Jump to content

Search the Community

Showing results for tags 'hukuk rehberi'.

  • Search By Tags

    Type tags separated by commas.
  • Search By Author

Content Type


Categories

  • Records
  • Lozan Antlaşması
  • Hastane Enfeksiyonlarının Hukuki Yansımaları
  • Darbeye Teşebbüs Suçu
  • Kubilay Olayı
  • Milli Nizam Partisi Dosyası

Forums

  • A Test Category
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Fakülteleri Bilgi Paylaşım Alanı
  • Hukuk Deposu's Hukuk Sözlükleri
  • Ankahukuk Arşiv's Arşiv Haberler

Blogs

  • Hukuk Dünyası's Ceza Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Avukatlık Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ceza Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Gayrimenkul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İdare Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Aile Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İcra - İflas Hukuku
  • Hukuk Dünyası's İş Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Kira Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Medeni Usul Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sigorta Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Sosyal Güvenlik Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Ticaret Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Tüketici Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Diğer Hukuk Dalları
  • Hukuk Dünyası's Borçlar Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Anayasa / Kamu Hukuku
  • Hukuk Dünyası's Miras Hukuku
  • AnkaBlog's Sosyoloji
  • AnkaBlog's Tarih
  • AnkaBlog's Fotoğraf
  • AnkaBlog's Politika
  • AnkaBlog's Bilim
  • AnkaBlog's Sinema
  • AnkaBlog's Felsefe
  • AnkaBlog's Radyo Tiyatrosu
  • AnkaBlog's Belgesel
  • AnkaBlog's Edebiyat
  • AnkaBlog's Kültür
  • AnkaBlog's Magazin
  • AnkaBlog's Müzik
  • AnkaBlog's Psikoloji
  • Hukuk Eğitimi's Hukuk Eğitimi Dökümanları
  • Hukuk Eğitimi's Hakimlik-Savcılık Sınavları
  • Hukukçular Lokali's Yazıyorum
  • Hukuk Deposu's E-Makaleler

Find results in...

Find results that contain...


Date Created

  • Start

    End


Last Updated

  • Start

    End


Filter by number of...

Joined

  • Start

    End


Group


Hukuk Fakültesi Mezunu musunuz? / Öğrencisi misiniz?


