      - 351 sayılı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Kanununun 1. maddesi :
      " Merkezi Ankara'da olmak üzere, tüzel kişiliği olan özel hukuk hükümlerine bağlı „Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu‟ kurulmuştur.
      Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Başbakanlığa bağlıdır. Başbakan Kurumun yönetimi ile ilgili yetkilerini gerekli gördüğü takdirde bir bakan aracılığı ile kullanabilir. "
      - 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanununun 7. maddesi :
      " Kişilerin tek tek veya toplu olarak eğlenmesi, dinlenmesi veya konaklaması için açılan otel, motel, pansiyon, kamping ve benzeri konaklama yerleri; gazino, pavyon, meyhane, bar, birahane, içkili lokanta, taverna ve benzeri içkili yerler; sinema, kahvehane ve kıraathane; kumar ve kazanç kastı olmamak şartıyla adı ne olursa olsun bilgi ve maharet artırıcı veya zekâ geliştirici nitelikteki elektronik oyun alet ve makinelerinin, video ve televizyon oyunlarının içerisinde bulunduğu elektronik oyun yerleri; internet kafeler ve benzeri yerler umuma açık istirahat ve eğlence yeri sayılır.
      (...)
      Umuma açık istirahat ve eğlence yerlerinin ruhsatı bağlı olduğu kolluk kuvvetinin görüşü alındıktan sonra belediye ve mücavir alan sınırları içinde belediyeler; bu alanların dışında il özel idareleri tarafından verilir. Kolluk kuvveti görüşünü yedi gün içinde verir. Ruhsat talepleri bir ay içinde sonuçlandırılır. İzin alınmadan açılan umuma açık istirahat ve eğlence yerleri kapatılır.
      (...) "
      Yukarıda verilen mevzuat hükümlerini de göz önünde bulundurmak suretiyle, kurgusal olayı, İdare Hukuku açısından değerlendiriniz.
      ***
      XIII. SORU
      " Yapı kullanma izni
      Madde 30 – Yapı tamamen bittiği takdirde tamamının, kısmen kullanılması mümkün kısımları tamamlandığı takdirde bu kısımlarının kullanılabilmesi için inşaat ruhsatını veren belediye, valilik bürolarından; 27 nci maddeye göre ruhsata tabi olmayan yapıların tamamen veya kısmen kullanılabilmesi için ise ilgili belediye ve valilikten izin alınması mecburidir. Mal sahibinin müracaatı üzerine, yapının ruhsat ve eklerine uygun olduğu ve kullanılmasında fen bakımından mahzur görülmediğinin tespiti gerekir.
      Belediyeler, valilikler mal sahiplerinin müracaatlarını en geç otuz gün içinde neticelendirmek mecburiyetindedir. Aksi halde bu müddetin sonunda yapının tamamının veya biten kısmının kullanılmasına izin verilmiş sayılır.
      Bu maddeye göre verilen izin yapı sahibini kanuna, ruhsat ve eklerine riayetsizlikten doğacak mesuliyetten kurtarmayacağı gibi her türlü vergi, resim ve harç ödeme mükellefiyetinden de kurtarmaz. "
      3194 sayılı İmar Kanununun, yukarıya aynen alıntılanan, "yapı kullanma izni"ne ilişkin 30. maddesini, İdare Hukuku kavram ve kurumları çerçevesinde niteleyiniz.
      ***
      XIV. SORU
      16.06.2012 tarihli ve 28325 sayılı Resmi Gazete‟de yayımlanan 2012/15 sayılı Başbakanlık Genelgesi‟nde, "Kamu kurum ve kuruluşları (Belediyeler ve il özel idareleri hariç) ile sermayesinin yüzde ellisinden fazlası kamu kurum ve kuruluşlarına ait şirketlerin, kendi mülkiyetlerinde veya tasarruflarında bulunan taşınmazlarıyla ilgili olarak; kamu kurum ve kuruluşları, vakıf, dernek veya bunların şirketlerine, gerçek veya tüzel kişilere; satış, kira, irtifak, takas, tahsis, devir vb. her türlü tasarrufa yönelik işlemleri için Başbakanlıktan izin alınacaktır." kuralına yer verilmiştir.
      Anılan Genelge'de öngörülen bu kuralı, İdare Hukuku açısından irdeleyiniz.
      ***
      XV. SORU
      1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 213. maddesi uyarınca, "Köyler için tesis edilecek mezarlık mahalleri bu köylerin merbut olduğu kaza kaymakamlarınca Hükümet tabiplerinin mütalâası alınarak tâyin olunur. Mütaaddit ve yekdiğerine mücavir köyler için bir mezarlık mahalli tesis olunabilir. Köy mezarlıklarının iyi halde muhafazaları ihtiyar heyetlerine aittir."
      Adı geçen Kanun'da yer alan bu hükmü, İdare Hukuku açısından değerlendiriniz.
      ***
      XVI. SORU
      " Kurul Başkanlığının 27/3/2013 tarihli yazısı ekinde gönderilen 25/3/2013 tarih ve 20008792.24.1-7693 sayılı yazı ve eklerinin incelenmesi sonucunda;
      Alternatifbank A.Ş.‟nin (Banka) 5411 sayılı Bankacılık Kanunu (Kanun) ve ilgili diğer mevzuattan kaynaklanan yükümlülüklerinden doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (v) bendi ile geçici 3 üncü maddesi uyarınca; hizmet verilecek şirketlerin bünyesinde uygun hizmet birimlerinin kurulması ve şirketlerin risk yönetimi faaliyetlerinin planlanması ve uygulanmasının fiilen Banka tarafından yerine getirilmemesi kaydıyla, Alternatif Yatırım A.Ş., Alternatif Yatırım Ortaklığı A.Ş. ve Alternatif Finansal Kiralama A.Ş. dahil Banka risk grubunda bulunan finansal kuruluşlara risk yönetimi hususunda destek/danışmanlık hizmeti sağlamasına izin verilmesine karar verilmiştir. "
      Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulunun, yukarıda yer verilen, 04.04.2013 tarih ve 28608 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 28.03.2013 tarih ve 5263 sayılı kararını İdare Hukuku açısından değerlendiriniz.
    • By ankahukuk in Hukuk Eğitimi Dökümanları 0
      İdare Hukuku Pratik-Kur Çalışması - AÜHF - Kasım 2013
      PRATİK 1
      ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
      İDARE HUKUKU DERSİ PRATİK ÇALIŞMALARI – I
      Ekim–Kasım 2013
      Aşağıda belirtilen işlemlerin her birinin hukuksal niteliğini, “devlet fonksiyonları” yönünden irdeleyiniz ve tartışınız.
      1. (Ü) Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi (Ö)’nün İdare Hukuku dersi final sınavı notunun 35 olarak açıklanması ve (Ö)’nün adı geçen dersten başarısız sayılması.
      2. İzmir İdare Mahkemesinin, (Ü) Üniversitesi Hukuk fakültesi öğrencisi (Ö)’nün İdare Hukuku dersi final sınavından almış olduğu geçmez notun iptaline karar vermesi.
      3. (Ü) Üniversitesinin, Üniversite Kütüphanesine kitap almak için (K) Kitabevi ile sözleşme yapması.
      4. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun, hâkimlik mesleğinin şeref ve onurunu bozacak nitelikte fiilleri bulunduğu gerekçesiyle, Konya Ağır Ceza Mahkemesi Üyesi (H)’ye, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu uyarınca, meslekten çıkarma cezası vermesi.
      5. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun, Danıştay Yedinci Daire Tetkik Hâkimi (T)’yi, Danıştay üyeliğine seçmesi.
      6. Türkiye Barolar Birliğinin, Anayasa Mahkemesi üyeliği için, serbest avukatlar arasından belirlediği üç adayı Türkiye Büyük Millet Meclisine sunması.
      7. Sayıştay Genel Kurulunun, Anayasa Mahkemesi üyeliği için gösterdiği üç aday içinden birinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilmesi.
      8. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesinin, davalı (A)’nın, davacı (B)’ye 80.000 TL tutarında tazminat ödemesine hükmetmesi.
      9. Rekabet Kurulunun, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun uyarınca, hâkim durumunu kötüye kullanan GSM operatörü (X) Şirketine idari para cezası vermesi.
      10. Danıştay’ın, 2575 sayılı Danıştay Kanununun 42. maddesi uyarınca, bir kamu hizmeti imtiyaz sözleşmesi hakkında düşüncesini bildirmesi.
      11. Danıştay Genel Kurulunun, Danıştay Kanununun 27. maddesi uyarınca, daireler arasındaki işbölümünü belirlemesi.
      12. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun, Anayasanın 133. maddesi çerçevesinde gösterilen adaylardan (A)’yı, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’na üye seçmesi.
      13. Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun, Sayıştay Kanununun 6. maddesi uyarınca, (B)’yi Sayıştay üyeliğine seçmesi.
      14. Özel İlköğretim Okulu (A)’da öğrenci olan (Ö)’nün, bir dersten geçmez not alması.
      15. Kemer Cumhuriyet savcısının, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu uyarınca, (C) hakkında idari yaptırım kararı vermesi.
      16. Kırıkkale Sulh Ceza Mahkemesinin, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu uyarınca, (D) hakkında idari yaptırım kararı vermesi.
      17. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının, Teftiş Kurulu Başkanı (M)’ye, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca kınama cezası vermesi.
      18. Danıştay’ın, bir tüzüğün bazı maddelerinin iptaline karar vermesi.
      19. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının, yirmidört Anayasa Hukuku Profesörü ile Anayasa yapımına ilişkin bir toplantı yapması.
      20. Cumhurbaşkanının (B)’yi Başbakan olarak ataması.
      21. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun, bir elektronik haberleşme hizmetini yürütmek istemiyle başvuruda bulunan (X) A.Ş.’yi, 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanununun 9. maddesi çerçevesinde, kullanım hakkı vermek suretiyle yetkilendirmesi.
      22. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının, TBMM Kanunlar ve Kararlar Müdür Yardımcısı (Y)’ye uyarma cezası vermesi.
      23. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, TBMM’nin olağanüstü toplantıya çağrılması istemiyle verilen önergeyi işleme koymaması.
      24. Adalet Bakanının, Danıştay Başsavcısı tarafından kanun yararına temyiz yoluna başvurulması için lüzum göstermemesi.
      25. Askeri Yargıtay Genel Kurulunun, Anayasanın 156. maddesi uyarınca, boş bulunan Askeri Yargıtay üyeliği için, birinci sınıf askeri hâkimler arasından üç aday belirleyerek, bu adayların ismini Cumhurbaşkanına sunması.
      26. Bakanlar Kurulunun, komşu ülkeler arasında çıkan savaş nedeniyle, Türkiye’de konuşlandırılmak üzere NATO’dan askeri kuvvet istenmesine ilişkin karar alması.
      27. Yüksek Seçim Kurulunun, 2009 yılı yerel seçimlerine ilişkin olarak, seçim döneminde, radyo ve televizyonların yayınlarında siyasi parti ve adayların reklamına yer verilemeyeceğine karar vermesi.
      28. Yüksek Askeri Şuranın, albay (A)’yı, disiplinsizlik ve ahlaki durum sebebiyle Silahlı Kuvvetlerden ihraç etmesi.
      29. Kars Asliye Hukuk Mahkemesi Hâkimi (H)’nin, yazı işleri müdürü (K) hakkında olumsuz sicil vermesi.
      30. Cumhurbaşkanının, (Ü) Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. (H)’yi, Anayasanın 159. maddesi uyarınca, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliğine seçmesi.
      31. Bakanlar Kurulunun, TBMM tarafından verilen yetki çerçevesinde, kanun hükmünde kararname çıkartması.
      32. Rekabet Kurulunun, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun 46. maddesi uyarınca sözlü savunma toplantısı yaptıktan sonra, (X) A.Ş.’ye idari para cezası vermesi.
      33. Bir vakıf üniversitesi olan (V) Üniversitesinin, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğrencisi (Ö)’ye, yükseköğretim kurumundan bir yarıyıl için uzaklaştırma cezası vermesi.
      34. Danıştay Üçüncü Dairesi Üyesi (Ü)’nün, Onbeşinci Daire Üyesi olarak görevlendirilmesine ilişkin Başkanlık Kurulu kararına karşı, Danıştay Kanununun 52/A maddesi uyarınca yapılan itiraz üzerine, Genel Kurulun Başkanlık Kurulunun kararını onaylaması.
      35. Polis memuru (P)’nin, kimlik kontrolü yapması.
      36. Yargıtay Başkanlar Kurulunun, hukuk ve ceza daireleri arasında meydana gelen görev ve işbölümü uyuşmazlıklarını, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu uyarınca kesin karara bağlaması.
      37. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının, TBMM Genel Kurul çalışmalarının düzenini bozduğu gerekçesiyle, milletvekili (V)’nin Genel Kurul Salonundan dışarı çıkarılmasına karar vermesi.
      38. Özel güvenlik görevlisi (G)’nin, hakkında yakalama emri bulunan (S)’yi yakalaması ve araması.
      39. Cumhurbaşkanının, (M)’nin Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevine atanmasına ilişkin müşterek kararnameyi imzalaması.
      40. Danıştay Birinci Dairesinin, iki idare arasında, taşınmazın devri konusunda anlaşmaya varılamaması nedeniyle, Kamulaştırma Kanununun 30. maddesi uyarınca yapılan başvuruyu kesin olarak karara bağlaması.
       
      PRATİK 2
      ANKARA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ
      İDARİ YARGILAMA HUKUKU DERSİ UYGULAMALI DERSLERİ- II
      2013-2014
      OLAY – 1 

      Adalet Bakanlığı Başmüfettişi (B) tarafından, Hâkim (H) hakkındaki hal kâğıdı “orta” olarak düzenlenmiş ve (H)’nin gizli sicil dosyasına konulmuştur. (H), hal kâğıdının “orta” olarak düzenlendiğini, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında yaptığı başvuru üzerine, 10.10.2010 tarihinde kendisine yapılan bildirim üzerine öğrenmiştir. 

      Ardından, (H), Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu’na 15.10.2010 tarihinde başvurarak, hal kâğıdı notunun “iyi” olarak düzenlenmesini talep etmiştir. Ancak, Bakanlıkça kendisine herhangi bir yanıt verilmemesi üzerine (H), 20.12.2010 tarihinde, hal kâğıdı notunun iptali için, idari yargıda dava açmıştır. 

      Not: Adalet Bakanlığı müfettişlerince hâkimler hakkında düzenlenen hal kâğıtları, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nca, hâkimlerin yükselme ve birinci sınıfa ayrılmasına karar verilirken dikkate alınmaktadır. 

      1- Davalı idare, verdiği cevap dilekçesinde: 

      a- Adalet Bakanlığı Başmüfettişi tarafından hâkimler hakkında hal kâğıdı düzenlenmesinin, idari fonksiyona dâhil olmadığı; 

      b- İdari fonksiyona dâhil olduğu kabul edilse bile, kesin ve yürütülebilir bir işlem olmadığı; 

      c- Ayrıca, davanın süresi içinde açılmadığı, 

      iddialarına yer vermiştir. 

      Sizce, davaya bakan yargı yerinin, bu iddialar hakkındaki kararı ne yönde olmalıdır? Her bir iddia yönünden ayrı ayrı açıklayınız. 

      2- Davalı idare, bu iddiaları, ikinci savunma (düplik) için kendisine tanınan süre geçtikten sonra vereceği bir dilekçe ile ileri sürmüş olsa idi; bu iddialar, davaya bakan yargı yerince değerlendirilebilir miydi? Açıklayınız. 

      OLAY- 2 

      İstanbul ili sınırları içindeki Silivri Lisesi‟nin müdürü olan (M), beş yıllık çalışma süresinin doldurduğu gerekçesiyle, Milli Eğitim Bakanlığı‟nın 01.09.2010 tarihli işlemi ile, aynı il sınırları içinde Şile Lisesi müdürlüğüne naklen atanmıştır. 

      Bunun üzerine (M), eşinin işyerinin ve çocuklarının okullarının Silivri‟de olması nedeniyle aile konutunu Şile‟ye taşımasının mümkün olmadığı, yeni görev yerinin, Silivri‟ye karayolu ile yaklaşık dört saatlik mesafede bulunduğu ve naklen atama işleminin kamu hizmetinin gerekleri ile bağdaşmadığı gerekçesiyle, 01.09.2010 tarihli işleme karşı yürütmenin durdurulması istemli bir iptal davası açmıştır. 

      İlgili Mevzuat : 

      Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atama ve Yer Değiştirmelerine İlişkin Yönetmelik 

      Atama yetkisi 

      Madde 17 – (1) İller arası yer değiştirme suretiyle atamalar hariç olmak üzere bu Yönetmelik kapsamındaki eğitim kurumlarının her kademesindeki yöneticileri valiliklerce atanır. 

      Zorunlu yer değiştirme suretiyle atamalar 

      Madde 22 – (1) Bu Yönetmelik hükümleri çerçevesinde eğitim kurumu müdürlerinden bulundukları eğitim kurumunda beş yıllık çalışma süresini tamamlayanların görev yerleri, il içinde aynı veya daha üst tipteki eğitim kurumları olacak şekilde (…) değiştirilir. 

      1- (M) tarafından açılan bu davada, görevli ve yetkili yargı mercii hangisidir? 

      2- Yürütmenin durdurulması isteminin reddi halinde; kim tarafından, ne gibi bir istemle, nereye, hangi süre içinde başvurulabilir? 

      3- Başvurulan merciin kararı, sizce ne yönde olmalıdır? 

      4- (M), dava konusu ettiği işlemden dolayı uğradığı maddi ve manevi zararların tazminini, idari yargıda hangi süre içinde talep edebilir? Çeşitli olasılıklara göre tartışınız. 


      OLAY – 3 

      Bakanlar Kurulu, 06.05.2008 tarihinde, (Ü) Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi kurulması için karar almış ve bu karar, 15.05.2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 

      Bu kararın hukuka aykırı olduğunu düşünen (X) Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim elemanı (Ö), anılan karara karşı, süresi içinde, görevli yargı yerinde bir iptal davası açmıştır.
      Ancak davaya bakan yargı yeri, 17.09.2008 tarihinde, davanın ehliyet yönünden reddine karar vermiş ve bu karar 29.09.2008 tarihinde (Ö)’ye tebliğ edilmiştir. 

      1- (Ö), anılan karara karşı hangi mercie, ne gibi bir istemle, en geç tarihe kadar, ne tür bir başvuruda bulunabilir? 

      2- Başvurulan merciin kararı sizce ne yönde olmalıdır?
      OLAY – 4 

      İstanbul Büyükşehir Belediye Encümeni 03.08.2006 günlü işlemi ile, “İstanbul ili sınırları içinde açık mekanlarda canlı ve/veya müzik cihazıyla müzik yayını yapan kamuya açık eğlence yerlerinde haftanın cuma ve cumartesi günlerinde saat 01:00’den, diğer günlerde ise saat 24:00’ten sonra müzik yayını yapılmasının yasaklanmasına ve kapanış saatlerinin de bu şekilde belirlenmesine” karar vermiştir. 

      İstanbul Büyükşehir Belediyesi çevre denetim birimi görevlileri tarafından 29.05.2010 tarihinde yapılan denetimlerde Turizm İşletme Belgesi sahibi (A) tarafından işletilen eğlence tesisinde yukarıda belirtilen saatlerden sonra da müzik yayını yapıldığı ve kapanış saatlerine uyulmadığı tespit edilmiş ve bu durum tutanak altına alınmıştır. Söz konusu tutanağa istinaden İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 07.06.2010 tarihinde eğlence tesisinin faaliyetinin 2 ay süre ile durdurulmasına karar verilmiş ve bu karar 09.06.2010 tarihinde tebliğ edilmiştir. 