Cinsiyet


About Me


Meslek


Mezun Olduğunuz / Okuduğunuz Hukuk Fakültesi

  1. İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir mal veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren sözleşmelerdir. a. Araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller Bu davalarda; · Tapu kaydı, · Yazılı delil, · Yazılı delil başlangıcı, · Yemin, Belli başlı deliller olarak sıralanabilir. İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir mal veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren sözleşmelerdir. İnanç sözleşmesi, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir. Yazılı delille veya yazılı delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar ve yemin gibi kesin delillerle de ispat edilmesi mümkündür. b. Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Uygulamada mahkemelerce en sık yapılan hata yazılı delil başlangıcı niteliğinde bir belge bulunmadığı ve karşı tarafın tanık dinlenmesine muvafakati olmadığı halde taraf tanıklarının dinlenmesi, gereksiz yere davanın uzatılması, masraf ve meşakkate yol açılmasıdır. Birkaç oturumda bitecek bir dava bazen tanıkların dinlenmesi için yazılan talimatlarla uzun süre ertelenmektedir. Bu durumun en önemli sebebi inanç sözleşmesinin muvazaalı işlemlerle birbirine karıştırılmasıdır. İspat şekli somut olarak sınırlandırılmış ve belirginleştirilmiş inanç sözleşmesine göre muvazaalı işlemlerde sözleşmenin tarafı olmayan kişiler için sınırsız ispat imkânı tanınmıştır. Bu sebeple mahkemelerce hukuki vasıflandırmanın doğru yapılamaması veya sözleşmenin doğru tanımlanamaması yargılamayı birçok gereksiz sürecin içine çekmektedir. Ayrıca tıpkı satış vaadi sözleşmelerinde belirtildiği gibi inanç sözleşmelerinde de keşif yapılması mutlak bir zorunluluk değildir. Bu davalarda uygulamada sıkça karşılaşılan bir hata da davacının yemin deliline dayandığı halde yemin hakkı hatırlatılmaksızın davanın sonuçlandırılmasıdır.
  2. Çalışma hayatımızda iş sözleşmelerinin artık hemen hemen her iş kolunda uygulanmaya başlandığını görmekteyiz. Şirketlerin ve insan kaynakları departmanlarının daha profesyonel bir şekilde normatif uygulamalara yönelmesi son ... Çalışma hayatımızda iş sözleşmelerinin artık hemen hemen her iş kolunda uygulanmaya başlandığını görmekteyiz. Şirketlerin ve insan kaynakları departmanlarının daha profesyonel bir şekilde normatif uygulamalara yönelmesi son derece olumlu gelişmeler olmasına rağmen, iş sözleşmelerinin de Kanunun emrettiği özellikleri taşımaları da oldukça kritik bir hâle bürünmektedir. Bu yazımızda, iş sözleşmelerinde yapılan hatalar ve bu hataların Devlet tarafından yapılan kontroller (İş ve Sosyal Güvenlik Denetimleri) ile işveren tarafında yaşanabilecek olumsuzluklara genel hatları ile değineceğiz. İş Sözleşmesi Nedir? İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir. İş sözleşmesi, Kanunda aksi belirtilmedikçe, özel bir şekle tâbi değildir. Süresi bir yıl ve daha fazla olan iş sözleşmelerinin yazılı şekilde yapılması zorunludur. Yazılı sözleşme yapılmayan hallerde işveren; işçiye en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlüdür. Süresi bir ayı geçmeyen belirli süreli iş sözleşmelerinde bu hüküm uygulanmaz. İş sözleşmesi iki aylık süre dolmadan sona ermiş ise, bu bilgilerin en geç sona erme tarihinde işçiye yazılı olarak verilmesi zorunludur. İş Sözleşmesi Türleri Nelerdir? İş Sözleşmelerimde yapılan hatalara geçmeden önce kısaca iş sözleşmesi türlerini açıklamakta fayda var. Sürekli ve süreksiz iş sözleşmesi: İş sözleşmesi kurulan personel ile, işin niteliği bakımından en çok 30 iş günü süren işler süreksiz, daha uzun süren işlere sürekli iş sözleşmesi kurulmalıdır. Belirli ve belirsiz süreli iş sözleşmesi: Başlangıcı ve bitimi belli olan akitlere belirli süreli, başlangıcı belli bitimi olmayanakitlere belirsiz süreli iş sözleşmesi denir. İşin başlangıç ve bitiş tarihleri belirlenemiyorsa işveren ile işçi arasında belirsiz süreli iş sözleşmeleri kurulmalıdır. Tam süreli ve kısmi süreli iş sözleşmesi: 4857 Sayılı Kanun'un 63. Maddesine göre azami haftalık çalışma süresi 45 saattir. Haftalık 45 saat çalışma süresine uygun yapılan işlere tam süreli; tam süreli iş sözleşmesi ile yapılan emsal çalışmanın üçte ikisi oranına kadar yapılan çalışma ise kısmi süreli çalışmadır. Çağrı üzerine çalışmaya dayalı iş sözleşmesi: Yazılı sözleşme ile işçinin yapmayı üstlendiği işle ilgili olarak kendisine ihtiyaç duyulması halinde iş görme ediminin yerine getirileceğinin kararlaştırıldığı iş ilişkisi, çağrı üzerine çalışmaya dayalı kısmi süreli bir iş sözleşmesidir. Hafta, ay veya yıl gibi bir zaman dilimi içinde işçinin ne kadar süreyle çalışacağını taraflar belirlemedikleri takdirde, haftalık çalışma süresi 20 saat kararlaştırılmış sayılır. Çağrı üzerine çalıştırılmak için belirlenen sürede işçi çalıştırılsın veya çalıştırılmasın ücrete hak kazanır. İşçiden iş görme borcunu yerine getirmesini çağrı yoluyla talep hakkına sahip olan işveren, bu çağrıyı, aksi kararlaştırılmadıkça, işçinin çalışacağı zamandan en az dört gün önce yapmak zorundadır. Süreye uygun çağrı üzerine işçi iş görme edimini yerine getirmekle yükümlüdür. Sözleşmede günlük çalışma süresi kararlaştırılmamış ise, işveren her çağrıda işçiyi günde en az dört saat üst üste çalıştırmak zorundadır. Deneme süreli iş sözleşmesi: Taraflarca iş sözleşmesine bir deneme kaydı konulduğunda, bunun süresi en çok iki ayolabilir. Ancak deneme süresi toplu iş sözleşmeleriyle dört aya kadar uzatılabilir. Deneme süresi içinde taraflar iş sözleşmesini bildirim süresine gerek olmaksızın ve tazminatsız feshedebilir. İşçinin çalıştığı günler için ücret ve diğer hakları saklıdır. Takım Sözleşmesi: Birden çok işçinin meydana getirdiği bir takımı temsilen bu işçilerden birinin, takım kılavuzu sıfatıyla işverenle yaptığı sözleşmeye takım sözleşmesi denir. Takım sözleşmesinin, oluşturulacak iş sözleşmeleri için hangi süre kararlaştırılmış olursa olsun, yazılı yapılması gerekir. Sözleşmede her işçinin kimliği ve alacağı ücret ayrı ayrı gösterilir. Takım sözleşmesinde isimleri yazılı işçilerden her birinin işe başlamasıyla, o işçi ile işveren arasında takım sözleşmesinde belirlenen şartlarla bir iş sözleşmesi yapılmış sayılır. Ancak, takım sözleşmesi hakkında Borçlar Kanununun 110 uncu maddesi hükmü de uygulanır. İşe başlamasıyla iş sözleşmesi kurulan işçilere ücretlerini işveren veya işveren vekili her birine ayrı ayrı ödemek zorundadır. Takım kılavuzu için, takıma dahil işçilerin ücretlerinden işe aracılık veya benzeri bir nedenle kesinti yapılamaz. İş Sözleşmelerinde Belirtilen Hükümlere Uyulmaması Yukarıda 4857 sayılı İş Kanunu ile belirtilen iş sözleşmesi türlerini genel hatları ile ifade ettik. Çalışma hayatının Devlet eli ile denetlendiği (Sosyal Güvenlik Denetmenleri, Sosyal Güvenlik Müfettişleri ve İş Müfettişleri) günümüzde yukarıdaki saydığımız her bir kuralda işverenin yapacağı hatalar işvereni zor durumda bırakmaktadır. Örneklemek gerekirse: En basitinden “Deneme Süreli İş Sözleşmesi” ile çalıştırılan bir personelin, çalıştığı süre boyunca 5510 sayılı Kanun 4.maddesinin 1.fıkrasının (a) bendine tabi sigortalı (eski SSK) olması zorunludur. Kamuoyunda genellikle hem işçi hem de işveren açısından deneme süreli çalışan personelin sigortasız çalıştırılabileceği görüşü hakim olmasına rağmen bu KESİNLİKLE yanlış bir görüştür ve herhangi bir denetim ile deneme süreli çalışan personelin sigortasız olması halinde 5510 sayılı Kanun 102.maddesine istinaden sigortasız çalıştırdığınız her personel için dönemin brüt asgari ücret tutarının 2 katı tutarında idari para cezası kesilir ve eğer var ise devlet tarafından almış olduğunuz teşvik ve desteklerden en az 1 yıl süre ile mahrum kalırsınız. Geçici iş ilişkisi kurulan işlerde, geçici iş ilişkisi hükümlerine aykırı davranıldığı tespit edilen işverenlere, aykırılık tespit edilen her işçi için 134,00TL idari para cezası uygulanır. Çağrı üzerine çalışmaya dayalı iş sözleşmelerinde; Yasada anılan hükümlere uyulmaması durumunda aykırılık tespit edilen her işçi için 134,00TL idari para cezası uygulanır. İş sözleşmesinin içeriğini belirtir yazılı belgeyi vermemek, işten ayrılan işçiye Çalışma Belgesi vermemek, belgeye gerçeğe aykırı bilgi yazmak durumlarında; bu durumdaki her işçi için; 134,00TL idari para cezası uygulanır. Yıllık ücretli izni yasaya aykırı şekilde bölmek, İzin ücretini yasaya aykırı şekilde ödemek veya eksik ödemek, Sözleşmesi fesih edilen işçiye yıllık izin ücreti ödememek, Yıllık izin yönetmeliğinin esas usullerine aykırı olarak izni kullandırmamak veya eksik kullandırmak durumlarında aykırılık tespit edilen her işçi için 270,00TL idari para cezası uygulanır. İdari para cezası tutarları 2015 yılı için belirtilmiş olup iş sözleşmesinde yazılı olsun ya da olmasın Kanunun emrettiği durumlara aykırılık tespit edilmesi halinde yukarıdaki idari para cezası hükümleri uygulanmaktadır. İş sözleşmelerinde belirtilen hükümlere ya da Kanunun emredici hükümlerine aykırılık tespit edilmesi halinde hem 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri hem de Borçlar Kanunu hükümleri uygulanabilir. Sözleşmeye aykırılı durumlarında var ise Adli ve İdari Yargı yoluna da başvurulabilir. Bu tarz durumları önlemek için işverenlerin ve özellikle işveren vekillerinin Yasa’da belirtilen hükümlere uyması büyük önem arz eder. Kaynak: Datassist Mevzuat Kulübü - http://datassist.com.tr/
  3. Terk, bir eşin ortak konuttan ayrılması veya bir eşin diğer eşi ortak konuttan uzaklaştırması olarak tanımlanabilir. Nitekim uygulamada eşini evinden kovan eş terk etmiş sayılmaktadır. Bu nedenle terk tanımını genişletmek yerinde olacaktır. Terke dayalı olarak boşanma davaları uygulamada sıkça karşılaşılan bir durumdur. Terk Nedeniyle Boşanma Terk, bir eşin ortak konuttan ayrılması veya bir eşin diğer eşi ortak konuttan uzaklaştırması olarak tanımlanabilir. Nitekim uygulamada eşini evinden kovan eş terk etmiş sayılmaktadır. Bu nedenle terk tanımını genişletmek yerinde olacaktır. Terke dayalı olarak boşanma davaları uygulamada sıkça karşılaşılan bir durumdur. Türk Medeni Kanunu’nda terk, sıkı şekil şartlarına bağlanmış olup özel bir yargılama usulüne tabiidir. Terk Nedeniyle Boşanmanın Şartları Aşağıda anlatacağımız üzere sıkı şekil şartlarına bağlı olan terk nedeniyle boşanma davasında boşanma kararının verilebilmesi şu şartların varlığı aranır : Eşlerden biri ortak yaşama son vermiş olmalı, Terk eylemi ciddi olmalı ve ortak yaşama son verme amacı gütmeli, Terk, hukuka aykırı olmalı Eşi konuta davet için Mahkemece veya Noter kanalıyla ihtar çekilmeli, İhtar samimi ve uygulanabilir olmalıdır. Terk nedeniyle boşanmaya karar verilebilmesi için yukarıdaki şartların varlığı aranır. Bu şartların sağlanması ile birlikte yargılama neticesinde aile mahkemesi, tarafların terk nedeniyle boşanmalarına karar verir. Bu şartları izah edecek olursak : Terk Nedeniyle Boşanmanın Medeni Kanundaki Yeri Özel boşanma sebeplerinden olan terk nedeni, Türk Medeni Kanunu’nun 164. Maddesinde yer almaktadır. Madde içeriği şu şekildedir : Terk – Madde 164 : ‘Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğerini terk ettiği veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu durum devam etmekte ve istem üzerine hakim veya noter tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise terk edilen eş boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu terketmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen de terk etmiş sayılır. Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hakim veya noter, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi halinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilan yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.’ Terk Nedeniyle Boşanma Davasını Kimler Açabilir ? Türk Medeni Kanunu’nun 164. Maddesinde düzenlenen terke dayalı boşanma davası ancak ve ancak terk edilen eş tarafından açılabilir. Terk eden eş kesinlikle dava açamayacaktır. Peki hangi hallerde konut eş tarafından terk edilmiş sayılacaktır ? Eşlerin birlikte yaşadığı konutu terk eden eş terk etmiş sayılır. Eşlerin birlikte yaşadığı konutta diğer eşi terk etmeye zorlayan eş terk etmiş sayılır. Uygulamada sıkça karşılaşılan bu durumlar genellikle eşlerini (karılarını) evden kovan eşlerde (kocalarda) karşılaşılır. Kaba tabirle eşini konuttan kovan eş, terk etmiş sayılmaktadır. Eşinin ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır. Nitekim Türk aile yapısı gereği evlilik birliğinde çıkan problemlerde eşler geçici olarak evi terk edebilirler. Böyle durumlarda eşin pişmanlık duyup eve gelme arzusunun diğer eş tarafından görülmemesi ve yerine getirilmemesi terk olarak kabul edilecektir. Terk Nedeniyle Boşanma Davasında İhtar Nasıl Yapılır ? Terk nedeniyle boşanma davasında en önemli husus evi terk etmiş sayılan eşe yapılacak ihtardır. İhtarın yapılmasında bazı usuli sürelere uyulmuş, ihtar metninde bazı zaruri unsurların yer alması gerekmektedir. Eşlerin Birlikte Yaşamaya Ara Verme Kararı Almaları Türk Medeni Kanunu’nun 197. Maddesi ; eşlerin bazı hallerde ayrı yaşamaya karar verebileceklerini hükme bağlamıştır. Nitekim eşler; kişilik, ekonomik sebepler, güvenlik veya ailenin huzurunun tehlikeye düşmesi gibi nedenlerle ayrı yaşama kararı alabilirler. Böyle bir durumda konutu terk eden eş, TMK 164. Madde anlamında terk etmiş sayılmayacaktır. Terk Nedeniyle Boşanma Davasında Davayı Kabul Terk nedeniyle boşanma davası, yapısı itibariyle sıkı şekil şartlarına bağlandığı için terk olgusunun varlığının tespiti için yukarıda saydığımız tüm şartların varlığı gerekmektedir. Nitekim ihtar çekilmeli bu ihtara karşılık verilmediği takdirde ikinci bir ihtar çekilmeli ve ihtarın da bazı nitelikleri taşıması gerekir. Bununla birlikte ihtarın noter veya aile mahkemesi tarafından çekilmesi gerekir. Bu kadar sıkı şekil şartlarının varlığı halinde davanın davalı tarafından kabul edilmesi aile mahkemesi hakimin bağlamayacak ve davayı kabul herhangi bir sonuç doğurmayacaktır. Terk ve Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedenleri Arasındaki İlişki Boşanma davası hem terk nedenine hem de evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı olarak açılırsa; dava Aile Mahkemesi tarafından reddedilecektir. Yani terditli olarak açılsa veya her iki sebebe aynı anda dayanılsa dahi dava reddedilecektir. Fakat terk nedenine dayalı olarak açılan boşanma davası tahkikat aşamasında ıslah edilerek başka bir sebebe dayanılabilir. Bununla birlikte terk nedenine dayalı olarak açılan boşanma davası yine ıslah edilerek anlaşmalı boşanma davasına çevrilebilir ve taraflar anlaşmalı boşanma protokolüyle birlikte anlaşmalı olarak boşanabilirler. Kaynak: Av. Mehmet Emre ULUSOY Terk Nedeniyle Boşanma Davasında İhtar (İzlenecek Usul) Türk Medeni Kanunu’nun 164. Maddesinde düzenlenen ‘terk nedeniyle boşanma’ usuli süreci mühim olan bir davadır. Nitekim madde metninde dahi terk nedeniyle boşanma davasında izlenecek usül açık bir şekilde belirtilmiştir. Türk Medeni Kanunu’nun 164. Maddesinin 2. Fıkrasına göre : ‘Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hakim veya noter, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi halinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilan yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz’ denilmiştir. Türk Medeni Kanunu’nun 164. Maddesinde de belirtildiği üzere terk olgusu var ise bazı şartların sağlanması ile terk eden eşe ihtar çekilmelidir. İhtar, noter veya aile mahkemesi kanalıyla çekilmelidir. Buna göre ; İhtarın Aile Mahkemesi Tarafından Yapılması Terk nedeniyle boşanma davasında eşlerden biri, haklı bir neden olmadıkça veya evlilik birliğine ilişkin yükümlülüklerine yerine getirmemek kastıyla ortak konutu terk etmişse terk nedeniyle boşanma davası süreci başlayacaktır. Bu terk işleminden itibaren en az altı ay geçtikten sonra terk edilen eşin talebiyle terk eden eşe ihtar çekilebilecektir. İhtar ; evi terk eden eşe terk nedeniyle boşanmanın sonuçlarını izah etmektir. Peki ihtar nasıl yapılmalıdır ? Aile mahkemesi tarafından ihtar çekilebilmesi için öncelikli olarak terk edilen eşin açık bir talepte bulunması gerekir. Buna ilişkin dilekçe ilgili büroya kaydedilip ilgili mahkemesine yapılacaktır. İhtar çekilmesi talebi bir dava olmayıp yalnızca mahkemenin değişik iş kalemine kaydedilecek bir husustur. Aile mahkemesi ihtar talebini inceleyecek ve bir karar verecektir. Aile mahkemesinin bu inceleme neticesinde 2 farklı karar yetkisi vardır : Kabul Kararı : Aile mahkemesinin vermiş olduğu ihtarın yapılmasına dair kabul kararına karşı itiraz veya herhangi bir yasa yolu öngörülmemiştir. Değişik İş sayılan bu işlemde kanunkoyucu itiraz kurumunu devreye sokmamıştır. Bu nedenle aile mahkemesinin ihtarın çekilmesine dair kabul kararı kesin nitelik taşır. Red Kararı : Aile mahkemesinin vermiş olduğu ihtarın yapılmasına dair red kararı ise kabul kararının aksine yasa yoluna açıktır. Kanunkoyucu red kararına temyiz prosedürünü işletmiştir. Yani mahkemenin vermiş olduğu red kararı temyiz edilebilir bir karardır. Görevli ve Yetkili Mahkeme : Terk nedeniyle ihtar isteminde görevli mahkeme yukarıda da bahsettiğimiz üzere Aile Mahkemeleridir. Yetkili mahkeme hususunda ise kanunkoyucu herhangi bir yetki sınırı koymamıştır. Terk olgusuna dair ihtar çekilmesi işlemi herhangi bir adliyede gerçekleştirilebilir. Bu hususta herhangi bir kısıtlama yoktur. Terk nedeniyle boşanma davasında çekilecek ihtarda Aile Mahkemesi ; dönülecek konutun adresini açıkça göstermeli, bu konuta dönüş süresi açık açık yazılmalı, davet edilen eşin potansiyel yol gideri karşılanmalı ve konutta ödemeli gönderilmelidir. Bu hususlar Aile Mahkemesince yapılacak ihtarda muhakkak bulunması gereken hususlardır. Aile Mahkemesi Tarafından Yapılacak İhtarda İşlem Süreci Nasıldır ? Aile Mahkemesi, terk edilen eşin yapmış olduğu başvuruyu inceleyecektir. Öncelikli olarak terk işleminin gerçekleşmesinin üstünden en az 4 ay geçmiş olmalıdır. Nitekim 4 ay geçmeksizin yapılan ihtar başvuruları reddedilecektir. Bu hususta hakim, fiili terk olgusunu araştırmalı ve 4 ayın geçtiğini tespit etmelidir. Terk nedeniyle Aile Mahkemesince yapılan ihtarın muhatapa tebliğ edilmesi gerekmektedir. Terk nedeniyle boşanma davası açılabilmesi için de bu tebliğden itibaren en az 2 ay geçmelidir. Nitekim kanunkoyucu, terk eden eşe yapılan ihtarın sonuç vermesi adına 2 aylık azami bir süre öngörmüştür. Bu süre geçmeden açılacak boşanma davası reddedilecektir. Yapılan ihtarın tebliğ edilmesinden itibaren 2 aylık süreç söz konusudur. Bu süreç yukarda da belirttiğimiz üzere ihtar çekilen eşin eve dönmesine dair verilen süredir. Bu süre geçmeden boşanma davası açılmalı, davanın reddi ile sonuçlanacaktır. İhtarın Noter Tarafından Yapılması Türk Medeni Kanunu’nun 164. Maddesine göre terke dair yapılacak ihtar Aile Mahkemesi tarafından yapılacağı gibi Noter kanalıyla da yapılabilmektedir. Nitekim notere başvuru yapacak terk edilen eş, yazılı veya sözlü talepte bulunmalı, bu talep noter tarafından tutanağa geçirilmelidir. Noter de ihtarı ilgilisine tebliğ eder ve Aile Mahkemesinin yukarıda bahsettiğimiz esasları doğrultusunda ilk ihtar yapılmış olacaktır. İhtar Nasıl Olmalıdır ? Aile Mahkemesi veya noter tarafından yapılmış ihtar öncelikle şekli unsurları taşımalıdır. Bunun yanı sıra ihtar samimi olmalıdır. Samimi olmalı’dan kasıt ; terk edilen eş talebinde samimi olmalı, dönülecek konutu hazır etmeli ve eşine karşı güven sarsıcı/hakaret/olumsuz beyanlarda bulunmamalıdır. Bu ve buna benzer evlilik birliğini zedeleyici hususlar ihtarın samimi olmaması sonucunu doğurur. Böyle bir halde ihtar işlemi şekli olarak tamamlanmış olsa da hukuken bir değeri kalmamaktadır. Kaynak: Av. Mehmet Emre ULUSOY Terk Nedeniyle Eve Dön İhtarı İstemi (İhtar Örneği) ... AİLE MAHKEMESİ HAKİMLİĞİ’NE; İSTEMDE BULUNAN : TC KİMLİK NUMARASI : ADRES : VEKİLİ : (Varsa tarafların kanuni temsilcilerinin) ADRES : (Varsa tarafların kanuni temsilcilerinin) MADDİ İLGİLİ : ADRES : KONU : Terk eden eşin ortak konuta davet edilmesi istemimizi içerir. AÇIKLAMALAR : 1-) Müvekkilimiz, eşi … … ile …/ …/ … tarihinde evlenmiş (EK 1) ve bu evliliklerinden … ve … isimli iki çocukları olmuştur.(EK 2) Muhatap eş, …/ …/ … tarihinde “çocuklardan ve senden bıktım.” diyerek eşyalarını toplayıp babasının … … …/… adresinde bulunan evine gitmiştir. 2-) Müvekkilimiz evlilikte kendisine düşen sorumlulukları yerine getirmekte, eşini ve çocuklarını çok sevmektedir. Eşinin evi terk etmesini ve eve dönmemesini gerektirecek haklı bir nedeni yoktur. 3-) Müvekkilimizin dostları ve yakınları bu konuda girişimde bulunmasına rağmen aradan geçen dört aylık sürede herhangi olumlu bir sonuç alınamamıştır. Bu hususta dilekçemiz ekinde sunulmuş tanık listesinde (EK 3) isimleri yer alan ilgililer, mahkemenizce uygun görülmesi halinde, duruma ilişkin izahat verecektir. 4-) Müvekkilimiz, eşinin, …. … …./…. adresinde bulunan müşterek eve dönmesi için gerekli olan …-TL’lik masrafı konutta teslim edilecek şekilde ödemeye hazır olup gerekli ihtarın yapılması için mahkemenize başvurulması zorunluluğu hasıl olmuştur. HUKUKİ NEDENLER : 4721 S. K. m. 164, 6100 S. K. m. 382-388 HUKUKİ DELİLLER : Nüfus kayıtları, Tanık anlatımları SONUÇ VE İSTEM : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, müvekkilimizin eşinin eve dönmesinin, dönmediği takdirde terk nedeniyle boşanma davası açacağımızın, ihtaren bildirilmesine karar verilmesini müvekkilimiz adına vekaleten saygılarımızla talep ederiz. …./…/… EKLER: 1- Uluslar arası Aile Cüzdanı Fotokopisi 2- Nüfus Kayıtları 3- Tanıkların isimleri ve adresleri ile tanıklık edecekleri konuları gösterir tanık listesi, 4- Bir adet özel yetki içerir onaylı vekaletname örneği. İstem Sahibi Vekili Av. KAYNAK: Sinerji
  4. Bu davalarda mahkemece ortaya konulması gereken en önemli konu baz istasyonunun sağlık yönünden zararının açıkça ortaya konulmasıdır. Bunun içinde yasayla belirlenen frekans değerlerin sınırında veya altında yayın yapıyor olması gerekeceğinden yapılacak keşifte frekans değerlerinin ölçülmesi gerekecektir. a. Araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller Bu davalarda; Tapu kaydı, Güvenlik sertifikası, Kira sözleşmesi, Keşif, Uzman bilirkişi raporu, Mutlaka getirtilmelidir. Burada mahkemece ortaya konulması gereken en önemli konu baz istasyonunun sağlık yönünden zararının açıkça ortaya konulmasıdır. Bunun içinde yasayla belirlenen frekans değerlerin sınırında veya altında yayın yapıyor olması gerekeceğinden yapılacak keşifte frekans değerlerinin ölçülmesi gerekecektir. Bu ölçümlemeyi de üniversitelerin ilgili bölümlerinden mezun olmuş veya bu konuda eğitim alarak sertifikası bulunan kişilerin yapması gerekir. b. Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Bilirkişilerin bağımsız olması gerektiğinden Bilişim Teknolojileri Kurumunda görev yapan bilirkişilerin keşifte yer almaması gerekir. Psikolojinin bozulması baz istasyonunun kaldırılması için yeterli değildir. Mahkemece 21.04.2011 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Elektronik Haberleşme Cihazlarından Kaynaklanan Elektromanyetik Alan Şiddetinin Uluslararası Standartlara Göre Maruziyet Limit Değerlerinin Belirlenmesi, Kontrolü Ve Denetimi Hakkında Yönetmeliğin 12. maddesi gereğince bu Yönetmelikte yer alan güvenlik mesafelerinin ölçümünün uzman bilirkişilerce yapılması gerekir. Kaynak: Adalet Bakanlığı Hukuk Rehberi
  5. Tüketici Hukukundan Kaynaklanan Ayıplı Mal Davaları, Araştırılması Gereken Hususlar ve İspat Vasıtaları, Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular a. Araştırılması Gereken Hususlar ve İspat Vasıtaları Bu davalarda; Garanti süresinin dolup dolmadığı, Ayıbın gizli mi yoksa açık ayıp mı olduğu, Ayıbın basit bir muayene ile anlaşılıp anlaşılmadığı, Ayıp ihbarının yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise süresinde olup olmadığı, Davanın süresinde açılıp açılmadığı, Bedel iadesi veya değişim şartlarının oluşup oluşmadığı, ayıbın imalat hatası mı, kullanıcı hatası mı olduğu, Davanın görevli mahkemede açılıp açılmadığı, Taraflar arasındaki ilişkinin niteliği, Öncelikle araştırılmalıdır. b. Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Bu davalarda; Görev hususunun yeterince incelenmemesi nedeniyle gecikmeli olarak görevsizlik kararı verilmesi, Tüketici tarafından açılan davalarda tüketicinin harçtan muaf olduğu gözden kaçırılarak tüketiciden harç alınması veya davanın reddi halinde de tüketici aleyhine harca hükmedilmesi, Nispi yerine maktu, maktu yerine nispi harç veya vekalet ücretine hükmedilmesi, Tüketici dışındaki diğer taraftan harç alınmaması, Bilirkişi raporlarının yetersiz olması ve yeterince denetlenmemesi, Vekâlet ücretine hükmedilmemesi, Temyiz incelemesi için dosyanın yanlış daireye gönderilmesi, Gerekçenin yetersiz ya da gerekçe ile hükmün farklı olması, Bedel iadesine karar verilmesi halinde; ayıplı malın davalıya iadesine karar verilmemesi, tüketiciye iade edilen bedele ayıplı malın iade tarihi yerine dava tarihinden itibaren faiz uygulanması, davalı lehine kullanımdan dolayı bedelde indirim uygulanması, Ayıplı malın değişimine karar verilmesi halinde ayıpsız misli ile değiştirilmesine karar verilmemesi, Hükme esas alınan bilirkişi raporunda, belirlenen ayıpların gizli ya da açık ayıp olup olmadığı hususunun açıklattırılmaması, Mahkemece davaya konu taşınmaz üzerinde, konusunda uzman bilirkişi marifeti ile inceleme yapılması, ayıpların tüketici hatasından mı üretimden mi kaynaklandığının bulunması, üretimden kaynaklandığı değerlendirilir ise ayıbın gizli ya da açık ayıp mahiyeti belirlenmesi, neticesine göre tüketicinin ayıbı yasada belirlenen sürede ihbar edip etmediğinin tespit edilmesi gerekirken bunların yapılmaması, Başlıca yapılan hatalar olarak sayılabilir. Ayrıca 4077 sayılı Kanun’un 4. maddesinin 2. fıkrası hükmüne göre; tüketici, malın teslimi tarihinden itibaren otuz gün içerisinde açık ayıpları satıcıya bildirmekle yükümlüdür. Tüketici bu durumda, bedel iadesini de içeren sözleşmeden dönme, malın ayıpsız misliyle değiştirilmesi veya ayıp oranında bedel indirimi ya da ücretsiz onarım isteme haklarına sahiptir. Satıcı, tüketicinin tercih ettiği bu talebi yerine getirmekle yükümlüdür. Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'da gizli ayıpların ne kadar sürede satıcıya ihbar edileceğine dair bir hüküm bulunmamaktadır. Öyle olunca, 4077 sayılı TKHK.'nın 30. maddesi gereğince, bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde, genel hükümlere göre uyuşmazlığın çözümü gerekli olduğundan, Borçlar Kanunu'nun bu konudaki 198. maddesi uygulanacaktır. Borçlar Kanunu’nun 198. maddesine göre, alıcı, teslim aldığı malı örf ve âdete göre, imkân hâsıl olur olmaz muayene etmek ve satıcının tekeffülü altında olan bir ayıp gördüğü zaman bunu satıcıya derhal ihbar etmekle yükümlüdür. Bunu ihmal ettiği takdirde, satılanı kabul etmiş sayılır. Ancak, satılanda adi bir muayene ile meydana çıkarılamayacak bir ayıp mevcut olup da, bu ayıp sonradan meydana çıkarsa, bu durumu da derhal satıcıya ihbar etmediği takdirde yine satılanı bu ayıp ile birlikte kabul etmiş sayılır. BK’nın 198. maddesinde öngörülen süre içinde ihbar edilmeyen ayıplar için dava açılamaz. Bu itibarla davacı süresinde davalıya ihbar edilmeyen açık ayıplı işler nedeniyle tazminat talep edemeyecektir. Davacının derhal ihbar yükümlülüğünü yerine getirmediği takdirde bu ayıplardan doğan zararını talep etmesi mümkün değildir. Derhal ihbar yükümlülüğünü yerine getirdiğini davacı ispatlamalıdır. Kaynak: Adalet Bakanlığı Hukuk Rehberi
  6. Adli yardım, mali gücü yetersiz olanların dava açma hakkından yoksun kalmaması için getirilmiş bir ilkedir. Mali olanakları yetersiz kişilerin dava harç ve masraflarından muaf tutulması ve kendisi için baro tarafından ücretsiz avukat görevlendirilmesidir. 1 - Genel Bilgiler Hukuk Yargılamasında Adli Yardım Hukuk sistemimizde adli yardım terimi iki farklı anlama gelmektedir: 1- Mahkeme masraflarının kamu tarafından üstlenilmesi. Uygulamada bu türe, adli müzaheret adı da verilmektedir. 2- Maddî imkânları avukat tutmaya yeterli olmayan kişilere, ücreti devlet tarafından ödenen bir avukat atanmasıdır. Birinci anlamı ile adli yardım, yani mahkeme masraflarının kamu tarafından üstlenilmesi Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda düzenlenmiştir ve bu yöndeki talepler mahkeme tarafından karara bağlanır. İkinci anlamda adli yardım yani avukat atanması ise Avukatlık Kanunu’nda düzenlenmiştir ve bu talepler ilgili Baro Başkanlıkları tarafından karara bağlanır. Mahkemelerce adli yardım talebi konusunda verilen kabul veya red kararları kesindir. Ancak adli yardım talebinde bulunan bir kimse, bunu haklı gösterecek yeni bir sebebin ortaya çıkması halinde, yeniden adli yardım talebinde bulunabilir. Adli yardım talebi kabul edilen taraftanharç ve gider avansı talep edilmez. Yargılama sonuçlandığında, davanın kazanılması halinde harç ve masraflar karşı tarafa yükletilmektedir. Davanın kaybedilmesi halinde ise, karşı tarafın ödediği ve adli yardım nedeniyle alınmayan harç ve masraflar ödenmek zorunda kalınacaktır. Mali yetersizlik nedeniyle avukat tutamayacak durumda olan kişiler, davalarının adli yardım yolu ile temin edilecek bir avukat tarafından takip edilebilmesi için Baro Başkanlığına başvurabilirler. Baro Başkanlıkları adli yardım taleplerini inceleyip karara bağlamak için Baro Yönetim Kurulundan bir veya daha fazla avukatı görevlendirebilecekleri gibi bulundukları ilin büyüklüğüne göre Baro bünyesinde adli yardım komisyonları da kurabilirler. Adli yardımda görev almak konusunda gönüllü olan avukatlar, görevlendirmede adaletin sağlanması bakımından belirli bir sıra dahilinde, bu komisyonlar tarafından görevlendirilir. Kendisine avukat atanan kişiler tüm mahkeme masraflarını üstlenmekle yükümlüdürler. Adli yardımdan yararlanan kişi için mahkemenin talebi üzerine baro tarafından görevlendirilen avukatın ücreti, yargılama gideri olarak Hazineden ödenir. Her iki adli yardım yönteminin birlikte uygulanması da mümkündür. Ceza Yargılamasında Adli Yardım Şüpheli veya sanık müdafi seçecek durumda olmadığı ve bir müdafi yardımından faydalanmak istediği takdirde, baro tarafından kendisi için bir avukat görevlendirilir. Müdafii bulunmayan şüpheli veya sanık; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada ilgilinin istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Şikâyetçi veya mağdurun da, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlar hakkındaki soruşturma ve kovuşturmalarda baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini isteme hakkı vardır. Şikâyetçi veya mağdur çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın kendisine avukat atanır. İdari Yargıda Adli Yardım İdari yargıda adli yardım, adli yargı hukuk usulünde düzenlendiği şekilde yürütülmektedir, dolayısıyla “Hukuk Mahkemelerinde Adli Yardım” başlığı altında anlatılanlar idari yargı için de geçerlidir. 2 - Sık Sorulan Sorular ADLİ YARDIMDAN KİMLER YARARLANABİLİR? Yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun kimseler, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabilirler. TÜM DAVALARDA ADLİ YARDIM ALABİLİR MİYİM? Adli yardım sistemi ceza davaları dışındaki davalar içindir. Ceza davalarında adli yardım sistemi farklı yapılandırılmıştır. Adli yargıda hukuk mahkemelerinde ve idari yargıda dava açarken veya aleyhinize dava açılmışsa adli yardım talep edebilirsiniz. CEZA DAVALARINDA ADLİ YARDIMDAN FAYDALANABİLİR MİYİM? Hayır. Adli yardım sadece özel hukuk ve idari davalar için söz konusudur. Ceza davalarında şüpheli ve mağdurlar açısından farklı usuller belirlenmiştir. Şüpheliler açısından, alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren bir suçun şüphelisi veya sağır ve dilsiz veya 18 yaşından küçük veya kendinizi savunamayacak derecede malul iseniz tarafınıza zorunlu müdafi (sanık avukatı) atanır. Müdafi seçebilecek durumda olmadığınızı beyan ettiğiniz takdirde isteminiz üzerine müdafi görevlendirilir. Mağdurlar açısından; 18 yaşını doldurmamış, sağır veya dilsiz ya da meramınızı ifade edemeyecek derecede malul olmanız durumunda zorunlu olarak, cinsel saldırı suçu ile alt sının 5 yıldan fazla hapis cezasını gerektiren bir suçun mağduru iseniz isteminiz hâlinde tarafınıza avukat görevlendirilir. ADLİ YARDIMDAN YARARLANABİLMEK İÇİN NE YAPMALIYIM? Adli yardım için yargılamanın yapılacağı mahkemeye; icra ve iflas takiplerinde takibin yapılacağı yerdeki icra mahkemesine; kanun yollarına başvuru sırasında bölge adliye mahkemesine veya Yargıtay’a başvurulması gerekmektedir. Mahkeme adli yardımın koşullarının oluşup oluşmadığını değerlendirerek talebin kısmen veya tamamen kabulüne ya da reddine ilişkin karar vermektedir. Talep hâlinde inceleme duruşmalı olarak yapılır. Adli yardım, hükmün kesinleşmesine kadar devam edecektir. Mahkemelerce adli yardım talebi konusunda verilen kararlara karşı, tebliğinden itibaren bir hafta içinde kararı veren mahkemeye dilekçe vermek suretiyle itiraz edilebilir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen kararlar kesindir. Adli yardım talebi reddedilirse, ödeme gücünde sonradan gerçekleşen ciddi bir azalmaya dayanılarak tekrar talepte bulunulabilir. Adli yardım talebinizin mahkemece kabulü halinde yargılama harç, avans ve giderlerini de adli yardım kararı devam ettiği müddetçe kısmen ya da tamamen ödemeyebilirsiniz. AVUKAT ATANMASI İÇİN ADLİ YARDIMDAN NASIL YARARLANABİLİRİM? Maddi açıdan avukat tutamayacak durumdaysanız adli yardım yoluyla temin edilecek bir avukat tarafından davanızın takip edilebilmesi için baro başkanlıklarına ya da baro adli yardım bürolarına başvurabilirsiniz. BARO NEDİR? BARO NEREDEDİR? Avukatların meslek örgütüne “Baro” denir. Otuzdan fazla avukat bulunan her il merkezinde bir Baro Başkanlığı bulunur. Yeterli sayıda avukat olan ilçelerde Baro temsilciliği vardır. Baroyu bulmanın en kolay yolu bulunduğunuz il merkezindeki adliye binasına gitmektir. Ayrıca Türkiye Barolar Birliği’nin web adresinden tüm baroların iletişim bilgilerine ulaşabilirsiniz (www.barobirlik.org.tr). ADLİ YARDIM AVUKATI BENDEN ÜCRET ALMADIĞI İÇİ DAVAMI İHMAL EDER Mİ? Adli yardım avukatı ücretsiz çalışmamaktadır. Asgari ücret tarifesine göre belirlenen ücret Baro tarafından sizin adınıza ilgili avukata ödenir. Adli yardım servislerinde çalışan avukatlar bu durumu kabul ederek gönüllü olmuşlardır. Baro Adli Yardım Kurulları görevlendirdikleri avukatları takip ederler. ÖDEMEDİĞİM DAVA HARÇ VE GİDERLERİ DAHA SONRA BENDEN ALINACAK MI? Adli yardım kararından dolayı ertelenen tüm yargılama giderleri ile Devletçe ödenen avansları dava veya takip sonunda haksız çıkmanız hâlinde ödemenize karar verilir. Ancak uygun görülürse haksız çıkmanız hâlinde ödenecek yargılama giderlerini en çok bir yıl içinde aylık eşit taksitler hâlinde ödemenize karar verilebilir. Adli yardım kararından dolayı Devletçe ödenen veya muaf tutulan yargılama giderlerinin tahsilinin, sizin için mağduriyete neden olacağı mahkemece açıkça anlaşılırsa, mahkeme, hükümde tamamen veya kısmen ödemeden muaf tutulmanıza karar verebilir.
  7. Geçit ve mera irtifakı kurulmasına dair davaların mahiyeti, özellikleri, bu tür davalarda araştırılması gereken hususlar ve deliller, uygulamada sıkça hataya düşülen ve bozma nedeni yapılan konular "Bu tür davalar ülkemizde arazi düzenlenmesinin sağlıklı bir yapıya kavuşmamış olması ve her taşınmazın yol ihtiyacına cevap verilmemesi nedeniyle zorunlu olarak açılmaktadır. Geçit hakkı verilmesiyle genel yola bağlantısı olmayan veya yolu bulunsa bile bu yol ile ihtiyacı karşılanamayan taşınmazın genel yolla kesintisiz bağlantısı sağlanır. Uygulama ve doktrinde genellikle bunlardan ilkine "mutlak geçit ihtiyacı" veya "geçit yoksunluğu", ikincisine de "nispi geçit ihtiyacı" ya da "geçit yetersizliği" denilmektedir. Geçit hakkı verilmesine ilişkin davalarda, bu hak taşınmaz leh ve aleyhine kurulacağından leh ve aleyhine geçit istenen taşınmaz maliklerinin tamamının davada yer alması zorunludur. Ancak, yararına geçit istenen taşınmaz paylı mülkiyete konu ise dava paydaşlardan biri veya birkaçı tarafından açılabilir. Geçit tesisi davalarında başlangıçta davacı tarafından öngörülemediğinden dava dilekçesinde talep edilen yer dışındaki güzergahlardan da geçit kurulması gerekebilir. Bu güzergah üzerindeki taşınmazların maliklerine dava dilekçesi ile husumet yöneltilmemiş olması kabul edilebilir bir yanılgıya dayandığından 6100 sayılı HMK’nin 124. maddesi gereğince dürüstlük kuralına aykırı olmayan bu taraf değişikliği talebi kabul edilerek davacının bu kişilerin harçsız olarak davaya katılmalarını sağlamasına imkan verilmelidir. Türk Medeni Kanununun 747/2 maddesi gereğince geçit isteği, önceki mülkiyet ve yol durumuna göre en uygun komşuya, bu şekilde ihtiyacın karşılanmaması halinde geçit tesisinden en az zarar görecek olana yöneltilmelidir. Zira geçit hakkı taşınmaz mülkiyetini sınırlayan bir irtifak hakkı olmakla birlikte, özünü komşuluk hukukundan alır. Bunun doğal sonucu olarak yol saptanırken komşuluk hukuku ilkeleri gözetilmelidir. Geçit ihtiyacının nedeni, taşınmazın niteliği ile bu ihtiyacın nasıl ve hangi araçlarla karşılanacağı davacının sübjektif arzularına göre değil, objektif esaslara uygun olarak belirlenmeli, taşınmaz mülkiyetinin sınırlandırılması konusunda genel bir ilke olan fedakârlığın denkleştirilmesi prensibi dikkatten kaçırılmamalıdır. Uygun güzergah saptanırken önemle üzerinde durulması gereken diğer bir yön ise, aleyhine geçit kurulan taşınmaz veya taşınmazlar bölünerek kullanım şekli ve bütünlüğünün bozulmamasıdır. Şayet başka türlü geçit tesisi mümkün değilse bunun gerekçesi kararda açıkça gösterilmelidir. Yararına geçit kurulacak taşınmazın tapuda kayıtlı niteliği ve kullanım amacı nazara alınarak özellikle tarım alanlarında, nihayet bir tarım aracının geçeceği genişlikte (emsaline göre 2,5-3 m.) geçit hakkı tesisine karar vermek gerekir. Bu genişliği aşan bir yol verilmesinin zorunlu olduğu hallerde, gerekçesi kararda dayanakları ile birlikte gösterilmelidir. Kurulan geçit hakkının Türk Medeni Kanununun 748/3 ve 1012. maddesi ile yeni Tapu Sicil Tüzüğünün "İrtifak hakları ve taşınmaz yükünün tescili" başlıklı 30. maddesi gereğince kütük sayfasında ayrılan özel sütununa tesciline karar verilmelidir. Geçit hakkı tesisi davalarında davanın niteliği gereği, yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılması ve davacı lehine maktu vekalet ücretine hükmedilmemesi gerekir " (T.C YARGITAY 14.Hukuk Dairesi Esas: 2018/ 3261 Karar: 2019 / 324 Karar Tarihi: 14.01.2019) a. Araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller Bu davada; · Tapu kayıtları, · Kadastro tespit tutanakları, · Çaplı kroki, · Geniş çaplı pafta, · İmar planı krokisi, · Mahalli bilirkişi listesi ve keşif, Delillerine başvurulmalıdır. Geçit yoksunluğu taşınmazın genel yola hiç bir bağlantısının bulunmaması anlamına gelirken nispi geçit ihtiyacı ise taşınmazın genel yola ulaşmasını sağlayan bir yolunun bulunması fakat taşınmazı için yeterli olmaması anlamına gelir. Mahkemece geçit yetersizliği bulunup bulunmaması objektif kriterlere göre belirlenmesi gereklidir. b. Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Geçit davalarının taraflarının kimler olacağı noktasında tereddütler yaşanabilmektedir. Bu davalarda davacı lehinde geçit irtifakı istenilen taşınmazın paydaşlarından veya elbirliği mülkiyeti varsa mirasçılardan biri olabilir. Davalı tarafta yer alan ve aleyhine geçit irtifakı oluşturulan taşınmazların tüm maliklerinin davada davalı olması gerekir. Davada yer almayan fakat üzerinde geçit kurulması karar verilecek olan parsel malikleri hakkında ya ayrı bir dava açarak birleştirilmek ya da HMK'nun 124. maddesi uyarınca iradi taraf değişikliğine gidilmek suretiyle taraf teşkili tamamlanması gereklidir. Uygulamada bazen sadece lehine geçit kurulacak taşınmaz yönünden en lehe olan yerden geçit kurulduğu gözlenmektedir. Oysaki alternatifler belirlenirken fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi göz önünde bulundurulmalıdır. Uygun geçit yeri davacıya en az külfet getiren değil komşuluk hukuku ilkeleri gereğince üzerinden geçit kurulan taşınmazlara en az yükümlenme getiren yerlerden belirlenmeli ve bu yerden geçit kurulmalıdır. Uygulamada kadim kullanım gibi gerekçelerle taşınmazların kullanım bütünlüğünün bozulduğu durumlara rastlanmaktadır. Geçit davalarında geçerli olan kesintisizlik ilkesi gereğince kurulacak geçitin parsel bütünlüklerini bozmamasına özen gösterilmelidir. Geçit sınırları takiben oluşturulmalıdır. Sıklıkla yapılan bir hata da geçit kurulacak taşınmazın kesintisiz olarak genel yola bağlanmamış olmasıdır. Geçidin bağlanacağı genel yol ile geçit ihtiyacı içindeki taşımaz arasında kesintisiz bir bağlantı olmalıdır. Geçit davaları bazen yıllar sürmektedir. Bu durumda aleyhine geçit kurulanların mağduriyeti söz konusu olacağından geçit bedeli belirlenirken geçit bedeli mümkün olduğunca hüküm tarihine yakın yeniden belirlenmeli ve mutlaka hükümden önce mahkeme veznesine depo edilmelidir. Mahkemelerce bazen fiili yol bulunduğu veya herkesin gelip geçtiği yerler olduğu gerekçesi ile kurulan geçit genel bir yola bağlanmamaktadır. Oysa ki geçitler mera orman tapusuz açıklıklar üzerinden kurulamaz ve geçit yeri bunlara bağlanamaz. Geçit davalarında yargılama giderleri ve vekâlet ücreti ile ilgili tereddütler yaşanmaktadır. Bu davaların mahiyeti gereği yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılması, kendisini vekil ile temsil etmiş olsa dahi davacı vekili yararına vekâlet ücretine hükmedilmemesi gerekir. Mahkemelerce tarım makinesinin geçebilmesi için 4,5 metre eninde geçit kurulması durumlarına rastlanmaktadır. Ancak bu durum çoğu kez bozma sebebi yapılmaktadır. Yararına geçit kurulacak taşınmazın niteliği ve kullanım amacı nazara alınarak özellikle tarım alanlarında, nihayet bir tarım aracının geçeceği genişlikte (emsaline göre 2,5-3 m.) geçit hakkı tesisine karar vermek gerekir. Bu genişliği aşan bir yol verilecekse, gerekçesi kararda dayanakları ile birlikte gösterilmelidir. Mahkemelerce bazen tapuda kaydı bulunmaya taşınmazlar leh ve aleyhine geçit kurulmaktadır. Oysaki zorunlu geçit hakkı, mülkiyet hakkının kanundan doğan dolaylı bir sınırlaması olduğundan bu tür sınırlamalar ancak mülkiyet hakkına konu taşınmazlar için söz konusu olabilir. Taşınmaz mallarda mülkiyet hakkı, kural olarak o taşınmazın tapu siciline tescil edilmesi ile doğar. Tapu siciline kayıtlı olmayan bir taşınmaz üzerinde mülkiyet hakkının varlığından söz edilemeyeceğinden bu şekilde geçit kurulması mümkün değildir. Tapu kaydı bulunmayan taşınmazlar leh ve aleyhine geçit kurulması gerekli olduğu durumlarda davanın hemen reddedilmesi doğru değildir Bu durumda geçit ihtiyacı olan ve taşınmazı tapuda kayıtlı olmayan davacıya talep ettiği takdirde mahkemece taşınmazının tapuya tescilini sağlamak amacıyla dava açması için verilmelidir. Aynı şekilde aleyhine geçit kurulması talep edilen taşınmazların da tapulu olmaması halinde davacıya davalıya ait taşınmazın da tapuya tescilini sağlamak amacıyla yetki verilmeli ve bu davaların sonucu beklenmelidir. Sadece imar yolunun var olduğu belirtilerek geçit davalarının mahkemelerce reddedildiği durumlarla karşılaşılmaktadır. Oysaki davalı taşınmazı sınırındaki yolun fiilen kullanılıyor olması, bu yolun resmi olarak yola terk edildiği ve yol olarak kullanıma açıldığı anlamına gelmeyeceğinden açılmamış imar yollarının varlığı geçit ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Paftada görülmeyen orman için, mera ve yayla içi yollara veya dere yataklarına bağlantı kurularak geçit davalarının sonuçlandırıldığı görülmektedir. Orman içerisinden geçit kurulamayacağı gibi, mera ve tapusu bulunmayan mülkiyeti hazineye ait açıklıklardan da geçit kurulamaz. Birden fazla taşınmaz için geçit kurulması istendiğinde bunlardan birisi ana yola bağlanmakta yetinilmektedir. Davacı birden fazla taşınmazı için geçit talep etmişse ya da birden fazla kişi birden çok parsel için dava açmışsa kesintisizlik ilkesi gereğince, taraflara aralarında akdi geçit irtifakı kurmaları için uygun bir süre verilmeli veya geçide hükmederken davacılara ait taşınmazlarda dâhil olmak üzere tüm parseller lehine birbiri üzerinden geçit irtifakı kurulmalıdır. Zorunlu dava arkadaşı olmadıkları halde bazen farklı taşınmazların malikleri olan kişiler birlikte geçit isteminde bulunabilmektedir. Bu durum sağlıklı bir sonuca ulaşılmasını zorlaştırıyorsa zorunlu dava arkadaşı olmayan davacıların birlikte açtıkları davayı tefrik etmek, her bir davacı parselinin geçit ihtiyacını kendi bünyesi içerisinde değerlendirmek daha doğru olacaktır. Davacı taraf kendince uygun gördüğü bir alternatiften geçit istiyor ve mahkemece en elverişli ve uygun olarak belirlenen yerden kurulacak geçiti istemediğini açıkça beyan ediyorsa, istemediği yerden geçit kurulmamalı bu durumda davanın reddine karar verilmelidir.