      Hakkında yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu düşünen (A), İstanbul Büyükşehir Belediyesinin 03.08.2006 ve 07.06.2010 günlü işlemlerine karşı 10.09.2010 tarihinde iptal davası açmıştır.
      İlgili Mevzuat : 

      - 2872 sayılı Çevre Kanununun 

      12 nci maddesi: “Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki, Bakanlıkça; (…) çevre denetim birimlerini kuran belediye başkanlıklarına (…) devredilir. Denetimler, Bakanlığın belirlediği denetim usulü ve esasları çerçevesinde yapılır.” 

      14 üncü maddesi: “Kişilerin huzur ve sükûnunu, beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde ilgili yönetmeliklerde belirlenen standartlar üzerinde gürültü ve titreşim oluşturulması yasaktır.(…) (Eğlence yerlerinden) kaynaklanan gürültü ve titreşimin yönetmeliklerle belirlenen standartlara indirilmesi için faaliyet sahipleri tarafından gerekli tedbirler alınır.” 

      15 inci maddesi: “Bu Kanun ve bu Kanun uyarınca yayımlanan yönetmeliklere aykırı davrananlara söz konusu aykırı faaliyeti düzeltmek üzere (…) bir yılı aşmamak üzere süre verilebilir. Faaliyet; süre verilememesi halinde derhal, süre verilmesi durumunda, bu süre sonunda aykırılık düzeltilmez ise (…) kısmen veya tamamen, süreli veya süresiz olarak 
      durdurulur.” 

      - Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliğinin 

      7 nci maddesi: “ (…) (2) Belediyeler; 

      a) Çevre Kanunu gereği yetki devri yapılan belediyeler, … bu Yönetmelikte belirlenen esaslara uyulup uyulmadığını denetlemek, gerektiğinde gürültü kaynakları için akustik rapor veya çevresel gürültü seviyesi değerlendirme raporu hazırlattırmak, bu raporları incelemek ve değerlendirmek, bu Yönetmeliğin ihlalinin tespiti halinde idari yaptırım uygulamakla (…) ilgili hususlarda gerekli tedbirleri alır.”
      1- (A)’nın açtığı iptal davasında yürütmenin durdurulmasını talep ettiğini ve bu talebinin kabul edilerek dava konusu işlemlerin yürütmesinin durdurulduğunu varsayacak olursak; 

      a- Bu karara karşı davalı idare; hangi mercie, hangi süre içinde, ne gibi bir istemle başvurabilir? 

      b- (a) şıkkında belirttiğiniz başvuruyu yapan idarenin; 

      “2872 sayılı Çevre Kanununun 12, 14 ve 15 inci maddelerinde Belediyelere gürültü konusunda gerekli gördüğü tedbirleri alma, bu tedbirlere uyulup uyulmadığını denetleme ve aykırılık saptandığı durumlarda yaptırım uygulama yetkisinin verildiğini, bu yetkinin belediyeler tarafından gürültünün önlenmesi için alınacak tedbirlerin içeriğini belirlemeyi de kapsadığını; ilgili mevzuatta eğlence yerlerinin kapanış saatlerine ilişkin bir sınırlama getirilmemiş olmasının Belediyenin bu yetkisini ortadan kaldırmayacağını dolayısıyla dava konusu işlemlerde hiçbir hukuka aykırılığın bulunmadığını” ileri sürdüğünü varsayarsak; 
      idarenin başvurusunu değerlendirecek olan merci size göre bu iddia çerçevesinde hangi yönde karar vermelidir? 

      c- Davalı idarenin başvurusunu inceleyecek merciin vereceği karara karşı başvurulabilecek herhangi bir yol var mıdır? 

      2- Davaya bakan yargı yerinin, davayı süre aşımı nedeniyle reddettiğini varsayacak olursak; 

      a- Söz konusu karara karşı (A); nereye, hangi süre içinde, ne gibi bir istemle, nasıl bir başvuru yapabilir? 

      b- (A) tarafından yapılan başvuruyu inceleyecek olan merciin kararı size göre hangi yönde olmalıdır? İptali istenilen her iki işlem açısından ayrı ayrı değerlendiriniz. 

      3- İşyeri iki ay süre ile kapatılan (A)’nın, bu işlem nedeniyle uğradığı zararların tazmin edilmesi için, ne gibi bir yola, hangi süreler içinde başvurmasını önerirsiniz?Açıklayınız. 
      OLAY – 5 

      Muğla, Merkez, (…) Mahallesi, (…) parsel sayılı taşınmazın yeşil alandan çıkarılarak konut alanına alınması yönündeki imar planı değişikliği, Muğla Belediye Meclisi tarafından onaylanmış ve adı geçen Belediye Başkanlığı’nca 05.09.2005 tarihinden itibaren bir ay süre ile ilan edilmiştir.
      Muğla’da ikamet eden (B), söz konusu plan değişikliğini, 18.10.2005 tarihinde öğrenmiş ve kentteki yapılaşma yoğunluğunu aşırı ölçüde arttıracağından kamu yararı ile bağdaşmadığını ileri sürdüğü bu plan değişikliğinin iptali istemiyle bir dava açmıştır. 

      1- (B)’nin açmış olduğu davaya bakmaya görevli ve yetkili yargı yeri hangisidir? 

      2- (B), dava dilekçesinde, dava konusu imar planı değişikliğinin ilan ve öğrenme tarihlerini belirtmemiştir. Bu durumda;
      a- Davaya bakan yargı yeri ne yönde karar vermelidir? 

      b- Bu karara karşı (B)’nin başvurabileceği bir kanun yolu var mıdır? 

      c- (B)’nin başvurabileceği bir kanun yolu olmadığı varsayıldığında; (B)’nin, hangi süre içinde, ne yapması gerekir? 

      3- Dava konusu imar planı değişikliği kapsamında, taşınmazı yeşil alandan çıkarılarak konut alanına alınan malik (M) ve (M)’nin arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi akdettiği müteahhit (T)’nin, davanın taraflarından birinin yanında yer almaları mümkün müdür? 

      4- Davalı idarenin, davaya bakan yargı yerine sunmuş olduğu cevap dilekçesinde; 
      - imar planı değişikliği yapılmasının, idarenin “takdir yetkisi” kapsamında olduğunu ve yargı organının bu yetkiyi kaldıramayacağını, 
      - davacının, dava konusu plan değişikliğinin “kamu yararı” ile bağdaşmadığı yolundaki iddiasının, “yerindelik” ile ilgili olduğunu ve davaya bakan yargı yerinin “yerindelik” denetimi yapamayacağını, 
      ileri sürmüştür. Davalı idarenin bu iddiaları karşısında, davaya bakan yargı yerinin ne yönde karar vermesi gerekir? 

      5- Davaya bakan yargı yeri, 19.06.2006 tarihinde dava konusu işlemin iptaline karar vermiş ve bu karar, 23.06.2006 tarihinde taraflara tebliğ edilmiştir. Anılan karar, davalı idare tarafından süresi içinde temyiz edilmiş ve davalı idare, 19.06.2006 tarihli kararın gereklerini, temyiz başvurusu sonuçlandıktan sonra yerine getireceğini belirtmiştir. Bu durumda; 

      a- Davalı idarenin, iptal kararının gereklerini, temyiz başvurusu sonuçlandıktan sonra yerine getireceğini belirtmesi hukuka uygun mudur? 

      b- Eğer hukuka uygun değilse; davacı (B)’ye, ne yapmasını önerirsiniz? 

      OLAY – 6 

      İstanbul‟da bulunan (Ü) Üniversitesi Hukuk Fakültesi‟nde üçüncü sınıf öğrencisi olan (Ö), 19.08.2011 tarihinde ilan edilen sınav sonuçlarına göre, Vergi Hukuku dersi bütünleme sınavından, 90 puan alarak başarılı olmayı beklerken; 40 puan almış ve adı geçen dersten “başarısız” olmuştur.
      Diğer bütün derslerden geçer not almasına rağmen, 02.10.1997 tarihli Resmi Gazete‟de yayımlanarak yürürlüğe giren (Ü) Üniversitesi Lisans Eğitim-Öğretim Yönetmeliği‟nde yer alan, “herhangi bir dersten başarısız olan öğrenci, üst sınıftan ders alamaz.” hükmü nedeniyle, 2011-2012 Eğitim-Öğretim yılında üst sınıftan ders alması mümkün olmayan (Ö), hem 19.08.2011 tarihinde ilan edilen Vergi Hukuku dersi bütünleme sınavı notunun, hem de 02.10.1997 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan Yönetmeliğin anılan hükmünün iptali istemiyle, 18.10.2011 tarihinde bir dava açmıştır. 

      Aşağıdaki soruları, yukarıdaki kurgusal olaya göre yanıtlayınız.
      1- (Ö)‟nün açmış olduğu davanın türü nedir? Bu dava türünün genel özellikleri nelerdir? 

      2- Yargılamanın uzun süreceğini ve nihai karar lehine olsa dahi, bu karar verilinceye kadar üst sınıftan ders alamaması nedeniyle okulunun fiilen bir yıl uzayacağını düşünen (Ö)‟nün, bu sakıncayı bir ölçüde giderebilmesi için yararlanabileceği herhangi bir hukuksal müessese var mıdır? 

      3- (Ö)‟nün açmış olduğu davaya bakmaya görevli ve yetkili mahkeme hangisidir? 

      4- (Ö), (Ü) Üniversitesi Lisans Eğitim-Öğretim Yönetmeliğinin anılan hükmünün değil de; Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından çıkartılan bir yönetmeliğin iptali istemiyle dava açmış olsa idi; (3.) soruya verilecek yanıtta değişiklik olur muydu? 

      5- Davalı idare, davaya bakan mahkemeye sunmuş olduğu cevap dilekçesinde; 

      “Vergi Hukuku dersi bütünleme sınavı notunun iptali istemi yönünden, dava süresinde açılmış olsa da; (Ü) Üniversitesi Lisans Eğitim-Öğretim Yönetmeliğinin 02.10.1997 tarihinde yürürlüğe girmiş olması nedeniyle, Yönetmeliğin anılan hükmünün iptali istemi yönünden, 18.10.2011 tarihinde açılan davada süreaşımı bulunduğu”nu ileri sürmüş ve bu nedenle, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
      Davalı idarenin bu iddiası haklı mıdır? Davaya bakan mahkemenin, bu iddia ve talep karşısında nasıl bir karar vermesi gerekir? 

      6- Davaya bakmakta olan mahkemenin, davanın esastan kabulüne karar vermesi durumunda; bu karara karşı kim, hangi süre içinde, ne gibi bir istemle, hangi mercie başvurabilir? 

      7- (6.) sorunun yanıtı olan merciin, davanın kabulüne ilişkin mahkeme kararını hukuken isabetli bulmaması halinde, ne yönde karar vermesi gerekir? 

      Bu karar üzerine, davanın kabulüne ilişkin kararı veren mahkemenin, kendi kararının doğru olduğu kanısına varması durumunda, nasıl bir karar vermesi gerekir? 

      OLAY - 7
      Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi (Ö), 25.03.2008 tarihinde, bir grup arkadaşıyla birlikte Yükseköğretim Kurulunu protesto etmek amacıyla, “bilimsel özerkliğe ve özgürlüğe evet; vesayetçi YÖK düzenine hayır” diyerek slogan atarken, Kampus içerisindeki polisin, yakın mesafeden ve aşırı yoğunlukta uyguladığı biber gazı nedeniyle sağ gözünden 
      yaralanmış ve hemen hastaneye kaldırılmıştır.
      Gözünden geçirdiği bir dizi ameliyata rağmen, almış olduğu 15.07.2008 tarihli doktor raporuna göre yüzde otuz oranında kalıcı görme kaybı yaşayan ve bu nedenle 1.500 TL maddi ve 5.000 TL manevi zarara uğradığını ileri süren (Ö), söz konusu zararlarının giderilmesi amacıyla bir dava açmayı düşünmektedir.
      Buna göre, aşağıdaki soruları gerekçeli olarak yanıtlayınız.
      1- (Ö)’nün açacağı davanın türü ve hukuksal niteliği nedir?
      2- (Ö)’nün, bu davayı açmadan önce mutlaka izlemesi gereken bir prosedür var mıdır? Varsa, bu prosedürü izlemeden dava açması halinde, davaya bakan yargı yerinin kararı ne yönde olmalıdır? 

      3- Bu davaya bakmaya görevli ve yetkili mahkeme hangisidir? 

      4- Davaya bakan mahkemece, olay nedeniyle uğranılan maddi zararın gerçek miktarını hesaplaması için görevlendirilen Bilirkişi (B), (Ö)’nün eskisi gibi çalışmasının güçleşmesi gibi hususları da göz önünde tutarak, uğranılan maddi zararın 20.000 TL olarak tespit edildiğine ilişkin bir rapor hazırlamış ve bu raporunu, 10.12.2008 tarihinde mahkemeye sunmuştur.
      Bu durumda (Ö)’nün, 1.500 TL’lik maddi tazminat istemini, 20.000 TL olarak ıslah etmesi (yani maddi tazminat talebini -gerekli harçları ve giderleri de ödemek koşuluyla- 18.500 TL tutarında arttırması) mümkün müdür? Böyle bir ıslah talebi karşısında, mahkemenin kararı ne yönde olmalıdır?
      5- (4.) sorunun yanıtının, (Ö) açısından olumsuz olması durumunda, (Ö)’ye önerebileceğiniz başka bir idari yol var mıdır? 

      6- Dava devem ederken, (Ö)’nün, aynı olayda birlikte slogan attığı arkadaşlarından olan (A), bir dilekçe ile mahkemeye müracaat etmiş ve arkadaşının durumuna çok üzüldüğünü belirtip, bu davada onun yanında olmak istediğini ileri sürerek, davaya katılma (müdahale) talebinde bulunmuştur. Bu durumda, mahkemenin nasıl bir karar vermesi gerekir? 

      7- Davaya bakan mahkeme, 05.02.2009 tarihinde, (Ö)’nün maddi tazminat talebinin tümünün; manevi tazminat talebinin ise, 2.000 TL’lik kısmının kabulüne karar vermiştir.
      Bu karara karşı başvurulabilecek herhangi bir yol var mıdır? Eğer varsa, bu başvuru; kim tarafından, hangi süre içerisinde, nasıl bir istemle ve nereye yapılmalıdır?
      8- (7.) sorunun yanıtı olan merciin vermiş olduğu karara karşı kim tarafından, hangi süre içerisinde, nasıl bir istemle ve nereye başvuruda bulunulabilir? Sizce bu merciin kararı ne yönde olmalıdır? 

      9- Yargılama süreci neticesinde, kararın kesinleşmesinden sonra; davacının yüzde otuz oranında kalıcı görme kaybı bulunduğu yönündeki doktor raporunun sahte olduğu anlaşılacak olursa; bu durumda, başvurulabilecek herhangi bir yol var mıdır? Varsa, bu başvurunun koşulları, süresi ve usulü nasıldır? 

      OLAY – 8 

      Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşarı (M), 23.08.2011 tarihli müşterek kararname ile bu görevinden alınmış ve adı geçen Bakanlığın Van İl Müdürlüğüne, şube müdürü olarak atanmıştır. Söz konusu görevden alma işleminin salt siyasi saiklere dayandığını düşünen (M), görevden alınarak, Van’da daha alt bir göreve atanmasının, ilköğretim çağındaki çocuklarının okul durumları ile eşinin iş durumu nedeniyle, yaşamını altüst ettiğini; ayrıca, özlük hakları yönünden de ciddi kayıplara uğradığını ileri sürerek, bu olumsuzlukları bir an önce bertaraf etmek amacıyla bir dava açmayı istemektedir.
      Buna göre, aşağıdaki soruları gerekçeli olarak yanıtlayınız. 

      1- (M)’nin ulaşmayı istediği amaçlar göz önüne alındığında, burada (M)’nin açacağı davanın türü, hukuksal niteliği ve genel özellikleri nelerdir? 

      2- Yargılama sürecinin tamamlanmasının zaman alacağını ve nihai karar verilinceye kadar, yaşadığı şehri değiştirmek zorunda kalması halinde yaşamının altüst olacağını düşünen (M)’nin, bu sakıncayı bir ölçüde giderebilmesi için yararlanabileceği bir 
      hukuksal müessese var mıdır? 

      3- (M)’nin açmış olduğu bu davaya bakmaya görevli ve yetkili mahkeme neresidir? 

      4- (M), Çevre ve Şehircilik Bakanlığında Müsteşar değil de, Müsteşar Yardımcısı olsa ve bu görevinden müşterek kararname ile alınarak, yine Van Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne şube müdürü olarak atansa idi; (3.) soruya verilecek yanıt değişir miydi? 

      5- (M)’nin yazmış olduğu dava dilekçesinde davalı idarenin gösterilmemiş olmasının hukuksal sonucu nedir? 

      6- (M)’nin, bu davayı en geç hangi tarihin mesai saati bitimine kadar açması gerekmektedir? Davanın, bu süre geçtikten sonra açılması halinde, davaya bakan mahkemenin kararı ne yönde olmalıdır? 

      7- (M)’nin dava dilekçesinde, duruşma yapılmasını da istemesine rağmen, davaya bakan mahkemenin duruşma yapmaması hukuken mümkün müdür? 

      8- Mahkemenin, 11.01.2012 tarihinde dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermesi durumunda; 

      a- Bu kararın gerekleri, idarece nasıl yerine getirilmelidir? 

      b- Bu karara karşı başvurulacak bir yol var mıdır? 

      9- Mahkemenin, 24.03.2012 tarihinde, davanın reddine karar verdiğini varsayacak olursak; bu karara karşı kim, hangi süre içinde, ne gibi bir istemle, hangi mercie başvurabilir? 

      10- (9.) sorunun yanıtı olan merciin, davanın reddine ilişkin mahkeme kararını isabetli bulmaması halinde, nasıl bir karar vermesi gerekir? Bu karar üzerine, davanın reddine ilişkin kararı veren mahkemenin kendi kararında ısrar etmesi (direnme kararı vermesi) olanaklı mıdır? 

      OLAY – 9 

      Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi (Ö), 12.03.2012 tarihinde yapılan İdare Hukuku dersi vize mazeret sınavında kopya çektiği gerekçesiyle, Disiplin Kurulunun 08.06.2012 tarihli kararıyla, “yükseköğretim kurumundan iki yarıyıl uzaklaştırma cezası” almıştır.
      Bu disiplin cezasının hukuka aykırı olduğunu düşünen (Ö), 2012-2013 Eğitim-Öğretim yılında derslere devam edebilmek veya en azından sınavlara girebilmek amacıyla, 07.09.2012 tarihinde bir dava açmıştır. 

      Buna göre, aşağıdaki soruları gerekçeli olarak yanıtlayınız.
      1- (Ö)’nün açmış olduğu davanın türü ve hukuksal niteliği nedir? Bu dava türünün genel özellikleri nelerdir? 

      2- Yargılama sürecinin zaman alacağını ve nihai karar lehine olsa dahi, bu karar verilinceye kadar derslere devam edememesi ve sınavlara girememesi nedeniyle, okulunun fiilen bir yıl uzayacağını düşünen (Ö)’nün, bu sakıncayı bir ölçüde giderebilmesi için yararlanabileceği bir hukuksal müessese var mıdır? 

      3- (Ö)’nün açmış olduğu bu davaya bakmaya görevli ve yetkili mahkeme hangisidir? 

      4- Bu davada hangi merciin davalı olarak gösterilmesi gerekir? (Ö)’nün yazmış olduğu dava dilekçesinde, davalıyı yanlış göstermesinin veya davalıyı göstermeyi unutmasının hukuksal sonucu nedir? 

      5- Davalı idare, bu davanın süresinde açılmadığını ileri sürmüştür. Davalının bu iddiası haklı mıdır? Davaya bakan mahkemenin, bu iddia karşısında nasıl bir karar vermesi gerekir? 
      6- Davaya bakmakta olan mahkemenin, davanın kabulüne karar vermesi halinde; 

      a- Bu karar ne anlama gelir ve idare tarafından nasıl uygulanır? 

      b- Bu karara karşı kim, hangi süre içinde, ne gibi bir istemle, hangi mercie başvurabilir? 

      c- (b) seçeneğindeki sorunun yanıtı olan merciin, davanın kabulüne ilişkin mahkeme kararını isabetli bulmaması halinde, nasıl bir karar vermesi gerekir? 

      Bu karar üzerine, davanın kabulüne ilişkin kararı veren mahkemenin, kendi kararının doğru olduğu kanısında olması halinde, ne yönde karar vermesi gerekir?
      OLAY – 10 

      (X) A.Ş. 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu uyarınca, kaynak tahsisini gerektiren ve kullanım hakkı sayısı sınırlandırılmayan bir elektronik haberleşme hizmetini sunmak amacıyla, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na 14.05.2010 tarihinde başvuruda bulunmuş ve fakat, bu başvurusu, adı geçen Kanunda öngörülen 30 günlük süre boyunca yanıtsız bırakılmıştır. Bunun üzerine, 22.07.2010 tarihinde, Kurum’un ilişkili olduğu Ulaştırma Bakanlığı’na başvuran (X) A.Ş. buradan da yanıt alamayınca, 11.10.2010 tarihinde, Ankara İdare Mahkemesi’nde bir iptal davası açmıştır. 


      İlgili Mevzuat:
      2813 sayılı Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun Kuruluşuna İlişkin Kanun’un,
      “Kuruluş” başlıklı 5. maddesi: 

      “ Kanunlarla verilen görevleri yerine getirmek ve yetkileri kullanmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve mali özerkliğe sahip özel bütçeli Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu kurulmuştur. Kurum, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu ile Başkanlık teşkilatından oluşur. 
      Kurum görevlerini yerine getirirken bağımsızdır. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi Kuruma emir ve talimat veremez 
      Kurum'un ilişkili olduğu bakanlık Ulaştırma Bakanlığıdır. 
      (…) ” 

      5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun, “Yetkilendirme Usulü” başlıklı 9. maddesi: 

      “ (1) Yetkilendirme, bildirim veya kullanım hakkının verilmesi yoluyla yapılır. 

      (2) Elektronik haberleşme hizmeti sunmak ve/veya şebekesi veya alt yapısı kurup işletmek isteyen şirketler faaliyete başlamadan önce Kurum (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) düzenlemeleri çerçevesinde Kuruma bildirimde bulunurlar. 

      (3) Kuruma bildirimde bulunan şirketler, sunmak istedikleri elektronik haberleşme hizmeti ve/veya işletmek istedikleri elektronik haberleşme şebekesi veya altyapısı için numara, frekans, uydu pozisyonu gibi kaynak tahsisine ihtiyaç duymuyorlar ise Kurumun belirlediği usul ve esaslara uygun bildirimle birlikte; kaynak tahsisine ihtiyaç duyuyorlar ise Kurumdan 
      kullanım hakkı alınması kaydıyla yetkilendirilirler.
      (4) Kurum, kullanım hakkı verilmesinin gerektiği elektronik haberleşme hizmetlerini ve bu hizmetlere ilişkin kullanım hakkı sayısının sınırlandırılmasının gerekip gerekmediğini tespit eder.
      (5) Kullanım hakkı sayısının sınırlandırılmasının gerekmediği tespit edilen elektronik haberleşme hizmetleri için usulüne uygun başvuruyu müteakip 30 gün içerisinde Kurumca kullanım hakkı verilir. 
      (…) ” 

      Kurgusal olaya ilişkin olarak yan tarafta yer alan soruları, yukarıda verilen mevzuat hükümlerini de göz önünde tutarak, gerekçeli biçimde yanıtlayınız. 

      1- Davalı idare, bu davanın süresinde açılmadığını ileri sürmüştür. 

      Davalının bu iddiası haklı mıdır? Davaya bakan mahkemenin, bu iddia karşısında nasıl bir karar vermesi gerekir? 

      2- Bu davada hangi merciin davalı olarak gösterilmesi gerekir? Davalı idarenin yanlış gösterilmiş olmasının hukuksal sonucu nedir? 

      3- Dava devam ederken, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun, 03.04.2011 tarihinde, kullanım hakkını vermek suretiyle (X) A.Ş.’yi yetkilendirmesi durumunda; 

      a- Davaya bakmakta olan mahkemenin ne yönde karar vermesi gerekir? 

      b- (X) A.Ş.’nin, bu süreçte uğramış olduğu zararlarının giderilmesi mümkün müdür? Mümkün ise, nasıl bir usul izlenmesi gerekecektir?
      OLAY – 11 

      İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi üyesi (H)’ye, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 24.12.2010 tarihli kararıyla, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu uyarınca meslekten çıkarma cezası verilmiştir. Bu karar (H)’ye 05.01.2011 tarihinde tebliğ ve 10.01.2011 tarihli Resmi Gazete‟de ilan edilmiştir. 

      Söz konusu meslekten çıkarma cezasının hukuka aykırı olduğunu düşünen (H), mesleki yaşamının tamamen sona ermesi anlamına gelen bu cezanın bir an önce ortadan kaldırılması amacıyla bir dava açmayı istemektedir. 

      Buna göre aşağıdaki soruları gerekçeli olarak yanıtlayınız. 

      1- (H)’nin dava açmadan önce başvurabileceği hukuksal yol ve bunun sonuçları nedir? 

      2- (H)’nin açacağı davanın türü ve hukuksal niteliği nedir? 

      3- (H)’nin bu davayı en geç hangi tarihte açması gerekmektedir? 

      4- (H)’nin açmış olduğu bu davaya bakmaya görevli ve yetkili mahkeme hangisidir? 

      5- Bir an için, (H)’ye meslekten çıkarma cezası değil de; kınama disiplin cezası verilmiş olduğunu varsayacak olursak; bir önceki (4.) soruya verilecek yanıtta değişiklik olur muydu? 

      6- (H)’nin, dava dilekçesinde, hangi mercii davalı olarak göstermesi gerekir? (H)’nin, dava dilekçesinde davalı mercii yazmayı unutmuş olmasının hukuksal sonucu nedir? 

      7- (H)’nin, dava dilekçesinde, duruşma yapılmasını da istemiş olmasına rağmen, davaya bakan mahkemenin duruşma yapmaması hukuken olanaklı mıdır? 

      8- Davaya bakan mahkemenin, 03.05.2011 tarihinde dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermesi halinde; 

      a- Bu kararın gerekleri nasıl yerine getirilmelidir? 

      b- Bu karara karşı başvurulacak bir yol var mıdır? 

      9- Davaya bakan mahkemenin, 08.07.2011 tarihinde davanın reddine karar verdiğini varsayacak olursak; bu karara karşı kim, en geç hangi tarihin mesai saati bitimine kadar, ne gibi bir istemle, hangi mercie başvurabilir? 

      10- (9.) sorunun yanıtı olan merciin, davanın reddine ilişkin kararı isabetli bulmaması halinde, nasıl bir karar vermesi gerekir? Bu karar üzerine, davanın reddine ilişkin kararı veren yargı yeri ne yönde karar/kararlar verebilir? 

      OLAY – 12
      Adana’da talim yapmakta olan askeri uçağın, motorunda meydana gelen arıza nedeniyle, çocuk parkında oynamakta olan (Ç)’nin üzerine düşmesi sonucunda, (Ç)’nin ölmesi nedeniyle zarara uğrayan annesi (A), 5.000 TL tutarındaki maddi ve 50.000 TL tutarındaki manevi zararlarının giderilmesi istemiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açmış ve fakat, davalı idare ise, bu davada Adana İdare Mahkemesinin görevli olduğunu ileri sürerek görev itirazında bulunmuş ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi de, görevsizlik kararı vermiş ve bu karar kesinleşmiştir. 

      Bunun üzerine, davacı (A), Adana İdare Mahkemesi’nde, süresi içinde bir tazminat davası açmış; ancak, bu Mahkeme de, Adana Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli ve yetkili olduğu kanısına ulaşmıştır. 

      Buna göre, aşağıdaki soruları gerekçeli olarak yanıtlayınız. 

      1- (A)’nın Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açmış olduğu davanın türü nedir? Bu dava türünün genel özellikleri nelerdir? 

      2- Adana Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli ve yetkili olduğu kanısına ulaşan Adana İdare Mahkemesinin, ne yönde karar(lar) alması mümkündür? Bu karar(lar)ın olası sonuçları nelerdir? 

      3- Bir an için, Adana İdare Mahkemesinin, Adana Asliye Hukuk Mahkemesinin değil de; 

      a- Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görevli ve yetkili olduğu, 

      veya 

      b- Ankara İdare Mahkemesinin görevli ve yetkili olduğu, 

      kanısına vardığı düşünülecek olursa; (2.) soruya verilecek yanıtlarda herhangi bir değişiklik olur mu? 

      4- (2.) soruya verilen yanıtla ortaya çıkabilecek görev uyuşmazlığını çözecek olan yargı merciinin kararı ne yönde olmalıdır? 

      5- Maddi ve manevi zararların giderilmesi istemli dava; askeri uçağın düşmesi nedeniyle ölen pilot Yarbay (Y)’nin eşi tarafından açılmış olsa idi; (4.) soruya verilecek yanıtta herhangi bir değişiklik olur muydu? 

      OLAY - 13
      İzmir Konak Belediyesi (…) ölçekli uygulama imar planında 08.09.2005 tarihinde değişiklik yaparak Konak ilçesinde yapılaşma hakkını 7 kata çıkarmıştır. Sözü edilen imar planı değişikliği 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi hükmüne uygun olarak 10.09.2005 tarihinden itibaren bir ay süre ile ilan edilmiştir.
      İlgili Mevzuat:
      3194 sayılı İmar Kanunu;
      Madde 8/1 (b): “İmar Planları: Nazım İmar Planları ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut ise bölge planı ve çevre düzeni planı kararlarına uygunluğu sağlanarak, belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama planları ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince onaylanarak yürürlüğe girer. Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit edilen ilan yerlerinde bir ay süre ile ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine gönderilen itirazlar ve planların belediye meclisi on beş gün içinde inceleyerek kesin karara 
      bağlar”. 

      1- Sözü edilen imar planı değişikliğinin hukuka aykırı olduğunu düşünen Mimarlar Odasının bu işlem hakkında ne gibi istem ya da istemlerle nerede dava açması gerekmektedir? 

      2-Mimarlar Odasının açacağı bu davaya bakacak olan yargı yeri, yapacağı ilk incelemede “menfaat” koşulu ile ilgili olarak size göre ne yönde karar vermelidir? 

      3-Mimarlar Odasının bu davayı 07.10.2005 tarihinde açmış olduğunu ve davaya bakmakta olan yargı yerinin de davayı ilk inceleme safhasında ortada “kesin ve yürütülmesi gereken” bir işlem olmadığı gerekçesi ile reddettiğini varsayacak olursak; 

      a) Size göre Mimarlar Odası bu karara karşı ne gibi bir istem/istemlerle hangi süre içinde nereye başvurmalıdır? 

      b) Bu başvuruyu inceleyecek olan mercii size göre başvuru ile ilgili ne yönde bir karar vermelidir? Neden? 

      c) Mimarlar Odasının bu başvurusunun reddedildiğini varsayacak olursak bu ret kararına karşı başvurulabilecek bir yol var mıdır? 

      d) Mimarlar Odasının (a) şıkkındaki başvurusunun kabul edildiğini varsayacak olursak bu karardan sonra yargılama süreci ne şekil veya şekillerde devam edebilir? Çeşitli ihtimalleri ayrı ayrı gözeterek değerlendiriniz. 

      4-İzmir’in Konak İlçesi sakinlerinden (A), (B) ve (C)’ nin 25.09.2005 tarihinde belediyeye başvurarak imar planında yapılan değişikliğin hukuka aykırı olduğu gerekçesi ile itiraz ettiklerini, belediye tarafından itiraza bir cevap verilmemesi üzerine de bu işleme karşı 05.02.2006 tarihinde dava açtıklarını varsayacak olursak; bu davaya bakacak olan yargı yeri size göre süre konusunda ne yönde karar vermelidir? 

      5-İzmir Konak Belediyesi’nin yapmış olduğu imar planı değişikliğinin idari yargı yerince 25.05.2007 tarihinde iptal edildiğini, bu karar üzerine Belediye’nin de 20.06.2008 tarihinde (E)’ye ait olan İzmir İli, Konak İlçesi, Yeşilyurt (…) pafta, (…) ada, (…) parsel sayılı taşınmaza ait inşaat ruhsatının 5., 6. ve 7. katlara ilişkin kısmının iptaline ve bu katların yıkılmasına karar verdiğini ve bu kararların 22.06.2007 tarihinde (E)’ye tebliğ edildiğini varsayacak olursak, (E) bu durumda ne gibi bir istem veya istemlerle, hangi tarihte, nerede dava açması gerekmektedir? 
      OLAY - 14
      Ankara Barosu’na kayıtlı olarak görev yapan avukat (E) hakkında disiplin suçu işlediği iddiasıyla yürütülen disiplin soruşturması sonucunda Ankara Barosu Disiplin Kurulu tarafından 3 ay meslekten çıkarma cezası verilmiş, (E) bu karara karşı Türkiye Barolar Birliği’ne itiraz etmiş; ancak itirazı reddedilmiş ve bu ret kararı Adalet Bakanlığınca onaylanmıştır.
      (E) meslekten çıkarma cezası verilmesi işlemine karşı dava açmış, Ankara 2. İdare mahkemesi disiplin kararına konu olan eyleminin 3249 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Bazı Disiplin Cezalarının Affı Hakkındaki Yasanın yürürlüğünden önce işlenmiş disiplin suçu olması nedeniyle açılan disiplin soruşturmasının işlemden kaldırılması gerektiğinden bahisle iptal kararı vermiştir.
      1- (E)’nin açtığı iptal davasında davalı olarak gösterilmesi gereken idare hangisidir? Davalı idarenin yanlış gösterilmesi halinde yargı yeri nasıl bir karar vermelidir? 

      2- (E) davaya konu meslekten çıkarma işlemi nedeniyle uğradığı zararın karşılığı olarak idarenin 20.000 TL maddi, 30.000 TL manevi tazminata mahkum edilmesini talep etmektedir. İşlemin iptali istemiyle birlikte uğradığı zararların giderilmesi için 
      birlikte dava açması mümkün müdür? 

      3- İdare mahkemesinin iptal kararı üzerine, uğradığı zararların giderilmesi için açtığı davada idare mahkemesi idari merci tecavüzünde bulunulduğu gerekçesiyle dosyanın davalı idareye gönderilmesine karar vermiştir. Mahkemenin kararı yerinde 
      midir? Tartışınız.
      OLAY - 15
      Hazar Pastacılık ve Unlu Mamulleri şirketi İzmir ili Üçkuyular beldesinde ekmek fırını açmak için 10.01.2013 tarihinde ruhsat başvurusunda bulunmuş, bu talebi idarece 25.01.2013 tarihli işlemle reddedilmiştir. Şirket bu ret işlemine karşı süresi içinde dava açmamış; ancak 22.05.2013 tarihinde ruhsat talebiyle idareye yeniden başvuruda bulunmuştur. İdare talebi yine reddetmiş ve bu ret işlemi ilgiliye 07.06.2013 tarihinde elden tebliğ edilmiştir.
      1- İdareye yapılan bu başvurunun niteliğini açıklayınız. 

      2- Ruhsat başvurusu idarece reddedilen (H)’ nin hangi süreler içinde, hangi idari yargı merciine başvurması gerekir? İdarenin başvuruyu cevapsız bırakması halinde yanıtınız ne olurdu? 

      3- 07.06.2013 tarihli ret işlemine karşı 06.07.2013 tarihinde iptal davası açmış, davalı idare savunmasında süreaşımından bahisle davanın reddedilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Davalı idarenin iddiasını değerlendiriniz?
      OLAY - 16
      Davacı (D)’ye ait akaryakıt istasyonunda sırasıyla 12.02.2008, 21.11.2008 ve 19.02.2009 tarihlerinde denetimler yapılmış, akaryakıt numuneleri alınmış ve yapılan incelemelerde alınan örneklerin yeterli şart ve seviyede ulusal marker içermediğinden ve teknik düzenlemelere uygun olmayan akaryakıt ikmal edildiğinden bahisle Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu'nca 08.12.2010 tarih ve 2910/39, 2910/40 ve 2910/41 sayılı kararlar ile davacı hakkında üç ayrı idari para cezası verilmiştir.
      1- Davacı (D)’nin akaryakıt örneklerinin incelenmesi sonucu verilen teknik düzenlemelere uygun olmadığı yönündeki EPDK kararına karşı dava açması mümkün müdür? Mahkeme bu davada ne yönde bir karar vermelidir? 

      2- EPDK’ nın idari para cezası verme işlemine karşı açılacak davada görevli ve yetkili idari yargı mercii neresidir? 

      3- Davacının, 2910/39, 2910/40 ve 2910/41 sayılı kararlar ile hakkında tesis edilen idari para cezası para cezası verme işlemlerine karşı tek bir dilekçe ile dava açması mümkün müdür?
      OLAY - 17
      Görev süresi 6.8.2004 tarihinde sona erecek olan Gazi Üniversitesi rektörü (R)’in başkanlığında toplanan Üniversite Senatosu davacı (Ü)’ yü Üniversite Yönetim Kurulu üyeliğine seçmiştir.
      Üniversitenin yeni seçilen rektörü 5.7.2004 tarihli kararname ile Cumhurbaşkanı tarafından atanmış, bu kararname 6.7.2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmış ve yeni rektör görevine 6.8.2004 tarihinde başlamıştır.
      Rektörlük 6.8.2004 tarihinde (Ü)’nün yönetim kurulu üyesi seçilmesi yönündeki Senato kararının yok hükmünde olduğundan bahisle davacı (Ü)’nün üyeliğinin yok sayılması ilişkin bir işlem tesis etmiştir.
      1- Rektörlüğün 6.8.2004 tarihli, (Ü)’nün yönetim kurulu üyeliğinin yok sayılmasına ilişkin işlemi ne tür bir işlemdir? 

      2- Davalı idarenin, senato kararının yok sayılmasına ilişkin işlemini idari işlem teorisi açısından değerlendiriniz. 

      3- Rektörlüğün 6.8.2004 tarihli, üyeliğinin yok sayılmasına ilişkin işlemine karşı (Ü) hangi süre içinde ne tür bir dava açmalıdır? 