  8. Edinilmiş Mallara Katılma ve Sözleşme örneği EDİNİLMİŞ MALLARA KATILMA (T.M.K. 202/1, 218 ilâ 241, Türk M.K.nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hk.K.nun 10/3.md.) Eşler birlikte söz alarak, (../../....) tarihinde evlendik. Evlenme tarihinden geçerli olmak üzere aramızda edinilmiş mallara katılma rejimini kabul ediyoruz: 1- Bu mal rejiminin başlangıcından bu tarihe ve bu tarihten sonra da devamı süresince, her birimizin çalışmasının karşılığını oluşturan edinimler, sosyal güvenlik ve sosyal yardım kurumlarından yapılan ödemeler, çalışma gücümüzün kaybı nedeniyle ödenmiş veya yapılacak olası ödemeler, kişisel mallarımızın gelirleri ve bu kalemde sayılan mallarımızın yerine geçmiş veya geçecek gelirler her birimizin ayrı ayrı ve kendisine ait edinilmiş malını oluşturacaktır. 2- Ayrı ayrı ve yalnızca kişisel kullanımda bulunan eşyalar ile evlenmeden önce veya sonra miras yoluyla veya her hangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiğimiz malvarlığı değerleri, hükmolunmuş veya hükmolunacak manevi tazminat alacakları ve bu kalemde sayılan değerlerin yerine geçen değerler her birimizin kişisel malını oluşturacaktır. 3- Her birimiz, yasal sınırlar içinde, kendisine ait olan edinilmiş malları ile kişisel mallarını yönetmek, bunlardan yararlanmak ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunmak hakkına sahip olacağız. Ancak birbirimizin rızasını almak suretiyle paylı mülkiyet konusu malımızdaki kendimize ait pay üzerinde tasarrufta bulunabileceğiz. 4- Herbirimiz, kendisine ait borcundan dolayı şahsına ait olan edinilmiş ve de kişisel tüm malvarlığı ile sorumlu olacaktır. 5- Mal rejiminin sona ermesi durumunda her birimiz diğerinin zilyetliğinde bulunan mallarını geri alacaktır. 6- Birbirimizden olan karşılıklı borçlarımızı takas suretiyle ödeyeceğiz. 7- Her birimizin kişisel malları ile edinilmiş malları, mal rejiminin sona ermesi halinde, sona ermesi anındaki durumlarına göre ayrılacaktır. 8- Tasfiye sırasında, daha üstün yararı bulunduğunu ispat eden ve diğer eşin payını ödeyen eş, paylı mülkiyet konusu malın bölünmeden kendisine verilmesini isteyebilir. 9- Birimize sosyal güvenlik veya sosyal yardım kurumlarından yapılan toptan ödemeler veya iş gücünün kaybı dolayısıyla ödenmiş olan tazminatlar, toptan ödeme veya tazminat yerine ömür boyunca irat bağlanmış olsaydı, mal rejiminin sona ermesi durumunda, sona erdiği tarihte bundan sonraki döneme ait iradın peşin sermayeye çevrilmiş değeri ne olacak idiyse, tasfiyede o miktarda kişisel malı olarak hesaba katılacaktır. 10- Birimizin, mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde, diğerinin rızası alınmadan, olağan hediyeler dışında, yaptığı karşılıksız kazandırmalar veya birimizin, mal rejiminin devamı süresince diğerinin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirler, o'nun edinilmiş malına değer olarak eklenecektir. 11- Her birimizin kişisel mallarına ilişkin borçları kendisinin edinilmiş mallarından veya edinilmiş mallarına ilişkin borçları kişisel mallarından ödenmiş ise, tasfiye sırasında denkleştirme yapılacaktır. 12- Birimize ait borç O'na ait olan mal kesimini yükümlülük altına sokacak, ancak hangi mal kesimine ait olduğu anlaşılamayan borç, o eşin edinilmiş mallarına ilişkin sayılacaktır. 13- Birimize ait mal kesiminden yine ona ait diğer kesimindeki malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına katkıda bulunulması durumunda, o kesimde değer artması veya azalması olmuşsa, katkı oranına ve malın tasfiye zamanındaki değerine veya mal daha önce elden çıkarılmışsa hakkaniyete uygun olarak denkleştirme yapılacaktır. 14- Artık değer; eklenmeden ve denkleştirmeden elde edilen miktarlar da dahil olmak üzere, her birimizin edinilmiş mallarının toplam değerinden bu mallara ilişkin borçlar çıkarıldıktan sonra kalan miktar olacaktır. 15- Tasfiyede malların sürüm değerleri esas alınacak, mal rejiminin sona erdiği sırada mevcut olan edinilmiş mallar tasfiye anındaki değerleriyle hesaba katılacak, edinilmiş mallara hesapta eklenecek olanların değeri malın devredildiği tarih esas alınarak hesaplanacaktır. 16- Her birimiz, diğerine ait artık değerin yarısı üzerinde hak sahibi olacak, alacaklar takas edilecektir. 17- Katılma alacağı ve değer artış payı ayın veya para olarak ödenebilecektir. Aynî ödemede malların sürüm değeri esas alınacaktır. 18-Tasfiyenin sona erdiği tarihten başlayarak, katılma alacağına ve değer artış payına %.. oranında faiz uygulanacaktır. 19- Birimizin ölümü halinde sağ kalan, ölene ait olup birlikte yaşadıkları konut üzerinde, katılma alacağına mahsup edilmek, yetmez ise bedel eklenmek suretiyle intifa veya oturma hakkı; aynı koşullar altında ev eşyası üzerinde mülkiyet hakkı isteyebilecektir, diye sözlerini bitirdiler. Not: 3.Paragrafla ilgili olarak : Eşlerden birinin, diğerinin rızası olmadan paylı mülkiyet konusu maldaki payı üzerinde tasarrufta bulunabileceğine dair sözleşmeye hüküm koyabilirler. 6.Paragrafla ilgili olarak : Eşler karşılıklı borçları ile ilgili düzenleme yapabilirler. 16.Paragrafla ilgili olarak: a) Eşler değer artışından pay almaktan vazgeçebilecekleri gibi pay oranını da değiştirebilirler. b) Eşler artık değere katılmada başka bir esas kabul edebilirler. 18.Paragrafla ilgili olarak: Eşler katılma alacağına ve değer artış payına faiz yürütülmeyeceğini, borçludan güvence istenmeyeceğini kararlaştırabilirler. 19.Paragrafla ilgili olarak: Eşler aile konutu ile ev eşyaları hakkında Türk Medenî Kanununun 240 ıncı maddesinin birinci fıkrasında belirtilenlerden farklı düzenleme yapabilirler. DİKKAT : a) Eşler sözleşmede kişisel malların gelirlerinin edinilmiş mallara dahil olmayacağını kararlaştırabilirler. b) Sözleşmenin tescil ve ilânına ilişkin hükümler kaldırıldığından, bu işlemler yapılmayacaktır. c) Bu sözleşme örneği, Türk Medenî Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 10 uncu maddesinin üçüncü fıkrasına dayanarak başvuruda bulunan ve sözleşmenin başlangıcını evlenme tarihine kadar götürmek isteyen eşlerle ilgilidir. d) İşleme ilgililerin fotoğraflarının yapıştırılması gerekir. (NKY.md.93)
  9. Dava açmak bir kişi veya kuruluş aleyhinde mahkeme önünde bir hak talebinde bulunmak demektir. Haksızlığa uğradığınızda, hakkınızı alamadığınızda mahkemeler araya girecek “Türk Milleti adına” yargılama yaptıktan sonra hakkınızı size teslim edecektir. Dava Açmak Ne Demektir Dava açmak bir kişi veya kuruluş aleyhinde mahkeme önünde bir hak talebinde bulunmak demektir. Haksızlığa uğradığınızda, hakkınızı alamadığınızda mahkemeler araya girecek “Türk Milleti adına” yargılama yaptıktan sonra hakkınızı size teslim edecektir. Dava Nasıl Açılır? Dava mahkemeye vereceğiniz bir dilekçe ile açılır. Bu dilekçede olması gerekenler aşağıda belirtilmiştir. Dava dilekçesi, dava harca tabi ise harç ve gider avansının, harca tabi değil ise sadece gider avansının tahsil edilmesinden sonra ilgili mahkemeye kayıt olur ve bu tarihte davanız açılmış olur. Dava Açmak Bu Kadar Basit mi? Evet, dava açmak “yetkili mahkemeye” dava dilekçenizi dava harcı ve gider avansı ile birlikte teslim etmekten ibarettir. Bu tarif kolay görünse de dava açmak önemli yasal sonuçları olan ve mali yük getirmesi ihtimali bulunan ciddi bir iştir. Unutmayınız ki; davayı açmak işlemi basit olsa da işin kendisi son derece ciddidir ve bazen uzun süre alır. Bu hususu mutlaka göz önünde bulundurmalı ve yaptığınız işin göründüğü kadar basit olmadığını, sonuçlarının çok ciddi olabileceğini bilmelisiniz. Davalar Uzun Sürer mi? Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre 2010 yılında bir hukuk davasının karara bağlanması Türkiye genelinde ortalama 209 gün almıştır. Bu süre mahkemelere göre değişiklik göstermektedir. Örneğin 2010 yılında bir dava ortalama olarak; Fikri Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinde 544 günde, Asliye Ticaret Mahkemesinde 455 günde, İş Mahkemesinde 446 günde, Aile Mahkemesinde 165 günde, Sulh Hukuk Mahkemesinde 109 günde karara bağlanmıştır. Dava Açmasam Daha mı İyi? Haksızlığa uğradığınızı düşündüğünüz durumlarda mahkemelere başvurup hakkınızın size iade edilmesini talep etmek anayasal hakkınızdır. Bu hakkınızı kullanmaktan çekinmeyiniz. Ancak bu hakkınızı kullanırken konuyu etraflıca değerlendirmeniz gerekir. Davayı kazanma ihtimalinizi, kaybettiğiniz takdirde davanın size kaç liraya ve ne kadar zamana mal olacağını önceden hesaplamanız lehinize olacaktır. Dava Açarken Para Yatıracak mıyım? Dava açarken, davacı olarak belli bir miktar yargılama harcı ile davada yapılacak masrafların oluşturduğu ve her yıl Adalet Bakanlığı’nca yayınlanan listede gösterilen miktar kadar gider avansını mahkemeye yatırmanız gerekir. Davayı kazanmanız halinde bu giderleri ve harç parasını karşı taraftan geri alabilirsiniz. Davamı Nerede Açmalıyım? Davalar yetkili ve görevli mahkemelerde açılmalıdır. Hangi tür mahkemenin görevli olduğunu tespit ettikten sonra, hangi yer mahkemesinin yetkili olduğunu da belirlemeniz gerekir. Bu sorunun kısa bir cevabı olmadığı ve hatalı mahkemeye başvurmak zaman, para ve hak kayıplarına yol açabileceği için davanızı açmadan önce bu konuda bir hukukçudan profesyonel yardım almanız faydalı olabilir. Dava Açmadan Önce Neleri Bilmem Gerekir? Bir avukat yardımından faydalanmayacak iseniz aşağıdaki soruları kendi kedinize sorunuz; a) Dava açmak için yeterli bilgiye sahip olduğunuza emin misiniz? b) Davanızı takip etmek konusunda kararlı mısınız? Dava açtıktan sonra takip etmeyi ihmal etmeniz, davanızın reddedilmesine veya açılmamış sayılmasına neden olabilir. c) Davanızın olumsuz sonuçlanması halinde ne gibi sonuçlar doğuracağını değerlendirdiniz mi? Bir avukatınız varsa sizi bu konularda tam olarak bilgilendirmesini talep ediniz; a) Davanızın size maliyeti ne olacaktır? (Dava harcı, masraflar ve avukatlık ücreti vs.) b) Davayı kaybetmeniz halinde katlanacağınız ek maliyet ne olacaktır? (Tamamlanacak dava harcı, karşı tarafa ödenecek avukatlık ücreti, mahkeme masrafları vs.) c) Uğradığınız haksızlığın giderilmesi için başvurulabilecek başka hukuki yöntemler var mı? Dava Dilekçeniz Nasıl Olmalı? Dilekçeniz davada en önemli aracınızdır. Dilekçenizde dava açmanıza neden olan şeyi özlü biçimde anlatmanız gerekir. Gereğinden uzun yazmak, gereksiz ayrıntılara boğmak, davayla ilgisiz konuları, kişileri ve olayları anlatmak davanıza zarar verebilir. Aynı şekilde gereğinden kısa yazılmış, önemli hukuki noktaları atlanmış bir dilekçe de davanıza zarar verebilir. Bu nedenle dilekçenizin özenle hazırlanması gerekir. Dilekçenizi maddeler halinde yazmak, varsa ekler ve delilleri bir liste halinde yazmak ve arkasına ekler ve delilleri sıra numarası ile koymak, yararlı olacaktır. Dava Dilekçesinde Bulunması Gerekenler Nelerdir? 1. Dava açacağınız Mahkemenin adı 2. Adınız soyadınız, TC kimlik numaranız, açık adresiniz 3. Karşı tarafın (Davalının); adı soyadı (kurum ise unvanı), TC Kimlik numarası, adresi 4. Mümkün olduğunca açık ve öz şekilde aşağıdaki hususları dilekçenizde belirtiniz a. Davanızın konusu, mal varlığına ilişkin davalarda dava konusunun değeri b. Davayı açma nedeniniz c. Talebiniz (dava sonucu elde etmek istediğiniz sonuç) d. Yasal dayanaklarınız e. Delilleriniz i. Dilekçeniz arkasına delil listesi ekleyerek tüm delillerinizi sıra ile yazınız ii. Elinizde olan delilleri dilekçeniz ekinde sıra numarası vererek sununuz iii. Elinizde olmayan delillerin nereden temin edileceğini açık şekilde yazınız f. Davaya konu olayın (şeyin) gerçekleştiği tarih ve sizin öğrendiğiniz tarih g. Varsa dava konusu ile ilgili içtihatlar (önceki kesinleşmiş mahkeme kararlarından örnekler) Avukat Tutmak Zorunlu mudur? Hayır, avukat tutmak zorunlu değildir. Ancak bir avukatın size çok yardımı olacağını unutmayınız. Hukuk ve usul konusunda bilgi sahibi olduğunuza kesin olarak emin değilseniz bir avukatın yardımına başvurunuz. Mali durumunuz avukat tutmaya uygun değilse bulunduğunuz il barosuna başvurarak size “Adli Yardım” kapsamında avukat atanmasını talep etme hakkına sahip olduğunuzu unutmayınız. Dava Açmak Masraflı mıdır? Evet, dava açmak masraflı olabilir. Ülkemizde yargı masrafları Avrupa ülkelerindeki örneklere göre düşüktür. Yine de davanın türüne ve süresine göre masrafların ciddi boyuta gelmesi söz konusu olabilir. Bu konuda hazırlık yapmanız ve muhtemel masrafları önceden öğrenmeniz gerekir. Dava süreci boyunca masraflar kural olarak dava açan kişiden alınır. Masrafı yatırmadığınız takdirde mahkeme ilgili işlemden vazgeçtiğinizi varsayar, bu durum davanıza zarar verebilir. Masrafları Geri Alabilir miyim? Davayı kazandığınız zaman Mahkeme masrafların karşı taraftan alınarak size ödenmesini emreder. Ancak size ödenecek masrafların sadece yargılama masrafları olduğunu unutmayınız. Davaya hazırlık için yaptığınız masraflar, ulaşım giderleri, avukatınıza ödediğiniz vekâlet ücreti gibi bazı masraflar size geri ödenmeyecektir. Dava Bittiğinde Hakkımı Doğrudan Alabilir miyim? Kural olarak mahkeme kararlarına dayanarak icra takibi başlatabilmek için kararların kesinleşmiş olması gerekmez. Ancak kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar kesinleşmedikçe icra edilemez. İdari yargı mercilerinin kararları kesinleşmese dahi idari makamlarca 30 gün içerisinde yerine getirilmelidir. Mahkeme Kararı Kesinleşti. Şimdi Ne Olacak? Mahkemeyi kaybeden taraf kendiliğinden mahkemenin emrettiği kararı yerine getirebilir ve size mahkeme masraflarını da ödeyebilir. Bunu yapmadığı takdirde icra dairesine başvurup kararın icra kanalıyla yerine getirilmesini sağlamanız gerekir. İcra süreci hakkında bilgi için lütfen “icra” başlıklı broşüre bakınız. Karşı Taraf Bulunamazsa Ne Olur? Savunma hakkı anayasal bir haktır. Mahkeme hiç kimse hakkında kendiliğinden karar vermez. Bir davetiye göndererek hakkında dava açıldığını bildirir, dava hakkında diyeceklerini sorar, kararını verirken onun savunmasını da göz önünde bulundurur. Ancak kişilerin ortadan kaybolarak, davalardan kurtulmaları da başkalarının hakkını ihlal edecektir. Bu nedenle, bu hakkın kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla resmi kayıtlarda bulunan adrese tebligat ve ilan yoluyla tebligat imkânı da tanınmıştır. Benim Eski Adresime Tebligat Yapılırsa Ne Olur? Yeni adresinizi bildirmek sizin sorumluluğunuzdur. Kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan yargı merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır. Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresi de tespit edilemediği takdirde, tebliğ olunacak evrakın bir nüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır. Bundan sonra eski adrese çıkarılan tebliğler muhataba yapılmış sayılır. Dava Açarken Kimden Yardım Alabilirim? Dava açmak için bir avukatın yardımına başvurmak en doğrusudur. Bu alanda yeterli bilgiye sahip olduğunuza inanıyorsanız kendiniz de dava açabilirsiniz. Hukukçu olmayan kişilerin yardımıyla hareket etmeniz aleyhinize çok ciddi sonuçlar doğurabileceğinden bu kişilerin yardımına başvurmayınız. Arzuhalci olarak tabir edilen kişilerin yönlendirmesi ile hareket etmenin hak kayıplarına neden olabileceğini unutmayın. Dava Açacağım Mahkeme Bana Yardımcı Olur mu? Hayır. Mahkemeler danışmanlık yapmazlar. Mahkeme hâkimi de, mahkemede görevli diğer kişiler de size açacağınız dava konusunda yardımcı olamaz, yol gösteremez. Davamı Açtım, Mahkeme Bana Yardımcı Olur mu? Hukuki olmayan işlerde mahkeme çalışanları size yardımcı olacaklardır. Ancak hukuki konularda onlardan size danışmanlık yapmalarını beklememelisiniz. Örneğin; bir dilekçe teslim ederken yanında posta pulu vermeniz gerekip gerekmediğini mahkeme çalışanları size bildireceklerdir. Ancak dilekçenizin içeriği hakkında yorum yapamazlar, nasıl yazmanız gerektiğini size söylemezler. Hâkimle Görüşsem Faydası Olur mu? Devam eden dosyanız hakkında hâkimle görüşmeniz doğru değildir. Hâkimlerin dosya üzerinde görüş açıklamaları, kararlarını önceden taraflardan birine söylemeleri mümkün değildir. Bu konuda ısrarcı davranmanız aleyhinize ciddi sonuçlar doğurabilir. İnternet Güvenilir Bir Kaynak mıdır? Hayır, internet her zaman güvenilir bir kaynak değildir. Ancak güvenilir olduğuna emin olduğunuz bazı siteler size yararlı olacaktır. Adalet Bakanlığına, Yargı Kurumlarına, Barolara ait sitelerden veya güvenilir olduğuna kesinlikle emin olduğunuz özel kişilere ait sitelerden yararlanabilirsiniz. Forumlar, güvenilir olduğuna emin olmadığınız siteler, kaynağı belirsiz yazılar, zincir e-postalar gibi kaynaklara güvenerek hareket etmeniz çok ağır sonuçlar doğurabilir. İnternet yoluyla elde ettiğiniz bilgileri mutlaka güvenilir kaynaklardan doğrulayarak kullanmanız gerekir. İnterneti Dava Dilekçem İçin Kaynak Olarak Kullanabilir miyim? Kişilerin çok farklı amaçlarla koyduğu gerçek olmayan yazılar, tahrif edilmiş mahkeme kararları, başı veya sonu kesilerek alıntı yapıldığı için anlamı değişmiş makaleler gibi pek çok yazı internette dolaşmaktadır. Özensiz hazırlanan web siteleri bu yazıları kaynak göstermeksizin tekrar tekrar kullanarak yayılmasına neden olmakta, hukukçu olmayan kişiler forumlar vasıtasıyla bu sakıncalı yazıları ve tahrif edilmiş mahkeme kararlarını elden ele dolaştırmaktadır. Bu bilgileri dilekçenizde kullanmayınız, dilekçenize ek olarak koymayınız. Bu Sakıncadan Kendimi Nasıl Koruyabilirim? Öncelikle güvenilir olduğundan kesinlikle emin olmadığınız tüm kaynaklardan uzak durunuz. Ayrıca dilekçenizde yer alan ve sizin yazmadığınız her şey için kullandığınız kaynağı mutlaka belirtiniz. Bunun en kolay yolu parantez işareti ( ) kullanmaktır. Örnekler: • Yargı yetkisi Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. (Anayasa, madde 9) • Kat mülkiyetine ilişkin bu konuda mahkeme kararları istikrar kazanmıştır. (Ahmet İyibilen, Kat Mülkiyeti Hukuku, sayfa 85) • Dilekçemizde izah ettiğimiz gibi Yargıtay 19. Hukuk Dairesi de 2006/6070 E. sayılı kararında vekâletle ipotek tesisi için vekâletnamede açık yetki bulunması gerektiğini belirtmiştir. (Örneği dilekçe ekinde sunulan karar UYAP Mevzuat programından alınmıştır.) Yukarıda verilen örneklerde olduğu gibi kaynağınızı açıkça göstermeniz mahkemenin yazdığınız konunun doğruluğunu rahatça araştırmasını sağlar. Daha önemlisi bir yanlışlık söz konusu ise sorumlusunun siz olmadığını gösterir. Mahkeme Kararlarından Örnekler Koymak Gerekli midir? Dava açmadan önce aynı konuda verilmiş mahkeme kararlarına bakmanız ve dilekçenizi hazırlarken bu kararlardan faydalanmanız yararlı olacaktır. Ancak dilekçe ekinde mahkemeye sunmanız bir zorunluluk değildir. Dayandığınız kararların kesinleşmiş kararlar olması ve tahrif edilmiş kararlardan sakınabilmeniz için mutlaka güvenilir bir kaynaktan alınmış olması gerekir. UYAP HUKUKİ YARDIM SİTESİ
  10. Mirastan feragat sözleşmesi, miras bırakan ile mirasçılardan biri veya bir kaçı arasında, mirasçı veya mirasçıların miras haklarından feragat ettiklerine ilişkin akdedilen iki taraflı bir miras (ölüme bağlı tasarruf ) sözleşmedir. Mirasçılık sıfatının yitirilmesi nedenlerinden biri de mirastan feragattır. Miras bırakan bir mirasçısı ile karşılıksız veya bir karşılık sağlanarak mirastan feragat sözleşmesi yapabilir. Feragat eden mirasçılık sıfatını kaybeder. Bir karşılık sağlanarak mirastan feragat, sözleşmede aksi öngörülmedikçe feragat edenin altsoyu içinde sonuç doğurur. (TMK. md.528) Mirastan feragat sözleşmesi belli bir kişinin lehine yapılmış olursa, bu kişinin de herhangi bir sebeple mirasçı olamaması halinde, feragat hükümden düşer. Mirastan feragat sözleşmesi belli bir kişi lehine yapılmamışsa en yakın ortak kökün altsoyu lehine yapılmış sayılır ve bunların herhangi bir sebeple mirasçı olamaması halinde, feragat yine hükümden düşer. (TMK.md.529) Mirasın açılması anında tereke borçları karşılayamıyorsa ve borçlar mirasçılar tarafından da ödenmiyorsa, feragat eden ve mirasçıları alacaklılara karşı feragat için ölümünden önceki beş yıl içinde miras bırakandan almış oldukları karşılıktan, mirasın açılması anındaki zenginleşmeleri tutarında sorumludurlar. (TMK.md.530) Mirastan feragat, miras hakkının değil, fakat mirasçılık sıfatının yitirilmesidir. (Bkz.Esat Şener, Miras Hak ve Payları, sh 155) Mirastan feragatte miras, bırakan saklı pay sahibi mirasçılarından biriyle miras sözleşmesi yapmakta, iki taraflı bu sözleşme ile mirasçı ona karşı doğacak miras hakkından vazgeçmektedir. Bu vazgeçme mirasın tümü hakkında olabileceği gibi belirli bir payı ile ilgili kısmen de olabilir. Bir karşılık alınarak yapılan feragat sözleşmesinde aksi kararlaştırılmadıkça feragat edenin altsoyu da mirasçılık sıfatını yitirir MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİNİN ŞEKLİ Mirastan feragat sözleşmesinin miras sözleşmesi şeklinde yapılması şarttır. Miras sözleşmesinin geçerli olması için resmi vasiyetname şeklinde düzenlenmesi gerekir. Sözleşmenin tarafları, arzularını resmi memura aynı zamanda bildirirler ve düzenlenen sözleşmeyi memurun ve iki tanığın huzurunda imzalarlar. (TMK. md.545) Mirasçılar karşılıklı olarak da mirastan feragat edebilirler. Mirastan feragat tek taraflı bir irade beyanı ile vasiyet şeklinde ölüme bağlı tasarrufla da yapılabilir. Bu şekil feragat, bir karşılık alınmaksızın feragat halinde mümkündür. Miras bırakan yaptığı miras sözleşmesi ile mirasını veya belirli bir malını sözleşme yaptığı kimseye ya da üçüncü bir kimseye bırakma yükümlülüğü altına girebilir. Miras bırakan mal varlığında eskisi gibi serbestçe tasarruf edebilir. Ancak, miras sözleşmesindeki yükümlülüğü ile bağdaşmayan ölüme bağlı tasarruflarına veya bağışlamalarına itiraz edilebilir. (TMK. md.527) Yargıtay uygulamalarında da mirastan feragat sözleşmesinin resmi vasiyet şeklinde yapılmadıkça muteber olmayacağı esası benimsenmiş, (Y.2.HD.19.7.1948 Ta.3056-4390 sayılı kararı) daha sonra. 11.2.1959 Tarih E. 1958/16 K.1959/14 sayılı İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararıyla da mirastan feragat sözleşmesinin resmi vasiyet şeklinde yapılması gerektiği vurgulanmıştır) Mirastan feragat sözleşmesi de hukuki niteliği itibariyle bir miras sözleşmesidir. Birbirlerinin mirasçısı olduğu durumlarda iki taraf bir yandan mirastan feragat eden, bir yandan da bunu kabul eden kişi durumunda olabilir. Miras sözleşmeleri gibi, feragat sözleşmeleri de bir taraflı veya iki taraflı olabilirler. Eğer sözleşmenin iki tarafı da karşılıklı olarak hem müstakbel muris, hem de müstakbel feragat eden durumunda iseler, bu takdirde iki taraflı bir feragat sözleşmesi vardır. İki taraflı feragat sözleşmelerinde her iki taraf karşılıklı olarak miras haklarından vazgeçmektedirler. Bu çoğu kez karı koca arasında yapılmaktadır. Tek taraflı feragat sözleşmelerinde ise, bir taraf müstakbel miras bırakandır, diğer taraf da müstakbel mirasçı dır. (feragat edendir). MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİ YAPIMINDA EHLİYET Miras sözleşmesi yapabilmek için ayırt etme gücüne sahip ve ergin olmak, kısıtlı bulunmamak gerektiğinden. (TMK md.503) Mirastan feragat sözleşmelerinde de tarafların ayırt etme gücüne sahip ve ergin olmaları, kısıtlı bulunmamaları gerekir. Eğer vasiyetname ile tek taraflı bir feragat söz konusu olursa; Vasiyet yapabilmek için ayırt etme gücüne sahip ve 15 yaşını doldurmuş olmak yeterlidir. (TMK.md.502) Mirastan feragat sözleşmesi yapan kişi veya kişilerin aynı zamanda ayırt etme gücünü haiz olmaları da gerekir. Onun için evlenme ile ergin olan (TMK. Md.11) kişiler de miras sözleşmesi yapabilirler. Çünkü o kişi 18 yaşını doldurmamış olsa bile evlenmekle ergin olmuştur. Aynı zamanda onbeş yaşını dolduran küçük, kendi isteği ve velisinin rızasıyla ergin kılınabilir. (TMK.md.12). Bunlarda mirastan feragat sözleşmesi yapabilirler. Yasal Danışman atanan mahdut ehliyetsizler de yalnız başlarına mirastan feragat sözleşmesi yapabilirler. Ayırtım gücünü taşıyan kısıtlılar. (TMK.md.407) mesela mahkumlar vesayet makamının izni ve Denetim makamının muvafakati ile (TMK. md.463/5) vasileri aracılığı ile mirastan feragat sözleşmesi yapabilirler. MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİNİN FESHİ Kural olarak mirastan feragat sözleşmesi tek taraflı olarak feshedilemez. Ancak sözleşmenin tarafları anlaşarak feragat sözleşmelerini feshedebilirler. Miras sözleşmesi tarafların yazılı anlaşmasıyla her zaman ortadan kaldırabilir. istisna; Miras sözleşmesiyle mirasçı atanan veya kendisine belirli mal bırakılan kişinin, miras bırakana karşı miras sözleşmesinin yapılmasından sonra mirasçılıktan çıkarma (Mirastan ıskat) sebebi oluşturan davranışta bulunduğu ortaya çıkarsa; Miras bırakan, miras sözleşmesini tek taraflı olarak da ortadan kaldırabilir. Tek taraflı ortadan kaldırma, vasiyetnameler için kanunda öngörülen şekillerden biriyle yapılır. (TMK. md.546) Mirastan feragat sözleşmesi resmi şekilde yapıldığı halde, mirastan feragat sözleşmesinin feshi, sözleşmenin tarafları arasında yapılacak adi yazılı sözleşme İle de mümkündür. Miras sözleşmesi, tarafların yazılı anlaşmasıyla her zaman ortadan kaldırılabilir. (TMK. md.546/1) Mirastan feragat sözleşmelerinde yapılacak Değişikliklerin de mutlaka resmi vasiyet şekilde yapılması gerekir. Aksi takdirde adi yazılı anlaşma ile yapılan değişiklikler hukuki sonuç doğurmaz. MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİNİN ÇEŞİTLERİ Mirastan feragat sözleşmeleri bir karşılık alınarak yapılabileceği gibi, bir karşılık alınmadan da yapılabilir. Mirasçı miras bırakanın sağlığında ihtiyaç içinde ise iş kurma, evlenme vb. gibi amaçlarla miras bırakanla bedelli mirastan feragat sözleşmesi yapmak isteyebileceği gibi, miras bırakanın sağlığında ekonomik yönden güçlü olan mirasçı, güçsüz, olan mirasçı veya mirasçılar lehine bir karşılık almaksızın da mirastan feragat edebilir. Mirastan bir karşılık ve bir karşılık almadan feragatin hukuki sonuçları ve etkileri farklı olduğundan ayrı ayrı incelenecektir. A) MİRASTAN BİR KARŞILIK ALARAK FERAGAT (İVAZLI) Bir karşılık alınarak mirastan feragat sözleşmesinde mirasçı mirasına karşılık bir bedel almaktadır. Miras bırakan, saklı pay sahibi mirasçısıyla ölümünden sonra hüküm ifade etmek üzere mirastan feragat sözleşmesi yaparken miras hakkı karşılığı olarak feragat edene bir karşılık vermekte, mirasçı da bu bedel karşılığı saklı payından veya miras payının bir kısmından veya miras payının tamamından vazgeçmektedir. Bir karşılık alınarak yapılan feragat sözleşmelerinde karşılık, sözleşmenin imzalanması sırasında sağlar arası bir işlemle verilmekte veya verilmesi taahhüt olunmakta, buna karşın sözleşme miras bırakanın diğer mirasçıları yönünden miras bırakanın ölümünden sonra hukuki sonuç doğurmaktadır. Karşılık olarak verilen şey para olabileceği gibi mal veya başka bir şeyde olabilir. B) MİRASTAN BİR KARŞILIK ALMAKSIZIN FERAGAT (İVAZSIZ) Mirastan bir karşılık almaksızın feragatte, miras bırakan mirastan feragat eden mirasçı ile karşılıksız olarak sözleşme yapmakta, mirasçı karşılıksız olarak miras bırakanın belli bir mirasçısı veya mirasçıları veya tüm mirasçıları lehine mirastan feragat etmektedir. MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİNİN TARAFLARI Gerek bir karşılık alınarak gerekse bir karşılık alınmaksızın feragat sözleşmesinin tarafları önce de açıkladığımız gibi mutlaka ve mutlaka miras bırakan ve miras bırakanın saklı paylı mirasçılarıdır. Saklı pay sahibi dışındaki mirasçılarla mirastan feragat sözleşmesi yapılmasına gerek yoktur. Çünkü miras bırakan sağlığında veya ölüme bağlı tasarruf ile saklı paylar dışında tasarruf nisabı üzerinde dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. (TMK.md.505) Mirastan Feragat sözleşmesi, bir mirasçının mirastan feragatini temin etmek, miras bırakan tarafından ölüme bağlı bir tasarruftur. Mirastan feragat sözleşmesi kural olarak saklı paylı mirasçıyı mirastan uzaklaştırmak için başvurulan bir yoldur. Saklı paylı olmayan mirasçı ile veya vasiyet alacaklısı ya da atanan mirasçı ile de feragat sözleşmesi yapılmasına engel yoktur. MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİNİN HÜKÜMLERİ Mirastan feragat sözleşmesi yapıldıktan sonra sözleşmenin tarafı olan saklı paylı mirasçı, ilerde miras bırakanın ölümünde doğacak miras hakkını kaybeder. Tereke üzerinde herhangi bir haktalepedemeyeceği gibi onun borçlarından da sorumlu olmaz. Bu kuralın tek istisnası TMK'nun 530.uncu maddesi olup, ilerde incelenecektir. Feragat edenin burada kaybettiği mirasçılık hakkı değil, mirasçılığın iktisabına ilişkin beklenen hakkıdır. (Bak. Prof. Dr. Zahit İmre, Türk Miras H.sf.304) Tekrar edelim mirastan feragat mirasın tamamından olabileceği gibi, bir kısmından veya saklı paydan veya saklı payın belirli bir kısmından da olabilir. Feragat sözleşmesi hükümsüzlük, iptal nedenleri ve TMK'nun 529/1. maddesi gereği geçersiz hale düşerse, mirasçılık sıfatı tekrar döneceğinden murisin borçlarından da yeniden sorumluluk söz konusu olur. MİRASTAN FERAGATİN ALTSOYA ETKİSİ Altsoy yönünden feragatin etkisi, feragatin bedelli olup olmamasına göre farklı hukuki sonuçlar meydana getirir. a) Bir karşılık alınarak yapılan feragatte; Mirastan bedelli feragatte, mirastan feragat edenin altsoyu kural olarak terekeden herhangi bir hak talep edemez. Ancak sözleşmede aksine bir hüküm varsa miras bırakan ile mirasçı feragat sözleşmesi sırasında veya daha sonra yaptığı resmi vasiyet şeklindeki sözleşme ile feragat edenin altsoyunun bundan etkilenmemesini kararlaştırabilirler. b) Bir karşılık alınmaksızın feragatte; Mirastan feragatin bir karşılık alınmaksızın yapılmış olması halinde ise, kural olarak feragat edenin altsoyu bu sözleşmeden etkilenmez. Feragat edenin altsoyu feragat eden yerine geçecek, onun miras hakkını iktisap edecektir. Ancak miras bırakan ve mirastan feragat eden yine feragat sözleşmesinde veya sonradan yapacakları usulüne uygun yine ölüme bağlı yeni bir ek sözleşme ile ivazsız feragatin altsoyu da kapsayacağını, altsoyun da mirasçı olmayacağını kararlaştırabilirler. FERAGATTEN YARARLANACAK KİŞİLER Mirastan feragat kişi belirtilmeden yapılabileceği gibi, feragatten yararlanacak kişiler sözleşmede belirtilebilir. Burada incelenmesi gereken bir olasılık da mirastan feragat edenin altsoyunun bulunup bulunmamasıdır. a) Feragatin belli kişi yararına yapılmaması; Eğer feragat, lehine yapılan kişi bir karşılık alınmadan yapılmış ise, feragat edenin miras payı kendi altsoyuna geçer. Eğer feragat bir karşılık alınarak yapılmış ise veya feragat edenin altsoyu yoksa miras bırakan feragat edenin payı üzerinde tasarrufta bulunmuş, vasiyet etmişse, vasiyetname gereğince işlem yapılır. Mirastan feragat sözleşmesi belli bir kişi lehine yapılmamış ise, en yakın ortak kökün alt soyu lehine yapılmış sayılır ve bunların herhangi bir sebeple mirasçı olamaması halinde,feragat yine hükümden düşer. (TMK md.529/2) Örneğin: Feragat edenin altsoyu bulunmamaktadır. Bu durumda en yakın mirasçısı babası ve anasıdır. Bunlardan hangisinin mirasından feragat etmişse onun altsoyu mirasçı olur. Babanın mirasından feragat etmişse babanın çocukları ve onların feri'leri mirasçı olur. Ananın mirasından feragat etmişse ananın çocukları ve onların fer'leri, kısaca kardeşleri onlar da yoksa kardeş çocukları mirasçı olur. Eğer bu mirasından feragat edilen miras bırakanların ve mirastan feragat edenin de altsoyu yok ise, mirastan feragat hukuki sonuç doğurmayacak, miras payı yine mirastan feragat edene ait olacaktır. b)Mirastan feragatin belli kişi veya kişiler yararına yapılması: Mirastan feragat sözleşmesinde, açık olarak bir veya birkaç kişi mirasçı olarak gösterilmişse, miras bırakanın ölümünde mirastan feragat edenin payı bu şahıs veya şahıslara ait olur. Ancak yararına mirastan feragat edilen şahıs tek ise, bu şahsın mirasçılık sıfatını, mirastan çıkarılma ret veya yoksunluk yolu ile yitirilmesi veya miras bırakandan önce ölümü halinde feragat hükümsüz hale gelir. Feragat eden mirasçının miras payı yine kendisine döner Mirastan feragat sözleşmesinden yararlanan şahıslar birden fazla gösterilmişse, bunlardan sadece biri mirasçılık sıfatını kaybederse ölenin payı miras sözleşmesinde bu konuda bir açıklık varsa ona göre işlem yapılır, yok sözleşmede açıklık yok ise onun payı feragat edene değil, feragatten yararlanacağı gösterilen diğer kişilere ait olur. TMK.un 529/1. fıkrasının uygulanabilmesi için feragatin lehine yapılmış olduğu şahsın sarih ve açık olarak feragat sözleşmesinde gösterilmesi şarttır. Bu şahsın feragat sözleşmesinde değil, fakat vasiyetçinin sonradan tanzim ettiği vasiyetnamede mirasçı atanması halinde TMK.529.oncu madde hükmü uygulanmaz, böyle bir halde vasiyetnameler ve mirasçı atanması hakkındaki kurallar uygulanır. Buna karşılık, müteveffanın feragat eden aynı mirasçı ile sonradan akdettiği ikinci bir feragat sözleşmesinde atanmış mirasçıların tayin edilmiş bulunması halinde bu madde uygulanmak gerekir. c) Mirastan Feragat Sözleşmesinin benzeri hukuki muamelelerden farkları: Mirastan feragat sözleşmesi gerek yapılış şekli ve gerekse yapılış zamanı yönünden mirası ret işleminden farklıdır. Mirası ret miras bırakan hayatta değilken yapılır. Buna karşı mirastan feragat sözleşmesi miras sözleşmesi şeklinde resmi memur önünde yapılır. İki taraflıdır. Mirası ret ise tek taraflı bir hukuki işlemdir. Miras bırakanın ölümünden sonra hakiki redde üç ay içinde Sulh Mahkemesine yazılı veya sözlü beyanla yapılır. Miras bırakanın vefatı anında terekenin borca batık olduğu şayi veya sabit olursa miras kendiliğinden reddedilmiş olur. (TMK. md.605) Mirastan feragat sözleşmesinin miras hisseleri hakkında mirasçıların birbirleriyle yaptıkları sözleşmelerden de farkları vardır. Mirastan feragat sözleşmesi miras bırakanla mirasçısı arasında yapılır. Mirasçıların kendi aralarında yaptıkları miras hissesine ilişkin sözleşme ise miras hakkında vazgeçme hükmünü içerse dahi mirastan feragat sözleşmesi değildir. (TMK. md.677) Yine miras bırakanın sağlığında mirasçılardan birinin diğer mirasçılar veya üçüncü bir şahıs ile o kimsenin mirası hakkında onun iştirakiyle yaptığı TMK'nun 678. maddesine uygun sözleşmede mirastan feragat sözleşmesinden sonuçları itibariyle farklıdır. MİRASTAN BİR KARŞILIK ALINARAK YAPILAN FERAGAT TENKİS İLİŞKİSİ Miras bırakanın mirastan feragat edene verdiği karşılık saklı pay sahibi mirasçıların saklı paylarına tecavüz ediyorsa, TMK'nun 565/2. ve 573. maddesi uyarınca saklı paylarına el atılan mirasçılar tenkis davası açabilirler. Tenkis davası sabit oldukta, mirastan feragat etmiş olan mirasçının TMK'nun 574. maddesine uygun seçimlik hakka sahiptir. Feragat eden davalı mirasçı dilerse tenkisi gereken miktarı saklı pay sahibi mirasçıya verir, dilerse mirastan feragat sırasında miras bırakandan aldığı karşılığı tamamıyla iade ederek, hiç mirastan feragat etmemiş gibi mirasın paylaşımına katılır. MİRASTAN BİR KARŞILIK ALINARAK YAPILAN FERAGATTE MİRAS BIRAKANIN ALACAKLILARININ TALEP HAKKI Mirastan feragat eden mirasçı mirası bir karşılık alarak bırakmış ise, miras bırakanın ölümünde mirasçı olamayacağından terekenin borçlarından da mirasçı sıfatının yitirilmesi nedeniyle sorumlu değildir. Bu durumda, miras açıldığında tereke mevcudu borçlarını karşılayamıyor ise yani miras bırakan acz içinde ise, mirastan feragat etmeyen diğer mirasçıları da borçları ödemiyorlar veya mirasçılık sıfatını yitirmişlerse, mirastan bir karşılık alarak feragat eden mirasçı ve onun mirasçıları feragat sözleşmesi gereğince miras bırakandan, vefatından evvelki son beş yıl içinde almış oldukları karşılıktan mirasın açılması anındaki zenginleşmeleri, tutarında miras bırakanın alacaklarına karşı sorumlu olur (TMK.md.530) Görüldüğü gibi bu durumda mirastan bir karşılık alarak feragat eden mirasçı TMK'nun 530 ncu maddesindeki koşulların oluşması halinde aldığı karşılıkla değil, sadece miras bırakanın ölümünden önceki son beş yıl içinde aldıkları karşılıktan mirasın açılması anındaki zenginleşmeleri tutarında miras bırakanın alacaklılarına karşı sorumlu olacak, miras bırakanın ölümünden önceki beş yıldan daha önce alınan karşılıklar yönünden hiçbir iade sorumluluğu olmayacak, bu karşılıklar feragat eden mirasçıya kalacaktır. FERAGAT SÖZLEŞMESİNİN FESHİ VE HÜKÜMSÜZLÜĞÜ A) MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİNİN FESHİ Miras bırakan ve feragat eden mirasçı kural olarak önce de açıkladığımız gibi alelade yapacakları yazılı bir sözleşme ile (TMK. md.546) mirastan feragat sözleşmesini feshedebilirler. Feshin resmi sözleşme ile yapılması koşul değildir. Adi sözleşme ile yapılan fesih geçerlidir. İstisnai olarak da, mirastan feragat sözleşmesinde taraflara tek taraflı olarak sözleşmenin feshi yetkisi tanınmış ise veya rücu hakkı sözleşmede saklı tutul-muşsa, sözleşmenin tek taraflı feshi veya sözleşmeden rücu olanaklıdır. Miras sözleşmesiyle mirasçı atanan veya kendisine belirli mal bırakılan kişinin, miras bırakana karşı miras sözleşmesinin yapılmasından sonra mirasçılıktan çıkarma sebebi oluşturan davranışta bulunduğu ortaya çıkarsa miras bırakan, miras sözleşmesini tek taraflı olarak ortadan kaldırabilir. Tek taraflı ortadan kaldırma, vasiyetnameler için kanunda öngörülen şekillerden biriyle yapılır. (TMK. md.546/2-son) Karşılık alınarak yapılan feragatlerde feragat eden mirasçı vasiyetçiye karşı kendisinin mirastan çıkarılmasını gerektiren bir fiil ika etmişse, miras bırakan sözleşmeyi feshederken taahhüt ettiği karşılığı vermekten imtina edebilir. Buna karşılık alınmaksızın yapılan feragatlerde vasiyetçinin bu sebeple bir fesih yapmasına ihtiyaç ve lüzum yoktur. Yine karşılık verilmesi için anlaşılan tasarruflarda bir taraf taahhüt ettiği borcu yerine getirmezse diğer taraf sözleşmeyi feshedebilir. Ancak fesih hakkını kullanantaraf bakımından durum miras sözleşmelerinden farklıdır. Bedelli feragat sözleşmelerinde saklı paylı mirasçı aldığı veya alacağı bir bedel veya karşılık karşılığında miras hakkından tamamıyla veya kısmen vazgeçmektedir. Burada sağlar arası bir borç altına giren vasiyetçidir ve vazgeçmesine karşılık mirasçısına belirli bir karşılık verecektir. Bu borç ifa edilmezse feragat eden mirasçı feragat sözleşmesini TMK'nun 547. maddesi vasıtasıyla B.Y.nın 106 vd. hükümleri gereğince feshedebilir. Yine irade sakatlığı sebeplerinden birinin varlığı halinde veya B.Y.nın 21.maddesi koşulları oluştuğunda feragat sözleşmesinin feshi istenebilir. B) FERAGAT SÖZLEŞMESİNİN HÜKÜMSÜZLÜĞÜ Saklı pay sahibi mirasçılardan biri veya bir kaçı ile miras bırakanın yapmış olduğu mirastan feragat sözleşmesinin aşağıdaki hallerde iptali de istenebilir. a) Ehliyetsizlik, şekil noksanı, kanuna, ahlak ve adaba aykırılık sebeplerinden birinin varlığı halinde feragat sözleşmesi hükümsüzdür. b) Evlenmenin iptali veya boşanma halinde vasiyetçi eski eşi ile akdetmiş olduğu feragat sözleşmesinin hükümsüzlüğüne dayanak taahhüt ettiği karşılıkları ödemekten kaçınabilir (Boşanma halinde esasen mirasçılık ilişkisi ortadan kalkacaktır.) c) Muvazaalı feragat sözleşmeleri de hükümsüzdür. d) Feragat eden mirasçının miras bırakandan önce ölmesi halinde durum miras sözleşmesinden farklıdır. Karşılıksız feragatte feragatin feragat edenin altsoyuna etkisi yoktur. e) TMK'nun 573 ve 574.maddesi gereğince tenkis ve geri verme koşullarının oluşması ve feragat edenin karşılığı iadesi halinde de feragat sözleşmesi hükümsüz kalacaktır. (Bak. Prof. Dr. Zahit İmre, Türk Miras H.sf. 310-312) MİRASTAN FERAGATTE GÖZ-ÖNÜNDE TUTULACAK HUSUSLAR a)Mirastan feragat sözleşmesi resmi vasiyet şeklinde yapılmalıdır. Mirastan feragat sözleşmeleri ekseriye iki taraf lı sözleşmelerdir. Bu nedenle mutlaka ve mutlaka miras sözleşmesi şeklinde resmi memur önünde yapılmalıdır (Y.2.HD.29.1.1999 gün 12695-3-04 S.K.) İşlem düzenleme şeklinde yapılacaktır. Noter K.mad.89 NK.mad.84- Hukuki işlemlerin noter tarafından düzenlenmesi bir tutanak şeklinde yapılır. Bu tutanağın: 1. Noterin adı ve soyadı ile noterliğin ismini, 2. İşlemin yapıldığı yer ve tarihi (rakam ve yazı ile) 3. İlgilinin ve varsa tercüman, tanık ve bilirkişinin kimlik ve adresleri ile ayrıca ilgilinin vergi kimlik numarasanı, 4. İlgilinin hakikik arzusu hakkındaki beyanını, 5. İşleme katılanların imzalarını ve noterin imza ve mühürünü, Taşıması gereklidir. Resmi Vasiyet düzenleme şekli, TMK.mad.532: Resmi vasiyetname, iki tanığın katılmasıyla resmi memur tarafından düzenlenir Resmi memur, sulh hakimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli olabilir. TMK.mad.533: Mirasbırakan arzularını resmi memura bildirir. Bunun üzerine memur, vasiyetnameyi yazar veya yazdırır ve okuması için mirasbırakana verir. Vasiyetname, mirasbırakan tarafından okunup imzalanır. Memur vasiyetnameyi tarih koyarak imzalar. TMK.mad.534: Vasiyetnameye tarih ve imza konulduktan hemen sonramirasbırakan, vasiyetnameyi okuduğunu, bunun son arzularını içerdiğini memurun huzurunda iki tanığa beyan eder. Tanıklar, bu beyanın kendi önlerinde yapıldığını ve mirasbırakanı tasarrufa ehil gördüklerini vasiyetnameye yazarak veya yazdırarak altını imzalarlar. (Noterler Birliği işlem Formülleri Kitabındaki Örneklere Göre Tanzim Edilir.) Adi yazılı şekilde yapılan miras feragat sözleşmeleri geçersizdir. (Y.iç B.K.11.2.1959 gün E.1958/16 K.1959/14 S.K.) Buna göre mirastan feragat sözleşmesi miras bırakanla saklı paylı mirasçılardan biri veya bir kaçı arasında Noter huzurunda resmi memur önünde yapılacak, iki taraf aynı zamanda arzularını ona bildirecek yine düzenlettikleri sözleşmeyi iki tanık önünde imza edeceklerdir. b) Mirastan feragat sözleşmesi bedelli yapılabileceği gibi bedelsizde yapılabilir. Mirastan feragat sözleşmesi bedelli (ivazlı) olarak yapıldığı takdirde aksine hüküm olmadıkça feragat eden kimsenin altsoylarını da etkileyecektir. Bu durumda miras payının tümünün bedelli olarak devri halinde dereden mirasçının altsoyları da mirasçılık sıfatını kaybedecektir. (Y.2.HD.26.11.1993 gün 10646-11333 S.K.) Mirastan feragat eden kimse mirasçılıkla ilgili tüm haklarından feragat halinde mirasçılık sıfatını kaybedecektir. Ancak mirastan feragat mirasın tümü hakkında olabileceği gibi belirli bir payı ile de ilgili olabileceğinden, mirasın belirli bir payından feragat halinde mirasçılık sıfatı yine devam edecektir. e) Miras payından bir karşılık almadan yapılan feragatte ise feragat şahsi olduğundan altsoya etki yapmaz. Miras,mirastan feragat eden miras bırakandan önce ölmüş gibi miras hakkı altsoylarına geçer. (Y.2.HD.15.12.1995 gün 12388- 13788 S.K.9) Yine mirastan feragat sözleşmesi bedelli olsa bile sözleşmede altsoyun mirasçı olacağı kararlaştırılmış ise altsoy yine mirasçı olacaktır. f) Mirastan feragat sözleşmesinde mirasçı diğer bir mirasçı lehine mirastan feragat etmiş ve fakat lehine feragat edilen mirasçı daha sonra mirasçılık sıfatını herhangi bir nedenle yitirmiş ise mirastan feragat sözleşmesi hukuki hükmünü yitirecek miras yeniden mirastan feragat eden kimseye dönecektir. g) Mirastan feragat sözleşmesi yapan kimselerin ayırtım gücü taşıması ve ergin olmaları, kısıtlı olmamaları ön koşuldur. Ancak bir kimse vasiyetname ile tek taraflı miras hakkından feragat etmiş ise ayırtım gücünü taşıması ve on beş yaşını bitirmiş olması vasiyetnamenin geçerliliği için yeterli olacaktır. Mahkemece ergin kılınma yolu ile veya evlenme ile ergin olanlar da mirastan feragat sözleşmesi yapabileceklerdir. Ayırtım