      4- Yokluk idari işlemin hangi öğesiyle ilişkilidir? Yokluk kararı verme yetkisi hangi mercidedir?
      OLAY – 18
      Güzelkent Belediye Encümeni 19.09.2007 tarih ve 33 sayılı işlemiyle “Sinop İli, Türkeli İlçesi, Güzelkent Beldesi, 140 ada, 187 sayılı parselde yer alan taşınmazın parktan ihdas edilerek belediye tüzel kişiliği adına tescil edilmesine” karar vermiştir.
      Belediye Encümeninin 19.09.2007 tarih ve 33 sayılı kararının hukuka aykırı olduğunu düşünen (B); tapu kaydının iptali ve taşınmazın kendi adına tapuya kayıt ve tescili istemiyle 21.10.2007 tarihinde Türkeli Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Mahkeme 23.12.2009 tarih ve E.2009/94, K.2009/202 sayılı kararıyla; açılan tapu iptali ve tescil davasının dayanağının idari işlem (parselasyon işlemi) olduğu, bu itibarla uyuşmazlığın görüm ve çözümünün idari yargının görevine girdiği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, tarafların söz konusu kararı temyiz etmemesi üzerine karar 20.07.2010 tarihinde 
      kesinleşmiştir.
      Türkeli Asliye Hukuk Mahkemesinin söz konusu kararının tebliği üzerine davacı (B), dosyanın görevli Samsun İdare Mahkemesine gönderilmesini adı geçen Asliye Hukuk Mahkemesinden talep etmiş, ancak dosya görevli İdare Mahkemesine gönderilmemiştir.
      Bunun üzerine (B) söz konusu işlemin iptali için 09.02.2011 tarihinde Samsun 2.İdare Mahkemesinde dava açmış ancak dava süre aşımı yönünden reddedilmiştir.
      Samsun 2. İdare Mahkemesinin süre aşımı yönünden ret kararını idari yargılama usulü kuralları açısından değerlendiriniz.
      OLAY - 19
      Adana Lisesi 3.sınıf öğrencisi (N) hakkında, 08.30’da başlayan derslere haftanın en az iki günü 09.05’te katıldığı, geç gelmeyi alışkanlık haline getirdiği gerekçesiyle bir ay süre ile okuldan uzaklaştırma disiplin cezası tesis edilmiştir.
      (N)’ nin bir ay süre ile okuldan uzaklaştırma cezası aldığı 20.02.2012 tarihinde velisine bildirilmiş, tebligat metninde ilgili yönetmeliğin disiplin cezasını gerektiren davranışlara ilişkin hükmüne de yer verilmiştir.
      Tebligat üzerine derin bir üzüntü ile beraber büyük bir şaşkınlık yaşayan (N)’nin velisi, çocuğunun geç kalışının haklı sebepleri olduğu, keyfiliğin ve alışkanlık haline getirmenin söz konusu olmadığı; davranışın niteliği, önemi ve ne gibi şartlar altında yapıldığına dikkat edilmeden tesis edilen disiplin cezasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle 01.03.2012 tarihinde Adana 1. İdare Mahkemesinde disiplin cezasının iptali için dava açmıştır.
      Davaya bakan mahkeme ilgili mevzuat hükümlerini incelemiş ve idari merci tecavüzü olduğundan bahisle dilekçenin görevli idari merciine tevdiine karar vermiştir. Mahkeme kararı üzerine dilekçeyi alan Adana Lisesi Müdürlüğü, cezaya itiraz süresinin geçtiğinden bahisle disiplin cezasının geri alınması talebini reddetmiştir.
      Adana Lisesi Müdürlüğünün ret kararına karşı (N)’nin velisinin başvurabileceği bir yol var mıdır?
      İlgili Mevzuat:
      -MİLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI Ortaöğretim Kurumları Ödül Ve Disiplin Yönetmeliği
      Disiplin cezasını gerektiren davranışlar
      MADDE 12 – (1) Cezayı gerektiren davranışlar şunlardır: 
      (…) 
      b) Okuldan kısa süreli uzaklaştırma cezasını gerektiren davranışlar; 
      (…) 
      9) Derslere, etütlere, atölye, laboratuvar ve mesleki eğitim alanları ile okulun faaliyetlerine 
      geç gelmeyi veya erken ayrılmayı alışkanlık hâline getirmek, 
      (…) 
      Cezalara itiraz 
      MADDE 24 – (1) Cezaların tebliğ tarihinden itibaren yedi iş günü içinde; 
      a) Okul öğrenci ödül ve disiplin kurulu kararlarına okul müdürü, öğrenci velisi veya 18 yaşını tamamlamış öğrencilerce ilçe öğrenci disiplin kuruluna (…) itirazda bulunulabilir.
      OLAY – 20
      Sağlık Bakanlığı Kamu Özel Ortaklığı Daire Başkanlığı ile Yorulmaz İnşaat Sanayi Ticaret A.Ş arasında “Kayseri Entegre Sağlık Kampüsü Yapım İşleri ile Ürün ve Hizmetlerin Temin İşi”ne ilişkin sözleşme imzalanmış ve hastanenin yapımına başlanmıştır. 
      Sözleşme ile sağlık kampüsü içinde yer alan, Morg hizmetleri ile beraber MR Görüntüleme Merkezinin işletilmesinin Yorulmaz (…) A.Ş’ye bırakılmasının; sağlık hakkını ihlal edeceği, kamu yararı ve hizmet gerekleriyle örtüşmediğini düşünen Türk Tabipler Birliği sözleşmenin iptali ve sözleşmeye dayanak olan “Sağlık Tesislerinin, Kiralama Karşılığı Yaptırılması ile Tesislerdeki Tıbbî Hizmet Alanları Dışındaki Hizmet ve Alanların İşletilmesi Karşılığında Yenilenmesine Dair Yönetmelik” in iptali taleplerini içeren bir dilekçe ile Kayseri 3.İdare Mahkemesine başvurmuştur.
      İlgili mevzuat:
      Sağlık Tesislerinin, Kiralama Karşılığı Yaptırılması İle Tesislerdeki Tıbbî Hizmet Alanları Dışındaki Hizmet Ve Alanların İşletilmesi Karşılığında Yenilenmesine Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
      Tanımlar
      MADDE 4 - (1) Bu Yönetmeliğin uygulanmasında; 
      (…) 
      l) (Değişik : 2010/403 - 30.4.2010 / m.2) Sözleşme: Yapım ve yenileme işlemleri ile ilgili olarak idare ile yüklenici arasında özel hukuk hükümlerine göre yapılan, Hazineye ait taşınmazlar üzerinde yüklenici lehine bedelsiz olarak kırkdokuz yıla kadar üst hakkı tesis edilmek suretiyle bu taşınmazların devredilmesi halinde, üst hakkı sözleşmesine esas teşkil eden ve onun ayrılmaz bir parçası olan sözleşme ve eklerini, 
      (…)
      o) Tıbbi hizmetler dışındaki hizmetler: Sözleşme hükümlerine göre, yüklenici tarafından üstlenilen tıbbi destek hizmetleri ile bilgi işlem, hasta danışmanlığı, sterilizasyon, çamaşırhane, temizlik, güvenlik, yemekhane, arşivleme ve benzeri hizmetleri; aydınlatma, asansör, ısıtma, soğutma, havalandırma, tıbbi gaz, su ve enerji temini, atık ve atık su uzaklaştırma hizmetleri de dâhil olmak üzere binaların tamiri, bakımı ve işletilmesi, park ve bahçe bakımı ve kara, hava, deniz ambulans hizmetleri ile morg ve gasilhane hizmetlerini, 
      (…) ifade eder. 
      Sağlık tesislerinin yaptırılması veya yenilenmesi 
      (…) (2) Sağlık tesislerindeki tıbbi hizmetler dışındaki hizmet ve alanların işletilmesi yükleniciye bırakılabilir. 
      Anlaşmazlıkların çözümü 
      MADDE 47 - (1) Sözleşmenin uygulanması sırasında taraflar arasında doğabilecek hukukî ihtilaflar Türkiye Cumhuriyeti mevzuatına tabi olup, ihtilafların çözümünde Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri görevli ve yetkilidir. Ancak, taraflar sözleşmede ihtilafların Türk hukukuna göre ve Türkiye’de, tahkim yolu ile çözümlenebileceğini kararlaştırabilirler. 
      Mahkeme yapacağı ilk incelemede ne yönde bir karar vermelidir? Ehliyet ve görev unsurları yönünden tartışınız.
      DANIŞTAY KARARI TAHLİLİ
      “ Dava, davalı idareye ait taşınmazların 31.10.1991 onay tarihli 1/1000 ölçekli Pendik İmar Planı değişikliğinde belediye hizmet ve otopark alanı olarak ayrılması nedeniyle davacı Pendik Belediye Başkanlığının davalı idareye yaptığı taşınmazların devri talebinin reddedilmesi üzerine 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 30. maddesi uyarınca Danıştay Dairesine yapılan başvurunun reddi yolundaki 30.3.1993 günlü, 1993/53 sayılı Danıştay 1. Dairesinin kararının iptali istemiyle açılmıştır. 
      2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 30. maddesinin 2. fıkrasında „Taşınmaz mala, kaynak veya irtifak hakkına ihtiyacı olan idare, ödeyeceği bedeli de belirterek mal sahibi idareye yazılı olarak başvurur; mal sahibi idare devire muvafakat etmez veya altmış gün içinde cevap vermez ise anlaşmazlık isteyen idarenin başvurusu üzerine Danıştay ilgili idari dairesinde incelenerek iki ay içinde kesin karara bağlanır.‟ kuralı yer almaktadır. Bu yasa kuralından anlaşılacağı üzere, iki idarenin taşınmaz malın devri konusunda anlaşamamaları halinde yapılan başvuru üzerine Danıştay ilgili idari dairesinin bu konuda vereceği kararın kesin 
      olduğu ve davaya konu edilemeyeceği açıktır. Bu nedenle, davacı Pendik Belediye Başkanlığının davalı idarenin taşınmazların devrine muvafakat etmemesi ve Danıştay 1. Dairesine yaptığı başvurunun da dairece reddine karar verilmesi üzerine bu kararın iptali talebiyle açılan davayı incelemeye olanak bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, davanın incelenmeksizin reddine karar verildi. ”
      Danıştay 6. Dairesinin, metni yukarıda verilen, 14.09.1993 tarihli ve E.1993/2684, K.1993/3061 sayılı kararının, hukuken isabetli olup olmadığını tartışınız.
      [Not : Karar metnine, “Danıştay Bilgi Bankası”ndan (www.danistay.gov.tr) ulaşılabilir.]
    • By ankahukuk in Hukuk Eğitimi Dökümanları 0
      TCK’nın 13. maddesinde Türk vatandaşları veya yabancılar tarafından yurt dışında işlenen bazı suçların Türkiye ile herhangi bir bağlantısı olmasa bile Türk kanunlarına göre Türkiye’de kovuşturulması kabul edilmiştir.
      Ceza Kanununun Yer Bakımından Uygulanmasında Evrensellik İlkesi ve Yeni TCK (md. 13)
      (Bu Makale, Hukuki Perspektifler Dergisi, sayı: 4, Ağustos 2005, sayfa:197-211’de yayınlanmıştır.)
      Prof. Dr. Faruk Turhan
      Süleyman Demirel Üniversitesi Hukuk Fakültesi,
      Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku
      Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
      I. Giriş
      Yeni TCK’nın 13. maddesinde Türk vatandaşları veya yabancılar tarafından yurt dışında işlenen bazı suçların Türkiye ile herhangi bir bağlantısı olmasa bile Türk kanunlarına göre Türkiye’de kovuşturulması kabul edilmiştir. TCK Tasarısının kamu oyunda tartışıldığı süreç içinde ve Tasarının kanunlaşmasından sonra, 13. maddenin bu şekilde kabul edilmesinin, uygulamada Türkiye'nin dış ilişkilerinde sorunlara neden olabileceği ve (en azından bazı suçlar açısından) herhangi bir sınırlama öngörülmeden Türk mahkemelerince cezalandırma yetkisinin kullanılmasının uluslararası hukuka aykırılık teşkil edebileceğini çeşitli bilimsel toplantı ve seminerlerde dile getirmiştik.[1]
      TBMM, yeni TCK yürürlüğe girmeden TCK’da değişiklik yapılmasına dair 27.5.2005 tarih ve 5357 sayılı Kanunun 3. maddesi ile TCK’nın 13. maddesini değiştirerek[2] yurt dışında işlenip evrensellik ilkesi kapsamına giren suçların Türkiye'de kovuşturulmasını Adalet Bakanının talebine bağlamıştır. Kabul edilen değişiklik, Cumhurbaşkanı tarafından Anayasaya aykırı bulunarak 5357 sayılı Kanun tekrar görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderilmiştir. TBMM ise, Cumhurbaşkanı tarafından geri gönderilen kanunu tekrar görüşerek, herhangi bir değişiklik yapmadan 29.6.2005 tarih ve 5377 sayılı Kanunla aynen kabul etmiştir.[1]
      Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçesinde, 13. madde kapsamına giren suçların yurt dışında Türk vatandaşları tarafından işlenmesi halinde, bazı suçlar açısından re’sen kovuşturma yapılması, bazı suçlar açısından ise Adalet Bakanı’nın talebi üzerine kovuşturma yapılmasının Anayasanın hukuk devleti ve eşitlik ilkelerini ihlal ettiği ileri sürülmüştür. Bu gerekçenin kısa bir değerlendirmesine sonuç bölümünde yer vereceğiz.
      Kanun koyucuyu TCK’nın 13. maddesinde değişiklik yapmaya iten neden olarak, ilgili maddenin gerekçesinde “bu suçlardan bir kısmıyla ilgili olarak kamu davasının açılmasında mecburilik kuralının benimsenmesi, bazı durumlarda politik bir sorun ortaya çıkarabilecek bir mahiyet” taşıdığı ve bu nedenle de bu suçlar hakkında Türkiye'de yargılama yapılmasının Adalet Bakanının talebine bağlı tutulduğu belirtilmiş, baştan itibaren 13. madde hakkında ileriye sürdüğümüz gerekçelere dolaylı da olsa yer verilmiştir.
      Burada cevaplandırılması gereken soru, Yeni TCK’nın 13. Maddesinin 1. Fıkrasının a) ve c)-i) bentlerinde yer alan suçların yurt dışında işlenmesi halinde herhangi bir sınırlama söz konusu olmadan Türkiye’de ceza kovuşturması yapılmasının uluslararası hukuk açısından bir sorun teşkil edip etmeyeceğidir. Bu soru, TCK md. 13’ün düzenlemesinin uluslararası hukuka uygunluğunun tartışılmasını gerekli kılmaktadır.
      Evrensellik ilkesinin kapsamı ve yeni TCK’daki düzenleniş şeklini anlayabilmek için öncelikle, devletlerin, ceza kanunlarının yer bakımından uygulanma alanını belirlerken hangi kıstasları göz önünde bulundurmaları gerektiği ve bu konuda uluslararası hukukta ne gibi bağlantı noktaları kabul edildiği konusunun incelenmesi gerekir. Konunun anlaşılması için önce bu bağlantı noktalarının kısa bir açıklamasına yer vereceğiz.
      ______________________________________
      [1] Bkz. Faruk Turhan “Yeni Türk Ceza Kanununa göre Uluslararası Suçların Cezalandırılması”, Hukuki Perspektifler Dergisi = HPD, Sayı 3, Nisan 2005, s. 8-19 (11-12, 19).II. Ceza Kanunlarının Yer Bakımından Uyulama Alanının Tespitinde Kabul Edilen (Uluslararası Ceza Hukuku ile ilgili) İlkeler
       
      II. Ceza Kanunlarının Yer Bakımından Uyulama Alanının Tespitinde Kabul Edilen (Uluslararası Ceza Hukuku ile ilgili) İlkeler
      Yeni Ceza Kanunumuzun 8. vd. maddeleri ceza kanununun yer bakımından uygulama alanına ilişkin ilkeleri düzenlemektedir. Kanun koyucu bu düzenlemeleri yaparken uluslararası ceza hukukunda kabul edilen bazı ilkeleri göz önünde bulundurmuştur. Ceza kanunlarının yer bakımından uygulanmasına ilişkin bu kurallara uluslararası ceza hukukunun genel ilkeleri adı verilmektedir.[1]
      Bağımsız bir devlet kendi yargı yetkisinin sınırlarını belirleme konusunda karar verme yetkisine sahiptir. Ancak, bağımsız devletin ceza kanunlarının yer bakımından uygulama alanını belirlerken tam bir yetkiye sahip olduğu görüşü günümüzde artık kabul edilmemektedir. Modern uluslararası hukuk açısından devletin kendi yargı yetkisini belirlemede bir takım sınırlamalar söz konusudur. Başka “devletlerin iç işlerine karışmama ilkesi” (Nichteinmischungsgrundsatz) [2] devletlerin ceza kanunlarının uygulama alanını belirlemede söz konusu olabilecek ilk sınır olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü, modern uluslararası hukuk, egemen devletlerin eşitliği ilkesine dayanmaktadır (Birleşmiş Milletler Sözleşmesi md. 2/1). Bunun soncu olarak “makul” (sinnvoll) ya da “meşru” bir bağlantı noktası (Anknüfungspunk) olmadan bir devletin cezalandırma yetkisini kullanması başka devletlerin iç işlerine karışmama ilkesini ihlal eder.[3] Bu açıdan her devlet kendi ceza yargısının yürürlük alanını serbest şekilde belirlerken, başka devletlerin çıkarlarını gereksiz yere ihlal etmekten kaçınmalıdır. Aksi takdirde diğer devletlerin iç işlerine haksız bir müdahale ve hakkın kötüye kullanılması söz konusu olur.[4]
      Ceza kanunlarının yer bakımından uygulanmasında makul bağlantı noktası olarak da literatürde kabul edilen başlıca ilkelerşunlardır: Mülkilik (ülkesellik), bayrak, koruma, faile göre şahsilik, mağdura göre şahsilik, evrensellik ve ikame ceza yargısı ve yetki paylaşımı ilkeleridir. Evrensellik ilkesinin anlaşılması için önce evrensellik ilkesi dışındaki ilkelerin anlamı ve TCK’da nasıl düzenlendiği üzerinde kısaca duracağız.
      Mülkilik (ülkesellik) ilkesi (Territorialitaetsprinzip), suçun işlendiği yeri bağlantı noktası olarak kabul eder. Buna göre devlet, egemenlik alanı içinde işlenmiş olan bütün suçları, fail veya mağdurun vatandaşlığını dikkate almadan cezalandırma yetkisine sahiptir.[5] Mülkilik ilkesinin Anglo-Amerikan ve Kara Avrupa hukuk sistemlerinde ceza kanunlarının yer bakımından uygulama alanının tespitinde temel ilke olarak kabul edildiği görülmektedir.[6] Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsünde de ilkenin kabul edildiğini görmekteyiz. Statünün 12. maddesinin 2. fıkrasına göre, Mahkemenin yargı yetkisi, diğer bazı şartlar yanında, suçun işlendiği devletin Statüye taraf olmasına bağlıdır. Türk Ceza Kanununda da mülkilik ilkesi, ceza kanununun yer bakımından uygulanmasında temel ilke olarak kabul edilmiş, 8. ve 9. maddelerde düzenlenmiştir.
      Mülkilik ilkesi ile yakın bağı olan bayrak ilkesine (Flaggeprinzip) göre bir devlet, kendi bayrağını taşıyan deniz ve hava taşıma araçlarında işlenen suçları kovuşturma yetkisine sahiptir; kural olarak aracın bulunduğu yer, fail veya mağdurun vatandaşlığı önemli değildir. Bayrak ilkesi, Uluslararası Adalet Divanı’nın Bozkurt/Lotus kararında açıkça kabul edilmiştir.[7] TCK md. 8/2’de “açık denizde ve bunun üzerindeki hava sahasında, Türk deniz ve hava araçlarında veya bu araçlarla” işlenen suçların Türkiye'de işlenmiş sayılacağı belirtilerek bayrak ilkesine yer verilmiştir.
      Faile göre şahsilik (kişisellik) ilkesinde(aktives Personalitaetsprinzip) ulusal yargı yetkisi, failin vatandaşlığını bağlantı noktası olarak esas alır. Bu ilke, devletin vatandaş üzerindeki egemenlik yetkisine dayanır ve uluslararası hukuka da uygundur. İlke, farklı gerekçelere dayandırılmaktadır. Buna göre, vatandaş ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da ülkesinin kanunlarına uygun davranmak zorundadır. Vatandaş, yurt dışında vatandaşı olduğu ülkesinin korumasından yararlandığına göre, bu devletin kanunlarına da sadakat ile yükümlüdür. Devlet, vatandaşını korumak amacıyla onun iadesini kabul etmediğine göre, cezasız kalmasını önlemek için de kendi yargı yetkisini kullanmalıdır.[8] Faile göre şahsilik ilkesini mutlak anlamda kabul eden ve yurt dışında işlenen suçlarda işlendiği yer kanununa göre de fiilin suç teşkil etmesini aramayan kanunların, başka devletlerin iç işlerine karışma yasağını ihlal edebileceği ileri sürülmektedir. Çünkü, bir kimse serbest iradesiyle bulunduğu bir ülkede, o ülkenin kanunlarına göre davranmak zorundadır. Bulunduğu ülkenin kanunlarına uygun hareket eden ve o ülkenin kanunlarına göre suç teşkil etmeyen bir davranışın cezalandırılmak istenmesi, o ülkenin hukuk düzenine karşı bir saygısızlığı ifade eder. Bu nedenle, faile göre şahsilik ilkesinin failin vatandaşlığı yanında fiilin işlendiği yer kanununa göre de suç teşkil etmesi, ya da uluslararası ceza hukukunun kabul edilen diğer ilkelerle (örneğin mağdura göre şahsilik ilkesi ile) birlikte uygulanması önerilmektedir. Bu durumda artık, mülkilik ilkesini tamamlayıcı, sınırlandırılmış/nisbi faile göre şahsilik ilkesi söz konusu olmaktadır.[9]
      TCK md. 11’de Türk vatandaşlarının yurt dışında işledikleri suçların Türkiye'de faile göre şahsilik ilkesi uyarınca kovuşturulması bir çok sınırlamalarla kabul edilmiştir. 11. maddeye göre Türk vatandaşlarının yurt dışında işledikleri suçların Türkiye’de kovuşturulabilmesi için, failin Türkiye'de bulunması, yabancı ülkede hüküm verilmemiş olması, Türkiye'de fiilin kovuşturulabilir olması ve mağdurun yabancı olması halinde işlendiği ülke kanununa göre de fiilin suç teşkil etmesi gerekmektedir. TCK’nın bu düzenlemesinin uluslararası hukuka herhangi bir aykırılığı söz konusu değildir.
      Koruma ilkesi(Schutzprinzip), kimin tarafından işlendiğine bakılmaksızın, devletin kendi iç hukuk menfaatlerini ceza hukuku ile korumak hakkı olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Koruma ilkesi, devlete ait menfaatlerin ve kişiye ait menfaatlerin korunması açısından ikiye ayrılmaktadır: Devletin yurt dışında bizzat kendi menfaatlerine karşı işlenen suçları cezalandırmasında gerçeklik (Realprinzip) ya da devleti koruma ilkesi (Staatsschutzprinzip), vatandaşına yönelik suçları cezalandırmasında isefaile göre şahsilik ilkesi söz konusu olmaktadır. Gerçeklik ilkesine karşı uluslararası hukukta esaslı bir itiraz ileri sürülmemektedir.[10] Çünkü, hiçbir devlet, siyasi ve askeri bütünlüğüne yönelik saldırılara karşı sesiz kalmaz. Diğer taraftan bu fiiller, işlendiği ülkede suç teşkil etmediği için o devletin bu fiilleri kovuşturmaması ya da siyasi nedenlerle kovuşturmak istememesi de söz konusu olmaktadır.[11]
      Gerçeklik ilkesine göre yurt dışında işlenen suçların Türkiye'de kovuşturulması esas itibariyle TCK md. 13/1-b)’de kabul edilmiştir.[12] Ancak, 12. maddenin 1. fıkrasındaki suçların kovuşturulmasında da gerçeklik ilkesinin söz konusu olduğunu kabul etmek gerekir; çükü bu hükümde Türkiye'nin zararına işlenen suçlar söz konusu olduğu için devlete ait menfaatler krounmaktadır. Yine 10. maddedeki Türkiye adına görev yapan kişilerin yurt dışında işledikleri suçların Türkiye’de kovuşturulmasında da koruma ilkesi geçerlidir.
      Buna karşın devletin yurt dışındaki vatandaşlarının hak ve menfaatlerine yönelik suçları kovuşturması ise mağdura göre şahsilik ilkesi[13] (passives Personalitaetsprinzip) olarak adlandırılmakta ve bu ilkenin haklılığına bazı eleştiriler yöneltilmektedir.[14] Özellikle bu ilkenin uygulanmasında, fiilin, işlendiği yer kanununa göre de suç teşkil koşulu aranmaktadır. Aksi takdirde bu uygulama, hem yabancı ülkenin ceza yargısına karşı bir güvensizlik ve başka devletlerin iç işlerine müdahale söz konusu olur, hem de ülkeler arasında yargı yetkisi çatışmalarına neden olabilir.[15]
      Mağdura göre şahsilik ilkesi, TCK md. 12/2’de bazı sınırlamalarla kabul edilmiştir. Mağdura gör şahsilik ilkesi uyarınca ceza Türkiye’de ceza kovuşturması yapılabilmesi için, failin Türkiye’de bulunması, yabancı ülkede hüküm verilmemiş olması ve suçtan zarar görenin şikayeti şartlarının aranmasıdır. Fiilin, işlendiği ülke kanununa göre de suç teşkil etmesi Türkiye'de ceza kovuşturması için gerekli değildir. İşlendiği ülke kanununa göre de suç teşkil etmeyen fiillerin mağdura göre şahsilik ilkesi (TCK md. 12/2) uyarınca Türkiye'de kovuşturulması uluslararası hukuka aykırılık teşkil edebilir.
      İkame ceza yargısı ilkesine(Grundsatz der stellvertretenden Strafrechtspflege) göre, faili elinde bulunduran devlet, suçun işlendiği ülkeyi temsilen yargı yetkisini kullanmaktadır. Bu ilkenin uygulanabilmesi için, failin ülkede ele geçirilmesi, mülkilik ve diğer ilkelere göre yargı yetkisine sahip olan devletin fiili veya hukuki nedenlerle kovuşturma yetkisini kullanamaması veya kullanmak istememesi gerekir. İlkeye göre, ceza kovuşturması yapılırken, ulusal hakim yabancı hakimin yerine geçmekte ve onun adına yargı yetkisini kullanmaktadır. Bu yetkinin kullanılabilmesi için fiilin, işlendiği yer kanununa göre de suç teşkil etmesi ve suçluların iadesinin gerçekleşmemiş olması gereklidir. Yabancının iadesinin gerçekleştirilememiş olması koşuluna bağlı olduğu için, ikame ceza yargısı ilkesi, suçluların iadesine göre ikincil niteliktedir.[16]
      İlke Hugo Grotius’un “aut dedere aut punire” ilkesine dayanmakta ve çok sayıda uluslararası sözleşmede yer almaktadır. Alman ceza hukukunda açıkça kabul edilen bu ilke, bazı hukuk sistemleri ile Commen law hukuk sisteminde evrensellik ilkesi içinde anlaşılmaktadır.[17] Türk hukukunda da ikame ceza yargısı ilkesi, evrensellik ilkesi içinde incelenmektedir.[18] Bu ilkeyle ilgili olarak Türk hukukunda Yenisey,[19] “yabancı devlet adına yapılan ceza kovuşturması” terimini, Centel ise “ikame yargı ilkesi” terimini kullanmaktadır. Centel, ikame yargısı ilkesine evrensellik ilkesinden farklı bir anlam veren ilk yazardır.[20]
      Uluslararası ceza hukukunda belirlenen koşullara uygun olarak ikame ceza yargısı ilkesine TCK md. 12/3’te açıkça yer verilmiştir. İkame ceza yargısı ilkesine göre yurt dışında işlenen suçların Türkiye’de kovuşturulabilmesi için, fiilin işlendiği yer kanununa göre de suç teşkil etmesi[21], Türk kanunlarına göre fiilin en az üç yıl ve üstü hapis cezasını gerektirmesi ve suçlunun iadesinin gerçekleştirilememiş olması gerekir. Kovuşturma için Adalet Bakanı’nın talepte bulunması da zorunludur.
      Oldukça yeni bir ilke olanyetki paylaşımı ilkesi (Kompetenzverteilungsprinzip) benzer hukuk sistemlerine sahip olan devletler arasında yapılan uluslararası sözleşmelere dayanmaktadır.[22] Bu ilkede, diğer ilkelerde olduğu gibi devletin tek taraflı iradesiyle ceza kanunlarının yer bakımından uygulama alanını belirlemesinde göz önünde bulunduracağı bağlama noktaları değil, devletler arasındaki yargı yetkisi itilaflarına engel olmak, faillerin iki defa cezalandırılmasını önlemek veya yabancı mahkeme kararlarının infazını sağlamak amacıyla sözleşmelerde kabul edilmiş uluslararası yetki kuralları söz konusudur.[23] Avrupa Konseyinin hazırladığı ve Türkiye'nin de onaylamış olduğu sözleşmelerde, örneğin Ceza Kovuşturmalarının Aktarılması Hakkında Sözleşme’de, yetki paylaşımı kurallarına yer verilmiştir.[24]
      ______________________________________ 
      [1] Ceza kanunlarının yer bakımından uygulanmasına ilişkin kurallar esasında uluslararası hukukun değil, ulusal hukukun konusunu oluşturduğu, egemen devlet kural olarak tek taraflı iradesiyle kendi ceza kanunlarının uygulama alanını belirlediği için “uluslararası ceza hukuku” kavramının bu konuda doğru bir terim olmadığı genellikle kabul edilmektedir: Bkz. Albin Eser, in: Schönke/Schröder, Strafgesetzbuch Kommentar, 24. Bası, Verlag C.H. Beck, München 1991,Vorbem §§ 3-7, no. 2, Kai Ambos, in: Münchener Kommentar zum Strafgesetzbuch, Cilt 1, §§ 1-51,2003, Vor §§ 3-7 no. 1, Günter Gribbohm, in: Leibziger Kommentar zum Strafgesetzbuch, 1997, Vor § 3 no. 1; Ayhan Önder, Ceza Hukuku Dersleri, İstanbul 1992, s. 87). Ancak, yerleşmiş bir terim olduğu için bu çalışmada uluslararası ceza hukuk terimine yer verilmiştir.
      [2] İlke hakkında bakınız: Melda Sur, Uluslararası Hukukun Esasları, İzmir, 2000, s. 111 vd.: İlke uyarınca devletler, başka devletlerin ülkesinde onun rızası olmadan herhangi bir eylemde bulunamaz. Bu ilke BM’nin kararlarında açıkça belirtilmiştir; bkz. Sur, s. 112: BM Genel Kurulunun 21.12.1965 tarih ve 2131 (XX) sayılı Devletlerin İç İşlerine Karışılmasının Reddi ve Bağımsızlıklarının ve Egemenliklerinin Korunması Kararı; BM Genel Kurulunun 24.10.1970 tarih ve 2625 (XXV) sayılı Devletlerarasında İşbirliği ve Dostça İlişkiler Bildirisi; BM Genel Kurulunun 9.12.1981 tarih ve 36/103 sayılı Devletlerin İç İşlerine Müdahale ve Her Türlü Karışmanın Kabul Edilmezliği Bildirisi.
      [3] Ambos, in: Münchener Kommentar, Vor §§ 3-7, no. 21.
      [4]Ambos, in: Münchener Kommentar, Vor §§ 3-7, no. 22-23.
      [5] Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 25; Eser, in: Schönke/Schröder, Vorbem §§ 3-7, no. 4; Wolfgang Zieher, Das sog. Internationale Strafrecht nach der Reform, Berlin 1977, s. 76.
      [6]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 25; Nur Centel, Türk Ceza Hukukuna Giriş, 2. Bası, İstanbul 2002, s. 95.
      [7]Eser, in: Schönke/Schröder, Vorbem §§ 3-7, no. 5; Dietrich Oehler, Internationales Strafrecht, Köln, Berlin, Bonn, München, 1983, no. 132; Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 34.
      [8]Önder, s. 113; Demirbaş, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2002, s. 153; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3, no. 131, 132.
      [9]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 36-37; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 131.
      [10]Eser, in: Schönke/Schröder, Vorbem §§ 3-7, no. 8; Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 40; Oehler, no. 577.
      [11]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 39, 40.
      [12]Burada sayılan suçlar, TCK’nın ikinci kitap, Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü Bölümde (devletin egemenlik alametlerine ve organlarının saygınlığına karşı suçlar), Dördüncü Bölümde (devletin güvenliğine karşı suçlar), Beşinci Bölümde (anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar) Altıncı Bölümde (milli savunmaya karşı suçlar), Yedinci Bölümde (devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk) ve Sekizinci Bölümde (yabancı devletlerle olan ilişkilere karşı suçlar) yer alan suçlardır.
      [13]Türk hukukunda bazı yazarlar mağdura göre şahsilik (kişisellik) ilkesini ayrı bir ilke olarak kabul ederken (örneğin, Demirbaş, s. 156), bazı yazarlar ise vatandaşı koruma ilkesi olarak adlandırılmakta ve koruma ilkesi içinde incelemektedir (Centel, s. 102).
      [14]Ambos, in: Münchener Kommentar, Vor §§ 3-7no. 42 vd.; Zieher, s.77.
      [15]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 44; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 130; Oehler, no. 127 vd., no. 632 vd.; Zieher, s 77-78.
      [16]Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 136; Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 58. Oehler, no. 143; Zieher, s. 85.
      [17]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no.59.
      [18]  Önder, 124 vd. Bahri Öztürk/Veli Özer Özbek/Mustafa Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Hukuku ve Emniyet Tedbirleri Hukuku, 5. Bası no.75, Demirbaş, s.157 vd.
      [19]Feridun Yenisey, Milletlerarası Ceza Hukuku ve Ceza Yargılarının Milletlerarası Değer ve Mevzuat, İstanbul 1988, s. 42-43.
      [20]Centel, s. 104.
      [21]Md. 12/3’te bu koşula açıkça yer verilmemekle birlikte 19. madde uyarınca yabancı kanunun göz önünde bulundurulmasından, suçun işlendiği yer kanununda da fiilin suç teşkil etmesi sonucu çıkmaktadır.
      [22]Centel, s. 105; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 137.
      [23]Ambos, in: Münchener Kommentar, Vor §§ 3-7, no. 61.
      [24]Centel, s. 105.
      III. Evrensellik İlkesi
      1. Evrensellik ilkesinin tanımı ve diğer ilkelerden farkı
      Evrensellik ilkesi(Weltrechtsprinzip, Universalitaetsprinzip) ülke dışında işlenen suçların, suçun işlendiği yere, failin ve mağdurun vatandaşlığına bakılmaksızın  kovuşturulmasına izin vermektedir.[1] İlke, hukuk düzeninin ortak düşmanına karşı mücadelede devletlerin dayanışmasının bir sonucudur.[2] Evrensellik ilkesine dayanarak ulusal ceza kovuşturması, “bütün kültür devletlerinde tanınmış ortak hukuki menfaatleri (die gemeinsamen, in allen Kulturstaaten anerkannten Rechtsgüter) ihlal eden” fiiller hakkında geçerli olması gerektiği ileri sürülmektedir.[3]
      Evrensellik ilkesini yukarıda belirtilen ilkelerden ayıran temel fark, bu ilke uyarınca devlet - en azından sadece - kendi menfaatlerini korumak için değil, uluslararası toplumun menfaatlerini korumak için harekete geçmesidir. Evrensellik ilkesi uyarınca yapılan ceza kovuşturmasında, kovuşturma yapan devletin birincil çıkarları değil, bütün insanlığı ilgilendiren ve evrensel olarak kabul edilmiş hukuki menfaatlerin (universal anerkannte Rechtsgüter) korunması söz konusu olmaktadır.[4]