gücünü taşıyan kısıtlılar ise vasileri aracılığı ile ve vesayet makamının izni, Denetim makamının onamı ile mirastan feragat sözleşmesi yapabileceklerdir. Mirastan feragat mukavelesi iki taraflı sözleşmelerden olduğundan bu sözleşmelerin tek taratlı irade beyanı ile feshi mümkün değildir. ı) Mirastan feragat sözleşmelerinin resmi memur önünde, miras sözleşmesi şeklinde yapılması zorunlu olduğu halde, sözleşmenin feshi sözleşmelerinin adi yazılı şekilde yapılması yeterlidir. i) Mirastan bedelli feragat eden kimse ve mirasçıları; miras açıldığı zaman tereke borca batık ise ve mirasçılar da borçları ödememiş iseler miras bırakanın ölümünden önceki son beş yıl içinde almış oldukları karşılıktan mirasın açılması anındaki zenginleşmeler tutarında miras bırakanın alacaklılarına karşı sorumlu olacaklardır. Ancak miras bırakanın ölümünden önceki beş yıldan daha önce alınan karşılıklar yönünden sorumluluk söz konusu olmayacaktır. j) Diğer taraftan miras bırakanın feragat eden kişiye verdiği bedel veya bedeller diğer saklı pay sahibi mirasçıların saklı paylarına tecavüz ediyorsa, saklı payına el atılan bu mirasçılar feragat eden mirasçı aleyhine tenkis davası açabileceklerdir. k) Mirastan feragat sözleşmesi ehliyetsizlik, şekil noksanı, yasaya, ahlaka, adaba aykırılık sebeplerinden biri ile geçersiz ise ilgililer bu konuda iptal davası da açabileceklerdir. I) Miras bırakan ile miras sözleşmesi yapan anne baba sağ iseler onların altsoyu henüz mirasçı olmadıklarından feragatten yararlanamazlar. (Y.2.HD.10.12.1993 gün 11-268-12085 S.K.) MİRASTAN FERAGAT İLE İLGİLİ İÇTİHATLAR T.C.YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU E.1958/16- K.1959/14 T. 11.2.1959 -MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİ (Miras Mukavelesi Niteliği ve Resmi Vasiyet Şeklinde Yapılması) -ŞEKİL KOŞUL (Mirastan Feragat Sözleşmesinin Resmi Vasiyet Şeklinde Yapılması Mecburiyeti) -RESMİ VASİYET ŞEKLİNDE YAPILMASI MECBURİYETİ (Mirastan Feragat Sözleşmesinin) 743/m. 474, 475 ÖZET: Mirastan feragat sözleşmesinin bütün miras sözleşmeleri gibi, resmi vasiyet şeklinde yapılması gerekir. DAVA: Dördüncü Hukuk Dairesinin 1853/997 sayılı ve 19/6/1934 günlü kararında mirastan feragat mukavelesinin bir şekle tabi tutulmuş olmadığı esası benimsenmiş bulunduğu halde, ikinci Hukuk Dairesinin 3056/4390 sayılı ve 19/7/1984 günlü kararında mirastan feragat mukavelesinin resmi vasiyet şeklinde birbirini tutmazlığın içtihadın birleştirilmesi yoluyla giderilmesi istenilmiş olmakla içtihadı Birleştirme Hukuk Kısmı Heyetinde kararlar arasında birbirini tutmazlık bulunduğuna karar verildikten sonra mesele incelendi, gereği konuşuldu: KARAR: Medeni Kanunun mirasa ait olan kitabının 3. Faslının başlığı (ölüme bağlı tasarrufun muhtelif suretleri) dir; gerçekten bu fasıldaki maddelerde vasiyetin ve miras mukavelesinin konularının neler olabileceği bildirilmiştir. Bunlardan 474. Maddede miras mukavelesinin konusunun mirasçı nasbi veya belli bir malın bir kimseye bırakılması olabileceğinin, 475. Maddede ise miras mukavelesinin konusunun mirastan feragat olabileceğinin bildirildiği görülür. Demek ki, konumuza göre mirastan feragat mukavelesi, miras mukavelesinin bir nevinden ibarettir. Bu itibarla mirastan feragat mukavelesinin (bütün miras mukaveleri gibi) Medeni Kanunun 492. Maddesi hükmünce resmi vasiyet şiklende yapılması gerektir. isviçre Hukukçularından Escher'in Medeni Kanuna ait almanca şerhinde (Alman Medeni Kanunundaki durumun aksine olarak) mirastan feragat mukavelesinin, miras mukavelesinin bir nevinden ibaret olduğunu yazmış bulunması da (Vorb. Art 494, N.2) bu görüşün doğruluğunu belirtmektedir. Netice: Mirastan feragat mukavelesinin bütün miras mukaveleleri gibi resmi vasiyet şeklinde yapılmasının gerektiğine, 11.02.1959 da ittifakla karar verildi. "Mirastan feragat nedeniyle miras payının iptali ile ilgili görev Asliye Hukuk Mahkemesine aittir." "Türk Medeni Kanununun 545 ncü maddesi koşullarının oluşup oluşmadığı araştırılmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru değildir." "Sağ kalan eşin mirastan karşılıksız feragati halinde miras bırakandan olmayan çocukları mirastan yararlanamaz." "Mirastan çıkarılma ile ilgili iptal davasının davalı alt soyuna da yöneltilmesi gerekir." "Mirastan feragat, mirasçılık belgesi verilmesine engel değildir." "Mirastan feragat sözleşmesi bulunması mirasçılık belgesi istenmesine engel değildir." "Bedelli (İvazlı) olarak mirastan feragat eden mirasçının alt soyu da mirastan pay alamaz." "Mirastan feragat, mirası ret, mirastan ıskat edilen mirasçıda mirasçılık belgesi isteyebilir. Bu nedenle mirastan feragat, mirası ret, mirastan ıskatın hukuki sonuçlarının terekenin bölüştürülmesi sırasında gözetileceğine işaret edilerek mirasçılık belgesi verilmelidir." "Mirastan feragat sözleşmesinde aksine hüküm olmadıkça tek taraflı dönülemez." "TMK'nun 528.529.545 ve 530.madde-lerine uygun düzenlenmeyen mirastan feragat sözleşmesi geçersizdir." "Mirastan feragat edenin mirasla ilgisi tamamen kesilmez, Mirastan feragat eden de mirasçılık belgesi isteyebilir. Ancak ilamda bu veya benzeri hallere işaret olunmalıdır." "Mirastan feragat sözleşmesinin resmi vasiyet şeklinde yapılması gerekir." "Mirastan feragat ivazsız ise miras, feragat edenin füruları varsa onlara kalır." "Miras bırakanla mirastan feragat mukavelesi yapan anne ve baba sağ olduğundan, feragat edenin fü ruu henüz mirasçı olmadığından feragatten yararlanamaz." "Mirastan feragat mukavelesi ivazlı olduğu takdirde feragat edenin füruu da aksi kararlaştırılmamışsa mirasçı olamaz." "Mirastan ıskat, mahrumiyet, ret ve feragat veraset belgesi istemeye engel değildir." "mirastan feragat sözleşmesinde feragat eden mirasçının iradeyi sakatlayan nedenlerle sözleşmenin iptalini istemesi mümkün olup, bu konuda deliller toplanmalı sonucuna göre karar verilmelidir." SÖZLEŞMENİN NÜFUS İDARESİNE BİLDİRİLMESİ Mirastan feragat sözleşmesini düzenleyen noter, miras bırakanın kayıtlı olduğu nüfus idaresine, miras bırakanın, nüfus kütüğüne kayıtlı ve şerhi edilmek üzere, mirastan feragat sözleşmesinin varlığını tarih ve yevmiye nosu ile birlikte bildirir, işbu bildirim yazısına, mirastan feragat sözleşmesinin örneği eklenmez, sadece miras bırakanın ve feragat edenin ikamet adresleri, kimlik ve nüfus kayıt bilgileri, feragatin ivazlı mı ivazsız mı yapıldığı ve varsa feragatin kimin lehine yapıldığı hususları yazılmalıdır. Feragat ivazlı ise, nüfus idaresine yazılan yazıda sadece feragatin ivazlı olduğu yazılmalı, ivazın ne olduğu ve ne miktarda olduğu yazılmamalıdır. Zira ivazın ne olduğu ve ne tutarda olduğu sözleşmenin kayıt ve şerhi için gerekli değildir. Feragat iki taraflı bir feragat ise, her bir taraf miras bırakan ve feragat eden durumda olduklarından bildirimin her birinin nüfus idarelerine ayrı ayrı yapılması gerekir. Bu bildirim niçin yapılmaktadır ve niçin sadece miras bırakanın nüfus kütüğüne işlenmek üzere miras bırakanın kayıtlı olduğu nüfus idaresine bildirilmektedir. Miras bırakan vefat ettiğinde onun veraset ilamını verecek olan Sulh Hukuk Hakimi veraset ilamını verebilmek için miras bırakanın vukuatlı nüfus kayıtlarını getirtecek olup, gelen bu nüfus kayıtlarında miras bırakanın mirastan feragat sözleşmesi yaptığını görecektir. Mirastan belgesini veren hakim gerek görürse noterden yapılan mirastan feragat sözleşmesinin aslını veya tasdikli örneğini isteyebilecek ve inceleyerek ve feragat edenin feragatini dikkate alarak ve mirastan feragat ile ilgili kanun hükümlerini (M.K. md. 529) uygulayarak mirasçılık belgesi düzenleyecek ve kararını verecektir. Nüfus idaresine bildirim tebligat alarak yapılmalıdır. Tek taraflı yapılan mirastan feragat sözleşmesinin nüfus idaresine bildirimine dair yazı örneği aşağıya çıkarılmıştır. .............. adresinde mukim, T.C.kimlik nolu ve ili ilçesi, mahellesi/köyü cilt no aile sıra no sıra noda nüfusa kayıtlı bulunan ve oğlu/kızı, doğumlu (MİRAS BIRAKAN) 21 adresinde mukim, T.C.kimlik nolu ve ili ilçesi mahellesi/ köyü, cilt no aile sıra no sıra noda nüfusa kayıtlı bulunan ve oğlu/kızı doğumlu (MİRASTAN FERGAT EDEN) Aralarında Noterliğimizin tarih ve Yevmiye numaralı işlemi ile BEDELLİ / BEDELSİZ ( Lehine) olarak Mirastan Feragat Sözleşmesi yapmışlardır. İşbu mirastan feragat sözleşmesinin FERAGATİ KABUL EDEN (MİRAS BIRAKAN) isimli kişinin yukarıda yazılı nüfus kütüğüne kayıt ve şerh edilmesini, kayıt ve şerh edildiğinin noterliğimize bildirilmesini rica ederim. .../.../ NOTERİ .........: Hukuk 1323 Ankara, 28.1.2004 Özü: Mirastan feragat sözleşmesi hk. GENELGE 2 Miras bırakan ile mirasçılar arasında yapılan ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu' nun 528. maddesinde yer alan mirastan feragat sözleşmelerinde, mirasçının miras bırakandan intikal edecek olan belirli bir maldaki miras hak ve payından feragatinin mümkün olup olmadığı hususundaki duraksamalar nedeniyle konu hakkında görüşleri sorulan Adalet Bakanlığı Hukuk işleri Genel Müdürlüğü'nden alınan ve Yönetim Kurulu'nun 23.01.2004 günlü toplantısında görüşülen 31.07.2003 tarih ve 014776 sayılı yazıda; ...Bilindiği üzere; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 528 ve 529 uncu maddeleri... Mirastan feragat sözleşmesi... ni düzenlemiştir. 528. maddesinde, ...Miras bırakan, bir mirasçı ile karşılıksız veya bir karşılık sağlanarak mirastan feragat sözleşmesi yapabilir. Feragat eden, mirasçılık sıfatını kaybeder. Bir karşılık sağlanarak mirastan feragat, sözleşmede aksi öngörülmedikçe feragat edenin altsoyu için de sonuç doğurur.... 529. maddesinde, ...Mirastan feragat sözleşmesi belli bir kişi lehine yapılmış olup bu kişinin herhangi bir sebeple mirasçı olmaması hâlinde, feragat hükümden düşer. Mirastan feragat sözleşmesi belli bir kişi lehine yapılmamışsa, en yakın ortak kökün altsoyu lehine yapılmış sayılır ve bunların herhangi bir sebeple mirasçı olamaması hâlinde, feragat yine hükümden düşer.... Düzenlemesi mevcuttur. Ayrıca 545. maddesinde miras sözleşmesinin geçerli olması için resmi vasiyet şeklinde yapılması gerektiği, 532. maddesinde de resmi vasiyetnamenin iki tanık huzurunda sulh hakimi, noter veya kanunla kendilerine bu yetki verilmiş diğer bir görevli tarafından düzenleneceği ifade edilmiştir. Yasal düzenleme değerlendirildiğinde; mirastan feragat sözleşmesinin, murisle mirasçıları arasında akdedilen ve bu mirasçının müstakbel ve muhtemel miras hakkından tamamen veya kısmen feragat etmesi sonucunu doğuran bir sözleşme olduğu, mirastan feragat sözleşmesinin mirasçının miras hakkının tamamını ve bir kısmını ihtiva edebileceği, mirastan kısmen feragat eden mirasçının mirasçılığının zayi olmayacağı düşünülmektedir.... Denilmektedir. Bilginizi ve gereğinin buna göre yapılmasını rica ederim. ANKARA 28.2.1991 Özü : Mirastan feragat sözleşmeleri GENELGE 14 1512 sayılı Noterlik Kanununun 69 ncu maddesinde bulunan, < <... vasiyetnameleri, gerek noterler tarafından düzenlenen sair ölüme bağlı tasarrufları yapanların ölümü halinde bilgi verilmesi için, durumu bunların kayıtlı oldukları nüfus dairelerine bildirirler.> > hükmüne rağmen nüfus dairelerinin mirastan feragat sözleşmelerine ait bilgileri kabul etmeyerek bu konuya ilişkin yazıları geri çevirdiklerine ilişkin şikâyetler üzerine konu içişleri Bakanlığına intikal ettirilmiş idi. Anılan Bakanlık Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün 8.2.1991 tarih ve 621.145.1525/9340 sayılı yazılarında: Konunun nüfus dairelerine genelge yapıldığı ve «Bakanlığımızca yayınlanan 21.9.1984 gün ve 621.114.280/11020 sayılı genelgemizde belirtildiği gibi, ilgilinin ölüm sütununa kurşun kalemle şerh düşülerek söz konusu evrakların ayrı bir dosya içersinde muhafaza edilmesi gerektiğinin duyurulduğu bildirilmiştir. Bilginizi rica ederim., Ankara, 18.1.1989 Özü: Mirastan feragat sözleşmelerinin de nüfus idaresine bildirilmesi gerektiği Hk. GENELGE 15 1512 sayılı Noterlik Kanununun 69 ncu maddesinde, «...gerek bu suretle saklanan vasiyetnameleri, gerekse noterler tarafından düzenlenen sair ÖLÜME BAĞLI TASARRUFLARI yapanların ölümü halinde bilgi verilmesi için, durumu bunların kayıtlı oldukları NÜFUS DAİRELERİNE YAZI İLE BİLDİRİRLER.>> hükmü yer almaktadır. Medeni Kanunda miras mukavelelerini düzenleyen maddeler ise anılan kanunun <<ölüme bağlı tasarruflar>> bölümünde yer almaktadır. Bu itibarla mirastan feragat sözleşmelerinin de 1512 sayılı Noterlik Kanununun 69 ncu maddesi gereğince nüfus idarelerine bildirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Bilinmesini ve buna göre işlem ifasını rica ederim. Kaynak
  11. Ulusal hukuk ve uluslararası hukuk kurallarının uygulanmasında paralelliğin sağlanması; insan hakkı ihlallerinin önlenmesi ve insana yaraşır bir sistemin oluşturulması bağlamında önem taşımaktadır. Bu kapsamda ülkemizde bulunan yabancılar çeşitli hak ve yükümlülüklere sahiptir. İkamet izinleri bu hak ve yükümlülükler çerçevesinde yabancıların ülkemizde kalışını yasal bir zemine oturtmaktadır. 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararsı Koruma Kanununa (YUKK’a) göre ikamet izni Türkiye’de kalmak üzere verilen izin belgesini ifade etmektedir. Yetkili makamlar tarafından düzenlenen bu izin belgesi yabancıya ülkemizde belirli bir süreliğine ve belirli bir yerde yaşama hakkı sağlamaktadır. Kamusal düzenin sağlanması ve korunması açısından önem arz eden ikamet izni; yabancının talepte bulunması, istenilen evraklarla başvurması ve talepte bulunduğu ikamet izni türünde şartları taşıması halinde düzenlenmektedir. İkamet izni Türkiye’de kalmak isteyen yabancılara verilen izin belgesidir. Ülkemizde vize veya vize muafiyetinin tanıdığı süreden ya da doksan günden fazla kalacak yabancıların, e-ikamet sistemi üzerinden, şartlarını taşıdığını düşündüğü ikamet izni türüne müracaatta bulunmaları zorunludur. Başvurusunu tamamlayan yabancılar sistem tarafından belirlenen randevu gününde, yaşamak istedikleri ilde bulunan il/ilçe göç idaresi müdürlüğünde hazır bulunmalıdırlar. Geçerli bir mazereti olmaksızın randevu gününde il/ilçe göç idaresi müdürlüğünde hazır bulunmayan yabancılar, hiç başvuruda bulunmamış sayılırlar. Geçerli mazeretin tespitinde idarece bir takım bilgi ve belgeler talep edilebilir. İkamet izni uzatma başvuruları da kural olarak aynı usulle yapılmaktadır. İstisnai olarak 14 ilimizde (Adana, Ankara, Antalya, Aydın, Bursa, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Kocaeli, Mersin, Samsun, Şanlıurfa, Tekirdağ) yaşayan yabancıların ikamet izni uzatma işlemlerinde randevu almak yerine gerekli belgeleri posta ile göndermeleri yeterli olmaktadır. A - Genel Bilgiler İkamet İzni Başvurusu Ülkemizde vizenin veya vize muafiyetinin tanıdığı süreden ya da doksan günden fazla kalacak yabancıların ikamet izni alması zorunludur. Kanunda öngörüldüğü şekilde ikamet izni başvurularının yabancıların vatandaşı olduğu ya da yasal olarak bulunduğu ülkedeki konsolosluklardan alınması yakın bir zamanda mümkün olacak olup bu durum ayrıca duyurulacaktır. Bu aşama gerçekleşene kadar yabancıların ikamet izni başvuruları ikamet edilmek istenilen il valiliğince alınmaktadır. Anılan Kanun ile ikamet izni başvurularında refakat uygulaması kaldırılmış olup her yabancının başvurusu ve izin belgesi ayrı olarak düzenlenmektedir. Ayrıca ikamet izni başvuruları yabancı tarafından bizzat yapılabileceği gibi yabancının yasal temsilcisi ya da avukatı aracılığıyla da yapılabilecektir. Fakat bu hususta idare gerekli görmesi halinde başvuru sırasında yabancının hazır bulunmasını da isteyebilir. 6735 sayılı Kanun ile 6458 sayılı Kanunun 21 inci maddesine ikamet izni başvurularının yetkili aracı kurum tarafından da yapılabileceği hükmü eklenmiştir. Yetkili aracı kurum Genel Müdürlük (İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü) tarafından yetkilendirilen kurum veya kuruluşu ifade etmekte ve nitelikleri ile görev çerçevesi yönetmelikle belirlenmektedir. e-İkamet Sistemi 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararsı Koruma Kanununun 30 uncu maddesinde altı çeşit ikamet izni düzenlenmiş olup ilk, uzatma ve geçiş başvuruları için e-İkamet sistemi ( https://e-ikamet.goc.gov.tr/ ) üzerinden online başvuru alınmaktadır. İlk ve Geçiş Başvuruları İlk ve geçiş başvuruları için yabancının e-İkamet sistemi üzerinden ikamet izni başvurusunda bulunması ve kendisine verilen randevu tarih ve saatinde bulunduğu ildeki İl Göç İdaresi Müdürlüğüne istenilen evraklarla başvurması ( https://e-ikamet.goc.gov.tr/Ikamet/IstenenBelgeler ) gerekmektedir. Ayrıca ilk ve geçiş başvurularında pasaportun aslı ibraz edilmelidir. Uzatma başvurularında tercüme edilmiş noter onaylı fotokopisi istenmektedir. Uzatma Başvurusu İkamet izni uzatma başvuruları, ikamet izin süresinin dolmasına altmış gün kalmasından itibaren ve her koşulda ikamet izni süresi dolmadan önce yapılmaktadır. Uzatma başvurusu için yabancının e-İkamet sisteminden ikamet izni başvurusunda bulunması ve istenen belgeleri tamamlayarak ikamet edilen ilin İl Göç İdaresi Müdürlüğüne posta yoluyla 5 (beş) gün içerisinde göndermesi gerekmektedir. Ayrıca uzatma başvurusu sırasında daha önce verilen bilgilerin kontrol edilerek hatasız bir şekilde girilmesine dikkat edilmelidir. Aksi takdirde e-İkamet sistemi uzatma başvurusu yapılmasına izin vermeyecek olup randevu sistemine yönlendirilecektir. Çalışma İzninin İkamet İzni Sayılması Anılan Kanun çerçevesinde çalışma izni ikamet izni yerine geçmektedir yani çalışma izni sahibi yabancı çalışma izni süresince ikamet izni almadan ülkemizde kalma hakkı elde etmektedir. Sağlık Sigortası Şartı Geçerli sağlık sigortası, istenilen ikamet izni süresini kapsamalıdır. Aşağıda yer alan sağlık sigortalarından biri yeterli sayılmaktadır: 1-İkili sosyal güvenlik sözleşmeleri kapsamında Türkiye’de sağlık hizmetlerinden faydalanıldığına dair il sosyal güvenlik biriminden alınan e-imzalı/imzalı ve mühürlü/kaşeli belge, 2-Sosyal Güvenlik Kurumundan alınmış e-imzalı/imzalı ve mühürlü/kaşeli provizyon belgesi (SGK’dan getirilecek provizyon belgeleri aile ikamet izinlerinde hem destekleyici, hem de aile bireylerini kapsayacak biçimde olmalıdır.), 3-Sosyal Güvenlik Kurumuna Genel Sağlık Sigortalısı olmak için yapılan başvuruya dair e-imzalı/imzalı ve mühürlü/kaşeli belge, 4-Özel Sağlık Sigortası. İkamet İzni Harcı İkamet izni harcı 492 sayılı Harçlar Kanununda düzenlenmiş olup yabancılardan bu Kanun gereği harç alınmaktadır. İkamet izni süresi bittikten sonra uzatma başvurusu yapılmaması durumunda ikamet izni olmaksızın Türkiye'de geçirilen süreler için 492 sayılı Harçlar Kanunun 83 üncü maddesi gereği ikamet izni harcı bir kat fazlası ile tahsil edilmektedir. Türkiye’de Kalınacak Adres Yabancı Türkiye’de kalacağı adres bilgilerini vermek zorunda olmakla birlikte yabancının Türkiye’de kalacağı adres, sabit bir adres veya konaklama tesisine ait adreslerden biri olabilir. Ancak, her halükarda yabancının adres bilgilerini doğru ve eksiksiz olarak beyan etmesi gerekmektedir. Ayrıca ikamet izni belgesinin adrese ulaştırılabilmesi için adres, telefon numarası veya e-posta bilgilerinin güncel olması gerekmektedir. İkamet izni süresi içerisinde adres bilgilerinin değişmesi halinde, 20 (yirmi) iş günü içerisinde il göç idaresi müdürlüğüne ve il nüfus ve vatandaşlık işleri müdürlüğüne gerekli belgelerin ibraz edilmesi gerekmektedir. 15 Günlük Çıkış-Giriş Hakkı -İkamet İzni Müracaat Belgesi ilk başvuru sahibi yabancının e-İkamet sistemi üzerinden başvurması ve verilen randevu tarih ve saatinde bulunduğu ildeki İl Göç İdaresi Müdürlüğüne giderek başvurusunu tamamlaması halinde düzenlenmektedir. -İkamet İzni Müracaat Belgesi ikamet izni uzatma başvuru sahibi yabancının e-İkamet sistemi üzerinden başvurusunu tamamlaması halinde sistem tarafından verilmektedir. Müdürlükçe onaylanmış "İkamet İzni Müracaat Belgesi" ve harç makbuzuyla birlikte yabancı 15 gün içerisinde giriş yapmak kaydıyla ülkemizden çıkış yapabilmektedir. Ancak 15 günden fazla yurt dışında kalınması halinde yabancıya ülkemize tekrar girişte vize hükümleri uygulanmaktadır. İkamet İzninin Sonuçlandırılması Anılan Kanunun 21 inci maddesine göre ikamet izni başvuruları en geç doksan gün içinde sonuçlandırılmaktadır. Ayrıca Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğinin 22 nci maddesine göre doksan günlük süre, bilgi ve belgelerin tam olarak yetkili makama teslim edildiği tarihten başlamaktadır. Sürenin uzaması halinde yabancıya bilgi verilmektedir. Sahte Belgeye İlişkin Uyarı Yabancılara ilişkin iş ve işlemlerde Göç İdaresi Genel Müdürlüğü üçüncü gerçek kişi ve/veya tüzel kişiler ile çalışmamaktadır. Belli bir ücret karşılığında iş yapan şahıs veya firmalar tarafından ikamet izni başvurularında kullanılmak üzere sahte belge üretildiği tespit edilmiştir. Bu kapsamda ikamet izni başvurularının bizzat yapılması ve üçüncü gerçek ve/veya tüzel kişilere itibar edilmemesi gerekmektedir. Yabancılar İletişim Merkezi (YİMER) Yabancılar ikamet iznine ilişkin soru ve sorunlar için Yabancılar İletişim Merkezi'nin (YİMER) yurt içinden 157 ve yurt dışından +90 312 157 11 22 numaralı telefonlarından 24 saat ayrıntılı bilgi alınabilmektedir. B - İkamet İzni Çeşitleri 1 - Kısa Dönem İkamet İzni 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 31 ila 33 üncü maddelerinde kısa dönem ikamet izni düzenlenmiştir. Ayrıca Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 28 nci ve 29 uncu maddelerinde kısa dönem ikamet izni düzenlenmiştir. Kısa Dönem İkamet İzni Düzenlenebilecek Yabancılar Kimlerdir? 1-Bilimsel araştırma amacıyla gelecek olan yabancılar; Bu amaçla ikamet izni talebinde bulunan yabancıların bilimsel araştırmanın izne tabi olması halinde bilimsel araştırmaya konu ilgili kurum veya kuruluşlardan (Kültür ve Turizm Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, üniversiteler vb.) izin belgesi almaları; izne tabi olmaması halinde araştırma konusuna ilişkin beyan sunmaları istenilmektedir.Bu amaçla gelecek yabancılara ikamet izni düzenlenebilmesi için, yurt dışı temsilciliklerimizden ‘Bilimsel Araştırma’ amaçlı vize alınmış olması gerekmektedir. 2-Türkiye’de taşınmaz malı bulunan yabancılar; Taşınmazı bulunan yabancıların ikamet izni talebinde bulunması halinde taşınmazın konut olması ve bu amaçla kullanılması gerekmektedir. Ayrıca aile üyelerinin konut üzerinde paylı veya elbirliği mülkiyet hakkına sahip olmaları halinde aile üyeleride bu kapsamda ikamet izni başvurusunda bulunabilmektedirler.Aile üyeleri, başvuru sahibinin eşini, ergin olmayan çocuğu ile bağımlı ergin çocuğunu ifade etmektedir. 3-Ticari bağlantı veya iş kuracak olan yabancılar; Ticari bağlantı veya iş kuracak yabancıların üç ayın üzerinde ikamet izni talep etmesi halinde yabancıdan temas kuracağı kişi veya şirketlerin davet mektubu veya benzeri belgeler istenebilir. 4-Hizmet içi eğitim programına katılacak olan yabancılar; Bu amaçla verilen ikamet izinleri hizmet içi eğitim verecek kurum veya kuruluşun sunduğu eğitimin içeriği, süresi, yeri konularındaki bilgi ve belgelere dayanarak program süresince düzenlenmektedir. 5-Türkiye Cumhuriyetinin taraf olduğu anlaşmalar ya da öğrenci değişim programları çerçevesinde eğitim veya benzeri amaçlarla gelecek olan yabancılar; Bu amaçla ikamet izni talebinde bulunan yabancıların ilgili kurumdan alınacak bilgi ve belgeyi sunması istenir. İkamet izni süresi, eğitim veya benzeri amacın süresini geçemez. Öğrenci değişim programları (Erasmus, Mevlana, Farabi vb.) kapsamında gelen öğrencilerden; ilk kayıt tarihlerinden itibaren üç ay içinde genel sağlık sigortalısı olmak için talepte bulunanlardan ayrıca sağlık sigortası istenmez. Ancak, kayıt tarihinden itibaren üç ay içinde başvuruda bulunmayarak genel sağlık sigortalısı olma hakkını kaybedenlerden özel sağlık sigortası yaptırmaları istenir. 6-Turizm amaçlı kalacak yabancılar; Bu amaçla ikamet izni talebinde bulunan yabancıların seyahat planlarına ilişkin hususlardaki (ülkede nerede, ne zaman ve ne süreyle kalacağı gibi) beyanı değerlendirilir. Gerekli görülmesi halinde bilgi veya belge sunması istenebilir. 7-Kamu sağlığına tehdit olarak nitelendirilen hastalıklardan birini taşımamak kaydıyla tedavi görecek olan yabancılar; Bu amaçla Türkiye’ye gelen yabancıların kamu veya özel hastanelere kabulleri aranır. Bunlardan tüm tedavi masraflarını ödediklerini belgeleyenlerden sağlık sigortası şartı aranmaz. İkamet izinleri tedavi sürelerine uygun olacak şekilde düzenlenir. Tedavi süresince barınma, iaşe veya sağlığa ilişkin giderleri ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca karşılanan yabancılardan maddi imkânın tespiti ile geçerli sağlık sigortası şartı aranmaz. Gerektiğinde ilgili hastaneden veya kamu kurum ve kuruluşundan yabancının tedavisine ilişkin bilgi veya belge istenebilir. Mevcut Sağlık İşbirliği anlaşmaları kapsamında ülkemize tedavi amacıyla gelen yabancıların refakatçilerinin (anlaşmada refakatçilere ilişkin ayrıca bir hüküm bulunmuyorsa) ikamet izni işlemleri genel hükümlere göre yürütülmektedir. Ayrıca 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun Ek 14 üncü maddesine göre ülkemize gelen yabancıların en fazla iki kişiyi geçmeyen refakatçilerinden ikamet izni başvurularında geçerli sağlık sigortası şartı aranmamaktadır. 8- Adli veya idari makamların talep veya kararlarına bağlı olarak Türkiye’de kalması gereken yabancılar; Bu amaçla düzenlenecek ikamet izninin süresi, karar veya talepte belirtilen süre göz önünde bulundurularak düzenlenir. 9-Aile ikamet izni şartlarını kaybetmesi durumunda kısa dönem ikamet iznine geçirilecek olan yabancılar; En az üç yıl aile ikamet izni ile Türkiye’de kalmış olanlardan on sekiz yaşını tamamlayanlar, Türk vatandaşı ile evli olup üç yıl aile ikamet izni ile kaldıktan sonra boşanmış yabancılar (aile içi şiddet gerekçesi ile mağdur olduğunu mahkeme kararı ile ispat edenler için üç yıllık süre şartı aranmaz) ve destekleyicinin; halinde bu kişiye bağlı olarak ikamet izni alanlar kısa dönem ikamet iznine başvurabilirler. 10-Türkçe öğrenme kurslarına katılacak olan yabancılar; Bu amaçla ikamet izni talebinde bulunan ve Türkçe kursu vermeye yetkili kuruma (Milli Eğitim Bakanlığından izinli olmalıdır.) kayıt yaptıran yabancıya en fazla iki defa verilebilir. Kurs süresi bir yıldan az ise ikamet izni süresi kurs süresini geçemez. Kursu veren kurum, Türkçe öğrenim amacıyla kayıt yaptıran yabancının kursa başlama ve devam durumunu il müdürlüğüne bildirmekle yükümlüdür. 11-Kamu kurumları aracılığıyla Türkiye’de eğitim, araştırma, staj ve kurslara katılacak olan yabancılar; Bu amaçla düzenlenen ikamet izni süresi bir yılı geçemez. Barınma, iaşe veya sağlığa ilişkin giderleri ilgili kamu kurumlarınca karşılanan yabancılardan maddi imkânın tespiti ile geçerli sağlık sigortası şartı aranmaz. Kurumlardan bilgi ve belge istenebilir. 12-Türkiye’de yükseköğrenimini tamamlayanlardan mezuniyet tarihinden itibaren altı ay içinde müracaat eden yabancılar; Bu amaçla ikamet izni talebinde bulunan yabancılara mezun oldukları tarihten itibaren altı ay içinde müracaat etmeleri halinde bir defaya mahsus olmak üzere en fazla bir yıl süreli ikamet izni verilebilir. 13-Türkiye’de çalışmayan ancak Bakanlar Kurulunca belirtilecek kapsam ve tutarda yatırım yapacaklar ile bunların yabancı eşi, kendisinin ve eşinin ergin olmayan veya bağımlı yabancı çocuğu; Bu amaçla ikamet izni talebinde bulunan yabancılara en fazla beşer yıllık sürelerle ikamet izni düzenlenebilir. 6735 sayılı Uluslararası İşgücü Kanunun, 6458 sayılı Kanunda meydana getirdiği bu değişiklikle ülke ekonomisine katkı sağlayacak nitelikli yabancıların teşvik edilmesi ve yabancılara ikamet izni işlemlerinde kolaylık sağlanması amaçlanmıştır. 14-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı olan yabancılar, Bu amaçla ikamet izni talebinde bulunan yabancılara en fazla beşer yıllık sürelerle ikamet izni düzenlenebilir. Kısa Dönem İkamet İzni Kaç Yıllık Sürelerle Düzenlenebilir? Kısa dönem ikamet izni, yukarıda 13. ve 14. sırada yer alan yabancılar hariç olmak üzere her defasında en fazla ikişer yıllık sürelerle düzenlenebilir. Kısa Dönem İkamet İzni Şartları Nelerdir? Kısa dönem ikamet izninin düzenlenebilmesi için yabancıların Kanunun 32 nci maddesinde yer alan şartları taşıması gerekmektedir. - Türkiye’de kalış amacıyla ilgili destekleyici bilgi ve belgeleri ibraz etmek, - Anılan Kanunun 7 nci maddesi kapsamına girmemek,- Genel sağlık ve güvenlik standartlarına uygun barınma şartlarına sahip olmak, - İstenilmesi halinde, vatandaşı olduğu ya da yasal olarak ikamet ettiği ülkenin yetkili makamları tarafından düzenlenmiş adli sicil kaydını gösteren belgeyi sunmak, - Türkiye’de kalacağı adres bilgilerini vermek. Kısa Dönem İkamet İzni Red, İptal veya Uzatılmama nedenleri nelerdir? - Kısa dönem ikamet izni için aranan şartlardan birinin veya birkaçının yerine getirilmemesi veya ortadan kalkması, - İkamet izninin veriliş amacı dışında kullanıldığının tespit edilmesi, - Hakkında geçerli sınır dışı etme veya ülkeye giriş yasağı kararının bulunması, - Yurt dışında kalış süresi bakımından ihlale düşülmesi,hallerinde kısa dönem ikamet izni verilmez, verilmişse iptal edilir, süresi bitenler uzatılmaz. 2- AİLE İKAMET İZNİ 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 34 ila 37 nci maddelerinde aile ikamet izni düzenlenmiştir. Ayrıca Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 30 ila 34 üncü maddelerinde aile ikamet izni düzenlenmiştir. Aile İkamet İzni Düzenlenebilecek Yabancılar Kimlerdir? Türk vatandaşlarının, 5901 sayılı Kanunun 28 inci maddesi kapsamında olanların veya ikamet izinlerinden birine sahip olan yabancılar ile mültecilerin ve ikincil koruma statüsü sahiplerinin; a) Yabancı eşine, b) Kendisinin veya eşinin ergin olmayan yabancı çocuğuna, c) Kendisinin veya eşinin bağımlı yabancı çocuğuna, aile ikamet izni düzenlenebilir. Aile ikamet izni talebinde bulunan yabancının birden fazla eşi olması hâlinde, eşlerden yalnızca birine aile ikamet izni düzenlenebilir. Ancak, yabancının tüm çocuklarına aile ikamet izni verilebilir. Çocukların aile ikamet izni taleplerinde ülkemiz dışında varsa ortak velayeti bulunan anne veya babanın muvafakati olmalıdır. Aile ikamet izni, öğrenci ikamet izni almadan ilk ve ortaöğretim kurumlarında on sekiz yaşına kadar eğitim hakkı sağlamaktadır. Aile ikamet izni olan yabancılar aşağıdaki hallerde kısa dönem ikamet izni talebinde bulunabilir: - Boşanma durumunda Türk vatandaşıyla evli ve en az üç yıl aile ikamet izniyle kalmışsa, (Ancak aile içi şiddet nedeniyle mağdur olduğunu mahkeme kararıyla ispat eden yabancılardan en az üç yıl aile ikamet izniyle kalmış olma şartı aranmamaktadır.) - Destekleyicinin ölmesi durumunda destekleyiciye bağlı aile ikamet izniyle ülkemizde kalıyorsa, - Ülkemizde en az üç yıl aile ikamet izniyle kalmış olanların on sekiz yaşını doldurmuş olması halinde. Aile İkamet İzni Kaç Yıllık Sürelerle Düzenlenebilir? - Aile ikamet izni her defasında üç yılı aşmayacak şekilde düzenlenebilir. - Aile ikamet izninin süresi hiçbir şekilde destekleyicinin ikamet izni süresini aşamaz. Aile İkamet İzninin Şartları Nelerdir? Aile ikamet izninin düzenlenebilmesi için yabancıların Kanunun 35 inci maddesinde yer alan şartları taşıması gerekmektedir. - Destekleyicide aranan şartları karşılamak, (Destekleyicinin; tüm aile fertlerini kapsayan geçerli sağlık sigortası, fert başına asgari ücretin üçte birinden az olmamak kaydıyla aylık gelire sahip olması, son beş yıl içinde aile düzenine karşı suç işlememiş olduğunu adli sicil kaydıyla belgelemesi, az bir yıl Türkiye’de ikamet etmesi ve adres kayıt sistemine kayıtlı olması) - Destekleyicinin yanında kalmak üzere aile ikamet izni talebinde bulunanlarda aranan şartları karşılamak, (Ülkemizde kalış amacıyla ilgili destekleyici bilgi ve belgeleri ibraz etmesi, belirtilen kişilerle birlikte yaşadığını veya yaşama niyetini taşıdığını ortaya koyması, eşlerin on sekiz yaşını doldurmuş olması, anılan Kanunun 7 nci maddesi kapsamına girmemesi, evliliğin aile ikamet izni almak amacıyla yapılmamış olması) Aile İkamet İzni Red, İptal veya Uzatılmama nedenleri nelerdir? - Aile ikamet izni için aranan şartların yerine getirilmemesi veya ortadan kalkması, - Aile ikamet izninin veriliş amacı dışında kullanıldığının tespit edilmesi, - Hakkında geçerli sınır dışı etme veya ülkeye giriş yasağı kararının bulunması, hallerinde aile ikamet izni verilmez, verilmişse iptal edilir, süresi bitenler uzatılmaz. 3- ÖĞRENCİ İKAMET İZNİ 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 38 ila 41 inci maddelerinde öğrenci ikamet izni düzenlenmiştir. Ayrıca Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 35 ila 39 uncu maddelerinde öğrenci ikamet izni düzenlenmiştir. Öğrenci İkamet İzni Düzenlenebilecek Yabancılar Kimlerdir? - Aile ikamet izni bulunmayan ilk ve orta derecede öğrenim görecek yabancılara (Aile ikamet izni bulunan ilk ve ortaöğretim seviyesinde eğitim görecek yabancılar 18 yaşına kadar ikamet izni almasına gerek kalmadan eğitimine devam edebilmektedir. Ancak 18 yaşını dolduran ve halen ortaöğretim seviyesinde eğitimine devam eden öğrencilerin ikamet izni alması gerekmektedir.), - Ülkemizde bir yükseköğretim kurumunda ön lisans, lisans, yüksek lisans, doktora, Tıpta Uzmanlık Eğitimi (TUS), Diş Hekimliğinde Uzmanlık Eğitimi (DUS) seviyelerinde eğitim görecek yabancılara, öğrenci ikamet izni düzenlenebilir. Öğrenci ikamet izni, öğrencinin yalnızca eş ve çocuklarına aile ikamet izni başvurularında destekleyici olma hakkı sağlamaktadır. Diğer yakınlarına, ikamet izni alma konusunda hiçbir hak sağlamaz. Öğrenci İkamet İzni Kaç Yıllık Sürelerle Düzenlenebilir? Yabancı öğrencinin öğrenim süresi bir yıldan kısa ise öğrenci ikamet izni süresi öğrenim süresini aşamaz. Kamu kurum ve kuruluşları aracılığıyla gelerek Türkiye’de öğrenim görecek yabancılara, öğrenim süresince ikamet izni verilebilir. Bakımı ve masrafları gerçek veya tüzel kişi tarafından üstlenilen ilk ve orta derecede öğrenim görecek yabancılara, velilerinin veya yasal temsilcilerinin muvafakatiyle öğrenimleri süresince birer yıllık sürelerle öğrenci ikamet izni verilebilir ve uzatılabilir. Öğrenci İkamet İzni Şartları Nelerdir? Öğrenci ikamet izninin düzenlenebilmesi için yabancıların Kanunun 39 uncu maddesinde yer alan şartları taşıması gerekmektedir. -Türkiye’de kalış amacıyla ilgili destekleyici bilgi ve belgeleri ibraz etmek (Kanunun 38 inci maddesi), -Anılan Kanunun 7 nci maddesi kapsamına girmemek, -Türkiye’de kalacağı adres bilgilerini vermek, Öğrenci İkamet İzninde Sağlık Sigortası Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu hükümlerine göre ilk kayıt tarihlerinden itibaren üç ay içinde genel sağlık sigortalısı olmak için talepte bulunan yabancı öğrencilerden ayrıca sağlık sigortası istenmez. Ancak, kayıt tarihinden itibaren üç ay içinde başvuruda bulunmayarak genel sağlık sigortalısı olma hakkını kaybedenlerden özel sağlık sigortası yaptırmaları istenir. Yükseköğrenim Öğrencilerinin Üniversite, Fakülte veya Bölüm Değişikliğinde İzlenecek Usuller a) Aynı öğretim kurumunda fakülte veya bölüm değişikliği ile aynı ilde öğretim kurumu değişikliği durumunda öğrenciliğe ara verilmemesi ve süresinde bildirimde bulunulması kaydıyla mevcut ikamet izni geçerliliğini korur. İkamet izni öğrenim süresinden kısa ise iznin bittiği tarihten itibaren öğrenim süresi kadar uzatılır. b) Farklı bir ilde öğrenime devam edilecek olunması durumunda öğrenime devam edilecek il valiliğince mevcut ikamet izni kesilerek yeni öğrenim süresi kadar ikamet izni düzenlenir. Öğrencilerin Çalışma Hakkı Türkiye’de örgün öğrenim gören ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri, çalışma izni almak kaydıyla çalışabilirler. Ancak, ön lisans ve lisans öğrencileri için çalışma hakkı, ilk yıldan sonra başlar. Çalışma izni başvuruları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yapılmaktadır. Öğrenci İkamet İzni Red, İptal veya Uzatılmama nedenleri nelerdir? - Öğrenci ikamet izni düzenlenmesi için aranan şartların karşılanamaması veya ortadan kalkması, - Öğrenimini sürdüremeyeceği yönünde kanıtların ortaya çıkması, - Öğrenci ikamet izninin veriliş amacının dışında kullanıldığının belirlenmesi, - Hakkında geçerli sınır dışı etme kararı veya Türkiye’ye giriş yasağı bulunması, hallerinde kısa dönem ikamet izni verilmez, verilmişse iptal edilir, süresi bitenler uzatılmaz. 4- UZUN DÖNEM İKAMET İZNİ 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 42 ila 45 inci maddelerinde uzun dönem ikamet izni düzenlenmiştir. Ayrıca Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 40 ila 43 üncü maddelerinde uzun dönem ikamet izni düzenlenmiştir. Uzun Dönem İkamet İzni Düzenlenebilecek Yabancılar Kimlerdir? - Türkiye’de kesintisiz en az sekiz yıl ikamet izniyle kalmış olan ya da Göç Politikaları Kurulunun belirlediği şartlara uyan yabancılara, Bakanlığın onayıyla valilikler tarafından uzun dönem ikamet izni düzenlenebilir. - Mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma statüsü sahipleri ile insani ikamet izni sahiplerine ve geçici koruma sağlananlara, uzun dönem ikamet iznine geçiş hakkı tanınmamaktadır. Uzun Dönem İkamet İzni Kaç Yıllık Sürelerle Düzenlenebilir? Uzun Dönem ikamet izni süresiz düzenlenmektedir. Uzun Dönem İkamet İzni Şartları Nelerdir? Uzun dönem ikamet izninin düzenlenebilmesi için yabancıların Kanunun 43 üncü maddesinde yer alan şartları taşıması gerekmektedir. - Kesintisiz en az sekiz yıl ikamet izniyle Türkiye’de yaşamış olmak (Kesintisiz sekiz yılın hesaplanmasında Kanunun 38. Maddesinde yer alan öğrenci ikamet izni süresinin yarısı, diğer ikamet izinlerinin ise tamamı sayılmaktadır.), - Son üç yıl içinde sosyal yardım almamış olmak, - Kendisi veya varsa ailesinin geçimini sağlayacak yeterli ve düzenli gelire sahip olmak, - Geçerli sağlık sigortasına sahip olmak, - Kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehdit oluşturmamak (Göç Politikaları Kurulunun uygun gördüğü yabancılar hariç) Uzun dönem ikamet izninin sağladığı haklar Uzun dönem ikamet izni sahibi yabancılar; askerlik yapma yükümlülüğü, seçme ve seçilme, kamu görevlerine girme ve muaf olarak araç ithal etme ve özel kanundaki düzenlemeler hariç sosyal güvenliğe ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla Türk vatandaşlarına tanınan haklardan yararlanabilirler. Uzun Dönem İkamet İzni Red, İptal veya Uzatılmama nedenleri nelerdir? - Yabancının, kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından ciddi tehdit oluşturması, - Sağlık, eğitim ve ülkesindeki zorunlu kamu hizmeti dışında bir nedenle kesintisiz bir yıldan fazla süreyle Türkiye dışında bulunması, hallerinde uzun dönem ikamet izni iptal edilir. Uzun dönem ikamet izninin iptali valilikler tarafından yerine getirilir. Uzun dönem ikamet izni iptal edilen yabancıların tekrar yapacakları başvurular İptal edilen uzun dönem ikamet izinleri için tekrar başvurular yurt dışında konsolosluklara, yurt içinde ise yabancının bulunduğu ildeki valiliğe bizzat ya da Genel Müdürlüğümüzce belirlenen başvuru usulüne göre yapılmaktadır. Tekrar başvurularda kesintisiz sekiz yıl ikamet izniyle Türkiye’de kalma şartı tekrar aranmamakta, başvurular öncelikli olarak değerlendirilmekte ve en geç bir ay içinde sonuçlandırılmaktadır. Sağlık, eğitim, ülkesindeki zorunlu kamu hizmeti veya görev gerekçesi hariç kesintisiz bir yıldan fazla Türkiye dışında kalınması nedeniyle uzun dönem ikamet izni iptal edilen yabancılar, bu izinlerini tekrar almak üzere başvuruda bulunabilirler. 5- İNSANİ İKAMET İZNİ 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 46 ncı ve 47 nci maddelerinde insani ikamet izni düzenlenmiştir.Ayrıca Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 44 üncü maddesinde insani ikamet izni düzenlenmiştir. İnsani İkamet İzni Düzenlenebilecek Yabancılar Kimlerdir? - Çocuğun yüksek yararı söz konusu olduğunda, - Haklarında sınır dışı etme veya Türkiye’ye giriş yasağı kararı alındığı hâlde, yabancıların Türkiye’den çıkışları yaptırılamadığında ya da Türkiye’den ayrılmaları makul veya mümkün görülmediğinde, - Kanunun 55 inci maddesi uyarınca yabancı hakkında sınır dışı etme kararı alınmadığında, - Kanunun 53 üncü, 72 nci ve 77 nci maddelerine göre yapılan işlemlere karşı yargı yoluna başvurulduğunda, - Başvuru sahibinin ilk iltica ülkesi veya güvenli üçüncü ülkeye geri gönderilmesi işlemlerinin devamı süresince, - Acil nedenlerden dolayı veya ülke menfaatlerinin korunması ile kamu düzeni ve kamu güvenliği açısından Türkiye’ye girişine ve Türkiye’de kalmasına izin verilmesi gereken yabancıların, ikamet izni verilmesine engel teşkil eden durumları sebebiyle diğer ikamet izinlerinden birini alma imkânı bulunmadığında, - Olağanüstü durumlarda, insani ikamet izni düzenlenebilir. İnsani İkamet İzni Kaç Yıllık Sürelerle Düzenlenebilir? İnsani ikamet izni Bakanlığın onayı alınmak ve en fazla birer yıllık sürelerle olmak kaydıyla valilikler tarafından verilir ve uzatılabilir. İnsani İkamet İzni Şartları Nelerdir? İnsani ikamet izinlerinde diğer ikamet izinlerinin verilmesindeki şartlar aranmamaktadır. İnsani İkamet İzni Red, İptal veya Uzatılmama nedenleri nelerdir? İnsani ikamet izni Bakanlığın onayı alınmak kaydıyla, iznin verilmesini zorunlu kılan şartlar ortadan kalktığında valiliklerce iptal edilir ve uzatılmaz. İnsani İkamet İznine İlişkin Diğer Hususular İnsani ikamet izni alan yabancılar iznin veriliş tarihinden itibaren en geç yirmi iş günü içinde adres kayıt sistemine kayıt yaptırmak zorundadır. İnsani ikamet iznine sahip olan kişiler, bu izinlerinin süresi içinde uzun dönem ikamet izni hariç olmak üzere şartlarını taşıdıkları diğer ikamet izinlerinden birisi için başvurabilirler. İnsani ikamet izni ile geçirilen süreler, Kanunda öngörülen ikamet izin sürelerinin toplanmasında hesaba katılmamaktadır. 6- İNSAN TİCARETİ MAĞDURU İKAMET İZNİ 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 48 inci ve 49 uncu maddelerinde insan ticareti mağduru ikamet izni düzenlenmiştir.Ayrıca Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 45 inci ve 46 ncı maddelerinde insan ticareti mağduru ikamet izni düzenlenmiştir. İnsan Ticareti Mağduru İkamet İzni Düzenlenebilecek Yabancılar Kimlerdir? İnsan ticareti mağduru olduğu veya olabileceği yönünde kuvvetli şüphe bulunan yabancılara insan ticareti mağduru ikamet izni düzenlenmektedir. İnsan Ticareti Mağduru İkamet İzni Süresi Nedir? İnsan icareti mağduru ikamet izni valiliklerce otuz gün süreli düzenlenmektedir.Düzenlenen insan ticareti mağduru ikamet izinleri en fazla altışar aylık sürelerle uzatılabilir, ancak bu süreler toplamda üç yılı geçemez. İnsan Ticareti Mağduru İkamet İzni Şartları Nelerdir? İnsan ticareti mağduru ikamet izninde diğer ikamet izinlerinin verilmesindeki şartlar aranmamaktadır. İnsan Ticareti Mağduru İkamet İzni Red, İptal veya Uzatılmama nedenleri nelerdir? - Yabancının kendi girişimiyle, suçun failleriyle yeniden bağ kurduğunun belirlenmesi, - Getirilen yükümlülüklere uyulmaması, - Yabancının mağdur olmadığının anlaşılması durumlarında insan ticareti mağduru ikamet izni iptal edilir. Ancak sayılan durumların zorlama, korkutma, şiddet, tehdit gibi nedenlere bağlı olarak iradesinin dışında yaptığının tespiti halinde ikamet izni iptal edilmez. C - İkamet İzni Müracaat Belgesi İkamet izni müracaat belgesi örneği için tıklayınız. D - İkamet İzni Belgesi - Harç Miktarları Yabancılara verilecek ikamet izni ve Dışişleri Bakanlığı tasdik harçları: İkamet izni belgeleri, 210 sayılı Değerli Kâğıtlar Kanunu uyarınca değerli kâğıt kapsamında olup, miktarı her yıl Maliye Bakanlığınca belirlenen bir belge bedeline tabidir. Belge bedelinden herhangi bir ülke vatandaşı için muafiyet söz konusu değildir. İKAMET İZİN BELGE BEDELİ 31 Aralık 2018 tarihli ve 30642 sayılı Resmi Gazetede Yayımlanın Muhasebat ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü Genel Tebliği belirlenen 01.01.2019 tarihinden geçerli olacak İkamet İzni Belgesi Değerli Kağıt bedeli aşağıdaki tabloda belirtilmiştir. Değerli Kağıt Bedeli 2018 2019 72,00 TL 89,00 TL HARÇ MİKTARLARI http://www.ankahukuk.com/wp-content/uploads/2019/07/Untitled1-576x750.png Yukarıdaki listede yer almayan ülke vatandaşları için Resmi Gazete'de yayımlanan miktarlar söyledir; 31 Aralık 2018 tarihli ve 30642 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Harçlar Kanunu Genel Tebliği ile belirlenmiş olan 01.01.2019 tarihinden itibaren geçerli olacak ikamet izni harç tutarları aşağıda belirtilmiştir. İKAMET İZNİ HARÇ TUTARI 2018 2019 İkamet İzni Harç Tutarı 1 aya kadar her gün için [Bu tutar ilk ay için tezkere başına (32,10 TL)’den az, (164,40 TL) den çok olamaz] 17,20 Türk Lirasıdır. 1 aydan sonraki her ay için 135,20 Türk Lirasıdır. 1 aya kadar her gün için [Bu tutar ilk ay için tezkere başına (39,70 TL)’den az, (203,40 TL)’den çok olamaz] 21,20 Türk Lirasıdır. 1 aydan sonraki her ay için 135,20 Türk Lirasıdır. Yukarıda belirtilen ikamet izni harç tutarları herhangi bir ülke grubuna dahil olmayan Sırbistan, Fiji, Norveç, Oman, Kuzey Marina ülke vatandaşları için uygulanmaktadır. 2011 yılından itibaren karşılıklılık ilkesi çerçevesinde belirlenen www.goc.gov.tr adresinde yer alan ülke gruplarına göre harç miktarlarında bir değişiklik yapılmamıştır. Çek Cumhuriyeti, Danimarka, İrlanda, Kosova, Nepal, Sri Lanka, Suriye ve Türkmenistan 2011 yılından itibaren karşılıklılık ilkesi çerçevesinde ikamet izni harcından muaf tutulmuştur. E - Yabancı Misyon Personeli Ve Aile Bireylerinin İkamet İşlemleri 1 - Yabancı Misyon Kimlik Kartı Türkiye’de bulunan ve akredite edilmiş büyükelçilik, elçilik, muvazzaf başkonsolosluk, konsolosluk, muavin konsolosluk, konsolosluk ajanlıkları ve uluslararası kuruluş temsilciliklerinde görev yapan yabancı misyon personeli ve aile bireylerine Dışişleri Bakanlığı tarafından “Yabancı Misyon Kimlik Kartı” düzenlenir. 2 - Yabancı Misyon Kimlik Kartı Başvurusu Yabancı misyon personeli, Türkiye’ye girişini veya Türkiye’de ikamet etmekte ise misyonda göreve başlamasını izleyen yedi gün içinde, kendisi ve aile bireyleri için kimlik kartı almak üzere Dışişleri Bakanlığına başvuruda bulunur. 3 - İkamet İzninden Muafiyet Kanunun 20 nci maddesinde ikamet izninden muaf olan yabancılar düzenlenmiş olup Türkiye’de görevli diplomasi ve konsolosluk memurları ile Türkiye’de görevli diplomasi ve konsolosluk memurlarının ailelerinden Dışişleri Bakanlığınca bildirilenler ve Uluslararası Kuruluşların Türkiye’deki temsilciliklerinde çalışan ve statüleri anlaşmalarla belirlenmiş olanlar ikamet izninden muaftır. Ayrıca anılan yabancıların sahip olduğu “Yabancı Misyon Kimlik Kartı” yabancının ikamet izninden muaf olduğunu belgelemektedir. 4 - Yabancı Misyon Personelinin Görevinin Uzatılması Yabancı misyon personeli görevinin uzatılması halinde, “Yabancı Misyon Kimlik Kartı” geçerlilik süresinin dolmasına altmış gün kalmasından itibaren ve her koşulda kart geçerlilik süresi dolmadan önce Dışişleri Bakanlığına başvurarak yenisini almakla yükümlüdür. 5 - Yabancı Misyon Personeli Aile Üyelerinden İkamet İzni Alması Gerekenler Yabancı misyon personeli ile aile bireylerinin, haklarında istisnai muamele yapılmasını icap ettiren durumları sona erdikten sonra Türkiye’de kalmaya devam etmek istemeleri halinde en geç on gün içinde ikamet izni almak üzere valiliklere başvuruda bulunması gerekmektedir.Yabancı misyon personelinin, karşılıklılık ilkesi çerçevesinde ikamet izni belgesi alması gereken aile üyeleri için ikamet izni başvuruları, bağlı bulundukları temsilcilik tarafından mevzuatta öngörülen süreler içinde Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Göç İdaresi Genel Müdürlüğüne yapılır. Düzenlenmesi uygun görülen ikamet izinleri için bahse konu yabancılar bulundukları ilin valiliklerine yönlendirilir. F - İkamet İçin İstenen Belgeler İkamet İçin Belgeler kısmına tıklayınız. G - İkamet İzni Çeşitlerine Göre İlk Başvuru ve Uzatma Videoları KISA DÖNEM İKAMET İZNİ (İLK BAŞVURU) https://www.youtube.com/watch?v=5MCi2FDdFP8 KISA DÖNEM İKAMET İZNİ (UZATMA BAŞVURUSU) AİLE İKAMET İZNİ (İLK BAŞVURU) AİLE İKAMET İZNİ (UZATMA BAŞVURUSU) ÖĞRENİ İKAMET İZNİ (İLK BAŞVURU) ÖĞRENCİ İKAMET İZNİ (UZATMA BAŞVURUSU) UZUN DÖNEM İKAMET İZNİ (İLK BAŞVURU) H - İkamet İzni Çeşitlerine Göre İlk Başvuru ve Uzatma Videoları 1-KISA DÖNEM İKAMET İZNİ (İLK BAŞVURU) 2-KISA DÖNEM İKAMET İZNİ (UZATMA BAŞVURUSU) 3-AİLE İKAMET İZNİ İLK BAŞVURU 4-AİLE İKAMET İZNİ UZATMA BAŞVURUSU 5-ÖĞRENCİ İKAMET İZNİ İLK BAŞVURU 6-ÖĞRENCİ İKAMET İZNİ (UZATMA BAŞVURUSU) Kaynak