      Bazı hukuk sistemlerinde, özellikle Amerikan ceza hukukunda, evrensellik ilkesi ile ikame ceza yargısı ilkesi birbirinden ayrılmamaktadır. Ancak, evrensellik ilkesi ile ikame ceza yargısı ilkesi arasında bazı benzerlikler olsa bile, her ikisi farklı temellere dayanmaktadır. İkame ceza yargısı, sanığın iadesi karşısında ikincil niteliktedir; yani sanığı elinde bulunduran devlet, sanığı diğer ilkelere (mülkilik ve faile göre şahsilik, mağdura göre şahsilik ve koruma ilkesine) göre yargı yetkisine sahip olan devlete iadesinin gerçekleşmemesi şartıyla ancak kendi yargı yetkisini kullanabilirken, evrensellik ilkesinde sanığın iadesinin mümkün olup olmadığı dikkate alınmaz. İade mümkün olsa bile, evrensellik ilkesine göre devletin yargı yetkisi kabul edilmektedir.[5] Ayrıca ikame ceza yargısı ilkesinden farklı olarak evrensellik ilkesinin kapsamına giren suçlarda fiilin, işlendiği yer kanununa göre de suç teşkil etmesi gerekmez.[6] İkame ceza yargısı ilkesinde yabancı hakkında ceza kovuşturması söz konusu iken, evrensellik ilkesinde ise hem vatandaş hem de yabancı hakkında yargı yetkisi söz konusu olmaktadır.[7]
      Ancak bir çok ceza hukukçusunun ve bazı uluslararası sözleşmelerin evrensellik ilkesi ile ikame ceza yargısı ilkesi arasında belirttiğimiz şekilde bir ayrımın yapmadığını görmekteyiz.[8]
      2. Evrensellik ilkesinin kapsamı ve sınırları
      Evrensellik ilkesinin en önemli sorunu, bu ilke ile korunan evrensel hukuki menfaatlerin ve ilke kapsamına giren suçların neler olduğunun belirlenmesidir. Esasen bu ilkenin uluslararası hukuka uygunluğu da hangi suçların ilke kapsamında kabul edilmesi gerektiğine bağlı olduğunu söylemek mümkündür. Hangi suçların ve hangi gerekçeyle evrensellik ilkesi kapsamına girdiği ya da girmesi gerektiği konusunda literatürde farklı görüşlere yer verilmektedir.[9]
      Bu çalışmanın kapsamını aştığı için evrensellik ilkesinin kapsamına ilişkin tartışmalara girilmeyecektir.[10] Ancak, evrensellik ilkesi kapsamında kabul edilen suçların iki özelliğini kısaca belirteceğiz: Birincisi, bu suçların içerdikleri haksızlık nedeniyle insanlığın barış ve güvenliği açısından zarar ya da tehdidin söz konusu olmasıdır.[11] İkinci olarak, bu suçların cezalandırılmasıyla evresel alanda korunması kabul edilmiş hukuki menfaatlerin korunması söz konusu olduğu için, söz konusu suçların uluslararası birsözleşmede veya uluslararası teamül hukukuna göre kovuşturulması kabul edilmiş olmalıdır.[12] Ancak söz konusu sözleşmede o suçun kovuşturulmasında evrensellik ilkesinin açıkça kabul edilmiş olması zorunlu değildir.[13] Bir uluslararası sözleşmede belli bir suç için evrensellik ilkesinin uygulanacağı yönünde açık bir hüküm bulunmasa bile, bu fiilin cezasız kalmaması gerektiği sözleşmenin içeriğinden çıkarılabilir. Evrensellik ilkesinin de zaten temel düşüncesi, fiilin kovuşturulmasının, işlendiği yerde mümkün olmaması ya da istenmemesi nedeniyle ortaya çıkabilecek cezasızlığı önlemektir.[14]
      Uluslararası ceza hukuku literatüründe devletlerin evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması yapabileceği suçlar olarak; uluslararası hukuk suçları (soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları)[15], işkence[16], deniz korsanlığı, kölelik ve köle ticareti, hava korsanlığı, uluslararası terörizm, uyuşturucu madde kaçakçılığı, kara paranın aklanması, para ve değerli kağıtların taklidi, pornografi (özellikle çocuk pornografisi), insan ticareti gibi suçlardır.[17]
      Bir suçun devletlerin ortak menfaatlerini ihlal ettiğinin ve bu suçlarla mücadelede ortak hareket edilmesi gerektiğinin bir uluslararası sözleşme ile kabul edilmiş olması, suçun mutlaka evrensellik ilkesi uyarınca kovuşturulması gerektiği anlamına gelmez. Uluslararası suçlarla mücadelenin yer aldığı sözleşmelerin çok azında taraf devletlere bu suçların evrensellik ilkesi uyarınca kovuşturulması yükümlülüğü getirildiği görülmektedir. Sözleşmelerde genellikle kabul edilen ilke, taraf devletlere kendi ülkelerinde veya kendi vatandaşları tarafından işlenen suçları kovuşturma yükümlülüğüdür. Ancak bu, devletin bu suçu evrensellik ilkesine dayanarak kovuşturamayacağı anlamına gelmez.[18]
       ______________________________________ 
      [1]Ambos, in: Münchener Kommentar,Vor §§ 3-7, no.- 47; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar; Vor § no. 135; Eser, in: Schönke/Schröder, Vorbem §§ 3-7; Thomas Buergenthal/Karl Doering/Juliane Kokott/Harold G. Maier, Grundzüge des Völkerrechts, Heidelberg 2000, no. 332.
      [2]Oehler, no. 148, 879.
      [3]Eser, in: Schönke/Schröder, Vorbem §§ 3-7, no. 8.
      [4]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 47.
      [5]Oehler, no. 147, 818; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar Vor § 3 no. 144.
      [6]Oehler, no. 844.
      [7]Oehler, no. 905.
      [8]Oehler, no. 147.
      [9]Örneğin, Oehler’e göre, bir devletin evrensellik ilkesini ceza kanununda yer verebilmesi, ya bir uluslararası sözleşmede ya da uluslararası teamül hukukundan o suç için evrensellik ilkesinin kabul edilmiş olmasına bağlıdır. Böyle bir yetkilendirme olmadan bir devletin ceza yargısını evrensellik ilkesine dayandırması başka devletlerin iç işlerine karışmama ilkesine aykırılık teşkil eder.
      [10]Bu konudaki görüşler ve uluslararası suçların yer aldığı sözleşmeler için bkz. Oehler. no. 147 vd.; no. 846 vd.; Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 49 vd.; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar Vor § 3 no. 6 vd., 135.
      [11]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 49
      [12]Oehler, no. 879-880.
      [13]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 50; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar § 6 no. 14. Aksi görüş için bkz. Oehler no. 890 vd..
      [14]Ambos, n: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 50
      [15]  Gerhard Werle, Völkerstrafrecht,Tübingen 2003 no. 171 vd.; Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 54; Helmut Kreicker, in: Albin Eser/Helmut Kreicker (Hrsg.), Nationale Verfolgung völkerrechtlicher Verbrechen, Cilt 1, Deutschland, Freiburg im Breisgau 2003, s. 252-253.
      [16]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 54; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar Vor § 3 no. 92 vd.
      [17]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 54 vd.
      [18]Ambos, in: Münchener Kommentar Vor §§ 3-7, no. 51.
      IV. Yeni Türk Ceza Kanunu’nda Evrensellik İlkesi
      1926 tarihli TCK’da evrensellik ilkesi 6. maddenin 4. fıkrası uyarınca fuhşa tarik ve kadın ticareti suçları için kabul edilmişti. 4. madde düzenlenen paralarda sahtekarlık suçunda (en azından suçun konusunun yabancı para olması durumunda) da evrensellik ilkesinin geçerli olduğunu kabul etmek gerekiyordu.[1] Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, diğer bir çok ülkede olduğu gibi Türk ceza hukukunda da ikame ceza yargısı ilkesi tanınmadığı için, esasen bizim ikame ceza yargısı ilkesi kapsamında değerlendirdiğimiz 6. maddenin 3. fıkrasındaki iadenin gerçekleşmemesi halinde Türkiye'de ceza kovuşturmasını kabul eden düzenleme, evrensellik ilkesi olarak anlaşılmaktadır.[2] Türk doktrininde evrensellik ilkesi yerine adalet ilkesi terimi de kullanılmaktadır.[3]
      Yeni TCK md. 13’de, bizim anladığımız şekilde evrensellik ilksine açıkça yer verilmiş ve evrensellik ilkesi kapsamına giren suçların sayısı da oldukça arttırılmıştır. Yeni düzenleme ile Türk ceza yargısının uygulama alanı da genişletilmiş olmaktadır. Ancak hemen belirtelim ki, 13. maddenin 1. Fıkrasının b) bendinde yer alan suçlarda ve f) bendinde yer alan mühürde sahtecilik suçunda, devlete ait menfaatlerin korunması söz konusu olduğu için, bu suçların Türkiye'de kovuşturulmasında gerçeklik ya da devleti koruma ilkesinin kabul edildiğini belirtmemiz gerekir.
      1. Yeni TCK’da evrensellik ilkesinin kapsamına giren suçlar
      TCK’nın 13. madde uyarınca evrensellik ilkesinin geçerli olduğu suçlar şunlardır:
      - Soykırım (md. 76) ve insanlığa karşı suçlar (md. 77)
      - Göçmen kaçakçılığı (md. 79) ve insan ticareti (md. 80)
      - İşkence (md. 94, 95)
      - Çevrenin kasten kirletilmesi (madde 181).
      - Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188), uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190).
      - Parada sahtecilik (md. 197), para ve kıymetli damgaları imale yarayan araçların üretimi ve ticareti (md. 200),
      - Fuhuş (md. 227).
      - Rüşvet (md. 252).
      - Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması (md. 223, fıkra 2, 3) ya da bu araçlara karşı işlenen zarar verme (md. 152) suçları.
      TCK md. 13’de sayılan ve evrensellik ilkesinin geçerli olduğu bu suçlar, nerede ve kime karşı işlenmiş olursa olsun, failin Türk vatandaşı veya yabancı olduğuna bakılmaksızın haklarında Türkiye'de Türk kanunlarına göre ceza kovuşturması yapılacaktır.
      Bu suçların evrensellik ilkesi açısından değerlendirmesine geçmeden önce, suçların yurt dışında işlendiği ülkede de suç teşkil etmesi gerekip gerekmediği sorusu üzerinde durmak gerekiyor.
      2. Fiilin, işlendiği ülke kanununa göre de suç teşkil etmesi sorunu
      TCK md. 13’de belirtilen suçlar, yurt dışında ister Türk vatandaşı ister yabancı tarafından işlensin, Türk kanunları uygulanacaktır. Bu düzenlemeden ilk bakışta, fiilin, işlendiği yer kanununa göre de suç teşkil edip etmediğinin Türkiye'deki ceza kovuşturması açısından önemli olmadığı anlamı çıkmaktadır.
      Madde gerekçesi de bu görüşü destekler yöndedir. Gerekçede, “fail hakkında Türk kanunlarına göre cezaya hükmolunacağı” ve “yabancı ülkede işlenen bu suçlar dolayısıyla failler hakkında Türkiye'de re’sen takibat” yapılacağı belirtilmektedir. Yukarıda açıklandığı gibi evrensellik ilkesinin temel özelliği de, suçun nerede ve kim tarafından işlendiğine bakılmaksızın ülke içinde ceza kovuşturulması yapılmasıdır.
      Ancak burada karşımıza çözümü gereken bir sorun çıkmaktadır: Yabancı kanunun göz önünde bulundurulmasını düzenleyen ve eski TCK’nın 10a maddesinin yeni şekli olan 19. maddede, yurt dışında işlenen suçların Türkiye'de kovuşturulması sırasında Türk kanunlarına göre verilecek olan cezanın suçun işlendiği ülke kanununda öngörülen cezanın üst sınırını aşmaması ilkesi kabul edilmiştir. Ancak bu ilke, yurt dışında Türkiye veya bir Türk’e karşı işlenmemiş suçlarda geçerli olacaktır. Diğer bir ifade ile, yurt dışında işlenen suçlar, yabancı veya uluslararası bir hukuki menfaate zarar veriyorsa, Türkiye'de kovuşturma yapılırken suçun işlendiği yer kanununda öngörülen soyut cezanın üstüne çıkılamayacaktır. Burada hemen şu sorunun cevaplanması gerekiyor: Acaba bir fiil işlendiği yer kanununda suç olarak kabul edilmemişse, o fiil hakkında Türkiye'de ceza kovuşturması yapılabilecek midir? Eğer suç Türkiye veya bir Türk’e karşı işlenmişse, 19. madde uyarınca yabancı kanun göz önünde bulundurulmayacağı için, fiilin işlendiği yerde de suç teşkil edip etmediği 13. madde açısından önemli değildir. Buna karşın suç, bir yabancıya veya bir uluslararası hukuki menfaate yönelikse sorunun nasıl cevaplandırılacağına kanun maddesinden ve gerekçesinden hareketle bir cevap bulmak mümkün değildir. 19. maddenin karşılığı olan eski TCK md.10a, yabacı kanunun ile Türk kanunlarından hangisinin uygulamada sanık lehine sonuç vereceğinin araştırılmasını ve yabancı kanunun somut olayda bir bütün olarak dikkate alınmasını kabul ettiği için suçun işlendiği yer kanununda fiilin suç teşkil etmemesi halinde Türkiye'de ceza kovuşturması yapılamayacağı sonucuna varıyorduk.[4] 13. maddenin düzenlemesinde Türk kanunlarının uygulanacağı ve 19. maddede Türk hakimi tarafından Türk kanununa göre cezanın belirlenmesinde yabancı kanunun sadece soyut ceza açısından göz önünde bulundurulacağı belirtildiği için, yabancı kanunda göz önünde bulundurulacak herhangi bir düzenleme yoksa, ceza tespitinin sadece Türk kanununa göre yapılacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Ancak düzenleme aksine bir yoruma da elverişlidir. Yani, yurt dışında yabancı veya uluslararası bir hukuki menfaate karşı işlenen suçta, işlendiği yer hukukunda fiilin suç teşkil etmemesi halinde Türkiye'de kovuşturma yapılamayacağını savunmak da mümkündür. Ancak bizim görüşümüz, maddede sayılan suçların uluslararası suç olması, bu suçlarda devletlerin dayanışması ve evrensel hukuki menfaatlerin korunması söz konusu olduğu ve bu suçların kovuşturulmasında evrensellik ilkesinin kabul edilmesinin amacının bu suçların cezasız kalmamasının sağlanması olduğu için, işlendiği yerde - istisnaen - fiilin suç teşkil etmemesi halinde, Türk hakimi tarafından yabancı kanun değil, Türk kanunu dikkate alınmalıdır. Bu fiiller genelde dünyanın hemen her ülkesinde suç teşkil etmekle birlikte, 13. maddenin geniş kapsamlı düzenlemesi karşısında, örneğin uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımını kolaylaştırma, çevrenin kasten kirletilmesi ve fuhuş gibi suçlarda bazı devletler Türkiye'de olduğu gibi bir cezai sorumluluğu kabul etmemiş olabilirler.
      3. Türkiye'de evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması ve uluslararası hukuk
      Yeni TCK’nın 13. maddesinde sayılan suçların – 1. fık. b) bent  hariç - Türkiye'de kovuşturulması, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesi esasına dayanmaktadır. Ancak, hemen belirtelim ki 13. maddeye dayanarak Türkiye’de ceza kovuşturması yapılabilmesi için uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan bir yükümlülüğün bulunması zorunlu değildir.[5] Çünkü Türk mahkemelerinin ceza kovuşturma yetkisi uluslararası sözleşmelerden değil doğrudan 13. maddeden kaynaklanmaktadır.
      Burada, 13. maddede sayılan ve evrensellik ilkesi kapsamında kabul ettiğimiz suçlarda uluslararası kovuşturma yetkisinin hangi uluslararası sözleşmeye dayandığı üzerinde durulacaktır.
      - Soykırım ve insanlığa karşı suçlar:Daha önce başka bir çalışmamızda açıkladığımız üzere (HPD Sayı 3, Nisan 2005, s. 8-19) uluslararası hukuk literatüründe soykırım ve insanlığa karşı suçlar “uluslararası hukuk suçu” olarak kabul edilmekte ve bu suçlarla ilgili cezai sorumluluk doğrudan uluslararası hukuktan kaynaklanmaktadır.[6] Bu suçlar, bütün insanlığın ortak hukuki menfaatlerine yönelik en ağır ihlalleri oluşturduğu için, kovuşturulmasında da evrensellik ilkesinin geçerli olacağı hususunda şüphe yoktur.
      Diğer taraftan, bir devletin, ülkesinde işlenen uluslararası hukuk suçları hakkında mülkilik ilkesi ya da kendi vatandaşları tarafından işlenen suçlar hakkında faile göre şahsilik ilkesi uyarınca öncelikli yargı yetkisine sahip olduğu ve bu durumda evrensellik ilkesine dayanan bir yargı yetkisinin uluslararası hukukun başka devletlerin iç işlerine karışma yasağını ihlal edeceği ileri sürülebilir. Ancak, uluslararası hukuk suçlarının en önemli özelliği, suçun işlendiği yerdeki devlet organlarının bu suçların işlenmesine aktif olarak, en azından pasif şekilde katılmalarıdır. Bu nedenle bu suçlar hakkında ceza kovuşturmasının bu devlete bırakılması uygun bir çözüm olamaz.[7] Bu gibi durumlarda ceza kovuşturmasında esasında en son söz sahibi olması gereken devlet, suçun işlendiği yer devletidir. Diğer taraftan failin vatandaşı olduğu devlet de bir uluslararası hukuk suçu ithamı ile karşılaşan vatandaşını korumak ihtiyacı ile davranabileceği için, ceza kovuşturmasının bu devlete bırakılması da evresel hukuki değerlerin korunması açısından da emin bir yol değildir. Bu gerekçelerle, ulusal ceza kovuşturma organlarına evrensel yargı yetkisi tanıyarak harekete geçirmek isteyen bir ülkeye karşı başka devletlerin iç işlerine karışma yasağı ilkesi ileri sürülememesi gerekir.[8]
      - Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti: Ceza Kanunumuzdaki göçmen kaçakçılığı (md. 79) ve insan ticareti (md. 80) suçlarının uluslararası hukuk temelini, Türkiye tarafından onaylanmış olan “Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi” ve bu sözleşmeye ek “Göçmenlerin Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Kaçırılmalarına Karşı Protokol” ile “İnsan Ticaretinin, Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol” oluşturmaktadır.[9] Sözleşme, taraf devletlere mülkilik ve şahsilik ilkelerine göre ceza kovuşturması yapma yükümlülüğü yanında ülkesinde bulunan sanığı iade etmediği takdirde kovuşturma yetkisi de vermektedir (md. 15/3, 4). Yine taraf devletler, uluslararası hukuka uygun olmak kaydıyla iç hukukta belirleyeceği diğer kurallara göre de ceza kovuşturması yapma yetkisine sahiptir (md. 15/6). Bu açıdan yurt dışında işlenen göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suçları hakkında evrensellik ilkesine göre ülkede ceza kovuşturması yapılmasının uluslararası hukuka temelde bir aykırılık teşkil etmediğini söyleyebiliriz.[10]