  12. Satış vaadine dayalı tapu iptali ve tescil davalarında somut durum gerektirmedikçe keşif yapılması zorunlu değildir. Bazen gerekmediği halde mahkemelerce keşif yapılmaması sebebiyle dava gereksiz uzatılmakta taraflara ek külfetler yüklenmektedir. Asliye hukuk mahkemesinde görülen tapu iptal ve tescil davaları kişisel haktan kaynaklanan ve ayni haktan kaynaklanan olmak üzere iki ana başlık altında incelenebilir. Kişisel haktan kaynaklanan tapu iptal ve tescil davaları; · Gayrimenkul satış vaadine, · Yükleniciden temlik alınan hakka, · Tapu tahsis belgesine, · Başkasının arsasına ağaç dikilmesi nedenine, · Ölünceye kadar bakma sözleşmesine, · İnanç sözleşmesine, Dayalı açılabilmektedir. Gayrimenkul Satış Vaadine Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davaları a. Genel Olarak Bu davada görevli mahkeme asliye hukuk mahkemeleridir. Yetkili mahkeme ise gayrimenkulün aynının bulunduğu yer mahkemesidir. b. Araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller Bu davalarda başlıca deliller; · Tapu kaydı, · Resmi şekilde yapılmış satış vaadi sözleşmesi, · Zamanaşımı iddiasına karşı zilyetlik olgusunun değerlendirilmesi için tanıklar, Olarak sayılabilir. Öncelikle taşınmaz mülkiyetini geçiren sözleşmelerin resmi şekilde yapılması koşulu gereğince gayrimenkul satış vaadi sözleşmelerinin noterde düzenlenmiş olması gerekir. c. Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Yapılan görüşmeler, paydaş analizleri, ilgili Yargıtay kararları birlikte değerlendirildiğinde uygulamada sıkça yapılan hatalar ve bozma nedeni yapılan konular şöyle özetlenebilir; Burada en çok karşılaşılan hata, taşınmazın elbirliği mülkiyetine tabi olması durumunda, henüz paylı mülkiyete geçilmediği için infaz kabiliyetinin olmadığı hususunun gözden kaçırılmasıdır. Yani elbirliğine konu taşınmazlardaki maliklerden birisinin hakkını elbirliği halindeki maliklerden başkasına satış vaadinde bulunması halinde sözleşme geçerli olmakla birlikte paylı mülkiyete geçilmediği sürece tapu iptali ve tescil istenemez. Bazen bu husus mahkemelerce yanlış anlaşılmakta, elbirliğine konu taşınmazda maliklerin birbirine satış vaadinde bulunması halinde de tapu iptali ve tescil davası reddolunmaktadır. Oysa bu durumdaki maliklerin kendi aralarında yaptıkları satış vaadi sözleşmeleri geçerlidir ve buna dayanılarak tapu iptali ve tescil istenmesi mümkündür. Diğer bir husus satışa konu pay tapu kaydında bulunan payın bir kısmı ise İmar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca imar uygulaması yapılmayan yerlerde parselin daha küçük parçalara ayrılmasını sağlayacak satış vaadi sözleşmelerinin yapılamayacağına ilişkin düzenlemenin dikkatten kaçmasıdır. 5578 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesi ile değiştirilen 5403 sayılı Kanun’un 8. maddesi düzenlemeleri de en çok gözden kaçırılan konulardandır. Bu yasa uyarıca taşınmazın niteliğine göre taşınmazın belli miktarlardan aşağı bölünmesini sağlayan gayri menkul satış vaadi sözleşmeleri tescil imkanı doğurmaz. Satış vaadine dayalı tapu iptali ve tescil davalarında somut durum gerektirmedikçe keşif yapılması zorunlu değildir. Bazen gerekmediği halde mahkemelerce keşif yapılmaması sebebiyle dava gereksiz uzatılmakta taraflara ek külfetler yüklenmektedir. Satış vaadi sözleşmesi herhangi bir sebeple ifa edilemediğinde, yani ifa imkânsızlığında, çoğunlukla vaat alacaklısı tarafından bedel isteminde bulunulmaktadır. Davacının bedel istemekte haklı görüldüğü durumlarda taşınmazın dava tarihindeki emsal değerine hükmedilmesi gerektiği halde vaat borçlusuna ödenen bedelin güncelleştirilmiş değerine hükmedilmesi ile karşılaşılmakta olup bu durum hatalıdır. Bu davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden on yıllık zamanaşımı süresi uygulanır ve bu süre sözleşmenin ifa olanağının doğması ile işlemeye başlar. Ancak satışı vaat edilen taşınmaz, sözleşme ile veya fiilen satış vaadini kabul eden kişiye teslim edilmişse zamanaşımı iddiasında bulunulamaz. Satış vaadi sözleşmesinde açıkça teslimden söz edildiği halde mahkemelerce zamanaşımı süresinin geçtiğinden söz edilerek davanın reddedilmesi durumu ile karşılaşılmaktadır ki bu yanlıştır. Satış vaadi sözleşmesinin tapuya şerh edilmesi önem taşır. Bu sözleşmesinin tapuya şerh edilmesinden sonra beş yıl içinde kayda işlenen haciz ve ipotek gibi sözleşme alacaklısının haklarını kısıtlayacak nitelikteki kayıtlar sözleşme alacaklısını bağlamaz. Bununla birlikte satış vaadi sözleşmesi tapuya şerh edilmese de sözleşmenin sonuçsuz kalması için vaat borçlusu tarafından taşınmazın başkasına devredilmesi halinde alan şahsın kötüniyetli olduğu ileri sürülebilir. Uygulamada karşılaşılan sorunlardan birisi de taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin gerçekte taşınmaz mülkiyetinin devredilmesi amacı ile değil başka bir alacağın teminatı olmak üzere yapılması halinde sözleşmeye değer verilerek tapu iptali ve tescil kararı verilmesidir. Oysaki böyle bir sözleşme geçersizdir(lex comisseria yasağı). Belediyelerce hakkında yıkım kararı verilmiş kaçak yapılarda bağımsız bölüm satışına konu satış vaadi sözleşmesine dayanılarak açılan tapu iptali ve tescil isteğinin reddi gerektiği halde zaman zaman bunlara değer verilerek davanın kabulü yoluna gidildiği gözlenmektedir. Adalet Bakanlığı İç Denetim Birimi Başkanlığı HUKUK REHBERİ
  13. Evlenmenin Mutlak Butlanı Davaları, araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller, Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Türk Medeni Kanunu’nda kesin olarak evlenmenin yasak olduğu durumlar ve kesin olarak evlenmeleri yasak kişiler ayrı ayrı sayılmıştır. Bu gibi haller var ise, ilgililer ve cumhuriyet savcısı evlenmenin mutlak butlanı davalarını açabilmektedir. a. Araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller Evlenmenin mutlak butlanı davalarında genel olarak deliller; · Tanık, · Sağlık raporları, · Aile mahkemelerinde görev yapan uzmanlardan alınacak bilirkişi raporları, · Nüfus kayıtları, Şeklinde sayılabilir. Evlenmenin mutlak butlanı davalarında dikkat edilmesi gereken belli başlı hususlar aşağıdaki biçimde özetlenebilir. · Görev; aile mahkemeleri görevlidir. Aile mahkemesi olmayan yerlerde söz konusu davalara asliye hukuk mahkemesi “Aile Mahkemesi” sıfatı ile bakar. · Yetki; kamu düzeni ile ilgili olmadığı gibi kesin yetki kuralı da yoktur. Boşanma davalarındaki yetki kuralları bu davalarda da geçerlidir. Eşlerden birinin davanın açılması sırasındaki yerleşim yerinde dava açılabileceği gibi, eşlerin son altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde de açılabilir. · Yetki konusunda verilen ret kararı itirazda bulunana tebliğ edilerek durumdan haberdar edilmeli, yargılamaya katılımı sağlanmalı ve delil sunabilmesi için kendisine fırsat verilmelidir. · Tanık; delil listesinde yer alan tanıkların tamamı dinlenilmelidir. · Akıl hastalığına dayalı evlenme engelinin varlığı iddiası var ise gerektiğinde Adli Tıp Kurumundan alınacak sağlık kurul raporu ve tedavi evrakı istenmelidir. · Bu davada diğer davalarda olduğu gibi taraf teşkili önem arz etmektedir. Davada taraf olabilmek için hak ve fiil ehliyetine haiz olmak gerekir. Yargılama sırasında taraflardan birinin akıl hastası olduğu ileri sürüldü ise mutlaka akıl hastası olup olmadığı araştırılmalı, bu meyanda sulh hukuk mahkemesine vasi tayini yönünden ihbarda bulunulmalıdır. · Taraflardan birinin vasisi var ise davaya dâhil edilmeli, davayı açan kısıtlı ise sulh hukuk mahkemesinden husumete izin kararı alınmalıdır. · Bu davalarda da taraf teşkili açısından tebligat süreci önem arz etmektedir. Tebligat Kanunu’nun 21. maddesine göre yapılan tebligatlarda beyanda bulunan komşunun adı soyadı ve imzası alınmalı, imza vermiyorsa imzadan imtina ettiği yazılmalı, ilanen tebligat yapılacaksa adres araştırması çok ayrıntılı yapılmalı, ilan metni mahkeme divanhanesinde bir ay askıda bulundurulmalı, tebligatı yapan memurun adı soyadı ve imzası alınmalıdır. · Evliliğin butlanı davalarında nüfus müdürlüğü hasım değildir. Dava evliliğin tarafı olan eşlere karşı açılır. Eşlerden biri ölmüşse mirasçılarına karşı açılır. Bu davayı Cumhuriyet savcısı da açabilir. Ölümle ya da başka bir nedenle evlilik daha önce sona ermiş ise sona eren evliliğin butlanını Cumhuriyet savcısı dava edemez. b. Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Yapılan görüşmeler, paydaş analizleri, ilgili Yargıtay kararları, birlikte değerlendirildiğinde uygulamada sıkça yapılan hatalar ve bozma nedeni sayılan konular aşağıdaki şekilde sıralanabilir. · Usulsüz tebligat başlı başına bozma nedeni olmaktadır. Savunma hakkını kısıtlayan çok önemli bir usul hatasıdır. · Yetki itirazının reddine ilişkin kararın tebliğ edilmemesi başlı başına bozma nedeni olup yargılamayı uzatan faktörlerdendir. · Davaya aile mahkemesi olarak bakıldığının yazılmaması başlı başına bozma nedenidir. Karar sadece davaya aile mahkemesi sıfatı ile bakılmadı diye bozularak mahalline çevrilmekte ve yeniden duruşma açılıp aile mahkemesi sözcüğü eklenip karar verilmekte, yeniden temyiz talebiyle dava Yargıtay aşamalarından geçmekte bu nedenle yargılama uzamaktadır.
  14. Temerrüt nedeniyle tahliye davası, kiralanan şeyin niteliğine göre belirlenen en az 10 veya 30 gün olarak belirlenebilecek sürelerin bitimini müteakip açılmalıdır. Belirtilen süreler dolmadıkça temerrütten bahsedilemeyeceğinden dava hakkı da doğmaz. Kiracının temerrüdü Borçlar Kanunu’nun 315. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre kiracı, kiralananın tesliminden sonra muaccel olan kira bedelini veya yan gideri ödeme borcunu ifa etmezse, kiraya veren, kiracıya yazılı olarak bir süre verip, bu sürede de borcunu ifa etmemesi durumunda, sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir. Kiracıya verilecek süre menkul kiraları ve adi kirada en az on gün, konut ve çatılı işyeri kiralarında ise en az otuz gündür. Bu süre, kiracıya yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlar. Davayı sözleşmenin tarafı olan kiraya veren açar. Kiraya veren birden fazla ise temerrüt ihtarının birlikte keşide edilmesi, davanın da birlikte açılması gerekir. Temerrüt ihtarındaki bu eksiklik sonradan giderilemez. Keza kiraya veren ölmüş ise, mirasçılar arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğundan ihtarın tüm mirasçılar tarafından keşide edilmesi ve davanın da yine mirasçılar tarafından birlikte açılması gerekir. İncelenecek Deliller Kira sözleşmesi, temerrüt ihtarı ve tebliğ belgeleri, ödeme savunmasında bulunulması halinde sunulacak ödeme belgeleri ve banka kayıtları getirtilip incelenmeli, gerektiğinde bu belgeler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmalıdır. Temerrüt ihtarının konusu kira parası veya yan giderlerdir. Yan giderlerin neler olduğu kanunda tanımlanmamıştır. Ancak Yasanın 317. maddesindeki temizlik ve bakım giderleri ile 341. maddesinde belirtilen ve aksi kararlaştırılmadıkça kiracının ödemekle sorumlu olduğu ısıtma, aydınlatma gibi kullanma giderleri bu kapsamda düşünülebilir. Kira parası sözleşmede kararlaştırılan tutardır. Sözleşmede artış şartı öngörülmüş ise kira parası bu artış şartına göre hesaplanmalıdır. Ancak konut veya çatılı işyerleri için bir istisna getirilmiştir. Borçlar Kanunu’nun 344.maddesi uyarınca konut veya çatılı işyerlerinde sözleşmedeki oran bir önceki kira dönemi itibariyle üretici fiyat endeksindeki artış oranını geçemez. Bu oranı geçen koşullar batıldır. Keza konut ve çatılı işyerlerinde kira bedelinin yabancı para olarak tayin edilmesi durumunda Borçlar Kanunu’nun 344/4.maddesi uyarınca beş yıl süre ile kira bedelinde değişiklik yapılamayacağından, sözleşmedeki artış koşulu geçersizdir. Kiracı kira parasını tam olarak ödemek zorundadır, kesinti yapamaz. Havale ve gönderme masrafını kiracı karşılamak zorundadır. Kira veya yan gider borcunun temerrüde konu olabilmesi için borcun muaccel olması, yani vadesinin gelmiş olması gerekir. Kira borcu dönemsel bir borç olup ödeme zamanı kira sözleşmesinde kararlaştırılmış ise borç kararlaştırılan bu tarihte muaccel hale gelir. Sözleşmede belirli bir vade kararlaştırılmamış ancak kira parası sözleşmede aylık olarak belirlenmiş ise her ayın sonunda ödenmelidir. Muaccel hale gelmiş kira borcu ve yan giderlerin kiracının temerrüdüne esas olması için kiracıya yazılı bildirim yapılmalıdır. Yazılı bildirimde muaccel hale gelen kira parası ve yan giderlerin ödenmesi için kiracıya tanınacak süre konut ve çatılı işyerlerinde en az 30 gün diğer kira sözleşmelerinde (adi kira ve menkul kiralarında) en az 10 gün olmalıdır. Bu süre ihtarın tebliğ edildiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. İhtarın tebliğ edildiği gün sürenin hesabında nazara alınmaz. Temerrüt ihtarında akdin feshi ve tahliye iradesinin açıkça ortaya konulması zorunludur. Aksi takdirde temerrüt ihtarı hukuki sonuç doğurmaz. Temerrüt nedeniyle tahliye davası, kiralanan şeyin niteliğine göre belirlenen en az 10 veya 30 gün olarak belirlenebilecek sürelerin bitimini müteakip açılmalıdır. Belirtilen süreler dolmadıkça temerrütten bahsedilemeyeceğinden dava hakkı da doğmaz. Süresinde açılmayan davanın reddedilmesinden sonra aynı ihtara dayanılarak yeniden dava açılabilir. Ancak çok uzun bir süre beklenilmiş ise bu durumda kiraya verenin TMK’nın 2. maddesi kapsamında dürüstlük kuralına aykırı davrandığı ileri sürülebilir. Temerrüt ihtarında borcun ilişkin olduğu ayların gösterilmemesi ihtarı geçersiz kılmaz. İhtar süresi içinde kira ve yan gider borcunun ödenmesi durumunda temerrüt gerçekleşmeyeceğinden kiracının tahliyesi istenemez. Ödemenin sözleşmede kararlaştırılan şekilde yapılması gerekir. Kira parası götürülecek borçlardan olup kiraya veren ancak adresinde yapılacak ödemeleri kabul etmek zorundadır. Konutta ödemeli olarak kira parasının gönderilmesi de temerrüdü engeller. Kira parasının banka havalesi ve adi posta havalesi ile gönderilmesi durumunda, kiraya verenin ödemeyi kabul zorunluluğu yoktur. Kiraya verenin ödemeyi kabul etmemesi temerrüdün oluşumuna engel olmaz. Eski dönemlere ilişkin kira borçları veya sözleşmedeki artış şartından kaynaklanan kira farkı alacakları kiracının temerrüdüne esas teşkil eder. Kiracı temerrüt ihtarına konu kira parasını ödediğini kanıtlamak durumundadır. Kiralayanlar birden fazla ise temerrüt ihtarının kiralayanlarca birlikte keşide edilmesi, davanın da birlikte açılması gerekir. Temerrüt ihtarı kiralayanlardan biri veya bir kaçı tarafından keşide edilmiş ise söz konusu temerrüt ihtarı hukuki sonuç doğurmaz. Ve bu ihtara dayalı olarak dava açılamaz. Kiracı, sözleşmeye konu taşınmazın paydaşı ise temerrüdü sabit olsa bile tahliyesine karar verilmez, ancak akdin feshine karar verilmesi gerekir. Kira tespitine ilişkin kararlar uyarınca hesaplanan kira farkları temerrüt ihtarına konu edilebilir. Ancak bu durumda ihtar tarihi itibariyle tespit ilamının kesinleşmiş olması gerekir. Sözleşmenin tarafı olmayan malikin önceden ihtar göndermek koşulu ile dava hakkı bulunmaktadır. Taşınmaz paylı mülkiyete konu ise bu durumda temerrüt ihtarında pay ve paydaş çoğunluğu aranmalıdır. Aksi durumda temerrüt ihtarı hukuki sonuç doğurmaz. İhtardaki bu eksiklik dava aşamasında giderilemez. Kaynak: Hukuk Rehberi - Adalet Bakanlığı Adalet Bakanlığı İç Denetim Birimi Başkanlığı
  15. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 339-347. maddeleri uyarınca velayet, çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar. Velayet, aynı zamanda ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri de içerir. Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocuklara bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir. Bu bağlamda sağlayacağı eğitim ile çocuğu istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlak sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Ayrılık ve boşanma durumunda velayetin düzenlenmesindeki amaç, küçüğün ileriye dönük yararlarıdır. Buna göre, velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almaktır. Velayet, kamu düzenine ilişkin olup, bu hususta ana ile babanın istek ve beyanlarından ziyade çocuğun menfaatlerinin dikkate alınması zorunludur. Belirtilmelidir ki, velayetin kaldırılması ve değiştirilmesi şartları gerçekleşmedikçe, ana ve babanın velayet görevlerine müdahale olunamaz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 15.04.1992 gün ve 1992/2-140 E. 1992/248 K sayılı kararında da belirtildiği üzere, boşanma ile düzenlenen velayetin değiştirilebilmesi için velayet kendisine verilen tarafın ya da velayete konu çocuğun durumunda boşanma hükmünden sonra esaslı değişikliklerin olması şart olup, ayrıca esaslı değişikliğin önemli ve sürekli olması da gerekmektedir. Velayetin anne ya da babaya verilmesi, daha çok çocuğu ilgilendiren, onun menfaatine ilişkin bir husus olduğuna göre, gerek yukarıda açıklanan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. ve Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3. ve 6.maddelerinde yer alan hükümler, gerekse velayete ilişkin yasal düzenlemeler karşısında, velayeti düzenlenen çocuğun, idrak çağında olması halinde, kendisini yakından ilgilendiren bu konuda ona danışılması ve görüşünün alınması gerekir. Gerçekten, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesi: “Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar. Bu amaçla, çocuğu etkileyen herhangi bir adli veya idari kovuşturmada çocuğun ya doğrudan doğruya veya bir temsilci ya da uygun bir makam yoluyla dinlenilmesi fırsatı, ulusal yasanın usule ilişkin kurallarına uygun olarak çocuğa, özellikle sağlanacaktır.” hükmünü içermektedir. Diğer taraftan, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin: Çocuğun usule ilişkin haklarından, davalarda bilgilendirilme ve dava sırasında görüşünü ifade etme hakkının düzenlendiği 3.maddesinde: “…Yeterli idrake sahip olduğu iç hukuk tarafından kabul edilen bir çocuğun, bir adli merci önündeki, kendisini ilgilendiren davalarda, yararlanmayı bizzat da talep edebileceği aşağıda sayılan haklar verilir: a)İlgili tüm bilgileri almak; b)Kendisine danışılmak ve kendi görüşünü ifade etmek; c)Görüşlerinin uygulanmasının olası sonuçlarından ve her tür kararın olası sonuçlarından bilgilendirilmek.”; Adli mercilerin rolünden, karar sürecinin düzenlendiği 6. maddenin (b) ve (c ) bentlerinde ise: “b)…Çocuğun iç hukuk tarafından yeterli idrak gücüne sahip olduğunun kabul edildiği durumlarda,…çocuğun yüksek çıkarına açıkça ters düşmediği takdirde, gerekirse kendine veya diğer şahıs ve kurumlar vasıtasıyla, çocuk için elverişli durumlarda ve onun kavrayışına uygun bir tarzda çocuğa danışmalıdır, çocuğun görüşünü ifade etmesine müsaade etmelidir. c)Çocuğun ifade ettiği görüşe gereken önemi vermelidir.” hükümleri yer almaktadır. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almak olduğundan, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimini engelleyen ve süreklilik arz edeceği anlaşılan her olay, tehlikenin büyüklüğü, doğuracağı onarılması güç sonuçlar değerlendirilerek sonuca varılmalı; velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde öncelikle çocuğun yararı göz önünde tutulmalıdır. Bu kapsamda, çocuğun cinsiyeti, doğum tarihi, eğitim durumu, kimin yanında okumakta olduğu, talepte bulunanın çocuğun eğitim durumu ile ilgilenip ilgilenmediği, sağlığı, sağlık durumuna göre tedavi olanaklarının kimin tarafından sağlanabileceği gibi özel durumuna ilişkin hususlar göz önünde tutulmalıdır. Velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde ana babadan kaynaklanan özelliklerin de dikkate alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle, mahkemece çocuğu başkasına bırakma, ihmal etme, kaçırma, iradi olarak terk etme, yönlendirme hususları ile tarafın velayet talebinin olup olmaması, şiddet uygulaması, sadakatsizliği, ekonomik durumu, mesleği, yaşadığı ortam, kötü davranışı, alkol bağımlılığı, sağlığı, dengesiz davranışları dikkate alınmalıdır. Mahkemece, açıklanan özellikler yanında mümkün oldukça çocuğun alıştığı ortamın değiştirilmemesine, kardeşlerin ayrılmamasına özen gösterilmeli, velayetin verileceği taraf yanında kalmasının çocuğun bedeni, fikri, ahlaki gelişmesine engel olup olmayacağı yönünde ciddi ve inandırıcı delil olup olmadığı veya hemen meydana gelecek tehlikenin varlığının ispat edilip edilemediği ve maddi durumun iyiliğinin tek başına velayetin değiştirilmesini gerektirmeyeceği hususu da mutlaka değerlendirilmelidir. Nitekim açıklanan ilkeler, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.10.2010 gün ve 2010/2-501 E. 2010/492 K.; 23.11.2011 gün ve 2011/2-547 E. 2011/695 K.; 16.03.2012 gün ve 2011/2-884 E. 2012/197 K. ile 06.03.2013 gün ve 2012/2-794 E. 2013/310 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Kaynak
  16. Adi kira mı, hâsılat kirası mı ayrımı yapılırken öncelikle sözleşmenin amacına bakmak gerekmektedir. Eğer işletme amacı ön planda ise bu bir hasılat kirasıdır. Sözleşmeden kira sözleşmesinin adi kira olduğu anlaşılıyorsa bu defa da Borçlar Kanunu mu yoksa 6570 Sayılı Kanun’un hükümlerinin uygulanacağı konusunda karar vermek için 6570 Sayılı Kanuna bakmak gerekir. Adi kira mı, hâsılat kirası mı ayrımı yapılırken öncelikle sözleşmenin amacına bakmak gerekmektedir. Eğer işletme amacı ön planda ise bu bir hasılat kirasıdır. Sözleşmeden kira sözleşmesinin adi kira olduğu anlaşılıyorsa bu defa da Borçlar Kanunu mu yoksa 6570 Sayılı Kanun’un hükümlerinin uygulanacağı konusunda karar vermek için 6570 Sayılı Kanuna bakmak gerekir. Sözleşmeden hâsılat kirası olduğu anlaşılsa dahi 6570 Sayılı Kanuna bakmak gerekir. Zira 6570 Sayılı Kanun belediye sınırları içerisinde kalan mücavir alanlarda uygulanacağı için, hasılat kirası adi kira ayrımı yapmamıştır. Adi kira da hasılat kirası da olsa belediye mücavir alan sınırları içerisinde kalıyorsa ve musakkaf (örtülü) nitelikteyse 6570 Sayılı Kanun uygulanacaktır. Bu Kanuna aykırı olmayan adi kira ya da hasılat kirası hükümler de uygulama alanı bulacaklardır. ADİ KİRA İLE HÂSILAT KİRASI ARASINDAKİ FARKLAR 1.) Konu Açısından Adi kira menkul veya gayrimenkullerde söz konusu iken, hâsılat kirası menkul, gayrimenkul ve haklar üzerinde söz konusu olur. Hâsılat kirasının konusunun hakları teşkil ettiği durumlara örnek olarak fikir ve sanat eserlerinin işletme hakkının devri, deniz ve kara hayvanlarının avlanması hakkının, intifa hakkının, bir maden imtiyazının, lisans hakkının kirası gösterilebilir. Hâsılat getiren bir şey hâsılat kirasına konu olabilir. Hâsılat elde edilen bir şey söz konusuysa hâsılat kirası sözleşmesi kurulabilir. Hasılat kirasının konusu bir bakımından dar bir bakımdan ise çok geniştir. Dardır, çünkü şeyin hâsılat getiren bir şey olması gerekir; geniştir, çünkü haklar da dahil hâsılat getiren her şey hasılat kirasına konu olabilir. 2.) Kiracının Yetkileri Açısından Adi kirada kiracı sadece şeyi kullanma yetkisine sahiptir. Hâsılat kirasında ise kullanmanın yanında işletme, semerelerinden yararlanma hakkı da kiracıdadır. 3.) Yüklenen Mükellefiyetler Açısından Adi kirada kiracı ücreti ödemek şartıyla o şeyi kullanmak mecburiyetinde dahi değildir. İsterse kiraladığı şeyi hiç kullanmayabilir. Hâsılat kirasında ise kiracı kiraladığı yeri işletmek zorundadır. Kiracı o şeyin hasılat vermeye elverişli halde bulundurmakla yükümlüdür. Örneğin, elde edeceğiniz ürünün ’ sini vermek kaydıyla kiraladığınız tarlayı ekmek zorundasınız. Sene sonunda “Ben tarlayı ekmedim, ürün de alamadım” diyemezsiniz. Adi kira sözleşmesinde yükümlülük kira bedeli ödeme yükümlülüğüdür, oysa hâsılat kirası sözleşmesinde şeyin kira bedelini ödeyebilmek için şeyi işletmeniz gerekir. 4.) Kira Bedelinin İçeriği Açısından Adi kira sözleşmesinde kira bedeli genellikle para veya misli bir şeydir. Örneğin, 1000 Lira veya 2 altın. Oysa hâsılat kirasında bedel, şeyin kullanımı karşılığı makul bir ücretin yanında o şeyden elde edilen hâsılatın belli bir miktarı veya sadece hâsılatın belli bir miktarıdır. Yani bedel para veya sadece hâsılat bedeli olabilir. Örneğin: Armada’ da dükkân kiraladınız aylık 1000 Liranın yanında cironun %2’ sini veriyorsanız bu bir hâsılat kirasıdır. Günümüz ticari hayatında hasılat getiren şeyin işletme amacı ile kiralanıp kira bedeli olarak sabit bir bedelin kararlaştırılması da söz konusudur. Bu sebeple bu tür sözleşmeleri de hasılat kirası kapsamında değerlendirmek gerekmektedir.
  17. 4857 sayılı İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle (Kanunun 4.maddesinin a, b, c, d, e, f, g, h, ı bentlerinde istisna edilen işlerde ve iş ilişkilerinde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş sözleşmesinden veya İş Kanunu’na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk davaları · İşverenin eşit davranma borcuna aykırılıktan doğan tazminat davaları, (m.5) · İşçi veya işverenin birbirleri hakkında açtıkları ihbar tazminatına ilişkin davalar, (m. 7) · İş arama izni ücretine ilişkin davalar (m.27), · Kıdem tazminatına ilişkin davalar (4857 sayılı İş Kanunu’nun 120. maddesinin yollamasıyla 1475 sayılı İş Kanunu m. 14), · Ücrete ilişkin davalar (m. 32-39, 62), · Fazla mesai alacağına ilişkin davalar (m. 41), · Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde çalışma ücretine ilişkin davalar (m.44), · Hafta tatili ücretine ilişkin davalar (m. 46), · Yüzdelerin ödenmesine ilişkin davalar (m. 52), · Yıllık ücretli izin alacağına ilişkin davalar (m.57), · İş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmamasına dayalı iş görmekten kaçınmaya ilişkin ücret ve diğer haklara ilişkin davalar (m.83), · İşveren tarafından iş sözleşmesinin feshi üzerine feshin geçersizliğinin tespitine ve işçinin işe iadesine ilişkin davalar (İş Kanunu m.18,19,20), · Feshin geçersizliğine rağmen işe başlatılmayan işçi tarafından açılan iş güvencesi tazminatı ile boşta geçen en çok dört aylık süre ücreti ve aynı süreye ait İş Kanunu’nun 21/3. maddesinde sözü edilen diğer haklara ilişkin davalar, · İş Kanunu’nun uygulanmasından doğan diğer davalar. 4857 sayılı İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işverenler arasında 818 sayılı Borçlar Kanunu’ndan doğan davalar: · İş sözleşmesine aykırılıktan doğan maddi ve manevi tazminat davaları, · İşverenin temerrüdünden kaynaklanan ücret ve tazminatlara ilişkin davalar, · Cezai şarta ilişkin davalar, · Rekabet yasağına aykırılıktan doğan davalar, · Toplu iş sözleşmesi veya bireysel iş sözleşmesinin değişen şartlara uyarlanmasına ilişkin davalar, · Borçlar Kanunu’nun uygulanmasından doğan diğer davalar. 5356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş İlişkileri Kanunu’ndan doğan davalar: · İşyerinin dahil olduğu iş kolunun belirlenmesine ilişkin davalar, · Sendika ve konfederasyonların genel kurul kararlarının iptali istemli davalar, · Sendika ve konfederasyonların yönetim kurulu kararlarının iptali istemli davalar, · Sendika disiplin kurulu kararlarının iptaline ilişkin davalar, · Sendika denetim kurulu kararlarının iptaline ilişkin davalar, · Sendika üyeliğinin reddi kararlarının iptaline ilişkin davalar, · Sendika üyeliğinden ihraç kararlarının iptaline ilişkin davalar, · Sendika yöneticiliğinin güvencesine ilişkin davalar, · İşyeri sendika temsilcisinin güvencesine ilişkin davalar, · Sendikaya üye olup olmama özgürlüğü güvencesine ve sendikal tazminata ilişkin davalar, · Sendika ve konfederasyonların yönetim kurullarının işten el çektirilmesi ve kayyum tayinine ilişkin davalar, · Sendika yöneticilerinin ücret, yolluk, tazminat ve yıllık izin alacağına ilişkin davalar, · Sendika aidat alacağına ilişkin davalar, · Sendikalar Kanunu’nun uygulanmasından doğan diğer davalar, İşletme niteliğinin tespitine ilişkin davalar: · Toplu iş sözleşmesinin hükmüne ve art etkisine ilişkin davalar, · Toplu iş sözleşmesinde değişiklik yapan protokollerin geçerliliğine ilişkin davalar, · İş kolu istatistiklerine ilişkin itiraz davaları, · Yetki tespitlerine itiraz davaları, · Toplu iş sözleşmesinin hükümsüzlüğünün tespitine ilişkin davalar, · Toplu iş sözleşmesinin yorumuna ilişkin davalar, · Toplu iş sözleşmesinden doğan alacak, tazminat ve cezai şarta ilişkin davalar, · Grev ve lokavta ilişkin davalar, 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun’dan doğan davalar, 854 sayılı Deniz İş Kanunu’ndan doğan davalar, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’ndan doğan davalar, 4857 sayılı İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işverenler arasında 5580 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’ndan doğan davalar, 4857 sayılı İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işverenler arasında iş sözleşmesi kapsamında 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’dan doğan davalar, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun Ek 2.maddesi gereğince kurulan vakıf üniversiteleri öğretim elemanları ile üniversite arasında İş Kanunu ve iş sözleşmesinden doğan davalar, 4857 sayılı İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işverenler arasında 6772 sayılı Kanun’da öngörülen ilave tediye alacağından doğan davalar, 4857 sayılı İş Kanunu’na göre işçi sayılan kimselerle işverenler arasında İcra ve İflas Kanunu’nun 67.maddesi gereğince açılan itirazın iptali davaları, m.72 gereğince menfi tespit davaları ve istirdat davaları ile iş sözleşmesinin yapılması veya devamı sırasında işçiden alınan senedin iptali davaları, 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’un 21.maddesinde öngörülen iş kaybı tazminatı ile ilgili işçi tarafından Türkiye İş Kurumu aleyhine veya bu kurum tarafından işçi aleyhine açılan davalar ile işçi tarafından işveren aleyhine açılan davalar, 4853 ve 5568 sayılı Kanunlar uyarınca işçi tarafından tasarrufu teşvik ve nema alacağı ile ilgili işveren ve hazine aleyhine açılan davalar, İş mahkemelerinde görülür. Bu davalarda genel olarak; · İşçinin SGK sicil kaydı, · İşyeri ile ilgili SGK sicil dosyası, · İşçinin şahsi sicil (personel) dosyası (işe giriş bildirgesi, iş sözleşmesi ve çalışanın görev tanımı, bordro, tutanaklar), · Fesih işlemi ile ilgili belgeler, · İşyeri dışındaki kayıtlar (bölge çalışma müdürlüğü iş müfettişi tespit ve raporları, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı kayıtları, noter kayıtları), · Tanık, · Gerekirse keşif, · Bilirkişi raporu, · Emsal ücret araştırması(ücretin tartışmalı olduğu durumlarda meslek odasından), · İşe iade sonrası isteklerle ilgili davada işe iade dosyası, · 5356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş İlişkileri Kanunu’ndan doğan davalarda sendika üyeliklerine ait belgeler, toplu iş sözleşmeleri, bölge çalışma müdürlüklerinin tespitleri, sendikaların tüzükleri, karar defterleri, bilirkişi incelemesi, · Deniz İş Kanunu’ndan kaynaklanan ihtilaflarda gemi jurnali, vardiya defteri, liman başkanlığı sefer kayıtları, ücret defteri, iaşe defteri, gemi sicili gibi belgelerin, Delil olarak toplanması gerekir. Feshin geçersizliği davalarında ön inceleme hariç 2 celse, diğer davalarda ise ön inceleme hariç 3 celsede yargılama bitirilebilir. Kaynak: Adalet Bakanlığı, İç Denetim Birimi Başkanlığı, Hukuk Rehberi, 2013
  18. Çekişmeli boşanma davası , TMK Md. 166/3 de düzenlenmiş anlaşmalı boşanma davası dışında kalan her türlü boşanma nedenine dayalı olarak açılmış ve eşler arasında boşanma ve boşanmanın ferileri konusunda bir anlaşmanın bulunmadığı boşanma davalarıdır. Çekişmeli boşanma davası nedir? Çekişmeli boşanma davası , TMK Md. 166/3 de düzenlenmiş anlaşmalı boşanma davası dışında kalan her türlü boşanma nedenine dayalı olarak açılmış ve eşler arasında boşanma ve boşanmanın ferileri konusunda bir anlaşmanın bulunmadığı boşanma davalarıdır. Eşim boşanmak istemiyor bu durumda açacağım dava çekişmeli boşanma davası mıdır? Evet. Ayrıca eşiniz boşanmayı istiyor olsa bile velayet, nafaka ,tazminat gibi konularda uyuşmazlık içerisindeyseniz açacağınız dava çekişmeli boşanma davası olacaktır. Çekişmeli boşanma davası ne kadar sürer? Kesinlikle anlaşmalı boşanma davasından daha uzun. Bu konuda kesin bir süre vermek de zordur. Zira bir davanın ne kadar süreceğini etkileyen çok sayıda değişken vardır. Mahkemenin iş yükü, tebligat durumu, tarafların iddia ve talepleri ve bu iddia ve taleplerin araştırılmasına yönelik olarak yapılabilecek keşif, bilirkişi incelemesi gibi yargılama işlemleri, dinlenecek tanık sayısı, adli tatil, mahkemeye ilişkin özel durumlar, taraf ve taraf vekillerine ilişkin özel durumlar gibi. Bununla birlikte bir ön inceleme duruşması, iki veya üç tahkikat duruşması olmak üzere davanın 3-4 oturumda da sonuçlanması mümkündür. Çekişmeli boşanma davasında verilen kararın temyiz edilmesi mümkün müdür? Mahkemelerin kesin olarak karar verdikleri sınırlı sayıdaki dava türü dışında kararların çok büyük bir kısmında temyiz yolu açıktır. Boşanma davalarında da tarafların verilen kararı temyiz etme hakkı bulunmaktadır. Temyiz incelemesi ne kadar sürer? Bir yıl kadar sürebilmektedir. Çekişmeli boşanma davasında avukat tutmak zorunda mıyım? Türk özel hukukunda davaların avukat aracılığıyla takip edilmesi zorunluluğu yoktur. Bu nedenle avukat tutmak zorunda değilsiniz. Ancak bazı bulaşıcı hastalıklar dışında hasta olduğunuzda doktora gitmek zorunluluğunuz da yoktur. Kuşkusuz davanızı boşanma davaları konusunda deneyimli bir avukat aracılığıyla takip etmeniz her bakımdan menfaatinize olacaktır. Çekişmeli boşanma davalarında avukatlık ücreti ne kadardır? Bunu avukatınızla görüşerek belirlemelisiniz. Çekişmeli boşanma davasını nerede açmalıyım? Çekişmeli boşanma davaları eşlerin son defa altı ay birlikte oturdukları yer mahkemesinde veya taraflardan birinin yerleşim yerinde bulunan mahkemede açılmaktadır. Çekişmeli boşanma davası hangi mahkemede açılır? Aile mahkemelerinde. Aile mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde ise bu sıfatla Asliye Hukuk Mahkemelerinde. Çekişmeli boşanma davasında nafaka veya maddi manevi tazminat talep edebilir miyim? Evet. Koşullarının tahakkuk edip etmediğini avukatınız değerlendirecektir. Eşimin adına kayıtlı bir evimiz ve arabamız var. Çekişmeli boşanma davasında bunların paylaşılmasını da talep edebilir miyim? Hayır. Bunun için ayrı bir dava açmalısınız. Eşler arasındaki mal rejiminin sona ermesinden doğan katılma alacağı ve değer artış payı alacağına yönelik talepler, boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren bir yıl içerisinde yine aile mahkemesinde açılacak ayrı bir davada görülürler. Boşanma davası sonuçlanmadan bu türden bir dava açmış olsanız bile mahkeme boşanma dava dosyasının sonuçlanmasını bekleyecektir. Ziynet eşyalarım eşimin işyerindeki kasada kaldı. Çekişmeli boşanma davasında bunları da talep edebilir miyim? Evet, bunun için ayrı bir dava açmanız gerekmez. Harcını ödemek kaydı ile ziynet ve şahsi eşyalarınızı da boşanma davasında talep edebilirsiniz. Avukatınız bu taleplerle ilgili ispat kuralları konusunda gerekli bilgiyi size verecektir. Evleneli bir yıl olmadı. Yine de çekişmeli boşanma davası açabilir miyim? Anlaşmalı boşanma davasından farklı olarak çekişmeli boşanma davası açabilmek için evlilikte geçirilmiş her hangi bir süre şartı yoktur. Açabilirsiniz. Tayin işlemleri için düğünden birkaç ay önce resmi nikah yaptık. Henüz karı koca gibi yaşamaya da başlamış değiliz. Ancak geçinemiyoruz ve ben yol yakınken dönmek istiyorum. Bu durumda boşanma davası açabilir miyim? Yapılan nikahla hukuk düzeni karşısında evli statüsünü kazanmışsınız. Eşiniz sizinle aynı fikirde değilse açacağınız dava çekişmeli boşanma davasıdır. Demirbaş Hukuk Bürosu – Bursa – Avukat Hüseyin Demirbaş - http://www.demirbas.av.tr/
  19. Kamu İhale Mevzuatında kamu ihalelerine katılmaktan yasaklama işlemi yapılmasına yönelik düzenlemeler, yasal mevzuat ve dikkat edilmesi gereken hususlar YASAKLAMA İŞLEMLERİNE İLİŞKİN İLGİLİ YASAL MEVZUAT 1 - 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu İstisnalar Madde 3- (Kanunda belirtilen istisna hallerdeki mal ve hizmet alımları ile yapım işleri) Ceza ve ihalelerden yasaklama hükümleri hariç bu Kanuna tâbi değildir. İhaleye katılamayacak olanlar Madde 11- Aşağıda sayılanlar doğrudan veya dolaylı veya alt yüklenici olarak, kendileri veya başkaları adına hiçbir şekilde ihalelere katılamazlar: a) Bu Kanun ve diğer kanunlardaki hükümler gereğince geçici veya sürekli olarak idarelerce veya mahkeme kararıyla kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanmış olanlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan veya örgütlü suçlardan veyahut kendi ülkesinde ya da yabancı bir ülkede kamu görevlilerine rüşvet verme suçundan dolayı hükümlü bulunanlar. Yasak fiil veya davranışlar Madde 17 - İhalelerde aşağıda belirtilen fiil veya davranışlarda bulunmak yasaktır: a) Hile, vaat, tehdit, nüfuz kullanma, çıkar sağlama, anlaşma, irtikap, rüşvet suretiyle veya başka yollarla ihaleye ilişkin işlemlere fesat karıştırmak veya buna teşebbüs etmek. b) İsteklileri tereddüde düşürmek, katılımı engellemek, isteklilere anlaşma teklifinde bulunmak veya teşvik etmek, rekabeti veya ihale kararını etkileyecek davranışlarda bulunmak. c) Sahte belge veya sahte teminat düzenlemek, kullanmak veya bunlara teşebbüs etmek. d) Alternatif teklif verebilme halleri dışında, ihalelerde bir istekli tarafından kendisi veya başkaları adına doğrudan veya dolaylı olarak, asaleten ya da vekaleten birden fazla teklif vermek. e) 11 inci maddeye göre ihaleye katılamayacağı belirtildiği halde ihaleye katılmak. Bu yasak fiil veya davranışlarda bulunanlar hakkında bu Kanunun Dördüncü Kısmında belirtilen hükümler uygulanır. İhalelere katılmaktan yasaklama Madde 58 - (DEĞİŞİK FIKRA RGT: 15.08.2003 RG NO: 25200 KANUN NO: 4964/35) ( 17 nci maddede belirtilen fiil veya davranışlarda bulundukları tespit edilenler hakkında fiil veya davranışlarının özelliğine göre, bir yıldan az olmamak üzere iki yıla kadar, üzerine ihale yapıldığı halde mücbir sebep halleri dışında usulüne göre sözleşme yapmayanlar hakkında ise altı aydan az olmamak üzere bir yıla kadar, 2 nci ve 3 üncü maddeler ile istisna edilenler dahil bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaktan yasaklama kararı verilir. Katılma yasakları, ihaleyi yapan bakanlık veya ilgili veya bağlı bulunulan bakanlık, herhangi bir bakanlığın ilgili veya bağlı kuruluşu sayılmayan idarelerde bu idarelerin ihale yetkilileri, il özel idareleri ve (DEĞİŞİK İBARE RGT: 10.12.2018 RG NO: 30621 KANUN NO: 7153/28) bunlara bağlı birlik, müessese ve işletmelerde İçişleri Bakanlığı; belediyeler ve bunlara bağlı birlik, müessese ve işletmelerde ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilir. Haklarında yasaklama kararı verilen tüzel kişilerin şahıs şirketi olması halinde şirket ortaklarının tamamı hakkında, sermaye şirketi olması halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olan gerçek veya tüzel kişi ortaklar hakkında birinci fıkra hükmüne göre yasaklama kararı verilir. Haklarında yasaklama kararı verilenlerin gerçek veya tüzel kişi olması durumuna göre; ayrıca bir şahıs şirketinde ortak olmaları halinde bu şahıs şirketi hakkında da, sermaye şirketinde ortak olmaları halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olmaları kaydıyla bu sermaye şirketi hakkında da aynı şekilde yasaklama kararı verilir. İhale sırasında veya sonrasında bu fiil veya davranışlarda bulundukları tespit edilenler, idarelerce o ihaleye iştirak ettirilmeyecekleri gibi yasaklama kararının yürürlüğe girdiği tarihe kadar aynı idare tarafından yapılacak sonraki ihalelere de iştirak ettirilmezler. Yasaklama kararları, yasaklamayı gerektiren fiil veya davranışın tespit edildiği tarihi izleyen (DEĞİŞİK İBARE RGT: 15.08.2003 RG NO: 25200 KANUN NO: 4964/35) en geç kırkbeş gün içinde verilir. Verilen bu karar Resmi Gazetede yayımlanmak üzere en geç onbeş gün içinde gönderilir ve yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Bu kararlar Kamu İhale Kurumunca izlenerek, kamu ihalelerine katılmaktan yasaklı olanlara ilişkin siciller tutulur. İhaleyi yapan idareler, ihalelere katılmaktan yasaklamayı gerektirir bir durumla karşılaştıkları takdirde, gereğinin yapılması için bu durumu ilgili veya bağlı bulunulan bakanlığa bildirmekle yükümlüdür. İsteklilerin ceza sorumluluğu Madde 59 - Taahhüt tamamlandıktan ve kabul işlemi yapıldıktan sonra tespit edilmiş olsa dahi, 17 nci maddede belirtilen fiil veya davranışlardan Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunan gerçek veya tüzel kişiler ile o işteki ortak veya vekilleri hakkında Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre ceza kovuşturması yapılmak üzere yetkili Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulur. Hükmolunacak cezanın yanısıra, idarece 58 inci maddeye göre verilen yasaklama kararının bitiş tarihini izleyen günden itibaren uygulanmak şartıyla bir yıldan az olmamak üzere üç yıla kadar bu Kanun kapsamında yer alan bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaktan mahkeme kararıyla 58 inci maddenin ikinci fıkrasında sayılanlarla birlikte yasaklanırlar. Bu Kanun kapsamında yapılan ihalelerden dolayı haklarında birinci fıkra gereğince ceza kovuşturması yapılarak kamu davası açılmasına karar verilenler ve 58 inci maddenin ikinci fıkrasında sayılanlar yargılama sonuna kadar Kanun kapsamında yer alan kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılamaz. Haklarında kamu davası açılmasına karar verilenler, Cumhuriyet Savcılıklarınca sicillerine işlenmek üzere Kamu İhale Kurumuna bildirilir. Bu Kanunda belirtilen yasak fiil veya davranışları nedeniyle haklarında mükerrer ceza hükmolunanlar ile bu kişilerin sermayesinin yarısından fazlasına sahip olduğu sermaye şirketleri veya bu kişilerin ortağı olduğu şahıs şirketleri, mahkeme kararı ile sürekli olarak kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanır. Bu madde hükümlerine göre; mahkeme kararı ile yasaklananlar ve ceza hükmolunanlar, Cumhuriyet Savcılıklarınca sicillerine işlenmek üzere Kamu İhale Kurumuna, meslek sicillerine işlenmek üzere de ilgili meslek odalarına bildirilir. Sürekli olarak kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanmış olanlara ilişkin mahkeme kararları, Kamu İhale Kurumunca, bildirimi izleyen onbeş gün içinde Resmi Gazetede yayımlanmak suretiyle duyurulur. 2 - 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu Yasak fiil ve davranışlar Madde 25 - Sözleşmenin uygulanması sırasında aşağıda belirtilen fiil veya davranışlarda bulunmak yasaktır: a) Hile, vaat, tehdit, nüfuz kullanma, çıkar sağlama, anlaşma, irtikap, rüşvet suretiyle veya başka yollarla sözleşmeye ilişkin işlemlere fesat karıştırmak veya buna teşebbüs etmek. b) Sahte belge düzenlemek, kullanmak veya bunlara teşebbüs etmek. c) Sözleşme konusu işin yapılması veya teslimi sırasında hileli malzeme, araç veya usuller kullanmak, fen ve sanat kurallarına aykırı, eksik, hatalı veya kusurlu imalat yapmak. d) Taahhüdünü yerine getirirken idareye zarar vermek. e) Bilgi ve deneyimini idarenin zararına kullanmak veya 29 uncu madde hükümlerine aykırı hareket etmek. f) Mücbir sebepler dışında, ihale dokümanı ve sözleşme hükümlerine uygun olarak taahhüdünü yerine getirmemek. g) Sözleşmenin 16 ncı madde hükmüne aykırı olarak devredilmesi veya devir alınması. İhalelere katılmaktan yasaklama Madde 26 - (DEĞİŞİK FIKRA RGT: 15.08.2003 RG NO: 25200 KANUN NO: 4964/47) ( 25 inci maddede belirtilen fiil veya davranışlarda bulundukları tespit edilenler hakkında fiil veya davranışlarının özelliğine göre, bir yıldan az olmamak üzere iki yıla kadar, 4734 sayılı Kanunun 2 nci ve 3 üncü maddeleri ile istisna edilenler dahil bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaktan yasaklama kararı verilir. Katılma yasakları, sözleşmeyi uygulayan bakanlık veya ilgili veya bağlı bulunulan bakanlık, herhangi bir bakanlığın ilgili veya bağlı kuruluşu sayılmayan idarelerde bu idarelerin ihale yetkilileri, il özel idareleri ve (DEĞİŞİK İBARE RGT: 10.12.2018 RG NO: 30621 KANUN NO: 7153/28) bunlara bağlı birlik, müessese ve işletmelerde İçişleri Bakanlığı; belediyeler ve bunlara bağlı birlik, müessese ve işletmelerde ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilir. Haklarında yasaklama kararı verilen tüzel kişilerin şahıs şirketi olması halinde şirket ortaklarının tamamı hakkında, sermaye şirketi olması halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olan gerçek veya tüzel kişi ortaklar hakkında birinci fıkra hükmüne göre yasaklama kararı verilir. Haklarında yasaklama kararı verilenlerin gerçek veya tüzel kişi olması durumuna göre; ayrıca bir şahıs şirketinde ortak olmaları halinde bu şahıs şirketi hakkında da, sermaye şirketinde ortak olmaları halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olmaları kaydıyla bu sermaye şirketi hakkında da aynı şekilde yasaklama kararı verilir. Bu fiil veya davranışlarda bulundukları tespit edilenler, yasaklama kararının yürürlüğe girdiği tarihe kadar aynı idare tarafından yapılacak ihalelere de iştirak ettirilmezler. Yasaklama kararları, yasaklamayı gerektiren fiil veya davranışın tespit edildiği tarihi izleyen (DEĞİŞİK İBARE RGT: 15.08.2003 RG NO: 25200 KANUN NO: 4964/47) en geç kırkbeş gün içinde verilir.Verilen bu karar Resmi Gazetede yayımlanmak üzere en geç onbeş gün içinde gönderilir ve yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Bu kararlar Kamu İhale Kurumunca izlenerek, kamu ihalelerine katılmaktan yasaklı olanlara ilişkin siciller tutulur. İdareler, 25 inci maddede belirtilen yasaklamayı gerektirir bir durumla karşılaştıkları takdirde, gereğinin yapılması için bu durumu ilgili veya bağlı bulunulan bakanlığa bildirmekle yükümlüdür. Yüklenicilerin ceza sorumluluğu Madde 27 - İş tamamlandıktan ve kabul işlemi yapıldıktan sonra tespit edilmiş olsa dahi, 25 inci maddede belirtilen fiil veya davranışlardan Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunan gerçek veya tüzel kişiler ile o işteki ortak veya vekilleri hakkında Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre ceza kovuşturması yapılmak üzere yetkili Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulur. Hükmolunacak cezanın yanısıra, idarece 26 ncı maddeye göre verilen yasaklama kararının bitiş tarihinden itibaren uygulanmak şartıyla bir yıldan az olmamak üzere üç yıla kadar bu Kanun kapsamında yer alan bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaktan mahkeme kararıyla 26 ncı maddenin ikinci fıkrasında sayılanlarla birlikte yasaklanırlar. Bu Kanunda belirtilen yasak fiil veya davranışları nedeniyle haklarında mükerrer ceza hükmolunanlar ile bu kişilerin sermayesinin yarısından fazlasına sahip olduğu sermaye şirketleri veya bu kişilerin ortağı olduğu şahıs şirketleri, mahkeme kararı ile sürekli olarak kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanır. Bu madde hükümlerine göre; mahkeme kararı ile yasaklananlar ve ceza hükmolunanlar, Cumhuriyet Savcılıklarınca sicillerine işlenmek üzere Kamu İhale Kurumuna, meslek sicillerine işlenmek üzere de ilgili meslek odalarına bildirilir. Sürekli olarak kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanmış olanlara ilişkin mahkeme kararları, Kamu İhale Kurumunca bildirimi izleyen onbeş gün içinde Resmi Gazetede yayımlanmak suretiyle duyurulur. 3 - Kamu İhale Genel Tebliği (Bu içeriğin hazırlandığı 10.04.2019 tarihi itibariyle) İhalelere katılmaktan yasaklamaya ilişkin açıklamalar Madde 28 - 28.1. İhalelere katılmaktan yasaklama kararı verilirken uyulacak hususlar 28.1.1. Yasaklama kararı vermeye yetkili makamlar ve idarelerce uyulması zorunlu hususlar 28.1.1.1 4734 sayılı Kanunun 58 inci ve 4735 sayılı Kanunun 26 ncı maddelerinde, bu Kanunlarda sayılan yasak fiil veya davranışlarda bulundukları tespit edilen gerçek veya tüzel kişiler ile birlikte bu maddelerde sayılan ortakları veya ortaklıkları hakkında, ihaleyi yapan bakanlık veya ilgili veya bağlı bulunulan bakanlık tarafından, ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verileceği hüküm altına alınmıştır. Yasaklama kararlarının, herhangi bir bakanlığın bağlı veya ilgili kuruluşu sayılmayan idarelerde bu idarelerin yetkilileri, il özel idareleri ve (DEĞİŞİK İBARE RGT: 16.03.2019 RG NO: 30716) (bunlara bağlı birlik, müessese ve işletmelerde İçişleri Bakanlığı; belediyeler ve bunlara bağlı birlik, müessese ve işletmelerde ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verileceği düzenlenmiştir. 28.1.1.2 İdarelerin ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilmesi gereken yasak fiil veya davranışları tespit etmeleri durumunda gereğinin yapılması için ilgili veya bağlı bulunulan bakanlığa veya herhangi bir bakanlığın bağlı veya ilgili kuruluşu sayılmayan idarelerde bu idarelerin yetkililerine başvurmaları zorunludur. İlgili veya bağlı bakanlık veya herhangi bir bakanlığın bağlı veya ilgili kuruluşu sayılmayan idarelerde bu idarelerin ihale yetkilisi Kanunda öngörülen süre içinde ihalelere katılmaktan yasaklama kararını vermek zorundadır. 28.1.1.3 Bu nedenle ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verecek bakanlık veya kamu kurum ve kuruluşlarının; a) İhale sürecinde, sözleşmelerin düzenlenmesi ve uygulanması aşamalarında bu kararları zamanında verebilmek ve 4734 sayılı Kanunun 58 inci ve 4735 sayılı Kanunun 26 ncı madde hükümlerinin gereğini yerine getirebilmek için gereken özeni göstermeleri ve tedbirleri almaları, b) İhalelere katılanlar hakkında ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilmesi halinde 4734 sayılı Kanunun 58 ve 4735 sayılı Kanunun 26 ncı maddelerinin 2 nci fıkraları uyarınca; 1) İhalelere katılmaktan yasaklama kararı verilen tüzel kişilerin şahıs şirketi olması halinde şirket ortaklarının tamamı hakkında, sermaye şirketi olması halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olan gerçek veya tüzel kişi ortaklar hakkında, 2) Haklarında yasaklama kararı verilenlerin gerçek veya tüzel kişi olması durumuna göre ayrıca; i- Bir şahıs şirketinde ortak olmaları halinde bu şahıs şirketi hakkında da, ii- Sermaye şirketinde ortak olmaları halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olmaları kaydıyla bu sermaye şirketi hakkında da, 4734 sayılı Kanunun 58 ve 4735 sayılı Kanunun 26 ncı maddelerine göre ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilmesi gerekmektedir. İdarece, bu konuda ayrıca haklarında ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilenlerce beyan edilenin dışında varsa bunların ortaklarının ve/veya ortaklıklarının tespit edilmesi amacıyla ilgili kamu kurum ve kuruluşları ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile gerekli koordinasyonun sağlanıp, araştırmaların yapılması da önem taşımaktadır. c) 4734 sayılı Kanun ve 4735 sayılı Kanun uyarınca verilecek ihalelere katılmaktan yasaklama kararlarına karşı yargı yoluna başvurulması halinde, yargı mercilerince verilecek her türlü kararın bir örneğinin bilgi için Kuruma gönderilmesi, ç) 4734 sayılı Kanunun 59 uncu ve 4735 sayılı Kanunun 27 nci maddelerinde, ihalelere katılmaktan yasaklamayı gerektiren ve suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunanlar hakkında Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurusunda bulunmaları, d) İhalelere katılmaktan yasaklama kararına karşı açılan davada yürütmenin durdurulması veya iptal kararı verilmesi durumunda kararın aslı veya onaylı örneğinin Kurumumuza sunulması halinde ilgili gerçek veya tüzel kişiler yasaklılar listesinden çıkarılacaktır. Ancak, mahkeme kararı uyarınca veya idari bir işlemle ihalelere katılmaktan yasaklama kararlarının kaldırılması, değiştirilmesi veya düzeltilmesi hallerinde kararın yasaklama kararını veren idarelerce Resmi Gazetede yayımlatılması, e) 4734 sayılı Kanunun 53 üncü maddesinde haklarında ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilenlerin sicillerini tutma görevi Kuruma verildiğinden, bu görevin etkin olarak yerine getirilebilmesi amacıyla, ihalelere katılmaktan yasaklamaya ilişkin kararların, ekteki formda (Ek-O.3) yer alan bilgileri içerecek şekilde düzenlenerek Resmi Gazetede yayımlatılması, Gerekmektedir. 28.1.2. Yasaklama kararlarının kapsam ve içeriği 2886 sayılı Devlet İhale Kanununa ve ilgili mevzuata göre verilen ihalelere katılmaktan yasaklama kararları ve 4734 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1/1/2003 tarihinden sonraki uygulama ile ilgili olarak; (DEĞİŞİK BENT RGT: 20.04.2011 RG NO: 27911) a) 4734 sayılı Kanunun 58 inci ve 4735 sayılı Kanunun 26 ncı maddelerine göre haklarında yasaklama kararı verilen gerçek veya tüzel kişiler, 4734 sayılı Kanunun 2 nci ve 3 üncü maddeleri uyarınca istisna edilenler dahil bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaktan yasaklanacaktır. b) 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 84 üncü maddesine göre verilen ve Resmi Gazetede yayımlanan ihalelere katılmaktan geçici olarak yasaklamaya ilişkin kararlar, kararı veren kurum veya kuruluşun ihalelerine ya da bu Kanuna göre yapılan tüm ihalelere katılmaktan yasaklama şeklinde olmaktadır. c) 2886 sayılı Kanuna göre idarelerce verilen yasaklama kararları, Resmi Gazete'de yayımlandığı kapsam ve içeriğe göre uygulanacaktır. Buna göre: i- İdareler, hangi tür ihalelere katılmaktan yasaklama kararı vermişler ise, yasaklama sadece bu tür ihaleler bakımından söz konusu olacaktır. ii- İdareler, kendi bünyelerindeki ihalelere katılmaktan yasaklama kararı vermişler ise; yasaklama kararı yalnızca bu idarenin yapacağı ihaleler bakımından geçerli olacaktır. iii- İhalelere katılmaktan yasaklama kararlarının 2886 sayılı Kanuna göre yapılan tüm ihaleleri kapsaması halinde ise, bu yasaklama kararı tüm idareler bakımından geçerli olacaktır. ç) 2886 sayılı Kanuna tabi olmayan ancak 4734 sayılı Kanunla kapsama alınan kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları ihalelerde, önceki kendi ihale mevzuatlarına göre verilen yasaklama kararları, kararda belirtilen kapsam, nitelik ve sürelerde devam edecektir. Bu yasaklama kararları ancak kararı veren idarelerin kendi ihalelerinde geçerli olacaktır. d) 2886 sayılı Kanunun 85 inci maddesine göre mahkemelerce verilen yasaklama kararları da yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde değerlendirilecektir. e) 2886 sayılı Devlet İhale Kanuna ve diğer ilgili Kanun ve mevzuata göre verilen yasaklama kararlarının da bu Tebliğ ekindeki (Ek-O.3) nolu formda yer alan bilgileri içerecek şekilde düzenlenerek Resmi Gazetede yayımlatılması gerekmektedir. 28.1.3. İhalelere katılmaktan yasaklama kararı formunu doldururken dikkat edilecek hususlar a) İstisna kapsamında yapılan ihaleler dahil 4734 sayılı Kanun uyarınca verilen yasaklama kararları ile 4735 sayılı Kanun uyarınca verilen yasaklama kararlarında İhale Kayıt Numarası yazılacak, İhale Kayıt Numarası almayı gerektirmeyen ihalelerde, bu bölüme "İhale Kayıt Numarası alınmamıştır" ibaresi konulacaktır. b) Yasaklama kararı veren bakanlık/kurum bölümüne, yasaklama kararını veren bakanlık veya 4734 sayılı Kanunun 58 inci ve 4735 sayılı Kanunun 26 ncı maddelerinde belirtilen herhangi bir bakanlıkla ilgili veya bağlı bulunmayan ve Kanun kapsamında olan kurum ve kuruluşların adı yazılacaktır. c) Yasaklanan kişinin gerçek veya tüzel kişi olması durumuna göre, gerçek kişiyse adı ve soyadı, tüzel kişiyse vergi kimlik numarası ve ticaret sicilinde kayıtlı ticaret unvanı kısaltma yapılmadan yazılacaktır. ç) T.C. Kimlik Numarası bölümü yasaklanan kişinin gerçek kişi olması halinde doldurulacaktır. d) Ortak veya ortaklıklara ilişkin bölüm, 4734 sayılı Kanunun 58 inci maddesinin ikinci fıkrası ile 4735 sayılı Kanunun 26 ncı maddesinin ikinci fıkrasında sayılan ortak ve/veya ortaklıkların bulunması halinde doldurulacaktır. e) Yasaklananın herhangi bir ticaret odasına veya esnaf odasına kayıtlı olmaması halinde, bu kısımda, kayıtlı olmadığı hususu belirtilecektir. f) Yasaklama süresi ay ya da yıl olarak yazılacaktır. g) Yasaklamanın dayanağı ve kapsamı bölümünde, hangi Kanuna göre yasaklama işlemi gerçekleştirilecekse o kısmın içindeki kutu işaretlenecektir. İstisna kapsamındaki ihalelerde 4734 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi uyarınca yasaklamalar bu Kanunda belirtilen usullere göre yapılacaktır. İstisna kapsamında yapılan ihaleler dahil 4734 sayılı Kanuna göre yapılan yasaklamalar ile 4735 sayılı Kanuna göre yapılan yasaklamalar tüm ihaleler için geçerli olacaktır. 2886 sayılı Kanuna veya diğer mevzuata göre yasaklamalarda ise yasaklama kapsamı farklı olabileceğinden ilgili kutular işaretlenecektir. ğ) Kurumun internet sayfasında yer alan yasaklama kararı formunun çıktısı alınıp doldurularak yayımlanmak üzere Resmi Gazeteye gönderilecektir. 28.1.4. Yasaklama kararının verilmesi gereken sürenin başlangıcı 28.1.4.1. 4734 sayılı Kanunun 58 ve 4735 sayılı Kanunun 26 ncı maddelerinde; yasaklama kararlarının ihaleyi yapan bakanlık veya ilgili veya bağlı bulunulan bakanlık, herhangi bir bakanlığın ilgili veya bağlı kuruluşu sayılmayan idarelerde bu idarelerin ihale yetkilileri, il özel idareleri ve (DEĞİŞİK İBARE RGT: 16.03.2019 RG NO: 30716) (bunlara bağlı birlik, müessese ve işletmelerde İçişleri Bakanlığı; belediyeler ve bunlara bağlı birlik, müessese ve işletmelerde ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verileceği, ihaleyi yapan idarelerin, ihalelere katılmaktan yasaklamayı gerektirir bir durumla karşılaştıkları takdirde, gereğinin yapılması için bu durumu ilgili veya bağlı bulunulan bakanlığa bildirmekle yükümlü oldukları, yasaklama kararlarının, yasaklamayı gerektiren fiil veya davranışın tespit edildiği tarihi izleyen en geç kırk beş gün içinde verilmesi gerektiği hükümleri yer almaktadır. 28.1.4.2 İhaleye veya sözleşmenin uygulanmasına ilişkin işlemleri gerçekleştiren birimler tarafından, yasaklamayı gerektiren bir fiil veya davranışın tespiti halinde bu hususun idarenin yetkili makamına bildirilmesi ve bu çerçevede yetkili makam tarafından da bağlı, ilgili veya ilişkili bulunulan bakanlığa bildirimde bulunulması gerekmektedir. Söz konusu maddelerde geçen kırk beş günlük sürenin başlangıcı olarak, idarenin, yasaklama kararının gereğinin yapılmasını bildirdiği yazının ilgili veya bağlı bulunulan bakanlığa ulaştığı tarihin esas alınması gerekecektir. 28.1.5. Yasaklamaya ilişkin sürenin hukuki niteliği 28.1.5.1. 4734 sayılı Kanunun "Yasaklar ve Ceza Sorumluluğu" başlıklı Dördüncü Bölümünde yer alan "İhalelere katılmaktan yasaklama" kenar başlıklı 58 inci maddesinin 4 üncü fıkrasında; "Yasaklama kararları, yasaklamayı gerektiren fiil veya davranışın tespit edildiği tarihi izleyen en geç kırk beş gün içinde verilir. Verilen bu karar Resmi Gazetede yayımlanmak üzere en geç on beş gün içinde gönderilir ve yayımı tarihinde yürürlüğe girer" hükmü yer almıştır. Söz konusu madde hükmünde "en geç" şeklinde ifade edilen sürelerle ilgili olarak uygulamada tereddütler oluştuğu görüldüğünden aşağıdaki hususların açıklanmasına ihtiyaç duyulmuştur. 28.1.5.1.1 4964 sayılı Kanunla değişik 4734 sayılı Kanunun 58 inci maddesinin gerekçesinde ihalelere katılmaktan yasaklama kararlarının bağlı veya ilgili bulunulan bakanlıklar tarafından verildiği durumlarda, taşradaki ihalelere ilişkin yazışma ve karar verme sürecinin uzunluğu ve gecikmeler nedeniyle sürenin dolması halinde ceza verilemeyeceği göz önünde bulundurularak azami otuz günlük sürenin kırk beş güne çıkarıldığı belirtilmiştir. 28.1.5.1.2. Anayasa ile teminat altına alınan çalışma ve sözleşme özgürlüğü gibi temel hak ve hürriyetlerin korunmasına ilişkin düzenlemeler ile 4734 sayılı Kanunun 58 inci maddesinin sözü edilen gerekçesi birlikte değerlendirildiğinde, 58 inci maddenin dördüncü fıkrasında yer alan sürelerin disipliner niteliği aşan ve yetki süresini belirleyen nitelikte olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre idarenin, yasaklama kararının gereğinin yapılmasını bildirdiği yazının ilgili veya bağlı bulunulan bakanlığa ulaştığı tarihi izleyen en geç 45 günlük süre içinde yasaklama kararı verilmesi zorunlu olmaktadır. Bu süre geçirildikten sonra yasaklama kararı verilmesi mümkün bulunmamaktadır. 28.1.5.1.3.Yasaklama işlemlerinin süresinde tamamlanarak yürürlüğe girmemesi halinde ilgili ve görevli kamu görevlileri hakkında disiplin ve ceza sorumluluğuna ilişkin hükümler uygulanabilecektir. 28.1.6. Yasaklı firmanın ürününün yetkili bayi ya da başka bir satıcı tarafından teklif edilmesi 4734 sayılı Kanunun "İhaleye katılamayacak olanlar" başlıklı 11 inci maddesi ile "İhalelere katılmaktan yasaklama" başlıklı 58 inci maddesinde ihaleye katılıma ve ihaleden yasaklamaya ilişkin düzenlemeler yapılmıştır. Anılan maddelerde, kamu ihalelerine katılmaktan yasaklı olmayan isteklinin, yetkili satıcı ya da üretici firmanın kamu ihalelerine katılmaktan yasaklı bulunması halinde, üretici firma garantisinde olan bazı belgeleri ve satışa dair yetki verilen mal veya malları teklif etmesini yasaklayan bir hüküm bulunmamaktadır. 28.1.7. Ortak girişimi oluşturan ortaklardan birinin yasak fiil ve davranışlarda bulunduğunun ortaya çıkması halinde izlenecek yöntem Ortak girişimi oluşturan ortaklardan birinin yasak fiil ve davranışlarda bulunduğunun ortaya çıkması halinde izlenecek yöntem konusunda ikili bir ayrım yapmak gerekmektedir: 1) Yasak fiil veya davranış ihale süreci içinde, sözleşme imzalanmadan önce gerçekleşmiş ise: Ortak girişim ortaklarından bir veya birden fazla ortağın yasak fiil veya davranışa iştirak etmesi halinde yasak fiil veya davranışı işleyen ve iştirak eden ortaklar hakkında 4734 sayılı Kanunun 58 inci maddesi hükümleri uygulanacak, yasak fiil veya davranışa iştirakin bulunmaması halinde yalnızca fiil veya davranışı işleyen ortak veya ortaklar hakkında 58 inci madde hükümleri uygulanacaktır. 2) Yasak fiil ve davranış sözleşme imzalandıktan sonra, sözleşmenin uygulanması sırasında gerçekleşmiş veya tespit edilmiş ise: a) İhale sürecinde gerçekleştirilen 4734 sayılı Kanunun 17 nci maddesinde sayılan yasak fiil veya davranışlar nedeniyle bu fiil ve davranışta bulunan veya iştirak eden ortaklar hakkında yasaklama kararı verilecek ve 4735 sayılı Kanunun 21 inci maddesi gereğince sözleşme feshedilecektir. b) Sözleşmenin imzalanmasından sonra 4735 sayılı Kanunun 25 inci maddesinde sayılan yasak fiil veya davranışlar nedeniyle bu fiil ve davranışta bulunan veya iştirak eden ortaklar hakkında yasaklama kararı verilecek ve sözleşmenin 4735 sayılı Kanunun 18 inci maddesinde yapılan düzenlemeye paralel olarak feshedilmesi gerekecektir. 28.1.8. Teminatların gelir kaydedilmesi 28.1.8.1 İhale veya son başvuru tarihi itibarıyla haklarında yasaklama kararı (MÜLGA İBARE RGT: 13.04.2013 RG NO: 28617) bulunan aday veya isteklilerin; 1) İhaleye katılmaları halinde ihale dışı bırakılmaları ve geçici teminatlarının gelir kaydedilmesi, 2) Bu durumlarının tekliflerin değerlendirilmesi aşamasında tespit edilememesi nedeniyle bunlardan biri üzerine ihale yapılmış ancak ihale kararı ihale yetkilisince onaylanmamış olması durumunda, bu isteklilerin tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılması ve geçici teminatlarının gelir kaydedilmesi, 3) Bu durumlarının ihale kararı onaylandıktan sonra sözleşmenin imzalanmasına kadar geçen süre içinde anlaşılması durumunda ihale kararının iptali ile duruma göre kesin teminatın veya geçici teminatın gelir kaydedilmesi, 4) Bu durumlarının sözleşme yapıldıktan sonra anlaşılması halinde, sözleşmenin 4735 sayılı Kanunun 21 inci maddesi hükmü uyarınca feshedilmesi ve hesabın genel hükümlere göre tasfiyesi ile kesin teminatın ve varsa ek kesin teminatların gelir kaydedilmesi, Gerekmektedir. 28.1.8.2. İhale veya son başvuru tarihi itibarıyla haklarında ihalelere katılmaktan yasaklama kararı bulunmayan (MÜLGA İBARE RGT: 13.04.2013 RG NO: 28617) aday veya istekliler hakkında, ihale süreci içerisinde herhangi bir idare tarafından yasaklama kararı verilmesi (MÜLGA İBARE RGT: 13.04.2013 RG NO: 28617) durumunda yasaklama kararının Resmi Gazete'de yayım tarihinden (MÜLGA İBARE RGT: 13.04.2013 RG NO: 28617) (önce teklif vermiş olan istekliler açısından yukarıdaki hükümlerin uygulanmasına imkan bulunmamaktadır. Bu durumda olan aday veya isteklilerin teklifleri değerlendirme dışı bırakılarak geçici teminatları iade edilecektir. Ancak, 4734 sayılı Kanunun 5812 sayılı Kanunla değişik 40 ıncı maddesinin son fıkrası gereğince ihale üzerinde bırakılan istekli ile ekonomik açıdan en avantajlı ikinci teklif sahibi isteklinin her ikisinin de yasaklı çıkması durumunda ihale iptal edilecektir. 28.1.9. Haklarında yasaklama kararı verilen şirket ortak veya ortaklarının durumu 28.1.9.1. 4734 sayılı Kanunun 17 nci maddesinde sayılan yasak fiil veya davranışlarda bulunması sebebiyle aynı Kanunun 58 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları gereğince haklarında ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilen şirket ortak veya ortaklarının; 1) Ortağı olduğu şahıs şirketleri, 2) Sermayesinin yarısından fazlasına sahip olduğu sermaye şirketleri, Ortak hakkında verilmiş olan yasaklılık kararı devam ettiği süre içinde 4734 sayılı Kanunun 11 inci maddesi uyarınca anılan Kanun kapsamındaki idarelerin ihalelerine katılamayacaktır. (DEĞİŞİK MADDE RGT: 13.04.2013 RG NO: 28617) ( 28.1.9.2. 4734 sayılı Kanunun 11 inci maddesine göre, bu Kanun ve diğer kanunlardaki hükümler gereğince geçici veya sürekli olarak idarelerce veya mahkeme kararıyla kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanmış olanların doğrudan veya dolaylı ya da alt yüklenici olarak, kendileri veya başkaları adına hiçbir şekilde ihaleye katılmaları mümkün bulunmayıp, bu yasağa rağmen ihaleye katılan isteklilerin ihale dışı bırakılarak geçici teminatlarının gelir kaydedilmesi gerekmektedir. (EKLENMİŞ MADDE RGT: 13.04.2013 RG NO: 28617) 28.1.9.3. 6359 sayılı Kamu İhale Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunla, 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan "olarak" ibaresinden sonra gelmek üzere "idarelerce veya mahkeme kararıyla" ibaresi eklenmiş olduğundan, bu Kanun değişikliğinin yürürlüğe girmesiyle hakkında kamu davası açılanlar söz konusu bent kapsamından çıkarılmıştır. Bununla birlikte, Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen ve Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunmaları nedeniyle haklarında kamu davası açılanların, Kanunun 59 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince ihalelere katılamayacakları hüküm altına alınmış olup, Kanun değişikliği bu kuralla ilgili olmadığından; haklarında kamu davası açılmış olanların kendisi ya da bir tüzel kişi veya başka bir gerçek kişi adına teklif vererek ihaleye katılmaları veyahut ortağı olduğu şahıs şirketleri ile sermayesinin yarısından fazlasına sahip oldukları sermaye şirketlerinin ihaleye katılmaları mümkün değildir. Bu yasağa rağmen ihaleye katılmış olunması halinde, bu durumda olan isteklilerin değerlendirme dışı bırakılması, ancak geçici teminatlarının gelir kaydedilmemesi ve idarece haklarında kamu ihalelerine katılmaktan yasaklama kararı verilmemesi gerekmektedir. (EKLENMİŞ MADDE RGT: 13.04.2013 RG NO: 28617) 28.1.9.4. Ortakları hakkında yasaklama kararı bulunan şahıs şirketlerinin ihalelere katılması halinde, yasaklı ortağın hisse oranına bakılmaksızın 4734 sayılı Kanunun 11 inci ve 17 nci maddeleri gereğince işlem tesis edilmesi gerekmektedir. Sermaye şirketlerinde ise, hakkında yasaklama kararı bulunan ortağın sermaye şirketinin yarıdan fazla hissesine sahip olması veya haklarında yasaklama kararı bulunan sermaye şirketi ortaklarının hisseleri toplamının şirketin sermayesinin yarısından fazlasını teşkil etmesi halinde, ihaleye katılan sermaye şirketi hakkında 4734 sayılı Kanunun 11 inci ve 17 nci maddeleri uyarınca işlemde bulunulacaktır. 28.1.10. Doğrudan temin usulünde yasaklama kararı 28.1.10.1. Doğrudan temin yoluyla yapılan alımlarda, Kanunun 58 inci maddesine göre ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilebilmesi mümkün değildir. 28.1.10.2. Doğrudan teminin ihale usulü olmadığı dikkate alındığında, 4735 sayılı Kanunun 25 inci maddesi ile sözleşmenin uygulanması sırasında ortaya çıkan yasak fiil veya davranışlar düzenlendiğinden; aynı Kanunun 26 ncı maddesinde öngörülen müeyyidelerin doğrudan temin için uygulanması mümkün bulunmamaktadır. 28.1.10.3. Bununla birlikte; doğrudan temin usulüyle yapılan alımlarda ortaya çıkan 4734 sayılı Kanunun 17 inci ve 4735 sayılı Kanunun 25 inci maddesinde belirtilen yasak fiil veya davranışların Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil etmesi; bu fiil veya davranışlar için ceza sorumluluğuna ilişkin hükümlerin uygulanmasına engel teşkil etmez. 28.2. Haklarında kamu davası açılmasına karar verilenler 4734 sayılı Kanunun 59 uncu maddesi ve 4735 sayılı Kanunun 27 nci maddesinin uygulanmasıyla ilgili açıklama yapılmasına gerek duyulmuştur. 28.2.1. 1/1/2003 tarihinde yürürlüğü giren 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ile Kanun kapsamındaki kurum ve kuruluşların yapacakları ihalelerde uygulanacak esas ve usuller belirlenmiş, Kanunun 59 uncu maddesinin 1 inci fıkrasında; taahhüt tamamlandıktan ve kabul işlemi yapıldıktan sonra tespit edilmiş olsa dahi, 17 nci maddede belirtilen fiil veya davranışlardan Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunan gerçek veya tüzel kişiler ile o işteki ortak veya vekilleri hakkında Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre ceza kovuşturması yapılmak üzere yetkili Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulacağı, hükmolunacak cezanın yanı sıra, idarece 58 inci maddeye göre verilen yasaklama kararının bitiş tarihini izleyen günden itibaren uygulanmak şartıyla bir yıldan az olmamak üzere üç yıla kadar bu Kanun kapsamında yer alan bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaktan mahkeme kararıyla 58 inci maddenin ikinci fıkrasında sayılanlarla birlikte yasaklanacakları, 2 nci fıkrasında ise; bu Kanun kapsamında yapılan ihalelerden dolayı haklarında birinci fıkra gereğince ceza kovuşturması yapılarak kamu davası açılmasına karar verilenler ve 58 inci maddenin ikinci fıkrasında sayılanların yargılama sonuna kadar Kanun kapsamında yer alan kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılamayacakları, haklarında kamu davası açılmasına karar verilenlerin, Cumhuriyet Savcılıklarınca sicillerine işlenmek üzere Kuruma bildirileceği hükme bağlanmıştır. 28.2.1.1. 4734 sayılı Kanunun 59 uncu maddesinin birinci fıkrasının göndermede bulunduğu aynı Kanunun 58 inci maddesinin 2 nci fıkrasında da haklarında yasaklama kararı verilen tüzel kişilerin şahıs şirketi olması halinde şirket ortaklarının tamamı hakkında, sermaye şirketi olması halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olan gerçek veya tüzel kişi ortaklar hakkında birinci fıkra hükmüne göre yasaklama kararı verileceği, haklarında yasaklama kararı verilenlerin gerçek veya tüzel kişi olması durumuna göre; ayrıca bir şahıs şirketinde ortak olmaları halinde bu şahıs şirketi hakkında da, sermaye şirketinde ortak olmaları halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olmaları kaydıyla bu sermaye şirketi hakkında da aynı şekilde yasaklama kararı verileceği hüküm altına alınmıştır. 28.2.1.2. 4734 sayılı Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen yasak fiil ve davranışlarda bulunması sebebi ile aynı Kanunun 59 uncu maddesi birinci fıkrası gereğince haklarında kamu davası açılmasına karar verilen; a) Gerçek kişiler, b) Tüzel kişiler, c) Gerçek ve tüzel kişilerin o işteki ortakları, ç) Gerçek ve tüzel kişilerin o işteki vekilleri, Yargılama sonuna kadar Kanun kapsamında yer alan kurum ve kuruluşların ihalelerine katılamayacaktır. 28.2.1.3. 4734 sayılı Kanunun 59 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yapılan gönderme dolayısıyla; Türk Ceza Kanununda tüzel kişiler hakkında ceza davası açılmasının öngörüldüğü durumlarda haklarında kamu davası açılan tüzel kişilik şahıs şirketi ise bu şirketin ortaklarının tamamı; sermaye şirketi ise, sermayesinin yarısından fazlasına sahip olan gerçek ve tüzel kişi ortaklar da yargılama sonuna kadar 4734 sayılı Kanun kapsamında yer alan Kurum ve kuruluşların ihalelerine anılan Kanunun 58 inci maddesinin 2 nci fıkrası uyarınca katılamayacaklardır. Aynı nedenle; yukarıda belirtilen şekilde yargılama sonuna kadar ihalelere katılamayacak olanların ortağı olduğu şahıs şirketleri ile sermayesinin yarısından fazlasına sahip oldukları sermaye şirketleri de yargılama sonuna kadar Kanun kapsamında yer alan kurum ve kuruluşların ihalelerine katılamayacaklardır. (EKLENMİŞ PARAGRAF RGT: 13.04.2013 RG NO: 28617) Öte yandan, 6359 sayılı Kamu İhale Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunla aynı Kanunun 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan "olarak" ibaresinden sonra gelmek üzere "idarelerce veya mahkeme kararıyla" ibaresi eklenmiş ve bu değişiklik sonucunda söz konusu bent; "Bu Kanun ve diğer kanunlardaki hükümler gereğince geçici veya sürekli olarak idarelerce veya mahkeme kararıyla kamu ihalelerine katılmaktan yasaklanmış olanlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlardan veya örgütlü suçlardan veyahut kendi ülkesinde ya da yabancı bir ülkede kamu görevlilerine rüşvet verme suçundan dolayı hükümlü bulunanlar" şeklinde düzenlenmiştir. Bu bentte değişiklik yapan 6359 sayılı Kanunun gerekçesinde de; "Kanunun 59 uncu maddesinde yer verilen özel düzenleme veya özel kanunlarla yer verilen düzenlemeler nedeniyle ihalelere katılamayacak durumda olanların ihalelere katılması halinde, bu kişilerin sadece tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılması, ancak bu durumda olanlar hakkında 4734 sayılı Kanunun 11 inci ve 58 inci maddelerinde yer alan müeyyidelerin uygulanmaması gerekmektedir. Uygulamada karşılaşılan belirsizliğin ortadan kaldırılması 4734 sayılı Kanunun 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin ilk cümlesinin değiştirilerek, kamu ihalelerinden yasaklanmış olma halinin idari bir işlem veya mahkeme kararının bulunması koşuluna bağlanması öngörülmektedir." açıklamasına yer verilmiştir. Dolayısıyla, 4734 sayılı Kanunun 59 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan hüküm gereğince hakkında kamu davası açılanlar kendisi ya da bir tüzel kişi veya başka bir gerçek kişi adına teklif vererek ihaleye katılamayacakları gibi, ortağı oldukları şahıs şirketleri ile sermayesinin yarısından fazlasına sahip oldukları sermaye şirketleri de ihalelere katılamayacaktır. Ayrıca, haklarında kamu davası açılan sermaye şirketi ortaklarının hisseleri toplamının şirketin sermayesinin yarısından fazlasını teşkil etmesi halinde de, sermaye şirketi yine ihalelere katılamayacak, katılması durumunda ise, değerlendirme dışı bırakılacak, ancak geçici teminatları gelir kaydedilmeyecek ve idarece haklarında kamu ihalelerine katılmaktan yasaklama kararı verilmeyecektir. 28.2.1.4. 4734 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin son fıkrası uyarınca 4734 sayılı Kanunda belirtilen usul ve esaslardan istisna edilen mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinde de yukarıda açıklanan esasların uygulanması gerekmektedir. 28.2.2. 4734 sayılı Kanunla Kuruma verilmiş olan ihalelere katılmaktan yasaklananlara ilişkin "sicil tutma" görevinin Kanuna uygun olarak yerine getirilebilmesi için; i- Cumhuriyet Savcılarınca 4734 sayılı Kanun uyarınca haklarında kamu davası açılmış kişiler ile haklarında cezaya veya kamu ihalelerinden yasaklanmaya hükmolunmuş kişilerin, ii- Haklarında 4734 ve 4735 sayılı Kanunlarda belirtilen yasak fiil ve davranışları nedeniyle mükerrer ceza hükmolunanlar ile bu kişilerin sermayesinin yarısından fazlasına sahip olduğu sermaye şirketleri veya bu kişilerin ortağı olduğu şahıs şirketleri hakkında verilen sürekli olarak Kamu ihalelerine katılmaktan yasaklama kararlarının Kuruma bildirilmesi gereklidir. 28.2.2.1. Kurum tarafından 4734 sayılı Kanunun 40 ıncı maddesinin son fıkrası hükmü gereği üzerinde ihale bırakılan gerçek veya tüzel kişinin ihalelere katılmaktan geçici veya sürekli olarak yasaklılığının bulunup bulunmadığının teyidinin yapılabilmesi için, haklarında kamu davası açılanlar ile mahkemece haklarında kamu ihalelerine katılmaktan yasaklama kararı verilenlerin Cumhuriyet Savcılıklarınca Kuruma ivedilikle bildirilmesi ve ayrıca kamu davasına ilişkin iddianame ile mahkeme kararının bir örneğinin de gönderilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Cumhuriyet Savcılıklarınca ekinde iddianamenin bir örneğinin gönderildiği yazıda, iddianamenin mahkemece kabul edildiğinin belirtilmesi, mahkeme kararlarının bir örneğinin gönderildiği durumlarda ise söz konusu kararın kesinleşme şerhini taşıması gerekmektedir. 28.2.3. 4734 sayılı Kanunun 59 uncu maddesinin 2 nci fıkrası gereğince bu Kanun kapsamında yapılan bir ihaleden dolayı haklarında kamu davası açılanlar, kamu davası açıldığı tarihte 58 inci maddenin 2 nci fıkrasında sayılanlarla birlikte ihalelere katılamayacaktır. 58 inci maddenin 2 nci fıkrasında sayılan ve ihalelere katılamayacak olan ortak/ortaklıklar belirlenirken, kamu davası açıldığı tarihteki durum dikkate alınacaktır. Bu nedenle, bu Kanun kapsamında yapılan bir ihaleden dolayı kamu davası açıldığı tarihte Kanunun 58 inci maddesinin 2 nci fıkrasında sayılanlar arasında yer alan gerçek ve tüzel kişilerin bu durumlarında daha sonra bir değişiklik olsa bile yargılama sonuna kadar Kanun kapsamında yer alan kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılmaları mümkün bulunmamaktadır. İdareler, hakkında kamu davası açılan isteklinin 58 inci maddenin 2 nci fıkrasında sayılan ortak/ortaklıklarını, ihaleye katılım aşamasında sunulan belgeleri dikkate alarak ve gerektiğinde yapacağı araştırmalar neticesinde tespit edecektir. 28.2.4. Haklarında kamu davası açılanlara ilişkin gerçekleştirilen teyit işlemleri 4734 sayılı Kanunun "İsteklilerin ceza sorumluluğu" başlıklı 59 uncu maddesinin ikinci fıkrasında; "Bu Kanun kapsamında yapılan ihalelerden dolayı haklarında birinci fıkra gereğince ceza kovuşturması yapılarak kamu davası açılmasına karar verilenler ve 58 inci maddenin ikinci fıkrasında sayılanlar yargılama sonuna kadar Kanun kapsamında yer alan kamu kurum ve kuruluşlarının ihalelerine katılamaz. Haklarında kamu davası açılmasına karar verilenler, Cumhuriyet Savcılıklarınca sicillerine işlenmek üzere Kamu İhale Kurumuna bildirilir" hükmü yer almaktadır. Cumhuriyet Savcılıklarınca, haklarında kamu davası açılanlara ilişkin olarak Kuruma gönderilen bilgiler doğrultusunda bir liste oluşturulmuştur. Haklarında kamu davası açılanlar, Cumhuriyet Savcılığının kamu davası açıldığına dair yazısının Kuruma ulaştığı tarih esas alınmak suretiyle listeye işlenmektedir. Cumhuriyet Savcılıklarınca kamu davası açılmasına ilişkin kararların Kuruma gönderildiği tarihe kadar geçen süre içinde gerçekleştirilen teyit işlemleri nedeniyle uyuşmazlıklara sebebiyet vermemek açısından bilgilerin en kısa sürede Kuruma iletilmesi önem taşımaktadır. 28.3. İhaleye katılan aday veya isteklilerin ihale kontrol sisteminden kontrol edilmesi İhale üzerinde kalan isteklilerin ihalelere katılmaktan yasaklı olup olmadığının İhale Kontrol Sisteminden teyit ettirilmesi esasları çerçevesinde, haklarında kamu davası açılması nedeniyle ihalelere katılamayacak olanlar için de teyit işlemi gerçekleştirilecektir. Bütün aday veya isteklilerin ve bu kapsamda tüzel kişi aday veya isteklilerin % 50'den fazla hissesine sahip ortakları ile başvuru veya teklifi imzalayan yetkililerinin de 4734 sayılı Kanunun 11 inci maddesine göre İhale Kontrol Sisteminden kontrol edilmesi gerekmektedir. 28.4. (EKLENMİŞ MADDE RGT:25.01.2017 RG NO:29959) Haklarında kamu davası açılanlar sicilinden terkin işlemleri Sicilden terkin işlemlerine ilişkin değerlendirme yapılabilmesi için mahkeme kararının aslı veya onaylanmış suretinin veyahut hükmün verildiği duruşma tutanağının onaylanmış suretinin Kuruma sunulması gerekmektedir. DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN HUSUSLAR 1) İhale sürecinde veya sözleşmenin uygulanması sürecinde yasaklamayı gerektirecek yasak fiil ve davranışların ortaya çıkması halinde ilgili yasal mevzuatın ve ikincil mevzuatın dikkatli bir şekilde incelenmesi gerekmektedir. 2) 4734 sayılı Kanunun istisnalara ilişkin olarak 3 üncü maddesinde belirtilen işler istisna kapsamında olmasına rağmen, bu işlerin ihaleleri bu Kanunda belirtilen ceza ve ihalelerden yasaklama hükümlerine tâbidir. 3) Hakkında yasaklama işlemi yapılmış gerçek veya tüzel kişilerin doğrudan veya dolaylı veya alt yüklenici olarak, kendileri veya başkaları adına hiçbir şekilde 4734 sayılı Kanun kapsamındaki ihalelere katılamazlar. Ancak yasaklı olmayan bir isteklinin, hakkında yasaklama kararı bulunan bir yetkili satıcının ya da üretici firmanın, üretici firma garantisinde olan bazı belgeleri ve satışa dair yetki verilen mal veya malları teklif etmesi yasaklanmamıştır. 4) Yasaklamayı gerektiren bir fiilde bulunduğu tespit edilen tüzel kişilerin; şahıs şirketi olması halinde şirket ortaklarının tamamı hakkında, sermaye şirketi olması halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olan gerçek veya tüzel kişi ortaklar hakkında da yasaklama kararı verilir. 5) Yasaklamayı gerektiren bir fiilde bulunduğu tespit edilen gerçek veya tüzel kişilerin; ayrıca bir şahıs şirketinde ortak olmaları halinde bu şahıs şirketi hakkında da, sermaye şirketinde ortak olmaları halinde ise sermayesinin yarısından fazlasına sahip olmaları kaydıyla bu sermaye şirketi hakkında da aynı şekilde yasaklama kararı verilir. 6) İhale sırasında veya sonrasında yasak fiil veya davranışlarda bulundukları tespit edilenler, İdarece o ihaleye iştirak ettirilmez. Yasaklama kararının yürürlüğe girdiği tarihe kadar aynı İdare tarafından yapılacak sonraki ihalelere de iştirak ettirilmezler. 7) Yasaklama kararları, yasaklamayı gerektiren fiil veya davranışın tespit edildiği tarihi izleyen en geç 45 gün içinde verilir. Belirtilen 45 günlük süre idarenin, yasaklama kararının gereğinin yapılmasını bildirdiği yazının Bakanlığa ulaştığı tarihte başlamaktadır. Bakanlık tarafından bu süre geçirildikten sonra yasaklama kararı verilmesi mümkün bulunmamaktadır. 8) Bakanlık tarafından verilen yasaklama kararı Resmi Gazetede yayımlanmak üzere en geç 15 gün içinde gönderilir ve yayımı tarihinde yürürlüğe girer. 9) Taahhüt tamamlandıktan ve kabul işlemi yapıldıktan sonra tespit edilmiş olsa dahi, 4734 sayılı Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen fiil veya davranışlardan Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarla ilgili yetkili Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulur. 10) İş tamamlandıktan ve kabul işlemi yapıldıktan sonra tespit edilmiş olsa dahi, 4735 sayılı Kanunun 25 inci maddesinde belirtilen fiil veya davranışlardan Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunan gerçek veya tüzel kişiler ile o işteki ortak veya vekilleri hakkında Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre ceza kovuşturması yapılmak üzere yetkili Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulur. 11) 4734 sayılı Kanunun 58 inci ve 4735 sayılı Kanunun 26 ncı maddelerine göre verilen yasaklama kararları, 4734 sayılı Kanunun 2 nci ve 3 üncü maddeleri uyarınca istisna edilenler dâhil bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ihaleleri için geçerlidir. 12) 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 84 üncü maddesine göre verilen geçici yasaklama kararları ise, i- İdareler, hangi tür ihalelere katılmaktan yasaklama kararı vermişler ise, yasaklama sadece bu tür ihaleler bakımından, ii- İdareler, kendi bünyelerindeki ihalelere katılmaktan yasaklama kararı vermişler ise; yasaklama kararı yalnızca bu idarenin yapacağı ihaleler bakımından, iii- İhalelere katılmaktan yasaklama kararlarının 2886 sayılı Kanuna göre yapılan tüm ihaleleri kapsaması halinde ise, bu yasaklama kararı tüm idareler bakımından, Geçerli olacaktır. 13) 4734 sayılı Kanunun 53 üncü maddesince verilen yasaklama kararların, Kamu İhale Genel Tebliğinin ekindeki Ek-O.3 nolu formda yer alan bilgileri içerecek şekilde düzenlenmesi ve Resmi Gazetede yayımlatılması gerekmektedir. 14) Ortak girişimi oluşturan ortaklardan birinin yasak fiil ve davranışlarda bulunduğunun ortaya çıkması halinde; Yasak fiil veya davranış ihale süreci içinde, sözleşme imzalanmadan önce gerçekleşmiş ise: ortak girişim ortaklarından bir veya birden fazla ortağın yasak fiil veya davranışa iştirak etmesi halinde sadece bu ortaklar hakkında yasaklama işlemlerinin yürütülmesi gerekmektedir. Yasak fiil ve davranış sözleşme imzalandıktan sonra, sözleşmenin uygulanması sırasında gerçekleşmiş veya tespit edilmiş ise, a) İhale sürecinde gerçekleştirilen 4734 sayılı Kanunun 17 nci maddesindeki fiil veya davranışlarda bulunan veya iştirak eden ortaklar hakkında yasaklama kararı verilecek ve 4735 sayılı Kanunun 21 inci maddesi gereğince sözleşme feshedilecektir. b) Sözleşmenin imzalanmasından sonra 4735 sayılı Kanunun 25 inci maddesinde sayılan yasak fiil veya davranışlarda bulunan veya iştirak eden ortaklar hakkında yasaklama kararı verilecek ve sözleşmenin 4735 sayılı Kanunun 18 inci maddesinde yapılan düzenlemeye paralel olarak feshedilmesi gerekecektir. 15) İhale veya son başvuru tarihi itibarıyla haklarında yasaklama kararı bulunan aday veya isteklilerin; a) İhaleye katılmaları halinde ihale dışı bırakılmaları ve geçici teminatlarının gelir kaydedilmesi, b) Bu durumun tekliflerin değerlendirilmesi aşamasında tespit edilememesi nedeniyle bunlardan biri üzerine ihale yapılmış ancak ihale kararı ihale yetkilisince onaylanmamış olması durumunda, teklifin değerlendirme dışı bırakılması ve geçici teminatın gelir kaydedilmesi, c) Bu durumun ihale kararı onaylandıktan sonra sözleşmenin imzalanmasına kadar geçen süre içinde anlaşılması durumunda ihale kararının iptali ile duruma göre kesin teminatın veya geçici teminatın gelir kaydedilmesi, d) Bu durumun sözleşme yapıldıktan sonra anlaşılması halinde, sözleşmenin 4735 sayılı Kanunun 21 inci maddesi hükmü uyarınca feshedilmesi ve hesabın genel hükümlere göre tasfiyesi ile kesin teminatın ve varsa ek kesin teminatların gelir kaydedilmesi, Gerekmektedir. 16) İhale veya son başvuru tarihi itibarıyla haklarında yasaklama kararı bulunmayan aday veya istekliler hakkında, ihale sürecinde yasaklama kararı verilmesi durumunda kararın Resmi Gazete’de yayım tarihinden önce teklif vermiş olan isteklilerin teklifleri değerlendirme dışı bırakılarak geçici teminatları iade edilecektir. 17) Haklarında ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilen şirket ortak veya ortaklarının, ortaklık oranına bakılmaksızın ortağı olduğu şahıs şirketleri ve sermayesinin yarısından fazlasına sahip olduğu sermaye şirketleri de 4734 sayılı Kanunun 11 inci maddesindeki “Aşağıda sayılanlar doğrudan veya dolaylı veya alt yüklenici olarak, kendileri veya başkaları adına hiçbir şekilde ihalelere katılamazlar” hükmü uyarınca anılan Kanun kapsamındaki idarelerin ihalelerine katılamayacaktır. Katılmaları halinde haklarında 4734 sayılı Kanunun 11 inci ve 17 nci maddeleri gereğince işlem tesis edilmesi gerekmektedir. 18) 4734 sayılı Kanunun 59 uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince, Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen ve Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil eden fiil veya davranışlarda bulunmaları nedeniyle haklarında kamu davası açılanların ihalelere katılamayacakları hüküm altına alınmıştır. Ancak haklarında kamu davası açılanlar, Kanunun 11 inci maddesinde ihaleye katılamayacak olanlar arasında belirtilmediğinden bu kişilerin değerlendirme dışı bırakılmakla birlikte geçici teminatlarının irad kaydedilmemesi ve haklarında yasaklama işlemi yapılmaması gerekmektedir. Ayrıca, haklarında kamu davası açılan sermaye şirketi ortaklarının hisseleri toplamının şirketin sermayesinin yarısından fazlasını teşkil etmesi halinde de aynı müeyyideler geçerli olacaktır. Yine bu kapsamda; 4734 sayılı Kanunun 58 inci maddesinin 2 nci fıkrasında sayılan ve ihalelere katılamayacak olan ortak/ortaklıklar belirlenirken, kamu davası açıldığı tarihteki durum dikkate alınacaktır. Bu nedenle, İhale üzerinde kalan isteklilerin ihalelere katılmaktan yasaklı olup olmadığının İhale Kontrol Sisteminden teyit ettirilmesi esasları çerçevesinde, haklarında kamu davası açılması nedeniyle ihalelere katılamayacak olanlar için de teyit işlemi gerçekleştirilecektir. Bütün aday veya isteklilerin ve bu kapsamda tüzel kişi aday veya isteklilerin % 50’den fazla hissesine sahip ortakları ile başvuru veya teklifi imzalayan yetkililerinin de 4734 sayılı Kanunun 11 inci maddesine göre İhale Kontrol Sisteminden kontrol edilmesi gerekmektedir. 19) Doğrudan Temin yoluyla yapılan alımlarda, ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilebilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte; bu alımlarda ortaya çıkan ilgili yasak fiil veya davranışların Türk Ceza Kanununa göre suç teşkil etmesi; bu fiil veya davranışlar için ceza sorumluluğuna ilişkin hükümlerin uygulanmasına engel teşkil etmez. FAYDALANILAN KAYNAKLAR Sinerji Mevzuat Ceza İnfaz Kurumları İle Tutukevleri İşyurtları Kurumu tarafından hazırlanmış rehber kitapçık