      - İşkence suçu: İşkence suçu, yaygın veya sistematik bir saldırının parçası olarak sivil halka karşı işlenmesi halinde, insanlığa karşı suç özelliğini taşır ve insanlığa karşı suçlar için yukarıda belirtilen hususlar geçerlidir. Ancak, bireysel suç olarak işlenen işkence suçu da uluslararası suç niteliği taşımaktadır. Bir çok uluslararası sözleşmede işkencenin önlenmesi ve faillerinin cezalandırılması için taraf devletlere yükümlülükler getirilmiştir. Bu açıdan İşkenceye Karşı 1984 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi[11], işkence fiillerinin cezalandırılması için bazı yükümlülükler getirmektedir. Türkiye, 1988 yılında bu sözleşmeyi onayladığı için bu sözleşmeden kaynaklanan ceza kovuşturması yapma yükümlülüğü Türkiye için de söz konusudur. Sözleşmeye göre, her taraf devlet, tüm işkence fiillerinin suç olmasını sağlayacak ve işkence fiillerini ağırlıklarına uygun müeyyidelerle cezalandıracaklardır (md. 4). Yine taraf devletler işkence fiilleri hakkında kendi yargı yetkisinin tesisi için gerekli düzenlemeyi yapmakla da yükümlüdürler (md. 5). Taraf devletler, işkence suçunun kendi ülkesinde işlenmesi veya failin kendi vatandaşı olması ya da kendi vatandaşına karşı işlenmesi halinde faillerin cezalandırılmasını sağlamak yükümlüğü altındadır. Ancak yurt dışında işlenmiş işkence suçunda faili elinde bulunduran devlet, faili ceza kovuşturması yapmaya istekli olan başka bir devlete teslim ederek de bu yükümlülüğünü yerine getirebilecektir. Görüldüğü gibi Sözleşme, yurt dışında işlenen işkence suçları açısından faile göre şahsilik ilkesi yanında evrensellik ilkesine göre de ceza kovuşturması yapabilmek için gerekli düzenlemenin yapılması yükümlülüğünü getirmektedir. Ancak Sözleşme, sanık hakkında ceza kovuşturması yapılmak üzere başka bir taraf devlete iadeye de izin vermektedir. Taraf devletler bu açıdan bir seçim hakkına sahiptir.[12]Ancak böyle bir iade her zaman mümkün veya uygun olmayabilir. Bu yüzden Sözleşmeye taraf olan devletlerin, ülkelerinde bulunan işkence suçu faillerini evrensellik ilkesine göre kovuşturabilmek için gerekli düzenlemeleri yapmakla yükümlü olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan taraf devletlerin, kendi ülke topraklarında bulunması şartıyla, fail hakkında ulusal ceza kovuşturması yapma yetkisinin gerçekleştirilmesini sağlamak yükümlülüğü söz konusu olmaktadır.[13]
      TCK, işkence fiillerini ağırlıklarına uygun şekilde cezai yaptırım altına alarak (md. 94, 95) ve 13. madde ile de yurt dışında işlenmesi halinde Türkiye'de kovuşturma mecburiyeti getirerek bu Sözleşmeden doğan yükümlülüğünü yerine getirmiştir. 
      - Çevrenin kasten kirletilmesi: TCK’nın 181. maddesinde yer alan çevrenin kasten kirletilmesi suçunun Türkiye'de kovuşturulması açısından da evresel yargı yetkisi kabul edilmiştir. Çevrenin, özellikle denizlerin korunmasına ilişkin bir çok uluslararası sözleşme, çevreye karşı işlenen ağır suçların uluslararası suç olarak kabul edilmesini haklı kılmakla birlikte,[14] 181. madde kapsamda yer alan çevrenin kirletilmesi fiillerinin tamamının evrensellik ilkesine göre kovuşturulmasının uluslararası hukuka uygunluğu tartışmaldır. 
      - Uyuşturucu madde suçları: Kanunumuz uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti suçları ile bu maddelerin kullanılmasını kolaylaştırmayı evrensellik ilkesi kapsamında kovuşturulacak bir suç olarak kabul etmiştir. Uluslararası alanda kabul edilen çok sayıda sözleşme, devletlerin uluslararası uyuşturucu maddelere karşı birlikte ve sınıraşan bir şekilde mücadele etme iradesini ortaya koymaktadır. Bu sözleşmelerin başında Türkiye'nin de onaylamış olduğu 23.3.1961 tarihli Uyuşturucu Maddelere Dair Tek Sözleşmesi (md. 36/2,a) iv), 21.2.1971 tarihli Psikotrop Maddeler Sözleşmesi ve 20.12.1988 tarihli Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelere İlişkin BM Sözleşmesi gelmektedir. Ancak bu sözleşmelerde taraf devletler için mülkilik, faile göre şahsilik ilkeleri ile iade veya cezalandırma uyarınca ceza kovuşturması yapma yükümlülüğü getirilmektedir.
      1988 tarihli Sözleşme, diğerlerinden farklı olarak, ceza kovuşturması konusunda taraf devletlere daha fazla yükümlülük getirmektedir. Sözleşmeye göre bir taraf devlet, uyuşturucu madde suçu sanığının “kendi ülkesinde bulunması ve bu kişiyi başka bir Tarafa iade etmemesi halinde” sözleşmede sayılan suçlar hakkında kendi yargı yetkisini tesis etmekle yükümlüdür (md. 4/2, b). Diğer taraftan, bir taraf devletin kendi iç hukukunda kabul edeceği bir hükümle yargı yetkisini kullanmasına Sözleşme engel değildir (md. 4/3). Bunun sonucu olarak bir devletin, yurt dışında işlenmiş olan uyuşturucu madde suçlarını evrensellik ilkesine göre kovuşturması Sözleşmeye aykırı olarak kabul edilemeyecektir. Bu nedenle bu sözleşme uyarınca uyuşturucu madde suçlarında everensellik ilkesine göre ceza kovuşturması yapılmasının uluslararası hukuka aykırı olmadığı sonucuna varabiliriz.[15] Ayrıca, uyuşturucu suçlarıyla etkin bir şekilde mücadelede uluslararası toplumun büyük bir çıkarı bulunduğu için, sözleşmenin tarafı olan devletlerin kendilerinden istenen asgari yükümlülüklerinden daha fazlasını yapmak gayretlerine de itiraz edilmemelidir.[16]
      TCK md. 188’de uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti suçu ile 190. Maddede yer alan uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımını kolaylaştırma suçu açısından TCK’da evrensellik ilkesini kabul edilmiştir.[17] TCK açısından sorun yaratabilecek nokta, 190. maddedeki uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanımını kolaylaştırma suçunun da evrensellik ilkesi kapsamına alınmış olmasıdır. Uyuşturucu madde suçlarıyla uluslararası alanda mücadele edilmesi amacıyla çok sayıda sözleşme kabul edilmiş olsa bile, devletlerin uyuşturucu politikalarındaki farklılık ve bunun sonucu olarak ceza kanunlarındaki farklı düzenlemeler söz konusu olmaktadır. Yukarıda belirtilen sözleşmelerde TCK md. 190. kapsamında yer alan fiillerden bazıları hakkında kovuşturma yetkisine yer verilmemiştir. Bu nedenle 190. maddedeki fiiller hakkında evrensellik ilkesine dayanarak Türkiye'de ceza kovuşturması yapılmasının uluslararası hukuka uyguluğuna - en azından - tereddütle bakılmalıdır.
      - Para ve mühürlerde sahtecilik suçları:TCK’nın 13. maddesinin 1. fıkrasının f) bendinde, Türk ve yabancı para ayrımı yapılmadan, para sahteciliği suçları açısından Türk mahkemelerinin evrensel yargı yetkisi kabul edilmiştir. Esasen fiilin Türk parasına karşı işlenmesi halinde gerçeklik ilkesi ön plandadır. Türk ve yabancı paralarda sahtecilik suçlarının evrensellik ilkesine dayanarak cezalandırılması 20.4.1929 tarihli Kalpazanlığın Cezalandırılmasına Dair Sözleşmeye dayanmaktadır. Söz konusu Sözleşme, bir yabancının yabancı memlekette işlediği para sahtekarlıkları suçlarının da ülkede işlenmiş gibi cezalandırılmasına izin vererek (md. 9/1) açıkça evrensellik ilkesiyle bağlantı kurmuştur. Hatta yurt dışında işlenen suçun failinin ülkede bulunması ve iadesinin gerçekleştirilememesi halinde bu devlet açısından yargılama yükümlülüğü de söz konusu olmaktadır (md. 9/2).
      Mühürlerde sahtecilik suçlarının yer aldığı TCK md. 202’de, Türk Devleti ile Türk kamu kurum ve kuruluşlarının mührü korunduğu ve korunan hukuki değer de doğrudan Devlete ait olduğu için evrensellik ilkesi değil, gerçeklik ilkesinin geçerli olduğunu kabul etmek gerekir.
      - Fuhuş: Yeni TCK’da olduğu gibi, 1926 tarihli TCK’da (md. 6/4) da fuhuş suçunun kovuşturulması açısından evrensellik ilkesi kabul edilmişti. Yeni TCK’nın 227. maddesinde düzenlenmiş olan fuhuş suçunun yurt dışında işlenmesi halinde evrensellik ilkesinin kabul edilmesi, fuhuşla mücadeleye ilişkin Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmelere dayanmaktadır. Fuhuş suçlarının cezalandırılması yükümlülüğünün temelini 4.5.1910 tarihli Beyaz Kadın Ticaretinin Yasaklanmasına Dair Uluslararası Sözleşme, 30.9.1921 tarihli Kadın ve Çocuk Ticaretinin Yasaklanmasına Dair Sözleşme, 1933 tarihli Tüm Yaşlarda Kadın Ticaretinin Yasaklanmasına Dair Sözleşme ve 21.3.1950 tarihli İnsan Ticaretinin ve İnsanların Fuhuş Yoluyla Sömürülmesinin Yasaklanmasına Dair Sözleşme gibi bir çok uluslararası sözleşme oluşturmaktadır. Ancak bu sözleşmelerde evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturmasına açıkça yer verilmemiştir. 1921 tarihli Sözleşme (md. 4) ve 1950 tarihli Sözleşme (md. 9) sanığın iade edilmemesi halinde ceza kovuşturması yükümlülüğü getirdiği ve bu suçların kovuşturmasının uluslararası toplum için taşıdığı önemden hareketle, evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturmasının caiz olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Çünkü, fuhuş ve kadın ticareti suçlarında, özellikle cinsel özgürlük ve vücut bütünlüğü gibi evrenselliği uluslararası hukuk tarafından kabul edilmiş temel insan haklarının korunması söz konusudur. Bu suçların örgütlü bir şekilde işlenmesi, uluslararası devletler topluluğu açısından önemli bir tehlike teşkil etmektedir. Bu nedenlerle fuhuş suçlarının evrensellik ilkesine göre kovuşturulması uluslararası hukuka uygundur.[18] 
      -Rüşvet: TCK’nın 252. maddesinde düzenlenen rüşvet suçu açısından da evrensellik ilkesine göre Türkiye'de ceza kovuşturması kabul edilmekle birlikte, bu maddenin 1- 4 fıkralarında Türk kamu görevlisinin görevi nedeniyle işlediği rüşvet suçu söz konusu olduğu için koruma ilkesi kapsamında bir ceza kovuşturması söz konusu olabilir. Evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması ise sadece 252. maddenin son fıkrasında yer alan yabancı kamu görevlisine rüşvet verilmesi suçu açısından söz konusu olmaktadır. 1926 tarihli Ceza Kanunumuzda 2.1.2003 tarihinde yapılan değişiklikle yabancı kamu görevlisine rüşvet verilmesi açısından evrensellik ilkesi kabul edilmişti. Yurt dışında işlenen rüşvet suçunun evrensellik ilkesine göre cezalandırılmasının hukuki temelini Türkiye tarafından da onaylanan 17.12.1997 tarihli Uluslararası Ticari İşlemlerde Yabancı Kamu Görevlilerine Verilen Rüşvetin Önlenmesi Sözleşmesi[19] oluşturmaktadır. Sözleşmenin 4. maddesinde taraf devletler için mülkilik ilkesi (fık. 1) ve faile göre şahsilik ilkesi (fık.2) uyarınca ceza kovuşturması yükümlülüğü getirilmektedir. Evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması yetkisine ise, Sözleşmede yer verilmemiştir.
      - Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması, alıkonulması veya bu araçlara karşı işlenen zarar verme suçları (md. 223, 152): TCK’nın 223. maddesinin (1. fıkrası ile bağlantılı olarak) 2. fırkasında yer alan, cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, deniz veya demir yolu ulaşım aracının hareket etmesini engellemek, bu aracı hareket halinde iken durdurmak veya gitmekte olduğu yerden başka yere götürmek fiillerinin yurt dışında işlenmesi halinde Türkiye'de kovuşturulması açısından evrensellik ilkesi kabul edilmiştir. 3. fıkrada da hava ulaşım araçlarının cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, hareket etmesinin engellenmesi veya bu aracın gitmekte olduğu yerden başka yere götürülmesi fiillerinin kovuşturulmasında da evrensellik ilkesi kabul edilmiştir.
      Deniz ve hava ulaşım araçlarının güvenliğinin sağlanması ve korunması çok sayıda uluslararası sözleşmenin konusunu oluşturmaktadır. Her şeyden önce deniz korsanlığı suçunun kovuşturulmasında açıkça evrensellik ilkesi kabul edilmiştir.[20] 14.9.1963 tarihli Tokyo Sözleşmesi, 16.12.1970 tarihli La Haye Sözleşmesi, 23.9.1971 tarihli Montreal Sözleşmesi, 24.2.1988 tarihli Montreal Sözleşmesine Ek Protokol,sivil hava ulaşımı ve bu ulaşım araçlarını korumaya yönelik hükümler içermektedir.[21] 29.4.1958 tarihli BM Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi ve 10.3.1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi [22] ise deniz ulaşımı ve araçlarını korumaktadır.[23] Bu sözleşmeler evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturmasına açıkça yer vermemekle birlikte, taraf devletlere, ülkelerinde bulunan failin iadesinin gerçekleşmemesi halinde kendi yargı yetkisini kullanarak ceza kovuşturması yapma yükümlülüğü getirmektedir. Ayrıca taraf devletlerin kendi ulusal hukuklarına dayanarak bu sözleşmelerde tanınan yetkiden fazla bir yargı yetkisini icra etmelerine de izin verilmektedir. Bu nedenle belirtilen suçlarda evrensellik ilkesine dayanarak ülkede ceza kovuşturması yapılmasının uluslararası hukuka aykırı olmadığı sonucuna varabiliriz. Ancak başka devletlerin iç işlerine karışmama ilkesi de gözden uzak tutulmamalıdır.[24]
      Buna karşın demir yolu ulaşım araçlarının kaçırılması, alıkonulması, deniz ve hava ulaşım araçları gibi uluslararası hukukta - doğrudan - sözleşmelerin konusunu oluşturmamaktadır. Bu açıdan demir yolu ulaşım araçlarının kaçırılması ve bunlara zarar verilmesi ancak uluslararası terörizmle mücadeleye ilişkin sözleşmelerin konusunu oluşturması halinde evrensellik ilkesi kapsamında bir ceza kovuşturması uluslararası hukuka uygun alabilir. Bu açıdan, Türkiye’nin de onaylamış olduğu BM Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme[25], taraf devletlere evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması yapma yetkisi vermektedir.[26] Ancak 13. maddedeki düzenleme herhangi bir sınırlama içermediğinden yurt dışında işlenen demir yolu ulaşım araçlarının kaçırılması veya bu araçlara zarar verilmesine ilişkin fiillerin bütününün evrensellik ilkesi uyarınca Türkiye'de ceza kovuşturmasına tabi tutulmasının uluslararası hukuka uygunluğu tartışma götürür.
        ______________________________________ 
      [1]Bkz. Centel s. 103.
      [2]Öztürk/Özbek/Erdem, s. 75; Önder, s. 124 (Önder, fuhşiyata tahrik suçlarını evrensellik ilkesi içinde incelemektedir); Sulhi Dönmezer/Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku Cilt III, 12. Bası, İstanbul 1997, s. 386 vd.; Doğan Soyaslan, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara 1998, s.128; Demirbaş, s. 157-158.
      [3]Dönmezer/Erman, s. 386.
      [4]Ancak bu durum Türkiye'nin kamu düzenine ve uluslararası yükümlülüklerine aykırılık teşkil etmemesi gerekiyordu.
      [5]29.6.2005 tarih ve 5377 sayılı Kanunun ile ilgili Adalet Komisyonu Raporunda “Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası sözleşmelerden kaynaklanan bir yükümlülüğünün bulunması gerekir” denilerek aksi görüş savunulmaktadır.
      [6]Turhan, HPD Sayı 3, Nisan 2005, s. 9.
      [7]Otto Lagodny, “Legitimation und Bedeutung des Staendigen Internationalen Strafgerichtshofe”, ZStW 113 (2001) s. 800-826 (804); Albin Eser, “Harmonisierte Universalitaet nationaler Strafgewalt: ein Desiderat internationaler Komplementaritaet bei Verfolgung von Völkerrechtsverbrechen”, in: Festschrift für Stefan Trecksel zum 65. Geburtstag (= FS für Trecksel), s. 219-236 (229- 230).
      [8]Eser, in: FS für Trechsel, s. 230.
      [9]RG 4.2.2003/25014
      [10]Ambos, in: Münchener Kommentar § 6, no. 28.
      [11]İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, RG 10.08.1988- 19895.
      [12]Burada sanığın ülkesinde bulunduğu devlet ceza kovuşturması açısından birincil derecede yetkili olduğu, yani ceza kovuşturması iadenin gerçekleşmemesi şartına bağlı olmadığı için ikame yargı ilkesi söz konusu değildir.
      [13]Bkz. BGHSt 46, 292 (297-298); Kreicker, Nationale Strafverfolgung völkerrechtlicher Verbrechen, s. 442; Werle, no. 791.
      [14]Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 94 vd.
      [15]Ambos, in: Münchener Kommentar § 6, no. 14; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 45 vd.
      [16]Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 50.
      [17] 1987 yılında yapılan bir değişiklikle ( 15.4.1987 ve 3354 sayılı Kanun) yurt dışında işlenen uyuşturucu madde suçları (TCK md. 403 ve 404) da TCK md.4’e dahil edilerek evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması kabul edilmişti;6.6.1991 tarih ve 3756 sayılı kanunla bu suçlar tekrar 4. madde kapsamından çıkarılmıştır. Bu düzenlemenin eleştirisi için bkz. Bahri Öztürk/Erdem/ Özbek, s. 74.
      [18]Ambos, in: Münchener Kommentar § 6, no. 12.
      [19]RG 10.5.2000- 24045.
      [20]Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 43. 29.4.1958 tarihli Sözleşme md. 14, 19.
      [21]Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 51 vd.
      [22]1958 tarihli Açık Deniz Sözleşmesi ve 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmeleri Türkiye tarafından henüz onaylanmamıştır.
      [23]Ambos, in: Münchener Kommentar § 6, no. 11; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 3 no. 40 vd.
      [24]Ambos, in: Münchener Kommentar § 6, no. 11; Gribbohm, in: Leibziger Kommentar, Vor § 6 no. 38 vd.
      [25]  RG 19.01.2002, Sayı: 24645.
      [26]Sözleşmenin 2. maddesinin 1 fıkrasında “... hukuka aykırı olarak ve kasten, bir kamu kesimine açık alan, bir Devlet ya da hükümet tesisi, bir kamu ulaşım sistemi ya da bir altyapı tesisine, içine ya da karşısına bir patlayıcı ya da diğer ölümcül bir araç-gereci yönlendiren, yerleştiren, ateşleyen ya da patlatan herhangi bir kişi bu Sözleşmenin anlamı dahilinde suç işlemiş sayılır.
      (a) Ölüm ya da ciddî bedensel yaralamaya yolaçma ya da;
      (b) Bu tür bir alanın, tesisin ya da sistemin, önemli ölçüde ekonomik zararla sonuçlanacak ya da sonuçlanması muhtemel olacak şekilde, geniş biçimde yıkılmasına yol açma”. Bu hükmün kapsamına, deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarına karşı işlenen zarar verme suçları da girmektedir. Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrası ile taraf devletlere mülkilik (devlet bayrağını taşıyan gemi ve uçaklar dahil) ve faile göre şahsilik ilkesi uyarınca ceza kovuşturması yükümlülüğü, 2. fıkrada ise mağdura göre şahsilik ve koruma ilkesi uyarınca yargı yetkisi tanınmış, 4. fırkasında ise ülkesinde bulunan faili iade etmediği takdirde kendi yargı yetkisini kullanma yükümlülüğü getirmiştir. 5. fıkrada ise “taraf bir Devletin, iç hukukuna uygun olarak tesis ettiği herhangi bir cezaî yargı yetkisi kullanımına” engel olmayacağını belirterek, evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması yapılmasına yetki vermiştir.