  20. Sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davalarda, çalışmaların geçtiği yer veya davalılardan birisinin ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Ancak davanın açıldığı yer, davanın açılmadan önce büyükşehir belediyesi sınırları içine alınmış ise il ağır ceza mahkemesinin yetki sınırları esas alınarak ildeki iş mahkemesi yetkilidir . Görev: 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesine göre, sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davaların, iş mahkemesinde (birden fazla iş mahkemesi bulunup, sosyal güvenlikle ilgili davalara bakmakla görevli olan varsa, bu konuda görevlendirilen iş mahkemesinde) iş mahkemesi kurulmamış olan yerlerde, iş mahkemesi sıfatı ile asliye hukuk mahkemelerinde açılıp görülmesi gerekir. Yetki: sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davalarda, çalışmaların geçtiği yer veya davalılardan birisinin ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Ancak davanın açıldığı yer, davanın açılmadan önce büyükşehir belediyesi sınırları içine alınmış ise il ağır ceza mahkemesinin yetki sınırları esas alınarak ildeki iş mahkemesi yetkilidir (Y.10.H.D.13.06.2006 tarih ve 2446-9008 sayılı kararı). Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin yerleşmiş uygulamalarında, prim borcuna ilişkin davaların, işlemi yapan kurum ünitesinin bulunduğu yer iş mahkemesinde açılması gerektiği ve kesin yetkiyi oluşturduğu, bunun dışındaki davalarda yetki kamu düzenine ilişkin sayılmadığından, ilk itiraz olarak ileri sürülebileceği esas alınmakta ise de; Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, 26.09.2012 tarih ve 14995-15660 sayılı kararında, İş Mahkemeleri Kanunu’nda kamu düzenine ilişkin kesin yetki kuralının düzenlendiğini belirtmiştir. Bu görüşe göre, yetkili olup olmadığının mahkemece kendiliğinden değerlendirilmesi gerekir. Taraf ve Husumet Yönünden: Davacı olarak, sigortalının kendisi veya yasal temsilcisi, sigortalının ölmüş olması durumunda, mirasçıları veya bunların yasal temsilcileri, hizmet sözleşmesine dayalı sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davalarda, sigortalı sendika üyesi ise vereceği yetki belgesi ile sendika temsilcisi tarafından dava açılabilir. Davalı olarak, Bağ-Kur sigortalılık süresine ilişkin uyuşmazlıklarda, husumetin SGK Başkanlığı’na yöneltilmesi gerekir. Hizmet sözleşmesine dayalı sigortalılık sürelerinin tespitine ilişkin davalarda husumetin, işverenle birlikte, verilecek tespit hükmünün uygulayıcısı olduğundan, SGK Başkanlığı’na da yöneltilmesi gerekir. Taraflar arasında zorunlu veya ihtiyari dava arkadaşlığı bulunmadığı sürece farklı davacılar tarafından aynı işverene ya da aynı davacı tarafından farklı işverenlere karşı aynı dosyada husumet yöneltilerek dava açılamaz (YHGK 09.05.2007 tarih ve 21/255-260 sayılı kararı; Y.10.HD 15.02.2011 tarih ve 2009/13306 – 2011/1643 sayılı kararı). İşveren olarak gerçek veya tüzel kişiliği bulunmayanlar adına da kurumda işyeri tescili yapılması mümkündür. Ancak usul hukuku açısından gerçek veya tüzel kişiliği bulunmayanların taraf ehliyeti bulunmayıp kendilerine dava ile husumet yöneltilemeyeceğinden, gerçek veya tüzel kişi olan işverenler belirlenip husumetin doğru kişilere yöneltilmesi sağlanmalıdır. Ayrı bir tüzel kişiliği bulunmadığından iş ortaklığını oluşturan gerçek veya tüzel kişiler belirlenip husumetin bunlara yöneltilmesi gerekir. İşverenler arasında, asıl işveren-alt işveren ilişkisinin bulunduğu durumlarda, alt işverene mutlaka husumet yöneltilmelidir. Asıl işveren, prim borçlarından kuruma karşı alt işverenle birlikte müteselsilen sorumlu olduğundan asıl işverene de husumetin yöneltilmesi sağlanmalıdır. Kurum il müdürlüklerinin tüzel kişiliği bulunmadığından, husumetin SGK Başkanlığı’na yöneltilmesi gerekir. Dava dilekçesinde, husumetin kurum il müdürlüğüne yöneltilmesi durumunda, kurum kendisini avukat ile temsil ettirir ise hasımda yanılma sayılarak husumetin SGK Başkanlığı’na yöneltilmesi sağlanıp yargılamaya devam edilmelidir. İş mahkemelerindeki yargılama basit yargılama usulüne tabidir. Ancak duruşma açılarak karar verilmesi gerekir (Y. 10.H.D. 12.06.2012 tarih 10139-11255 sayılı Karar). Konuya 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlük tarihi olan 01.10.2008 tarihi öncesi ve sonrası olarak bakmakta yarar bulunmaktadır. Bilindiği üzere bu yasadan önce hizmet sözleşmesi ile çalışanlar 506 sayılı SSK Kanunu, kendi adına ve bağımsız çalışanlar 1479 sayılı Bağ-Kur Kanunu, kamu idarelerinde çalışanlar ise 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu kapsamındaydı. Bundan başka 2925 sayılı Tarım İşçileri Kanunu SSK kapsamında, 2926 sayılı Kanunla tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar Bağ-Kur kapsamında değerlendirilmekteydi. 5510 sayılı Kanun ile sosyal güvenlik kurumları norm ve standart birliği sağlamak amacıyla tek çatı altına toplanmıştır. Esasen 5510 sayılı kanun 01.10.2008 tarihi sonrasındaki çalışmalar ve sigortalılıklar yönünden uygulanacaktır. Ancak 01.10.2008 tarihi öncesi çalışmalar yönünden ise 5510 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinde, bu yasanın yürürlük tarihine kadar 506 sayılı, 1479 sayılı, 2925 sayılı, mülga 2926 sayılı, 5434 sayılı Yasalar ile 506 sayılı Yasa’nın geçici 20. maddesine göre sandıklara tâbi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiilî hizmet süresi zammı, itibarî hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları yasa hükümlerine göre değerlendirileceği yönündeki hüküm ile genel olarak yasaların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında davacının tabi olduğu sosyal güvenlik kurumu gözetilerek 506, 1479, 2926, 2925 ya da 5434 sayılı Yasa hükümleri uygulanabilecektir. A. 506 Sayılı Yasa Uyarınca Açılacak Hizmet Tespiti Davaları a. Açılma Koşulları aa. Sigortalılık ilişkisi ortaya konulmalıdır Tespit davasının kabulü için öncelikle davacının sigortalığını ortaya koyan hizmet sözleşmesine (iş sözleşmesi) dayalı fiilen çalıştığı kanıtlanmalıdır. Zaman ve bağımlılık unsuru oluşacak şekilde hizmet sözleşmesi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar sigortalı sayılırlar. ab. Kanunda öngörülen şekilde bir işyeri bulunmalıdır. Tespit davalarında sigortasız olarak çalışıldığı iddia edilen işyerinin kanun kapsamında olması veya bu kapsama alınması mümkün bulunması gerekmektedir. ac. Yönetmelikte gösterilen belgeler verilmemelidir. İşverence aylık sigorta bilgileri ile dört aylık dönem bordroları verilmemeli veya eksik bildirilmeli, sigortalının çalıştığı bir şekilde kurumca saptanmamalıdır. Aksi halde bu tür davanın açılmasında hukuki yarar söz konusu olmaz. ad. Dava hak düşürücü süre içinde açılmalıdır. Bu davalarda son koşul davanın hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak yasada gösterilen belli bir hak düşürücü sürede açılma koşuludur. Bu süre geçtikten sonra açılan davalar dinlenmez. b. Davanın Tarafları Tespit davaları, genelde sigortalı tarafından bizzat veya ölümü halinde hak sahipleri tarafından açılır. Bu davalar işveren ve SGK aleyhine birlikte açılmalıdır. Bunlardan birinin yokluğu halinde alınacak kararın infaz kabiliyeti bulunmaz. c. Görevli ve Yetkili Mahkeme Tespit davaları 506 sayılı Yasa’nın 134. maddesi gereği iş mahkemelerinde açılır ve görülür. Yetkili mahkeme ise 5521 sayıl İş Mahkemeleri Yargılama Kanunu hükümleri ile yollamada bulunan 6100 sayılı HMK hükümlerine göre belirlenir. Görevli olmayan mahkemelerden alınan ilamlar kurumca infaz edilemez. İnfaz edilmeleri halinde ise davacı yararına kazanılmış hak oluşturamaz. d. Yapılacak Araştırmalar Hizmet tespiti davalarının kamu düzenine ilişkin olduğu ve re’sen araştırma ilkesinin geçerli olduğu hem doktrin hem de içtihatlarda genel kabul görmektedir. Buna bağlı olarak çalışma olgusunun yemin hariç her türlü delille kanıtlanması mümkündür (Y. 10. HD 2012/16247 Esas 2012/14093 Karar; Y. 10. HD 2011/3402 Esas 2012/11407 Karar; Y. 10. HD 2009/8752 Esas 2010/16319 Karar). Anayasanın 60’ıncı maddesi uyarınca sosyal güvenlik hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı dokunulmaz ve vazgeçilmez bir hak olduğundan hizmet tespiti davasından feragat edilemez ancak takipten vazgeçilebilir ki ileride tekrar dava açılabilir. (HGK 2011/10-53 Esas - 2011/258 Karar.) Uyuşmazlık konusu süre ve çalışmaların geçtiği ileri sürülen işyeri doğru olarak belirlenmelidir. Davacıdan, sigortalının elinde bulunan hastalık belgeleri, referans yazısı, fotoğraf, sigortalılık belgesi, çalışma niteliğine göre trafik cezaları vs. davalıya ait işyerindeki çalışma iddiasını destekleyecek her türlü belge, İşverenden, sigortalının işyeri şahsi dosyası, ücret bordroları, ibranameler vs. çalışmayla ilgili her türlü belge, SGK Başkanlığı’ndan (sigortalının kimlik bilgileri, TC kimlik numarası ve sigorta sicil numarası ile işverenin işyeri numaraları doğru olarak yazılıp); · Davacının (mirasçı olarak dava açılmış ise çalışmalarının tespiti istenilen sigortalının) hizmet cetveli ve işe giriş bildirgelerini içerir kurum şahsi sicil dosyası ile ayrıca varsa 1479 sayılı (Esnaf Bağ-Kur), 2926 sayılı (Tarım Bağ-Kur) Kanunları uyarınca ilgili dosyaları, · İşyerinin davaya konu dönemde 506 (5510) sayılı Kanun kapsamında olup olmadığı, kapsama alındığı ve kapsamdan çıkarıldığı tarihler, halen faal olup olmadığı, işyerinin niteliği, varsa uyuşmazlık konusu dönemle sınırlı olarak davalı kurum ya da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişleri ya da yoklama memurları tarafından düzenlenen tutanak ve raporlar, · Çalışmaların geçtiği ileri sürülen dönemlere ilişkin dönem bordroları, Getirtilmelidir. Ayrıca erkek sigortalılar için tespiti istenilen dönem ile askerlikte geçirilen süre çakışabileceğinden gerektiğinde, izin sürelerini de gösterir şekilde, askerlikte geçirilen sürelere ilişkin belge ilgili askerlik şubesinden; çalışmanın, bir aracın kullanılması şeklinde gerçekleştiğinin ileri sürülmesi durumunda, araç plakası da yazılarak, dava konusu dönemde aracın kimin adına kayıtlı olduğu ve trafik cezası düzenlenmiş ise, buna ilişkin belgeler ilgili yerlerden getirtilerek sigortalının çalışma iddiası araştırılmalıdır. İşyeri, ticari faaliyetinin başladığı tarihte değil de sigortalı çalışanın bildirilmesi ile kanun kapsamına alındığından çalışmaların, işyerinin kanun kapsamına alınmasından önce de gerçekleşmiş olabileceği dikkate alınmalıdır. Sigortalı işe giriş bildirgelerini ve ilgili belgeleri hile, hata veya manevi baskı altında imzaladığını ileri sürmemiş veya imzanın kendisine ait olmadığını söylememiş ise birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı ve işyerinden yapılan kısmi bildirimler, sigortalının o işyerinde kesintili çalıştığına karine oluşturur. Bu karinenin aksinin ancak eşdeğerde delillerle kanıtlanması gerekmektedir (YHGK 26.02.2003 tarih ve 2003/21-43-97 sayılı kararı). Çoğu zaman yazılı delillere ulaşılamaz temel ve tek delil olarak tanık beyanları kalır. Tanıkların mümkün olduğunca, davaya konu hizmetlerin geçtiği iddia edilen işyerinde davaya konu dönemde bildirimleri bulunan ve bordro tanığı tabir edilen sigortalılardan ya da komşu işyerlerinin işveren veya bordrolara geçmiş çalışanlarından seçilmesi gerekir. Bu hususun denetimi içinde, özellikle bordro tanıklarının hizmet cetvelleri celp edildiğinde, davaya konu dönemde çalıştıkları işyerlerinin işyeri sicil numaralarından kontrolü araştırmayı kolaylaştırmaktadır. Aynı işyerinde çalışsa da uyuşmazlık konusu dönem için sigortalı bildirimleri bulunmayan tanıkların, bordro tanığı özelliği taşımayacağı gözetilmelidir. Mahkemece, uyuşmazlık konusu dönem ve çalışmaların niteliği tam olarak belirlenip, tanıklara, iddia edilen çalışma şekline göre çalışmanın başlangıç ve bitiş tarihleri itibariyle bilgileri sorulmalı, ay, mevsim, tarih veya özel olaylar vs. nedeniyle çalışmaya ilişkin beyanları açıklatılmalıdır. Örneğin; 2005 yılı ile 2008 yılı arasında çalıştı gibi soyut beyanlar yerine; 2005 yılı bahar başlarında başlayıp 2008 yılı kış başlarında ayrıldı, aynı işyerinde çalışmaya başladığımda davacı çalışıyordu askerlik nedeniyle işten ayrıldığımda da çalışması devam ediyordu vs. gibi somut bilgilerle açıklama yapılması sağlanmalıdır. İddiaya konu sürelerde sigortalının hizmet cetvelinde davalı işyerininkinden başka sicil numaralı işyerlerinden çakışan bildirimler bulunması durumunda, bu sicil numaralarının ait olduğu işyerleri ve davalı işveren ve işyeriyle ilgisi saptanmalıdır. Çünkü çakışan işyerlerindeki çalışmaların bazen işverene ait değişik işyerleri olduğu ya da işveren tarafından, çalışmanın kesintiye uğratılması amacıyla çalışılmayan işyerlerinden bildirimler yapıldığı görülebilmektedir. (Y.10. HD 2011/7580 Esas 2012/10501 Karar) Bazı durumlarda, başka işyerindeki çalışma fiili ve gerçek olsa bile uyuşmazlık konusu çalışmayı kesintiye uğratmayabileceği gözetilerek (örneğin, bir işyerinde gece bekçiliği yapılırken, aynı sürede kesinti oluşturmayacak şekilde gündüzleri de ayrı bir işyerinde çalışılması gibi) çalışmaların, birbiri ile kesinti oluşturup oluşturmayacağı araştırılmalıdır. Kamu işyerlerinde bildirilmediği veya eksik bildirildiği belirtilerek açılan sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davalarda, (burada belirtilen çalışma, kamuya ait işyerlerinde, kamunun asıl işveren olup alt işverene bağlı olarak gerçekleşen çalışmalar değildir) kamu işyerinde gerçekleşen çalışma belgelere dayalı olduğundan, belgeler esas alınarak araştırma yapılmalıdır. Sel, yangın, deprem vs. doğal afet nedeniyle belgelere ulaşılamadığının anlaşılması durumunda, çalışmaların gerçekleştiği kamu işyerinin yöneticisi, bölüm sorumluları ve diğer çalışanlarının vb. beyanlarına başvurularak çalışma süresi belirlenebilir. Aylık miktarını etkileyebileceğinden, yaşlılık aylığı almakta olan bir kişinin de hizmet tespiti davası açmakta hukuki yararı vardır (Y. 10. HD 2011/13613 Esas 2012/22049 Karar). e. Çeşitli Uyuşmazlık Türlerine Göre Açıklamalar Usta öğreticiler yönünden ikili bir ayrım yapılabilir. 5510 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden sonrası için anılan kanunun 80/j maddesi gereğince kendisine ek ders ücret bordrosu ile yapılan aylık brüt ödeme toplamı prime esas günlük alt sınıra bölünmekte, çıkan rakam 30 dan küçükse bu rakam kadar, 30 günden büyükse 30 gün üzerinden bildirim yapılmaktadır. Bu madde kanunların zaman bakımından uygulanması esasları gereği geriye yürütülemez. 1 Ekim 2008 öncesinde ise artık aksi soyut tanık beyanları dışındaki delillerle ispat edilebilir olmakla birlikte, kısmi süreli çalıştıkları kabul edilmektedir. Ay bazında toplam çalışma saati 7,5 saate bölünmekte, küsuratlar bir güne tamamlanarak bildirim yapılmaktadır. Ancak ileride kesin hükümle karşılaşılabileceğinden ücret bordrolarında ya da puantaj cetvellerinde çalışmaları olduğu halde davacının hizmetleri arasında görünmeyen sürelerin tespitinin gerekeceği nazara alınmalıdır (YHGK 2008/10-555 Esas 2008/530 Karar; Y.10. HD 2011/8102 Esas 2012/138 Karar; Y.10. HD 2011/11299 Esas 2012/150 Karar). Kapıcıların “kısmi zamanlı” çalışmaları söz konusu olabilmektedir. Mesaisinin tümünü işyerine hasretmediğinin anlaşılması durumunda, sigortalı kapıcının binada yerine getirdiği çöp toplama, sabah servisi, temizlik, kömür kaloriferinde kömür yakma gibi işlere ne kadar süre ayırdığı binanın kat ve daire sayısı, ısınma şekli gibi özelliklerine göre belirlenmek suretiyle aylık toplam çalışma saati, 7,5 saate bölünerek çalışma günü bulunup hüküm altına alınmalıdır (YHGK - 2011/21-130 Esas 2011/256 Karar; Y. 10. HD - 2011/15993 Esas 2011/17260 Karar). Kapıcılık yapıldığına ilişkin tespit isteminde, hizmet sözleşmesinin kiminle kurulduğu araştırılıp hizmet sözleşmesinin davacı ile değil de, eşi ile kurulduğunun anlaşılması durumunda, kapıcılık hizmetlerinin bazen eş ve çocuklar tarafından da yapıldığı gözetilip, çalışma eşe ait olacağından davacının çalışmalarının eşe yardım niteliğinde olup olmadığı üzerinde durulmalıdır. Özel sektöre ait tarım ve orman işlerinde ücretle ve sürekli olarak hizmet akdine tabi çalışıldığından, 506 sayılı Kanun kapsamında sigortalı sayılan sigortalıların özellikle çiftliklerdeki çalışmalarının tespitine ilişkin davalar, yapılacak araştırmanın genişliği nedeniyle farklılık arz etmektedir. Bu tür davalarda işyerinin kaç dönüm olduğu, ne tür ağaç ya da başka tarım ürünlerinin bulunduğu, büyükbaş ya da küçükbaş hayvan sayısı ve hangi tarihlerden beri kayıtlı olduğu, işverenin ziraat odası ya da vergi kaydı yine işverenin Bağ-Kur sigortalılığı ve süresi, sigortalının işyerinde ikamet ettiğinin iddia edilmesi durumunda eski sağlık ocaklarındaki yeni aile sağlık merkezlerindeki takip fişlerinin bulunup bulunmadığı, sigortalının varsa çocuklarının okul kayıtları, bu hususların gerekirse keşif de yapılmak suretiyle tespit edilmesinin gerekli olduğu kabul edilmektedir (Y.10. HD 2010/8396 Esas, 2012/659 Karar, Y.10. HD 2008/8788 Esas 2009/15516 Karar Sayılı İçtihatları bu yöndedir). Çıraklar yönünden ise 506 sayılı Kanun’un 3/II–B maddesinde, özel kanunda tarifi ve nitelikleri belirtilen çıraklar hakkında, çıraklık devresi sayılan süre içinde analık, malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları ile bu kanunun 35 inci maddesi hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle; bunlar tüm sigorta kollarına tabi değil, kısa vadeli sigorta kollarına tabi çalışabilmektedirler. Tespiti istenen döneme göre 5 Temmuz 1977 de yürürlüğe giren 2089 sayılı Çırak Kalfa ve Ustalık Kanunu veya 19 Haziran 1986 tarihinde yürürlüğe giren 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu hükümlerine göre çıraklık olgusu değerlendirilmelidir. Burada genelde işe giriş bildirgesindeki çırak ibaresi ya da bildirgelerde kısa vadeli sigorta kollarına tabi bildirimleri bulunup bulunmadığına dikkat edilmelidir. Çıraklık sözleşmesinde, akdi ilişkinin üstün niteliği çalışma olgusu değil, sigortalıya bir meslek ve sanatın öğretilmesidir. Çırak işyerinde üretimle ilgili çalışmalara bizzat katılıyor, meslek ve sanat eğitimi arka planda tutuluyorsa, bu durumda çıraklık ilişkisinden söz edilemeyecektir (YHGK 2006/10-629 Esas 2006/669 Karar; Y. 10. HD 2010/1399 Esas 2011/7745 Karar; Y. 10. HD - 2009/7276 Esas 2010/15468 Karar Sayılı İçtihatları). f. Kanıtlama Yöntemi fa. Özel bir yöntem öngörülmemiştir. Yasada özel bir yöntem öngörülmemiştir İspat yükü açısından her türlü kanıttan yaralanılabilir. Yazılı veya resmi kanıt zorunluluğu bu davalarda söz konusu değildir. Ancak işyeri kayıtlarından, SGK şubelerinde bulunan işyeri dosyalarından, muhtasar vergi beyannamelerinden, kurum müfettiş raporu ve tutanaklarından, polis kayıtlarından, mahalli idare kayıtlarından, yurda giriş çıkışı gösteren kayıtlardan, vizite kâğıtları ve buna benzer kayıtlardan faydalanılabilir. Tanık beyanları tüm çalışma dönemini kapsayacak düzeyde bulunmalı, çalışma olgusunu aydınlatabilecek beyanlara geçerlilik tanınmalıdır. fb. Hâkimin gereğinde soruşturmayı genişletme ve gerçeği saptama görevi bulunmaktadır. Bu tür davalar Anayasa ile güvenceye alınmış sosyal güvenlik ilkesi gereği kamu düzenini ilgilendirmektedir. Hâkim tarafların gösterdikleri kanıtlarla bağlı kalmaksızın gereğinde soruşturmayı derinleştirmek ve doğrudan kanıtları toplamakla görevlidir. fc. Resmi ya da yazılı belgelerin varlığı halinde öncelik bunlara verilmelidir. İspat vasıtası olması açısından resmi ya da yazılı belgeler diğer delillere göre öncelik taşımaktadır. fd. Sigorta müfettiş tutanakları ve raporların bağlayıcılığı bulunmaktadır. Tespit davalarında, uyuşmazlık konusu tespiti istenilen sürelere ilişkin kurum veya iş müfettişlerinin düzenledikleri tutanak ve bunlara dayalı rapor ve ekleri aksi kanıtlanıncaya kadar itibar edilmesi gerekli belgelerdendir. g. Dava Açıldıktan Sonra Yapılması Gereken İşlemler Öncelikle görev ve yetki hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir, bu yapıldıktan sonra; · Davacının SGK’ya kayıtlı olup olmadığı araştırılmalı, kaydının bulunması halinde şahsi sicil dosyası kurumdan celp edilmelidir. · Davalı işyerine ilişkin işyeri tescil dosyası SGK’ dan celp edilmelidir. · Davacının çalıştığı döneme ilişkin dönem bordrolarının verilip verilmediği araştırılmalı, dönem bordrolarının işveren tarafından kuruma verilmiş olması halinde bordrolar celp edilmelidir. Dinlenen tanıkların bu durumda mutlaka bordro tanığı olmalarına özen gösterilmelidir. · Dönem bordrolarının kuruma verilmemiş olması halinde ya da bordro tanıklarına ulaşılamaması ya da beyanları ile yetinilmemesi halinde davacının tespitini istediği tarihler arasında çalıştığını iddia ettiği işyerine komşu olan işyerlerinin belediye, emniyet veya jandarma vasıtasıyla saptanarak saptanan bu işyerlerinin kayıtlarına geçmiş kişileri, başka bir anlatımla, Sosyal Güvenlik Kurumu’nda kayıtları olan komşu işyeri veya benzer işi yapan işyeri sahipleri veya çalışanları tespit edilerek bilgilerine başvurulmalıdır. · İşveren tarafından düzenlenen ücret bordroları, puantaj kayıtları ücret ödeme belgeleri vizite kayıtları v.s getirtilmelidir. · 506 sayılı Yasa’nın 79/10. maddesi uyarınca davanın; hizmetin geçtiği yılın sonundan itibaren 5 yıllık süre içinde açılıp açılmadığı mutlaka kontrol edilmeli, hak düşürücü süreyi kesen, işe giriş bildirgesi, dönem bordroları, SGK primleri, kesilmiş ücret bordroları, müfettiş tutanakları gibi belgelerin varlığı araştırılmalıdır. Bir sigortalı hakkında işe giriş bildirgesi düzenlenmiş ise; · Sigortalılığın başlangıcı yönünden önemli bir karinen varlığı kabul edilir. · Sigortalılık tespit davalarına ilişkin hak düşürücü süre kesilir. · Aynı işveren emrinde çalışmak kaydıyla askerlik süresi boyunca hizmet sözleşmesi askıda olup bu durum hak düşürücü süreyi keser. · İhtilaf konusu dönem içinde başka işveren adına kayıtlı işyerinden bildirimin varlığı, hem davalı işyerinde çalışmanın olmadığını kanıtlayacağından hem de hak düşürücü süreyi işleteceğinden bu husus üzerinde titizlikle durulmalıdır. · İşyerinin mutlaka 506 sayılı Yasa kapsamında tescilli bir işyeri olması koşul olmayıp sadece 506 sayılı Yasa kapsamına alınabilinecek iş yeri olması ve fiilen çalışılan bir iş yeri olması yeterlidir. Bu amaçla belediye kayıtları, vergi kaydı ve zabıta araştırılması yapılarak işyerinin faaliyet durumu tespit edilebilir. · Komşu işyeri tanığı dinlenmesi halinde mutlaka tanıklara ilişkin hizmet cetveli celp edilmeli, tanığın ihtilaflı dönemde gerçekten komşu işyerinden bildiriminin olup olmadığı tespit edilmelidir. B. Aidiyet Davaları Sigortalılık hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı vazgeçilmeyen bir anayasal hak olmasına rağmen kimi durumlarda bir kişi üzerinde gözüken çalışmanın diğer bir kişiye ait olduğu yolunda iddialar uygulamada sıkça rastlanılan dava türlerindendir. Yaş küçüklüğü, işe giriş tarihinde kimlik belgelerinin yokluğu gibi hallerde veya ad ve soyadı benzerliği, hatta bazen ana adı ve baba adı benzerliği gibi durumlarda davacının çalışmasının başka bir kişi adına kaydedildiğine rastlanmaktadır. Sigortalıların; isim ya da sicil numaralarındaki hatalar nedeniyle başka isim ya da sicillerle ya da sicilsiz olarak bildirilen çalışmaların, kendilerine ait olduğunun tespitine ilişkin açtıkları davalar da hizmet tespiti davaları ile birlikte değerlendirilebilir. Bu tür davalarda bildirimlerin hatalı olarak yapıldığı iddia edilen kimlik bilgilerine sahip herhangi bir gerçek kişi yoksa bu husus nüfus müdürlüğünden araştırılarak tespit edilmelidir. Sadece kuruma husumet yöneltilmesi yerindedir. Ancak bu kimlik bilgilerine sahip biri varsa hak alanını ilgilendirdiğinden davaya yöntemince dâhil edilmesi veya beyanına başvurulması gerekeceği unutulmamalıdır (Y.10. HD 2010/7708 Esas 2012/1173 Karar; Y. 10. HD 2008/18512 Esas 2010/2811 Karar Sayılı İçtihatları). Hem davacının hem de kayıtlarda yer alan kişinin kayıtlardaki benzer ve ayrık olan hususları tespit edilerek buna ilişkin inceleme yapılması gereği, bu kapsamda belgelerdeki imzaların ya da fotoğrafların aidiyetlerinin belirlenmesinin kayıtların aidiyetini belirlemeye de yardımcı olacağı göz önüne alınmalıdır. Bu tür davalarda; öncelikle çalışmaların üzerinde göründüğü kişinin davalı gösterilmesi, gerek belgeler gerekse fiil durumun titizlikle araştırılması, imza ve fotoğrafların incelenmesi, gerçek çalışma konusunda bilgisi olan kişilerin bilgilerine başvurulması gerekmektedir. Davacının, başka birisinin kimlik bilgilerini kullanarak çalıştığı iddiasıyla, aidiyet içerikli tespit davası açılması durumunda, kurum ve adına sigortalı çalışma bildirilen kişiye husumet yöneltilmesi gerekir. Davacının, adına çalışma bildirilen kişinin bilgisi ile onun kimlik bilgilerini kullanarak çalışması durumunda, böyle bir yola başvurma nedeni, adres veya akraba olarak yakınlıkları vs. üzerinde durulmalı, çalışan kişinin tespiti amacıyla, işveren veya işyerinde ustabaşı, şef vs. gibi esasen çalışma ve çalışanla ilgili bilgisi olacak kişilerin tanık sıfatı ile bilgilerine başvurulup fiilen çalışan kişi şüpheye yer vermeyecek şekilde belirlenip, hizmetlerin fiilen çalışan kişiye ait olacağı gözetilerek karar verilmelidir. Davalının kabul beyanının tek başına sonuç doğurmayacağı gözetilmelidir. Bu tür bildirimlerde kurumun hatalı davranışı bulunmadığından, davanın kabulü durumunda kurum aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmemelidir. Aidiyet davalarında; davacının çalışmaları ad ve soyadı gibi bir takım benzerlikler dolayısıyla başka bir sigortalı üzerinde görünüyorsa o kişi mutlaka davada taraf gösterilmeli ve davaya karşı diyecekleri sorulmalıdır. C. Sigortalılık Başlangıç Tarihinin Tespitine İlişkin Davalar Yargıtay 10. ve 21. Hukuk Daireleri yerleşik içtihatlarında, bu tür davaların sadece SGK Başkanlığı’na husumet yöneltilerek açılabileceğini kabul etmektedir. 506 sayılı Kanun’un 108’inci maddesi uyarınca açılan sigorta başlangıç tarihinin tespiti (uygulamada bir günlük hizmet tespiti olarak da anılmaktadır) davaları genelde işe giriş bildirgesine istinaden açılmaktadır. Hizmet tespitine ilişkin davaların tâbi olduğu hak düşürücü süre içerisinde kurum kayıtlarına intikal etmiş olması şartıyla işe giriş bildirgeleri sigortalının bildirgede belirtilen tarihte bir gün süre ile çalıştığına ilişkin delil oluşturur. Ancak işe giriş bildirgeleri tek başına yeterli görülmemekte, tanık beyanı vs. başkaca delillerle çalışmanın fiili ve gerçek olduğunun da ispatı gerekmektedir (YHGK 2009/10-578 Esas 2010/37 Karar; YHGK - 2011/10-527 Esas 2011/552 Karar; YHGK - 2011/21-575 Esas 2011/697 Karar; Y. 10. HD 2012/11264 Esas 2012/13739 Karar Sayılı İçtihatları). İşe giriş bildirgelerinin hak düşürücü süre içinde kurum kayıtlarına intikal edip etmediği, üzerinde intikal (varide) tarih ve sayısını bulunan kaşeden anlaşılabilir. Ancak gelen işe giriş bildirgesinin fotokopi olması durumunda kaşenin belge aslının arka yüzünde bulunabileceği de nazara alınmalıdır. Ayrıca işe giriş bildirgesinin kuruma veriliş tarihinde tereddüt oluşması durumunda, işe giriş bildirgesinin hangi yıl serilerinden olduğu da kurumdan sorulmalıdır. Gerek 506 sayılı Kanun’un 60/G ve gerekse 5510 sayılı Kanun’un 38/II maddesi uyarınca malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları açısından sigortalılık onsekiz yaşının ikmal edildiği tarihten itibaren başlar. Sigortalının onsekiz yaşından önce çalışmaya başladığı anlaşılırsa ikmal öncesi prim ödeme süreleri sigortalılık süresine değil, sadece prim ödeme gün sayısına ilave edilecektir. Ancak 506 sayılı Kanun’un geçici 54’üncü maddesi uyarınca 01.04.1981 tarihinden önce sigortalı olarak tescil edilenler yönünden onsekiz yaşından önce sigortalılık mümkün olduğundan, tespit edilen süreler hem sigortalılık hem de prim gün sayısına dâhil olacaktır (Y. 10. HD 2012/2210 Esas 2012/948 Karar; Y. 10. HD 2012/19700 Esas 2012/21045 Karar; Y.10. HD 2010/14403 Esas 2012/4287 Karar Sayılı İçtihatları). Sigortalının nüfus kaydının UYAP’tan veya nüfus idaresinden alınarak yaş tashihi bulunup bulunmadığının denetlenmesi gerektiği unutulmamalıdır. Burada, onsekiz yaşla ilgili düzenlemenin, sigortalı çalışma sürelerinin belirlenmesine bir etkisi bulunmayıp uzun vadeli sigorta kollarından bağlanacak aylık şartlarının belirlenmesine etkili olduğu gözetilmelidir. Örneğin, doğum tarihi 01.01.1988 olan sigortalının, onsekiz yaş öncesini de kapsar şekilde 01.01.2005 - 31.12.2007 tarihleri arası dönem için asgari ücretle çalıştığına ilişkin talepte bulunup ispatı durumunda, hükmün, “Davacının, davalıya ait ……….. sicil numaralı işyerinde, 01.01.2005 – 31.12.2007 tarihleri arasında günün asgari ücreti ile çalıştığının, 506 sayılı Kanun’un 60/G maddesi gereğince, sigorta başlangıcı olarak onsekiz yaşını ikmal ettiği 01.01.2007 tarihinin esas alınması gerektiğinin ve onsekiz yaşını ikmal etmesinden önceki prim günlerinin, prim ödeme gün sayısına eklenmesi gerektiğinin tespitine” şeklinde kurulması gerekir. Yukarıda belirtildiği gibi, tespitine karar verilecek sürenin, 01.04.1981 tarihi öncesini kapsaması veya sigortalının 01.04.1981 tarihinden önce sigortalı olduğu hususunda uyuşmazlık bulunmaması durumunda, 506 sayılı Kanun’un 60/G maddesi ile ilgili hüküm kurulmaması gerekir. D. Hak Düşürücü Süre Hizmet tespiti davalarında; 5510 sayılı Kanun’un 86/9 (mülga 506 sayılı Kanun md. 79/10) maddesinde “...çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse...” ifadesi bulunduğundan, sigortalılar çalıştıkları yılın sonundan itibaren 5 yıl geçmiş ise bildirimsiz geçen çalışmalarının tespiti yönünden dava açamazlar. İşten ayrıldıktan sonra tekrar aynı işyerinde çalışılması önceki çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin işlemesine engel olmaz. Hak düşürücü sürenin kesilmesi veya durması söz konusu olmaz. Hak düşürücü süre re’sen nazara alınmak durumundadır. Hak düşürücü süre ancak kurumun sigortalı olarak çalışma olgusundan haberdar olmadığı durumlarda söz konusudur. Bu nedenle, işe giriş bildirgesi, prim bildirge ve bordrolarının kuruma verildiği, kurumun denetim sonucunda çalışmayı tespit ettiği durumlarda tespit edilen çalışma başlangıcının sonrasında, kesintisiz olarak devam eden süre yönünden hak düşürücü sürenin geçirildiğinden bahsedilemez. İşverene karşı açılan işçi alacaklarının tahsiline ilişkin davalar hak düşürücü süreye engel olmayacaktır. Hizmet akdinin askıda olduğu dönemlerde hak düşürücü süre dönüşteki ayrılış tarihine göre belirlenecektir. Örneğin, çalışmanın askerlik nedeniyle kesintiye uğraması durumunda, askerlikte geçirilen süre yönünden hizmet akdi askıda olduğundan, askerlik öncesinde ve sonrasında aynı işyerinde çalışan sigortalı yönünden (dönüşte makul sürede işe girmek şartıyla) hak düşürücü süre dönüşteki ayrılış tarihine göre belirlenecektir. İşverenin ücret tediye bordroları ile primleri kestiği anlaşılsa bile işyeri bir kamu kuruluşu olmadığı sürece hak düşürücü süreye etkisi olmayacaktır. İşyerinden ayda 30 günden daha az bildirimleri olan sigortalı, yönetmelikteki belgeler kuruma verildiğinden herhangi bir hak düşürücü süreye tabi olmaksızın eksiksiz çalıştığının tespitine ilişkin dava açabilecektir. Birden fazla işe giriş bildirgesinin verildiği durumlarda ise son işe giriş bildirgesi sonrasındaki süreler yönünden hak düşürücü süre zaten söz konusu olmayacaktır. Ama arada giriş çıkış olmuşsa öncesi yönünden hak düşürücü süre hesabı yapılması gerekecektir. Sigortalının aynı işverene ait değişik yerlerdeki işyerlerinde ayrı tarihlerde çalıştığı durumlarda ara vermemek koşuluyla hak düşürücü süre son işyerinden ayrıldığı yılın sonundan itibaren işlemeye başlayacaktır. Ancak sigortalı anılan işyerinden ayrılarak veya ara vererek, işverenin aynı ya da başka bir işyerine girmişse önceki işyeri (çalışma süresi) bakımından bu kural işlemez. Burada önemli olan hizmet akdinin sona erip ermediği hususunun kesin bir biçimde saptanmasıdır. Bunun da işveren ve sigortalının iradeleri ile çalışma koşulları irdelenerek belirlenmesi gerekir (YHGK 2011/10-626 Esas 2012/61 Karar; YHGK 2011/10-641 Esas 2011/741 Karar; YHGK 2008/21-163 Esas 2008/207 Karar; Y. 10. HD 2012/646 Esas 2012/3624 Karar; Y. 10. HD - 2007/21880 Esas 2009/1993 Karar; Y.10. HD - 2007/19944 Esas 2009/59 Karar Sayılı İçtihatları bu doğrultudadır). Hak düşürücü sürenin başlangıcı olarak, iddia edilen çalışmanın değil, ispat edilen çalışmanın sona erdiği yılın sonu esas alınmalıdır. E. Sigortalılık Süresinin Tespitine İlişkin Kararlarda Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar ile UYGULAMADA Sıklıkla Yapılan Hatalar Bu davalarda dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir. · Hükümde tespitine karar verilen hizmet süresi ve tarih aralığı gün/ay/yıl açıkça belirtilerek infaza elverişli şekilde yazılmalıdır. · Sigorta primine esas kazanç hükümde belirtilmelidir. · Tespitine karar verilen süre veya kazanç hüküm fıkrasında gösterilmeksizin, bilirkişi raporuna atıf yapılarak hüküm kurulmamalıdır. · Kurumun harçtan muaf olduğu gözetilerek, davanın kabulü durumunda, harç işverene yükletilmeli, sadece kuruma husumet yöneltilip kabulüne karar verilen davalarda harç kuruma yükletilmeyip davacıya iade edilmelidir. Davanın kısmen kabulü durumunda, harcın oranlanamayacağı gözetilmelidir. Yargılama giderleri içinde kurum aleyhine harca hükmedilmesi şeklinde hatalar yapılabilmektedir. · Davanın kısmen kabulüne karar verilmesi durumunda, kurum lehine vekalet ücretine hükmedilmelidir. · Davanın kısmen kabulüne karar verilmesi durumunda yargılama gideri oranlanmalıdır. Ayrıca hükmün temyiz süresinin, kararın tefhiminden, kararın ilgilinin gıyabında açıklanmış olması durumunda tebliğ tarihinden itibaren 8 gün olduğu gözetilmelidir. Hükmün tefhiminin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 321/2 maddesine uygun yapılmamış olması durumunda, Yargıtay tarafından dosyanın geri çevrilmesine neden olunmaması için gerekçeli kararın ilgilisine usulünce tebliği sağlanmalıdır. Temyiz dilekçesinin, temyiz süresi geçirildikten sonra verildiğinin anlaşılması durumunda, ek karar ile temyiz dilekçesinin reddine karar verilmeli, kararın veya ek kararın süresinde temyiz edilmesi durumunda dosya incelenmek üzere Yargıtay 10 veya 21. Hukuk Dairelerine gönderilmelidir. Kaynak: Adalet Bakanlığı, İç Denetim Birimi Başkanlığı, Hukuk Rehberi, 2013