      V. Ülkede Bulunmayan Sanık Hakkında Evrensellik İlkesine Göre Ceza Kovuşturması Yapılabilip Yapılamayacağı Sorunu
      Bir yabancının yabancı ülkede işlemiş olduğu uluslararası suçların, kovuşturma yapacak ülke ile herhangi bir bağlantısı bulunmadan, yani sanığın ülke topraklarında bulunmamasına rağmen ceza kovuşturması yetkisine mutlak/sınırlandırılmamış evrensellik ilkesi denmektedir. Bu yetkinin uluslararası hukuka uygun olup olmadığı konusu tartışmalıdır.[1]
      Uluslararası Adalet Divanı, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin Belçika’ya karşı açtığı dava ile ilgili olarak 14 Şubat 2002 tarihinde verdiği kararında,[2] Divan hakimleri sınırlandırılmamış evrensellik ilkesinin uluslararası hukukla bağdaşıp bağdaşmadığı sorusu hakkında görüş açıklamasında bulunmuş ve farklı sonuçlara ulaşmışlardır.[3] Hakimlerin bir kısmı uluslararası hukuka aykırılığı reddederken,[4] bir kısmı da uluslararası hukuka aykırı olduğu sonucuna varmıştır.[5] Ceza hukuku doktrininde, sınırlandırılmamış evrensellik ilkesine dayanarak uluslararası suçlar hakkında ulusal cezalandırma yetkisinin kullanılabileceği çoğunluk tarafından kabul edilmekle birlikte,[6] aksi görüşü savunan yazarlar da bulunmaktadır.[7] Tamamen bu sorunun tartışma konusu olduğu ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti tarafından açılmış olan bir başka davanın halen Uluslararası Adalet Divanı’nda görülüyor olması bu açıdan büyük bir öneme sahiptir. Demokratik Kongo Cumhuriyeti bu kez Fransa’ya karşı açtığı davada, Fransa’da oturmayan bir Kongo vatandaşına karşı insanlığa karşı suç nedeniyle açılmış olan bir Fransız ceza davasının uluslararası hukuku ihlal ettiğini ileri sürmektedir.[8] Bu davanın nasıl sonuçlanacağı merakla bekleniyor.
      Bir çok ülkenin kanunu incelendiğinde, sınırlandırılmamış evrensellik ilkesine dayanarak uluslararası suçlar hakkında ceza kovuşturması yapılması Türkiye dışında sadece Almanya’da kabul edilmiş olduğu görülmektedir (Alman Ceza Kanunu § 6 ve Alman Devletlerarası Ceza Kanunu = VStGB § 1).[9] Alman kanun koyucu, Alman Devletlerarası Ceza Kanunu ile, failin bulunduğu yere bakmadan veya fiilin ülkeyle herhangi bir bağının olmasını aramadan, evrensellik ilkesine dayanarak bir ceza davasının açılabilmesini kabul etmiş ve bununla Alman Federal Yüksek Mahkemesi’nin daha önceki içtihadından açıkça ayrılmıştır. Federal Yüksek Mahkeme önceki içtihatlarında, evrensellik ilkesine dayanarak bir ceza davasının, suçun ülke içiyle özel bir bağlantı noktasının varlığı halinde ancak açılabileceğini kabul ediyordu.[10] Alman Devletlerarası Ceza Kanunu (VStGB) § 1’de, söz konusu suç ülke dışında işlenmiş ve ülke içiyle herhangi bir bağlantısı olmasa bile, Almanya’da ceza kovuşturması yapılmasını kabul etmiştir.[11] Ancak bu suçlarda savcılık ceza davası açmak zorunda değildir. Çünkü bu suçlarda Alman Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (StPO) § 153f hükmü uyarınca maslahata uygunluk ilkesi geçerlidir.[12]
      Soykırım ve insanlığa karşı suçlardasınırlandırılmamış evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması başka devletlerin iç işlerine karışmama ilkesini ihlal etmeyeceği, doktrinde çoğunluk tarafından kabul edilmektedir:[13] Çünkü bu suçların işlenmesi, bütün insanlık menfaati için varlığı söz konusu olan uluslararası hukukun en temel kurallarının ihlali anlamına gelmektedir. Bu nedenle de bu suçlar, uluslararası toplumun parçalarını oluşturan her devleti ilgilendirir. Bu yüzden cezalandırma yetkisinin sınırlandırılmamış evrensellik ilkesine göre ülke dışında işlenen suçlara da teşmil edilmesi, suçun işlendiği ülkenin veya failin vatandaşı olduğu devletin iç işlerine müdahale olarak kabul edilemez.
      Ancak diğer uluslararası suçlar açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Uluslararası suçların düzenlendiği sözleşmeler - yukarıda görüldüğü gibi - evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturması yapma yetkisi genelde sanığın ülkede bulunması ve iadenin gerçekleşmemesi koşuluna bağlanmıştır. Bu açıdan Federal Alman Yüksek Mahkemesinin kararlarında da belirtildiği gibi, yurt dışında işlenen ve evrensellik ilkesinin kabul edildiği suçların ülkede kovuşturulmasında, somut olayda ceza kovuşturmasını meşru kılacak bir bağlantı noktasının bulunması gerekir.[14]
      Diğer taraftan sınırlandırılmamış evrensellik ilkesine göre yapılacak bir ceza kovuşturması nadiren amaca uygun olacaktır. Yurt dışında işlenmiş ve ülkeyle hiçbir bağlantısı olmayan uluslararası hukuk suçları nedeniyle ülkede bulunmayan kimseye karşı başlatılan bir ceza kovuşturması, sanık ele geçirilemeyeceği için büyük çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanacaktır.
      Yurt dışında işlenen soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarının kovuşturulmasında sanığın ülkede bulunması şartını aramayan Belçika’nın uluslararası ilişkilerinde yaşadığı olumsuz tecrübeler de gözden uzak tutulmamalıdır. Uluslararası hukuk suçları (soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları) açısından kapsamlı bir evrensel yargı yetkisini kabul eden Belçika, yukarıda belirttiğimiz Uluslararası Adalet Divanı kararı, ABD ve diğer bazı devletlerin Belçika’ya karşı aldıkları olumsuz tavrın da etkisiyle, kanunlarında bazı değişiklikler yapmak zorunda kalarak evrensel yargı yetkisine bir takım sınırlamalar getirmiştir.[15]
      TCK’nın 13. maddesi, Türkiye'de ceza kovuşturma yapılabilmesi için sanığın Türkiye'de bulunması koşulunu aramamaktadır. 29.6.2005 tarih ve 5377 sayılı Kanun ile ilgili Adalet Komisyonu Raporu’nda, Türk Ceza Kanununun 13. maddesinde sayılan suçlardan dolayı Türkiye'de soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için failin Türkiye'de bulunması gerektiği görüşü savunulmaktadır. Ancak, bu görüşün kanunun hangi hükmüne dayandığı açıklanmamıştır. Kanaatimce 13. maddenin “Aşağıdaki suçların, vatandaş veya yabancı tarafından, yabancı ülkede işlenmesi halinde, Türk kanunları uygulanır” şeklindeki açık hükmü karşısında böyle bir sonuca varmak mümkün değildir. CMK’ya göre, Türk savcısının bir suçla ilgili soruşturma başlatabilmesi için şüphelinin Türkiye’de olması zorunlu değildir. Ancak CMK gıyapta kovuşturmayı kabul etmediği için ceza davası açılabilmesi açısından sanığın Türkiye’de bulunması gerekir.[16] Yurt dışında işlenen suçlar hakkında Türkiye’de soruşturma yapılabilmesi için failin Türkiye’de bulunması koşulu getirilmek isteniyorsa, bunun TCK md. 11 ve 12’de olduğu gibi açıkça madde metninde yer verilmesi gerekirdi.[17]
      Evrensellik kapsamında yukarıda incelediğimiz suçlarda, failin yabancı olması ve kendisinin de yurt dışında olması halinde Türkiye’de başlatılan bir soruşturma uluslararası hukuka aykırılık teşkil edebilir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere soykırım ve insanlığa karşı suçlar açısından böyle bir sakıncanın olmadığı görüşündeyiz.
         ______________________________________ 
      [1]  Tartışmalar hakkında bkz. Kreicker, Nationale Strafverfolgung völkerrechtlicher Verbrechen, s. 252 vd.
      [2]  İnternet kaynağı: <www.icj-cij.org> .
      [3]Uluslararası Adalet Divanı, sınırlandırılmamış evrensellik ilkesine göre ceza kovuşturmasının caiz olup olmadığı konusunda karar verememiştir. Çünkü, Demokratik Kongo Cumhuriyeti sadece hala görevde olan Kongo Cumhuriyeti Dışişleri Bakanına karşı Belçika tarafından ceza kovuşturması yapılmasının, sınırlandırılmamış evrensellik ilkesine göre görevdeki dışişleri bakanının uluslararası hukuka dayanan dokunulmazlık hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştü.
      [4]Karardaki görüşler ve bu görüşlerin eleştirisi için hakkında bkz. Klaus Kress, “Völkerrecht und Weltrechtpflegeprinzip im Blickfeld des Intenationalen Gerichtshofs” Zeitschrift für die gesamte Strafrechtswissenschaft (= ZStW) 114 (2002), s. 818 (821 vd.).
      [5]Kararda hakimler tarafından ileri sürülen farklı görüşler ve bu görüşlerin eleştirisi için bkz. Kress, ZStW 114 (2002), s. 818 (821 vd.).
      [6]  Ambos, in: Münchener Kommentar, § 6 no. 4 vd.; Eser, in: Schönke/Schröder, vor § 3 no. 8, § 6 no. 1; Albin Eser, in: “Völkermord und deutsche Strafgewalt. Zum Spannungsverhaeltnis von Weltrechtsprinzip und legitimierendem Inlandsbezug”. In: Albin Eser u.a. (Hrsg.), Strafverfahrensrecht in Theorie und Praxis. Festschrift für Lutz Meyer- Grosner zum 65. Geburtstag (= FS für Meyer-Grossner). München 2001, s. 3-31(8 vd.); Kreicker, Nationale Strafverfolgung völkerrechtlicher Verbrechen, s. 254-255; Klaus Kress, “Völkerstrafrecht in Deutschland”, Neue Zeitschrift für Strafrecht (= NStZ) 2000, s. 617 (624-625); Werle, no. 173.
      [7]  Uluslararası suçlarda sınırlandırılmamış evrensellik ilkesinin kabulüne karşı olanlar için bkz. Cassese, Jounoal of International Criminal Justice 1 (2003), s. 437 (452); Wolfgang Weiß, “Völkerstrafrecht zwischen Weltrechtsprinzip und Immunitaet”, Juristenzeitung (= JZ) 2002, s. 696 (698 vd.).
      [8]  Krş. İnternet <www.icj-cij.org/icjwww/idocket/icof/icovdrame.htm>.
      [9]  Almanya’daki hukuki durum hakkında bkz. Kreicker, Nationale Strafverfolgung völkerrechtlicher Verbrechen, s. 253 vd.
      [10]  BGH, Neue Zeitschrift für Strafrecht 1994, 232 (233); BGH, Neue Zeitschrift für Strafrecht 1999, 236 (236); BGH, Strafverteidiger 1999, 240 (240); BGHSt 45, 64 (65 vd.).
      [11]Bu düzenleme hakkında Alman Devletlerarası Ceza kanunundaki (= VStGB) resmi gerekçe için bkz: Drucksache des Deutschen Bundestages 14/8524, s. 14.
      [12]  Bkz. Kreicker, Nationale Strafverfolgung völkerrechtlicher Verbrechen, s. 259 vd.
      [13]Kreicker, Nationale Strafverfolgung völkerrechtlicher Verbrechen, s. 255; Werle, no. 171 vd.
      [14]BGH, Neue Zeitschrift für Strafrecht 1994, 232 (233); BGH, Neue Zeitschrift für Strafrecht 1999, 236 (236); BGH, Strafverteidiger 1999, 240 (240); BGHSt 45, 64 (65 vd.).
      [15]Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Durmuş Tezcan, “Ulusal Mahkemelerin Evrensel Yargı Yetkisi ve Belçika Örneği”, Hukuk ve Adalet, Yıl 1, Sayı 1, Ocak - Mart 2004, s. 77-82.
      [16]  Ancak hakkında soruşturma yapılan ve yurt dışında bulunan şüphelinin iade hukuku kuralları çerçevesinde iadesinin talep edilmesine kural olarak hukuki bir engel yoktur.
      [17] Bilindiği üzere TCK md. 13, 1926 tarihli TCK md. 4’e karşılık gelmektedir. 13. maddedeki suçların bir kısmı 4. maddede de yer almaktaydı. 4. madde ile ilgili olarak doktrin ve yargı kararlarında failin Türkiye’de bulunması koşulu aranmamaktaydı. 
      VI. Sonuç ve Değerlendirme
      1. Bütün insanlığı ilgilendiren, doğrudan uluslararası hukuka göre cezai sorumluluğu gerektiren ve çoğunlukla da cezasız kalan soykırım ve insanlığa karşı suçların kovuşturulmasında evrensellik ilkesinin herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmadan kabul edilmesini uluslararası hukuka uygun kabul etmek gerekir. Ancak bu suçlarda savcıya re'sen soruşturma yapma yükümlülüğü getirilmesi, suçun işlendiği yer veya failin vatandaşı bulunduğu ülkeye iadesi imkanının yer verilmemesi yargı yetkisi çatışmalarına ve ülkenin uluslararası ilişkilerinde sorunlara neden olabilecektir.
      2. Alman hukukunda da uluslararası suçların kovuşturulmasında sınırlandırılmamış evrensellik ilkesi uyarınca ceza kovuşturması kabul edilmiştir (Alman Ceza Kanun § 6). Ancak, uygulamada ortaya çıkabilecek sorunları önlemek için bu suçların kovuşturulmasında savcıya takdir yetkisi verilerek bu konuda açıkça maslahata uygunluk ilkesi kabul edilmiştir (Alman Ceza Muhakemesi Kanun §§ 153c vd.). TCK’da 5357 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile, bu suçların Türkiye'de kovuşturulması Adalet Bakanının talebine tabi tutularak, mutlak evrensellik ilkesinin sakıncaları ve uygulamada ortaya çıkabilecek uluslararası hukuka aykırılıklar önlenmek istenmiştir.
      3. Sadece evrensellik ilkesi kapsamındaki suçlarda Adalet Bakanının talebinin aranması, diğer suçlar - özellikle 13. maddenin 1-b) bendinde ve 11. Maddedeki suçlar - açısından savcıya re’sen soruşturma yapma mecburiyetinin getirilmesi ilk bakışta eşitlik ilkesine aykırı olarak görülebilir. Ancak yukarıdan beri açıklandığı üzere, md. 13/1-b) ve md. 11’deki suçların (faile göre şahsilik ilkesi uyarınca) Türkiye'de kovuşturulmasında bağlantı noktaları yani korunan hukuki menfaatler farklı olduğu için farklı kovuşturma şartlarına tabi tutulması kendi içinde mantıklıdır. Örneğin, faile göre şahsilik ilkesi uyarınca vatandaşın yurt dışında işlediği suçların Türkiye'de kovuşturulması 11. maddede bir çok açıdan sınırlandırılmıştır. Yine 13. maddenin 1.fıkrasının b) bendinde işlenen suçların Türkiye'de kovuşturulmasında devletin varlık ve devamına ilişkin birincil menfaatlerinin korunması söz konusudur ve bu suçlar hakkında genellikle işlendikleri ülkelerde ceza kovuşturması yapılmaz. Devletlerin bu suçları gerçeklik ilkesi uyarınca herhangi bir şart aramadan ülkede kovuşturması uluslararası hukuk açısından herhangi bir itirazla karşılaşmamaktadır. Buna karşın uluslararası sözleşmelerle korunması kabul edilen evrensel hukuki menfaatlere yönelik olan ve uluslararası suçlar olarak nitelendirilen suçlarda, uluslararası devletler topluluğu veya uluslararası toplum adına yapılan bir ceza kovuşturması söz konusu olduğu için, gerçeklik ilkesinden farklı olarak ek başka kovuşturma koşulları kabul edilmesi eşitlik ilkesine aykırılık teşkil etmeyecektir.
      Ancak kabul etmek gerekir ki, parada sahtecilik suçları ve deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması, alıkonulması veya bunlara zarar verilmesi suçlarında olduğu gibi, korunan hukuki menfaatin doğrudan devlete ait olması halinde bu suçlar açısından da Adalet Bakanının talebinin aranması ve gerçeklik ilkesi kapsamındaki diğer suçlarda aranmamış olması somut olayda eşitlik ilkesine aykırı olabilir.
      4. TCK md. 13 ile ilgili olarak kabul edilmesini önerdiğimiz çözüm şu olabilirdi: Evrensellik ilkesine göre Türkiye'de kovuşturma yapılması kabul edilen suçlarda Türk vatandaşı ve yabancı ayrımı yapılarak, Türk vatandaşı hakkında re'sen kovuşturma ilkesi, yabancı açısından da yabancının Türkiye'de bulunması ve savcıya soruşturma başlatma konusunda takdir yetkisi verilmesi hukuk politikası açısından yerinde bir karar olurdu. Çünkü, yukarıda açıklandığı gibi evrensellik ilkesine yönelik en önemli eleştiri mutlak/sınırlandırılmamış evrensellik ilkesinin kabul edilmesidir. Bunun anlamı yabancının yabancı ülkede işlediği ve ülkede ele geçirilmeyen yabancıya karşı ceza kovuşturması yapılmasıdır. Yabancının hem ülkede bulunması şartının kabul edilmesi, hem de somut olay açısından savcıya takdir yetkisi tanımasıyla bu sakıncalar ortadan kaldırılabilecektir. Bu açıdan 5357 sayılı TCK’da değişiklik yapılmasına ilişkin kanunla Adalet Bakanının talebini arayan kanun koyucunun seçmiş olduğu yolun isabetli olmadığını söyleyebiliriz.
      5. Evrensel yargı yetkisi, devletler arasında birden çok devletin aynı suç hakkında yargı yetkisine sahip olmasına ve bunun sonucu olarak devletler arasında uyuşmazlıkların doğmasına neden olabilmektedir. Ancak soykırım ve insanlığa karşı suçlar uluslararası toplumun müdahalesi söz konusu olmadığı hallerde büyük çoğunlukla cezasız kalmaktadır. Bu açıdan öncelikli konu, hukuk politikası açısından ortaya çıkabilecek yetki uyuşmazlıklarını çözmek değil, bu suçların faillerinin mahkeme önüne çıkararak cezasız kalmamasını sağlamak olmalıdır. Bu ise evrensellik ilkesinin kabul edilmesiyle sağlanabilir. Ancak evrensellik ilkesi, gerçekten yargılama yetkisine sahip olan ve hukuk devleti ilkelerine göre yargılama yapacak olan devletlere de engel olacak şekilde uygulanmamalıdır.
      6. TCK md. 13’de evrensellik ilkesi kapsamında Türkiye'de kovuşturulması kabul edilen suçların genel bir değerlendirmesinden, bu suçlardan bazılarının evrensellik ilkesi kapsamında kovuşturulmasının uluslararası hukuk açısından en azından tereddütlü olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan, yaptığımız genel incelemeye göre, 190. Maddede yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanımını kolaylaştırma suçu, 181. maddenin kapsamda yer alan çevreyi kasten kirletme suçundaki bazı fiiller, 252/5’te yer alan yabancı kamu görevlisine rüşvet verilmesi suçu  ile 223 ve 152. Maddelerde yer alan demir yolu ulaşım araçlarının kaçırılması, alıkonulması veya bunlara zarar verilmesi suçları açısından evrensellik ilkesine göre Türkiye’de ceza kovuşturması yetkisi veren uluslararası sözleşme hükümlerinin varlığının şüpheli olduğu sonucuna ulaştık. Bu nedenle, 13. maddedeki suçların tekrar gözden geçirilerek, bazı suçların evrensellik ilkesi kapsamından çıkarılıp, faile göre şahsilik, mağdura göre şahsilik veya ikame yargı yetkisi ilkeleri uyarınca Türkiye’de kovuşturulması yoluna gidilmesi yerinde olacaktır.
       
  • Who's Online   0 Members, 0 Anonymous, 20 Guests (See full list)

    There are no registered users currently online

×
×
  • Create New...