  21. Muhtesat Aidiyetinin Tespiti Davaları, Araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller, Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller 22.12.1995 tarihli ve 1/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda belirtiliği üzere, eşya hukukunda muhtesat kavramı bir arazi üzerindeki arz malikinden başkasına veya bir paydaşa ait yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçlardır. Muhtesat, sahibine arazi mülkiyetinden ayrı bağımsız bir mülkiyet veya sınırlı bir ayni hak sağlamaz. Muhtesat sahibinin hakkı sadece şahsi bir haktır. Taşınmazın tapu kütüğünün beyanlar hanesinde muhtesatın maliklerden biri veya birkaçına ait olduğuna ilişkin kayıt bulunması veya tüm taşınmaz maliklerinin muhtesatın belirli bir veya birkaç malik tarafından kendi adına ve hesabına meydana getirildiğini oybirliği ile kabul etmeleri halinde, ortaklığın giderilmesi davasına bakan mahkemenin taşınmaz satış bedelinin paylaştırma oranını belirlerken muhtesata isabet edecek satış bedelinin sadece bu muhtesatı meydana getiren malik veya maliklere verilmesini sağlayacak şekilde oranlama yapması ve buna göre hüküm vermesi gerekir. Şayet tapu kütüğünde muhtesata ilişkin bir kayıt yoksa veya taşınmaz malikleri arasında bu konuda oybirliği sağlanamazsa mahkemenin bu konuyu bekletici mesele yapması ve açılacak bu davanın sonucunu beklemesi gerekir. Mahkemece verilecek süre üzerine veya taşınmaz malikleri tarafından kendiliğinden açılacak genel hükümlere ve çekişmeli yargıya tabi böyle bir dava sonucunda verilecek hüküm davanın taraflarını ve ortaklığın giderilmesi davasına bakan mahkemeyi bağlar. Ayrıca bu tür tespit davaları taşınmazın aynı ile ilgili olmadığından taşınmaz malikleri arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmamaktadır. Bu olgu gözetildiğinde davanın sadece ortaklığın giderilmesi davasının yargılaması sırasında muhtesatın davacı tarafından meydana getirildiğini kabul etmeyen ve uyuşmazlık çıkaran taşınmaz malik veya malikleri aleyhine muhtesat değerine göre nispi harç yatırılarak açılması, uyuşmazlık çıkarmayan diğer taşınmaz malik veya maliklerinin gereksiz yere hasım gösterilmemesi, mahkemece hükmedilecek karar ve ilam harcının da hakkında kabul kararı verilen muhtesat değerine göre belirlenmesi gerekir. Taşınmaz üzerindeki muhtesatın kim tarafından meydana getirildiğinin tespitine ilişkin davalarda mahkemece araştırılması gereken husus muhtesatın kim tarafından, hangi gelirlerle, kimin adına ve hesabına yaptırıldığıdır. Bu nedenle bu tür davalar her türlü delille ispat edilebilirse de uygulamada tanık delili önem ve özellik kazanmıştır. Tarafların muhtesatı tek başlarına meydana getirmeye yeterli bir gelirlerinin bulunup bulunmadığı, öne sürülmesine göre ortak miras bırakanın ve davacının birbirinden ayrı işi ve bir gelirinin olup olmadığı, davacının gelirinin nereden kaynaklandığı, muhtesatın hangi gelirlerle ne şekilde yaptırıldığı dinlenen tanıklara özellikle sorulmalıdır. Soyut olarak alınan tanık beyanları ile yetinilerek hüküm verilemez. Unutulmamalıdır ki tanık anlatımları dosyadaki diğer delillerle (tarafların yaşı, gelir durumlarını gösterir belgeler, yaptıkları harcamaları kanıtlayan fatura ya da diğer harcama belgeleri gibi) desteklenmeli ve örtüşmelidir. Taşınmaz maliki adına alınan inşaat ruhsatı ya da yapılan abonelik işlemleri lehe yada aleyhe yorumlanırken dikkatle değerlendirilmelidir. Davacı tarafça gösterilen ve yargılama sırasında toplanan deliller dava konusu muhtesatın davacı tarafından tek başına kendi nam ve hesabına yapıldığını kanıtlamaya yeterli görülmemesi halinde davacı taraf delil listesinde yemin deliline dayanmış ise (sair deliller demekle yemin deliline de dayandığı kabul edilmelidir) davacıya yemin teklifi hakkını kullanıp kullanmayacağı hatırlatılıp, kullanmak istediği takdirde 1086 sayılı HMUK’un 337. ile 6100 sayılı HMK’nın 225. ve takip eden maddeleri gereğince işlem yapılarak sonucuna uygun bir karar verilmelidir. Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Hukuki Yarar: Aidiyet tespiti davaları kendine özgü davalardan olup dava sonucunda istihsal edilecek ilamın icra kabiliyeti bulunmamaktadır. Bunun doğal sonucu olarak bu davaların uygulama alanı sınırlıdır. Taşınmaz üzerinde bulunan muhtesat yönünden derdest ortaklığın giderilmesi davası ya da kamulaştırma işlemi bulunmadığı takdirde bu dava görülemez. Kural olarak, öğretide ve yerleşik Yargıtay uygulamasında muhtesatın aidiyetinin tespiti davaları yönünden eda davası açılmasının mümkün olduğu hallerde tespit davası açılmasında hukuki bir yararın bulunmadığı kabul edilmiştir. Hazine adına kayıtlı taşınmazların satılmasına ilişkin kanun hükümleri (muhtesat sahibinin öncelik hakkı bulunmakla) uyarınca açılan davalar, taşınmaz payının haczi nedeniyle diğer paydaş ya da paydaşların muhtesatın taşınmazın bütünüyle birlikte satışını engellemek için açacakları davalar, İmar Kanunu uyarınca gecekondu hak sahipliğinin belirlenmesi için açılan davalar bu ilkenin ayrık halleridir. Hemen belirtmek gerekir ki; hazineye ait taşınmazların üzerinde 19.07.2003 tarihinden sonra meydana getirilen muhtesatların 4706 sayılı Yasa’nın 19.07.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4916 sayılı Yasa’nın 4.maddesi ile değişik 5.maddesinin son fıkrası uyarınca hazineye intikal etmesi gerekeceğinden tespitine karar verilemez. Yine orman ve mera niteliğindeki taşınmaz üzerindeki muhtesatlar yönünden de tespit hükmü kurulamaz. Yine belirtmekte yarar var ki; hukuki yarar dava koşuludur ve davanın her aşamasında mevcut olması gerekir. Örneğin davanın açılmasına esas olan ortaklığın giderilmesi davası bir şekilde kesinleşmiş ise başlangıçta var olan hukuki yararın ortadan kalktığının kabulü gerekir. Bu durumda davacı taraf taşınmazdaki muhtesat nedeniyle ancak eda nitelikli sebepsiz zenginleşme davası açabilir. Taraf Teşkili: Öğretide ve uygulamada kararlılık kazanan görüşlere göre davada yöntemine uygun biçimde taraf koşulunun oluşturulmamış olması başlı başına bozma nedenidir. Muhtesat aidiyetinin tespiti davalarında ortaklığın giderilmesi davasının yargılaması sırasında muhtesatın davacı tarafça meydana getirildiği açıkça kabul edenler dışında kalan ve muhtesatın üzerinde bulunduğu taşınmazda paydaş olan tüm tapu maliklerinin davada taraf olmaları zorunludur. Hemen belirtmek gerekir ki ortaklığın giderilmesi davasına konu edilen taşınmazda paydaş olmayan üçüncü kişilerin açacakları muhtesat aidiyetinin tespit istemli davada hukuki yararın bulunmadığı kuşkusuzdur. Hal böyle olunca davacının dava açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığının ve davada taraf koşulunun oluşup oluşmadığının belirlenebilmesi için öncelikle taşınmazın tapu kaydı ve ortaklığın giderilmesine ilişkin dava dosyası getirtilmeli, davacının anılan davada taraf olup olmadığı, taraflar dışındaki tapu paydaşlarının ortaklığın giderilmesi davasının yargılaması sırasında dava konusu muhtesatların davacı tarafa ait olduğunu açık bir biçimde kabul edip etmedikleri duraksamasız belirlenmeli, davacı tarafın tapu paydaşı (maliki) olmadığının belirlenmesi halinde davanın hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmeli, aksi taktirde ortaklığın giderilmesi davası sırasında muhtesatların davacı tarafa ait olduğunu kabul etmeyen başka paydaşlar bulunuyorsa bunların, ölmüş iseler mirasçılarının davada taraf olmalarının zorunlu olduğu düşünülerek davada taraf olarak yer almaları sağlanmalı, yargılamaya geldiklerinde davaya karşı diyecekleri, delilleri sorulup saptanmalı, gösterecekleri deliller toplanmalıdır. Hak Düşürücü Süre: 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 19/2 maddesinde taşınmaz mal üzerinde malikinden başka bir kimseye veya paydaşlarından birine ait muhtesat mevcut ise bunun sahibi cinsi, ihdas tarihi ve iktisap sebebi belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterileceği, aynı Kanun’un 12/3 maddesi hükmünde de kadastro tutanaklarının kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere karşı kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak dava açılamayacağı açıklanmıştır. Bu süre hak düşürücü niteliktedir ve taraflarca öne sürülmese bile mahkemece kendiliğinden değerlendirilir. Bu husus tapu kaydından anlaşılamıyor ise dava konusu muhtesatın üzerinde bulunduğu taşınmazın kadastro tespit tutanağı örneği ilgili tapu sicil müdürlüğünden getirtilerek kadastro tespitinin kesinleştiği tarih belirlenmelidir. Mülkiyet Tespiti ve Şerh İstemi: Davanın hak düşürücü süre içerisinde açıldığının ve dava konusu muhtesatın kadastro tespitinden önce davacı tarafça meydana getirildiğinin belirlenmesi halinde, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 19. maddesi hükmü gözetilerek muhtesatın davacı tarafça yapıldığının tespiti ile tapunun beyanlar hanesinde gösterilmesine karar verilir. Aksi halde, yani muhtesat kadastro tespitinden sonra meydana getirilmiş ise bu istemin reddine karar verilmelidir. Çünkü 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 684. maddesi hükmünde, bir şeye malik olan kimsenin, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olacağı, 718. maddesi hükmünde ise arazi üzerindeki mülkiyetin kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını da kapsayacağı, bu mülkiyetin kapsamına yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynakların da gireceği açıklanmıştır. Genel kuralı oluşturan bu hükümler dikkate alındığında taşınmaz üzerinde bulunan bina, ağaç gibi bütünleyici parça niteliğindeki muhtesatların mülkiyeti kural olarak arzın mukadderatına tabidir. Muhtesatların taşınmazın arzından ayrı bir mülkiyetinin varlığından söz edilemez. Şu durumda aksine bir hüküm bulunmadıkça muhtesatların mülkiyetinin taşınmazın malik veya maliklerinden başka birisine veya maliklerden bir veya birkaçına ait olduğunun tespiti istenemez ve mahkemelerce de bu sonucu doğuracak şekilde hüküm verilemez. Ne var ki, böyle bir istemle dava açılması halinde "çoğun içinde azı da vardır" kuralı gözetilerek diğer koşulların da varlığı halinde davanın kısmen kabulüne(mülkiyet tespiti ve tapuya şerh ve tescil edilmesi istemlerinin reddi ile) muhtesatın davacı tarafından meydana getirildiğinin tespitine karar verilebilir. İyileştirme Giderleri: Taşınmaz üzerinde daha önce mevcut bulunan bir muhtesata yeni bölümler ilave edilmesi, muhtesatın tamamlanması, oturulabilir hale getirilmesi veya mevcut muhtesatın bakım ve onarımının yaptırılması bağımsız bir muhtesat meydana getirme niteliğinde olmayıp mevcut muhtesatın daha kullanılır hale gelmesini, bir başka deyişle muhtesattan sağlanacak faydanın artmasını sağlayan işlerdir. Mevcut muhtesat inşaatının tamamlanması için harcanan giderler de muhtesatın değerini artıran faydalı ve zorunlu giderlerdendir. İyileştirici nitelikteki bu giderleri tek başına karşılayan taşınmaz malik ya da maliklerinin koşullarının varlığı halinde bu giderlerden paylarına düşen kısmını sebepsiz zenginleşme kurallarına göre açacağı eda nitelikli bir alacak davası ile taşınmazın diğer maliklerinden isteyebileceği kuşkusuzdur. İyileştirme giderlerini yapan taşınmaz malik ya da maliklerinin taşınmazın ortaklığının giderilerek satılması ve muhtesattan yararlanmalarının son bulması ile istenebilir hale gelecek bu giderler için eda nitelikli alacak davası açma hakkı mevcut iken önceden açacağı bir dava ile iyileştirme giderlerinin tespitini istemekte hukuki yararı bulunduğundan da söz edilemez. Harç, Yargılama Gideri ve Avukatlık Ücreti: Yukarıda da değinildiği üzere bu tür davalar nispi harca tabidir. Bu olgunun doğal sonucu olarak taraflar yararına da nispi oranda avukatlık ücretine hükmedilir. Yargılamanın başlangıcında alınan peşin harç yargılama sırasında muhtesatın keşifte belirlenen değeri üzerinden tamamlatılır. Taşınmazda davacı taraf da paydaştır ve davanın konusu da davalı payına yöneliktir. Bu nedenle yargılama sonunda hükmedilecek karar ve ilam harcı ile avukatlık ücretinin de taşınmazdaki davalı taraf payına isabet eden muhtesat değeri üzerinden belirlenmesi gerekir. Yine davanın konusu sadece muhtesat olduğu için hesaplamalarda taşınmazın zemini (arsa değeri) ayrık tutulmalıdır. Bir şekilde dava konusu muhtesatın keşfen belirlenen değeri üzerinden yargılama sırasında harç tamamlatılmamış ise, davacı taraf yararına dava dilekçesindeki değer üzerinden vekâlet ücretine hükmedilmesi gerekir. Bunlara ilaveten bazen mahkemelerce muhtesat şerhinin kaldırılmasına karar verildiğine rastlanmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 1026. maddesi uyarınca terkin işlemi yapacak merci ise ilgili tapu sicil müdürlüğüdür. Bunun için tapuya başvurulması, hakkın yok olduğu ve sona erdiği belirtilerek terkin talebinde bulunulması, kadastro müdürlüğü elamanlarının zemine giderek hakkın sona erip ermediğini saptaması, bundan sonra da değişiklik beyannamesi düzenlenerek tapuya gönderilmesi gerekir. Yani terkin işleminin yapılacağı yer tapu sicil müdürlüğü olduğundan, doğrudan mahkemeden terkin istemiyle dava açılamaz. Avni Kaan KAYTANCI, Yarg. 7 HD. Tetkik Hakimi
  22. Genel Sağlık Sigortasından yararlanacak yabancı uyruklular kimlerdir? Karşılıklılık esası dikkate alınmak şartıyla; • Oturma izni almış, • Yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında sigortalı olmayan ve sağlık sigortasından yararlanma hakkı bulunmayan, • Türkiye’deki yerleşim süresi kesintisiz bir yılı geçen ve bu tarihten itibaren talepte bulunan yabancı ülke vatandaşları genel sağlık sigortasından yararlanacaktır. Yabancı uyruklu vatandaşların genel sağlık sigortasına başvurması zorunlu mudur? Hayır, yabancı uyruklu vatandaşlar talep etmeleri halinde genel sağlık sigortası kapsamında tescil edilirler. Yabancı uyruklu kişilerin genel sağlık sigortasından yararlanmak için nereye başvuru yapması gerekmektedir? Yabancı uyruklu kişilerin adreslerinin bulunduğu yere en yakın sosyal güvenlik il/merkez müdürlüklerine başvurmaları gerekmektedir. Yabancı uyruklu kişilerin genel sağlık sigortasından yararlanmak için hangi evraklar ile başvuru yapması gerekmektedir? • İkamet izin belgesi, • İlgili yabancı ülke sosyal güvenlik kurumundan ya da çalışma ataşeliğinden alınan genel sağlık sigortası uygulaması bakımından sosyal güvenlik durumlarını gösteren yazının aslı veya fotokopisi, • Taahhütname formu Yabancı uyruklu kişiler hangi sağlık hizmetlerinden yararlanabilir? Yabancı uyruklu kişilerin; genel sağlık sigortalısı veya genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi sayıldığı tarihten önce mevcut olan kronik hastalıkları dışında kalan diğer hastalıklarının tedavisi genel sağlık sigortası kapsamında karşılanmaktadır. Genel sağlık sigortası kapsamına alınan yabancı uyruklu kişilerin bakmakla yükümlü olduğu kişiler de sağlık hizmetlerinden yararlanabilir mi? Yabancı uyruklu kişilerin, yurt dışında öğrenim görenler hariç olmak üzere, yurt içinde ikamet eden, ülkemiz veya başka bir ülke mevzuatı kapsamında sigortalı olmayan • Eşleri, • 18 yaşını doldurmamış çocukları, • Lise ve dengi öğrenim görmesi halinde 20 yaşını doldurmamış ve evli olmayan çocukları • Yükseköğrenim görmesi halinde 25 yaşını doldurmamış ve evli olmayan çocukları, • Yaşına bakılmaksızın malûl olduğu tespit edilen evli olmayan çocukları, • Geçiminin yabancı uyruklu kişi tarafından sağlandığı Kurumca belirlenen kriterlere göre tespit edilen ana ve babası, sağlık hizmetlerinden yararlanabilir. Yabancı uyruklu vatandaşların genel sağlık sigortalılıkları nasıl sonlandırılır? Bu kapsamda tescil edilen yabancı uyruklu genel sağlık sigortalıların, • Oturma izinlerinin sona erdiği, • Yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında sigortalı oldukları, • Başka bir kapsamda genel sağlık sigortalısı sayıldıkları, • Genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi sayıldıkları tarih itibariyle genel sağlık sigortalılıkları sonlandırılır. Uluslararası koruma başvurusu veya statüsü sahibi ve vatansız olarak tanınan kişiler nasıl genel sağlık sigortalısı olurlar? İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından, uluslararası koruma başvurusu veya statüsü sahibi ve vatansız olarak tanındıkları tarihten itibaren herhangi bir sağlık güvencesi olmayan ve ödeme gücü bulunmayan kişiler 1 ay içerisinde Kurumumuza bildirilerek genel sağlık sigortalısı olarak tescil edilirler. Bu kişilerin genel sağlık sigortası primleri ilgili kurumlar tarafından ödenir. Yabancı uyruklu öğrenciler genel sağlık sigortası kapsamına girer mi? Ülkemizde öğrenim gören yabancı uyruklu öğrenciler 1 yıllık ikamet etme şartı aranmaksızın öğrenim kurumuna/okula ilk kayıt tarihinden itibaren üç ay içinde talepte bulunmaları hâlinde genel sağlık sigortalısı olurlar. Bu sürede talepte bulunmayanlar hakkında öğrenimleri süresince genel sağlık sigortası hükümleri uygulanmaz. Yabancı uyruklu vatandaşların ödeyecekleri genel sağlık sigortası prim oranı nedir? Yabancı uyruklu vatandaşların ödeyecekleri prim oranı asgari ücretin % 24’ü kadardır. Yabancı uyruklu öğrencilerin ödeyecekleri genel sağlık sigortası prim oranı nedir? Yabancı uyruklu öğrencilerin ödeyecekleri prim oranı asgari ücretin 4’üdür. Bu kapsamda genel sağlık sigortalısı sayılanların bir öğretim dönemine ilişkin genel sağlık sigortası primlerinin tamamı tescil tarihinden itibaren bir ay içinde Kuruma ödenir. Asgari ücrette meydana gelecek değişiklikler nedeniyle oluşacak prim farkları, değişikliğin uygulanmaya başlandığı ayın sonuna kadar Kuruma ödenir. Her Ocak ayında asgari ücret değişikliği yapılmakta olup öğrencilerin bu zaman diliminde ödeyecekleri prim tutarlarını takip etmeleri gerekmektedir. Öğrenciler için bir yıllık tescil yapılmakta ve bir yıllık prim tutarının ödenmesi gerekmektedir. 18 yaşından küçük yabancı uyruklu öğrencilerin genel sağlık sigortalılıkları nasıl başlatılır? Bu öğrencilerin genel sağlık sigortası tescil işlemleri, yabancı uyruklu öğrenciyi getiren kamu idareleri, kanunla kurulan kurum ve kuruluşlar ile Sosyal Güvenlik Kurumu arasında yapılacak protokoller çerçevesinde yürütülebilir. Ayrıca; yabancı uyruklu öğrencilerden gerek 18 yaş altı gerekse diğer öğrencilerin tescil işlemlerine ilişkin talepler veli/vasi ya da Türkiye’ye getiren kurum/kuruluşlarca yerine getirilebilir. Yabancı uyruklu öğrencilerin genel sağlık sigortalılıkları nasıl sonlandırılır? Yabancı uyruklu öğrencilerin genel sağlık sigortalılıkları, öğrenimlerinin sona erdiği, genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi veya başka bir kapsamda genel sağlık sigortalısı sayıldıkları tarihten itibaren sona erer. * Yabancı uyruklu vatandaşların asgari ücretin % 24’ü oranında prim ödemeleri gerekmektedir. 1/1/2014-30/6/2014 arası ödenecek prim tutarı 257,04 TL 1/7/2014-31/12/2014 arası ödenecek prim tutarı 272,16 TL * Yabancı uyruklu öğrencilerin asgari ücretin % 4’ü oranında prim ödemeleri gerekmektedir. 1/1/2014-30/6/2014 arası ödenecek aylık prim tutarı 42,84 TL 1/7/2014-31/12/2014 arası ödenecek aylık prim tutarı 45,36 TL Kaynak: İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü
  23. Bir konutun aile konutu olmasına karşılık diğer eşten habersiz olarak satılması ya da üçüncü bir kişi yararına ipotek verilmesi hallerinde satışın iptali, ipoteğin kaldırılması davaları aile konutu davaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir konutun aile konutu olmasına karşılık diğer eşten habersiz olarak satılması ya da üçüncü bir kişi yararına ipotek verilmesi hallerinde satışın iptali, ipoteğin kaldırılması davaları aile konutu davaları olarak karşımıza çıkmaktadır. a. Araştırılması Gereken Hususlar ve Deliller Aile konutu davalarında genel olarak deliller; · Tapu kayıtları, · İpotek senetleri, · İcra takibi var ise veya ipoteğin paraya çevrilmesi istenmiş ise icra dosyaları, · Tanık, · Boşanma davası var ise boşanma dava dosyası, · Keşif, · Nüfus kayıtları, · İpotek tesisi sırasında taşınmazın kıymet takdiri yapıldı ise alınan ekspertiz raporu, Şeklinde sayılabilir. Araştırılması gereken hususlar ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. · Bu davalarda aile mahkemeleri görevlidir. Aile mahkemesi olmayan yerlerde Asliye Hukuk mahkemesi “Aile Mahkemesi” sıfatı ile söz konusu davalara bakmalı ve bu husus mutlaka zabıtlarda belirtilmelidir. · Dava nispi harca tabidir. İpoteğin kaldırılması talebi varsa ipotek bedeli, tapu iptal ve tescil taleplerinde ise tapudaki satış bedeli üzerinden nispi karar ve ilam harcı alınmalıdır. · Davanın, taşınmazı devreden eş ile birlikte, taşınmazı devralan üçüncü kişiye, ipoteğin kaldırılmasında ise ipotek veren eş ile ipotek lehtarı üçüncü kişiye karşı açılması gerekir. · Genelde bu tür davalarda üçüncü kişi tapuya güven ilkesine dayanarak, tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmadığını ve iyiniyetli olduğunu ileri sürmektedir. Taşınmazın sadece aile konutu olması davanın kabulü için yeterli olmayıp ayrıca davacının taşınmazı devralan üçüncü kişinin iyiniyetli olmadığını, taşınmazın aile konutu olduğunu ve davacı eşin rızası olmadığını bile bile satın aldığını ya da ipotek tesis ettiğini de ispat etmesi gerekir. Bu nedenle iyi niyetin bulunmadığını iddia edenin buna ilişkin delillerini sunmuş olması ve sunulan delillerin mahkemece toplanması gerekir. b. Uygulamada Sıkça Hataya Düşülen ve Bozma Nedeni Yapılan Konular Yapılan görüşmeler, paydaş analizleri, ilgili Yargıtay kararları, birlikte değerlendirildiğinde; · Maktu harç ile görülüp karara bağlanması, · Taraf teşkili sağlanmadan eksik hasımla yargılama yapılması, · Aile mahkemesi olarak bakıldığının yazılmaması, Başlıca bozma nedenleri olarak belirtilebilir. Kaynak: Adalet Bakanlığı, İç Denetim Birimi Başkanlığı, Hukuk Rehberi, 2013
  24. Şahitlik yapacak kişinin tarafsız olması ve doğruları anlatması beklenir. Duruşmayı izlediğiniz takdirde etkilenmeniz, olayları anlatan diğer kişileri dinleyip şaşırmanız ihtimali doğacağı için sıra size gelene kadar dışarıda beklemek zorundasınız. Tanık (Şahit) Ne Demektir? Tanık (şahit), dava konusu olay hakkında bilgi sahibi olduğu bilinen; ancak davaya taraf olmayan kişilerdir. Tanıklık Zorunlu mudur? Evet. Tanık olarak gösterilen kimse Cumhuriyet Savcısına, hakime veya mahkemeye gelmek, bildiklerini anlatmak ve doğru söylediğine dair yemin etmek zorundadır. İstisnai durumlarda kanunda sayılan kişiler tanık (şahit) olmaktan çekinebilirler. Bu konuda aşağıda bilgi verilmiştir. Bilmediğim Konuda Tanık Olarak Gösterildim, Ne Olacak? Tanık olarak gösterildiğiniz olayda bilgi sahibi değilseniz mahkemeye gidip, bilgi sahibi olmadığınızı bildirmeniz ve gerekirse doğru söylediğinize dair yemin etmeniz gerekir. Gitmezsem Ne Olur? Tanıklık için adliyeye gitmezseniz polis ya da jandarma zoruyla götürülebilir ve gitmemeniz halinde bundan doğan masrafları ödemek zorunda kalabilirsiniz. Gidemeyecek Durumdayım, Ne Olacak? Mazeretinizi derhal çağrıldığınız mahkemeye yazılı olarak bildiriniz. Size gelen çağrı kâğıdında (davetiyede) sizi çağıran mahkeme ve dava numarası yazılıdır. O mahkemeye hitaben, dava numarasını da belirterek bir dilekçe yazmalısınız. Ancak her türlü mazeretin kabul görmeyeceğini unutmayınız. “Çok işim var”, “o gün arkadaşımla buluşacağım”, “dükkânda duracak kimse yok” gibi beyanlar mazeret sayılmaz. Ne Anlatmam Gerekir? Yargılama konusu olaya/olaylara ilişkin bizzat gördüğünüz/bildiğiniz durumları anlatınız. Doğru olduğuna inanıyor olsanız dahi doğrudan doğruya şahit olmadığınız şeyleri anlatıyorsanız mutlaka bunu belirtiniz. Örneğin boşanma davasında tanıksanız ve Ahmet’in karısını dövüldüğünü etraftan sürekli duyduğunuz için biliyorsanız; Hâkim size “Ahmet karısını döver miydi?” diye sorduğunda; “Evet, Ahmet karısını döverdi” değil, “Evet, komşular Ahmet’in karısını devamlı dövdüğünü söylerlerdi” diye cevaplayınız. Yalan Söylersem Ne Olur? Yalan tanıklık suçtur. Hâkim yalan söylediğinizi düşünürse hakkınızda işlem yapılması için Cumhuriyet Savcılığına bildirir. Hapis cezası alabilirsiniz. Bu durum sabıka (adli sicil) kaydınıza işlenir. Yalan söylediğiniz sonradan anlaşılırsa önceki mahkeme kararı geçersiz sayılıp yeniden yargılama yapılabilir. Hapis cezası dışında karşı tarafın tazminat talebiyle de karşı karşıya kalabilirsiniz. İfademi Yazılı Versem Olmaz mı? Kural olarak hayır. Tanık olarak hâkimin karşısına geçmek ve sorularına sözlü olarak cevap vermek zorundasınız. Ancak rakama ilişkin sorular veya teknik konular gibi yazılarınıza ihtiyaç duymadan net cevap veremeyeceğiniz konular olursa hâkimden bu konuda izin talep edebilirsiniz. Yasal bir sebep olmaksızın tanıklıktan veya yeminden çekilirseniz hakkınızda disiplin hapsi uygulanabilir. Ancak hâkim gerekli görülen hâllerde, tanığın sözlü olarak dinlenmesi yerine, belirlenecek süre içinde cevaplarını yazılı olarak bildirmesi için tanığa soru kâğıdı gönderilmesine karar verebilir. Hâkim, verilen yazılı cevapların yetersiz olması hâlinde, tanığı dinlemek üzere davet edebilir. İşim Çok, Önceden Gidip Mahkeme Kalemine İfademi Yazdırabilir miyim? Hayır. İfade mutlaka hâkim tarafından alınır. Mahkeme kaleminde olsanız dahi ifadenizi önceden yazdırmanız mümkün değildir. Mahkemeye Gideceğim, Ne Yapmalıyım? Size gönderilen davetiyede hangi mahkemede hangi gün ve saatte dinlenmek üzere tanık olarak çağrıldığınız yazmaktadır. O gün ve saatte orada hazır bulunmanız yeterlidir. Duruşmada sizin dinleneceğiniz zaman geldiğinde mübaşir isminizi okuyarak sizi içeri alacaktır. Mübaşir çağırmadan salona giremezsiniz. Neden Duruşmayı İzleyemiyorum? Şahitlik yapacak kişinin tarafsız olması ve doğruları anlatması beklenir. Duruşmayı izlediğiniz takdirde etkilenmeniz, olayları anlatan diğer kişileri dinleyip şaşırmanız ihtimali doğacağı için sıra size gelene kadar dışarıda beklemek zorundasınız. Tanıklar ayrı ayrı dinlenir ama gerektiğinde yüzleştirilebilir. Duruşmada Ne Yapacağım? Kimlik kartınızı mutlaka yanınızda götürün. İçeri girdiğinizde önce kimlik bilgileriniz zapta geçirilip, kontrol edilir. Tarafları tanıyıp, tanımadığınız sorulur. Dava konusu olan olayla bir ilginiz bulunup bulunmadığı sorulur. Bu sorulara açıklık ve doğrulukla cevap veriniz. Yalan beyanda bulunmanın suç olduğunu unutmayınız. Tarafları tanıyorsanız veya dava konusu olan olayla bir bağlantınız, dava sonucu ortaya çıkacak durumdan bir menfaatiniz varsa mutlaka söyleyiniz. İşim Gücüm Kaldı, Yol Masrafı Yaptım Bunlar Ne Olacak? Harcadığınız zaman göz önünde tutularak size ücret takdir edilir. Ayrıca başka bir şehirden geldiyseniz yaptığınız seyahat ve ikamet masraflarının karşılanması yasanın size tanıdığı bir haktır. Bu masrafları savcılıktan veya mahkemeden talep edebilirsiniz. Mahkemeye Gideceğime Notere Gitsem Olmaz mı? Hayır. Noter huzurunda verilen ifade tanık beyanı yerine geçmez. Tanıklıktan Çekinme Ne Demektir? Tanıklık yasal bir yükümlülüktür. Ancak kişinin bir yakınını zor durumda bırakacak olması hayatın gerçekleriyle ve adaletle bağdaşmaz. Ayrıca bu kişilerin verdiği ifadenin güvenilir olup olmadığı her zaman tartışmalı olacaktır. Bu nedenle bazı kişiler için istisna getirilmiş ve onların tanık olmaktan vazgeçmelerine olanak tanınmıştır. Kimler Tanıklık Etmekten Çekinebilir? Hukuk davalarında taraflardan birinin; Ceza yargılamasında şüpheli veya sanığın, • Nişanlısı, • Evlilik bağı ortadan kalkmış olsa dahi eşi, • Kendisi veya eşinin altsoy veya üstsoyu (anne, baba, çocuk, torun, büyükanne, büyükbaba), • Arasında evlatlık bağı bulunanlar, • Hukuk davalarında üçüncü derece de dâhil olmak üzere kan veya kayın hısımları (kardeş, kardeşin çocuğu (yeğen), amca, hala, dayı, teyze ve eşinin aynı derece akrabaları), Koruyucu aile ve onların çocukları ile koruma altına alınan çocuk, • Ceza yargılamasında şüpheli veya sanığın üçüncü derece dahil kan veya ikinci derece dahil kayın hısımları, kişisel nedenlerle tanıklık yapmaktan çekinebilir. Tanığın beyanı kendisine yukarıda belirtilen kişisel nedenlerle tanıklıktan çekinme hakkı olan kimselerden birine doğrudan doğruya maddi bir zarar verecekse veya aynı kişilerden birinin şeref veya itibarını ihlal edecek ya da ceza soruşturmasına veya kovuşturmasına sebep olacaksa tanıklıktan çekinebilir.
  25. Sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davalarda, çalışmaların geçtiği yer veya davalılardan birisinin ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Ancak davanın açıldığı yer, davanın açılmadan önce büyükşehir belediyesi sınırları içine alınmış ise il ağır ceza mahkemesinin yetki sınırları esas alınarak ildeki iş mahkemesi yetkilidir . Görev: 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesine göre, sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davaların, iş mahkemesinde (birden fazla iş mahkemesi bulunup, sosyal güvenlikle ilgili davalara bakmakla görevli olan varsa, bu konuda görevlendirilen iş mahkemesinde) iş mahkemesi kurulmamış olan yerlerde, iş mahkemesi sıfatı ile asliye hukuk mahkemelerinde açılıp görülmesi gerekir. Yetki: sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davalarda, çalışmaların geçtiği yer veya davalılardan birisinin ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Ancak davanın açıldığı yer, davanın açılmadan önce büyükşehir belediyesi sınırları içine alınmış ise il ağır ceza mahkemesinin yetki sınırları esas alınarak ildeki iş mahkemesi yetkilidir (Y.10.H.D.13.06.2006 tarih ve 2446-9008 sayılı kararı). Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin yerleşmiş uygulamalarında, prim borcuna ilişkin davaların, işlemi yapan kurum ünitesinin bulunduğu yer iş mahkemesinde açılması gerektiği ve kesin yetkiyi oluşturduğu, bunun dışındaki davalarda yetki kamu düzenine ilişkin sayılmadığından, ilk itiraz olarak ileri sürülebileceği esas alınmakta ise de; Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, 26.09.2012 tarih ve 14995-15660 sayılı kararında, İş Mahkemeleri Kanunu’nda kamu düzenine ilişkin kesin yetki kuralının düzenlendiğini belirtmiştir. Bu görüşe göre, yetkili olup olmadığının mahkemece kendiliğinden değerlendirilmesi gerekir. Taraf ve Husumet Yönünden: Davacı olarak, sigortalının kendisi veya yasal temsilcisi, sigortalının ölmüş olması durumunda, mirasçıları veya bunların yasal temsilcileri, hizmet sözleşmesine dayalı sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davalarda, sigortalı sendika üyesi ise vereceği yetki belgesi ile sendika temsilcisi tarafından dava açılabilir. Davalı olarak, Bağ-Kur sigortalılık süresine ilişkin uyuşmazlıklarda, husumetin SGK Başkanlığı’na yöneltilmesi gerekir. Hizmet sözleşmesine dayalı sigortalılık sürelerinin tespitine ilişkin davalarda husumetin, işverenle birlikte, verilecek tespit hükmünün uygulayıcısı olduğundan, SGK Başkanlığı’na da yöneltilmesi gerekir. Taraflar arasında zorunlu veya ihtiyari dava arkadaşlığı bulunmadığı sürece farklı davacılar tarafından aynı işverene ya da aynı davacı tarafından farklı işverenlere karşı aynı dosyada husumet yöneltilerek dava açılamaz (YHGK 09.05.2007 tarih ve 21/255-260 sayılı kararı; Y.10.HD 15.02.2011 tarih ve 2009/13306 – 2011/1643 sayılı kararı). İşveren olarak gerçek veya tüzel kişiliği bulunmayanlar adına da kurumda işyeri tescili yapılması mümkündür. Ancak usul hukuku açısından gerçek veya tüzel kişiliği bulunmayanların taraf ehliyeti bulunmayıp kendilerine dava ile husumet yöneltilemeyeceğinden, gerçek veya tüzel kişi olan işverenler belirlenip husumetin doğru kişilere yöneltilmesi sağlanmalıdır. Ayrı bir tüzel kişiliği bulunmadığından iş ortaklığını oluşturan gerçek veya tüzel kişiler belirlenip husumetin bunlara yöneltilmesi gerekir. İşverenler arasında, asıl işveren-alt işveren ilişkisinin bulunduğu durumlarda, alt işverene mutlaka husumet yöneltilmelidir. Asıl işveren, prim borçlarından kuruma karşı alt işverenle birlikte müteselsilen sorumlu olduğundan asıl işverene de husumetin yöneltilmesi sağlanmalıdır. Kurum il müdürlüklerinin tüzel kişiliği bulunmadığından, husumetin SGK Başkanlığı’na yöneltilmesi gerekir. Dava dilekçesinde, husumetin kurum il müdürlüğüne yöneltilmesi durumunda, kurum kendisini avukat ile temsil ettirir ise hasımda yanılma sayılarak husumetin SGK Başkanlığı’na yöneltilmesi sağlanıp yargılamaya devam edilmelidir. İş mahkemelerindeki yargılama basit yargılama usulüne tabidir. Ancak duruşma açılarak karar verilmesi gerekir (Y. 10.H.D. 12.06.2012 tarih 10139-11255 sayılı Karar). Konuya 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun yürürlük tarihi olan 01.10.2008 tarihi öncesi ve sonrası olarak bakmakta yarar bulunmaktadır. Bilindiği üzere bu yasadan önce hizmet sözleşmesi ile çalışanlar 506 sayılı SSK Kanunu, kendi adına ve bağımsız çalışanlar 1479 sayılı Bağ-Kur Kanunu, kamu idarelerinde çalışanlar ise 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu kapsamındaydı. Bundan başka 2925 sayılı Tarım İşçileri Kanunu SSK kapsamında, 2926 sayılı Kanunla tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar Bağ-Kur kapsamında değerlendirilmekteydi. 5510 sayılı Kanun ile sosyal güvenlik kurumları norm ve standart birliği sağlamak amacıyla tek çatı altına toplanmıştır. Esasen 5510 sayılı kanun 01.10.2008 tarihi sonrasındaki çalışmalar ve sigortalılıklar yönünden uygulanacaktır. Ancak 01.10.2008 tarihi öncesi çalışmalar yönünden ise 5510 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinde, bu yasanın yürürlük tarihine kadar 506 sayılı, 1479 sayılı, 2925 sayılı, mülga 2926 sayılı, 5434 sayılı Yasalar ile 506 sayılı Yasa’nın geçici 20. maddesine göre sandıklara tâbi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiilî hizmet süresi zammı, itibarî hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları yasa hükümlerine göre değerlendirileceği yönündeki hüküm ile genel olarak yasaların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında davacının tabi olduğu sosyal güvenlik kurumu gözetilerek 506, 1479, 2926, 2925 ya da 5434 sayılı Yasa hükümleri uygulanabilecektir. A. 506 Sayılı Yasa Uyarınca Açılacak Hizmet Tespiti Davaları a. Açılma Koşulları aa. Sigortalılık ilişkisi ortaya konulmalıdır Tespit davasının kabulü için öncelikle davacının sigortalığını ortaya koyan hizmet sözleşmesine (iş sözleşmesi) dayalı fiilen çalıştığı kanıtlanmalıdır. Zaman ve bağımlılık unsuru oluşacak şekilde hizmet sözleşmesi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar sigortalı sayılırlar. ab. Kanunda öngörülen şekilde bir işyeri bulunmalıdır. Tespit davalarında sigortasız olarak çalışıldığı iddia edilen işyerinin kanun kapsamında olması veya bu kapsama alınması mümkün bulunması gerekmektedir. ac. Yönetmelikte gösterilen belgeler verilmemelidir. İşverence aylık sigorta bilgileri ile dört aylık dönem bordroları verilmemeli veya eksik bildirilmeli, sigortalının çalıştığı bir şekilde kurumca saptanmamalıdır. Aksi halde bu tür davanın açılmasında hukuki yarar söz konusu olmaz. ad. Dava hak düşürücü süre içinde açılmalıdır. Bu davalarda son koşul davanın hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak yasada gösterilen belli bir hak düşürücü sürede açılma koşuludur. Bu süre geçtikten sonra açılan davalar dinlenmez. b. Davanın Tarafları Tespit davaları, genelde sigortalı tarafından bizzat veya ölümü halinde hak sahipleri tarafından açılır. Bu davalar işveren ve SGK aleyhine birlikte açılmalıdır. Bunlardan birinin yokluğu halinde alınacak kararın infaz kabiliyeti bulunmaz. c. Görevli ve Yetkili Mahkeme Tespit davaları 506 sayılı Yasa’nın 134. maddesi gereği iş mahkemelerinde açılır ve görülür. Yetkili mahkeme ise 5521 sayıl İş Mahkemeleri Yargılama Kanunu hükümleri ile yollamada bulunan 6100 sayılı HMK hükümlerine göre belirlenir. Görevli olmayan mahkemelerden alınan ilamlar kurumca infaz edilemez. İnfaz edilmeleri halinde ise davacı yararına kazanılmış hak oluşturamaz. d. Yapılacak Araştırmalar Hizmet tespiti davalarının kamu düzenine ilişkin olduğu ve re’sen araştırma ilkesinin geçerli olduğu hem doktrin hem de içtihatlarda genel kabul görmektedir. Buna bağlı olarak çalışma olgusunun yemin hariç her türlü delille kanıtlanması mümkündür (Y. 10. HD 2012/16247 Esas 2012/14093 Karar; Y. 10. HD 2011/3402 Esas 2012/11407 Karar; Y. 10. HD 2009/8752 Esas 2010/16319 Karar). Anayasanın 60’ıncı maddesi uyarınca sosyal güvenlik hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı dokunulmaz ve vazgeçilmez bir hak olduğundan hizmet tespiti davasından feragat edilemez ancak takipten vazgeçilebilir ki ileride tekrar dava açılabilir. (HGK 2011/10-53 Esas - 2011/258 Karar.) Uyuşmazlık konusu süre ve çalışmaların geçtiği ileri sürülen işyeri doğru olarak belirlenmelidir. Davacıdan, sigortalının elinde bulunan hastalık belgeleri, referans yazısı, fotoğraf, sigortalılık belgesi, çalışma niteliğine göre trafik cezaları vs. davalıya ait işyerindeki çalışma iddiasını destekleyecek her türlü belge, İşverenden, sigortalının işyeri şahsi dosyası, ücret bordroları, ibranameler vs. çalışmayla ilgili her türlü belge, SGK Başkanlığı’ndan (sigortalının kimlik bilgileri, TC kimlik numarası ve sigorta sicil numarası ile işverenin işyeri numaraları doğru olarak yazılıp); · Davacının (mirasçı olarak dava açılmış ise çalışmalarının tespiti istenilen sigortalının) hizmet cetveli ve işe giriş bildirgelerini içerir kurum şahsi sicil dosyası ile ayrıca varsa 1479 sayılı (Esnaf Bağ-Kur), 2926 sayılı (Tarım Bağ-Kur) Kanunları uyarınca ilgili dosyaları, · İşyerinin davaya konu dönemde 506 (5510) sayılı Kanun kapsamında olup olmadığı, kapsama alındığı ve kapsamdan çıkarıldığı tarihler, halen faal olup olmadığı, işyerinin niteliği, varsa uyuşmazlık konusu dönemle sınırlı olarak davalı kurum ya da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişleri ya da yoklama memurları tarafından düzenlenen tutanak ve raporlar, · Çalışmaların geçtiği ileri sürülen dönemlere ilişkin dönem bordroları, Getirtilmelidir. Ayrıca erkek sigortalılar için tespiti istenilen dönem ile askerlikte geçirilen süre çakışabileceğinden gerektiğinde, izin sürelerini de gösterir şekilde, askerlikte geçirilen sürelere ilişkin belge ilgili askerlik şubesinden; çalışmanın, bir aracın kullanılması şeklinde gerçekleştiğinin ileri sürülmesi durumunda, araç plakası da yazılarak, dava konusu dönemde aracın kimin adına kayıtlı olduğu ve trafik cezası düzenlenmiş ise, buna ilişkin belgeler ilgili yerlerden getirtilerek sigortalının çalışma iddiası araştırılmalıdır. İşyeri, ticari faaliyetinin başladığı tarihte değil de sigortalı çalışanın bildirilmesi ile kanun kapsamına alındığından çalışmaların, işyerinin kanun kapsamına alınmasından önce de gerçekleşmiş olabileceği dikkate alınmalıdır. Sigortalı işe giriş bildirgelerini ve ilgili belgeleri hile, hata veya manevi baskı altında imzaladığını ileri sürmemiş veya imzanın kendisine ait olmadığını söylememiş ise birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı ve işyerinden yapılan kısmi bildirimler, sigortalının o işyerinde kesintili çalıştığına karine oluşturur. Bu karinenin aksinin ancak eşdeğerde delillerle kanıtlanması gerekmektedir (YHGK 26.02.2003 tarih ve 2003/21-43-97 sayılı kararı). Çoğu zaman yazılı delillere ulaşılamaz temel ve tek delil olarak tanık beyanları kalır. Tanıkların mümkün olduğunca, davaya konu hizmetlerin geçtiği iddia edilen işyerinde davaya konu dönemde bildirimleri bulunan ve bordro tanığı tabir edilen sigortalılardan ya da komşu işyerlerinin işveren veya bordrolara geçmiş çalışanlarından seçilmesi gerekir. Bu hususun denetimi içinde, özellikle bordro tanıklarının hizmet cetvelleri celp edildiğinde, davaya konu dönemde çalıştıkları işyerlerinin işyeri sicil numaralarından kontrolü araştırmayı kolaylaştırmaktadır. Aynı işyerinde çalışsa da uyuşmazlık konusu dönem için sigortalı bildirimleri bulunmayan tanıkların, bordro tanığı özelliği taşımayacağı gözetilmelidir. Mahkemece, uyuşmazlık konusu dönem ve çalışmaların niteliği tam olarak belirlenip, tanıklara, iddia edilen çalışma şekline göre çalışmanın başlangıç ve bitiş tarihleri itibariyle bilgileri sorulmalı, ay, mevsim, tarih veya özel olaylar vs. nedeniyle çalışmaya ilişkin beyanları açıklatılmalıdır. Örneğin; 2005 yılı ile 2008 yılı arasında çalıştı gibi soyut beyanlar yerine; 2005 yılı bahar başlarında başlayıp 2008 yılı kış başlarında ayrıldı, aynı işyerinde çalışmaya başladığımda davacı çalışıyordu askerlik nedeniyle işten ayrıldığımda da çalışması devam ediyordu vs. gibi somut bilgilerle açıklama yapılması sağlanmalıdır. İddiaya konu sürelerde sigortalının hizmet cetvelinde davalı işyerininkinden başka sicil numaralı işyerlerinden çakışan bildirimler bulunması durumunda, bu sicil numaralarının ait olduğu işyerleri ve davalı işveren ve işyeriyle ilgisi saptanmalıdır. Çünkü çakışan işyerlerindeki çalışmaların bazen işverene ait değişik işyerleri olduğu ya da işveren tarafından, çalışmanın kesintiye uğratılması amacıyla çalışılmayan işyerlerinden bildirimler yapıldığı görülebilmektedir. (Y.10. HD 2011/7580 Esas 2012/10501 Karar) Bazı durumlarda, başka işyerindeki çalışma fiili ve gerçek olsa bile uyuşmazlık konusu çalışmayı kesintiye uğratmayabileceği gözetilerek (örneğin, bir işyerinde gece bekçiliği yapılırken, aynı sürede kesinti oluşturmayacak şekilde gündüzleri de ayrı bir işyerinde çalışılması gibi) çalışmaların, birbiri ile kesinti oluşturup oluşturmayacağı araştırılmalıdır. Kamu işyerlerinde bildirilmediği veya eksik bildirildiği belirtilerek açılan sigortalılık süresinin tespitine ilişkin davalarda, (burada belirtilen çalışma, kamuya ait işyerlerinde, kamunun asıl işveren olup alt işverene bağlı olarak gerçekleşen çalışmalar değildir) kamu işyerinde gerçekleşen çalışma belgelere dayalı olduğundan, belgeler esas alınarak araştırma yapılmalıdır. Sel, yangın, deprem vs. doğal afet nedeniyle belgelere ulaşılamadığının anlaşılması durumunda, çalışmaların gerçekleştiği kamu işyerinin yöneticisi, bölüm sorumluları ve diğer çalışanlarının vb. beyanlarına başvurularak çalışma süresi belirlenebilir. Aylık miktarını etkileyebileceğinden, yaşlılık aylığı almakta olan bir kişinin de hizmet tespiti davası açmakta hukuki yararı vardır (Y. 10. HD 2011/13613 Esas 2012/22049 Karar). e. Çeşitli Uyuşmazlık Türlerine Göre Açıklamalar Usta öğreticiler yönünden ikili bir ayrım yapılabilir. 5510 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden sonrası için anılan kanunun 80/j maddesi gereğince kendisine ek ders ücret bordrosu ile yapılan aylık brüt ödeme toplamı prime esas günlük alt sınıra bölünmekte, çıkan rakam 30 dan küçükse bu rakam kadar, 30 günden büyükse 30 gün üzerinden bildirim yapılmaktadır. Bu madde kanunların zaman bakımından uygulanması esasları gereği geriye yürütülemez. 1 Ekim 2008 öncesinde ise artık aksi soyut tanık beyanları dışındaki delillerle ispat edilebilir olmakla birlikte, kısmi süreli çalıştıkları kabul edilmektedir. Ay bazında toplam çalışma saati 7,5 saate bölünmekte, küsuratlar bir güne tamamlanarak bildirim yapılmaktadır. Ancak ileride kesin hükümle karşılaşılabileceğinden ücret bordrolarında ya da puantaj cetvellerinde çalışmaları olduğu halde davacının hizmetleri arasında görünmeyen sürelerin tespitinin gerekeceği nazara alınmalıdır (YHGK 2008/10-555 Esas 2008/530 Karar; Y.10. HD 2011/8102 Esas 2012/138 Karar; Y.10. HD 2011/11299 Esas 2012/150 Karar). Kapıcıların “kısmi zamanlı” çalışmaları söz konusu olabilmektedir. Mesaisinin tümünü işyerine hasretmediğinin anlaşılması durumunda, sigortalı kapıcının binada yerine getirdiği çöp toplama, sabah servisi, temizlik, kömür kaloriferinde kömür yakma gibi işlere ne kadar süre ayırdığı binanın kat ve daire sayısı, ısınma şekli gibi özelliklerine göre belirlenmek suretiyle aylık toplam çalışma saati, 7,5 saate bölünerek çalışma günü bulunup hüküm altına alınmalıdır (YHGK - 2011/21-130 Esas 2011/256 Karar; Y. 10. HD - 2011/15993 Esas 2011/17260 Karar). Kapıcılık yapıldığına ilişkin tespit isteminde, hizmet sözleşmesinin kiminle kurulduğu araştırılıp hizmet sözleşmesinin davacı ile değil de, eşi ile kurulduğunun anlaşılması durumunda, kapıcılık hizmetlerinin bazen eş ve çocuklar tarafından da yapıldığı gözetilip, çalışma eşe ait olacağından davacının çalışmalarının eşe yardım niteliğinde olup olmadığı üzerinde durulmalıdır. Özel sektöre ait tarım ve orman işlerinde ücretle ve sürekli olarak hizmet akdine tabi çalışıldığından, 506 sayılı Kanun kapsamında sigortalı sayılan sigortalıların özellikle çiftliklerdeki çalışmalarının tespitine ilişkin davalar, yapılacak araştırmanın genişliği nedeniyle farklılık arz etmektedir. Bu tür davalarda işyerinin kaç dönüm olduğu, ne tür ağaç ya da başka tarım ürünlerinin bulunduğu, büyükbaş ya da küçükbaş hayvan sayısı ve hangi tarihlerden beri kayıtlı olduğu, işverenin ziraat odası ya da vergi kaydı yine işverenin Bağ-Kur sigortalılığı ve süresi, sigortalının işyerinde ikamet ettiğinin iddia edilmesi durumunda eski sağlık ocaklarındaki yeni aile sağlık merkezlerindeki takip fişlerinin bulunup bulunmadığı, sigortalının varsa çocuklarının okul kayıtları, bu hususların gerekirse keşif de yapılmak suretiyle tespit edilmesinin gerekli olduğu kabul edilmektedir (Y.10. HD 2010/8396 Esas, 2012/659 Karar, Y.10. HD 2008/8788 Esas 2009/15516 Karar Sayılı İçtihatları bu yöndedir). Çıraklar yönünden ise 506 sayılı Kanun’un 3/II–B maddesinde, özel kanunda tarifi ve nitelikleri belirtilen çıraklar hakkında, çıraklık devresi sayılan süre içinde analık, malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları ile bu kanunun 35 inci maddesi hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle; bunlar tüm sigorta kollarına tabi değil, kısa vadeli sigorta kollarına tabi çalışabilmektedirler. Tespiti istenen döneme göre 5 Temmuz 1977 de yürürlüğe giren 2089 sayılı Çırak Kalfa ve Ustalık Kanunu veya 19 Haziran 1986 tarihinde yürürlüğe giren 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu hükümlerine göre çıraklık olgusu değerlendirilmelidir. Burada genelde işe giriş bildirgesindeki çırak ibaresi ya da bildirgelerde kısa vadeli sigorta kollarına tabi bildirimleri bulunup bulunmadığına dikkat edilmelidir. Çıraklık sözleşmesinde, akdi ilişkinin üstün niteliği çalışma olgusu değil, sigortalıya bir meslek ve sanatın öğretilmesidir. Çırak işyerinde üretimle ilgili çalışmalara bizzat katılıyor, meslek ve sanat eğitimi arka planda tutuluyorsa, bu durumda çıraklık ilişkisinden söz edilemeyecektir (YHGK 2006/10-629 Esas 2006/669 Karar; Y. 10. HD 2010/1399 Esas 2011/7745 Karar; Y. 10. HD - 2009/7276 Esas 2010/15468 Karar Sayılı İçtihatları). f. Kanıtlama Yöntemi fa. Özel bir yöntem öngörülmemiştir. Yasada özel bir yöntem öngörülmemiştir İspat yükü açısından her türlü kanıttan yaralanılabilir. Yazılı veya resmi kanıt zorunluluğu bu davalarda söz konusu değildir. Ancak işyeri kayıtlarından, SGK şubelerinde bulunan işyeri dosyalarından, muhtasar vergi beyannamelerinden, kurum müfettiş raporu ve tutanaklarından, polis kayıtlarından, mahalli idare kayıtlarından, yurda giriş çıkışı gösteren kayıtlardan, vizite kâğıtları ve buna benzer kayıtlardan faydalanılabilir. Tanık beyanları tüm çalışma dönemini kapsayacak düzeyde bulunmalı, çalışma olgusunu aydınlatabilecek beyanlara geçerlilik tanınmalıdır. fb. Hâkimin gereğinde soruşturmayı genişletme ve gerçeği saptama görevi bulunmaktadır. Bu tür davalar Anayasa ile güvenceye alınmış sosyal güvenlik ilkesi gereği kamu düzenini ilgilendirmektedir. Hâkim tarafların gösterdikleri kanıtlarla bağlı kalmaksızın gereğinde soruşturmayı derinleştirmek ve doğrudan kanıtları toplamakla görevlidir. fc. Resmi ya da yazılı belgelerin varlığı halinde öncelik bunlara verilmelidir. İspat vasıtası olması açısından resmi ya da yazılı belgeler diğer delillere göre öncelik taşımaktadır. fd. Sigorta müfettiş tutanakları ve raporların bağlayıcılığı bulunmaktadır. Tespit davalarında, uyuşmazlık konusu tespiti istenilen sürelere ilişkin kurum veya iş müfettişlerinin düzenledikleri tutanak ve bunlara dayalı rapor ve ekleri aksi kanıtlanıncaya kadar itibar edilmesi gerekli belgelerdendir. g. Dava Açıldıktan Sonra Yapılması Gereken İşlemler Öncelikle görev ve yetki hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir, bu yapıldıktan sonra; · Davacının SGK’ya kayıtlı olup olmadığı araştırılmalı, kaydının bulunması halinde şahsi sicil dosyası kurumdan celp edilmelidir. · Davalı işyerine ilişkin işyeri tescil dosyası SGK’ dan celp edilmelidir. · Davacının çalıştığı döneme ilişkin dönem bordrolarının verilip verilmediği araştırılmalı, dönem bordrolarının işveren tarafından kuruma verilmiş olması halinde bordrolar celp edilmelidir. Dinlenen tanıkların bu durumda mutlaka bordro tanığı olmalarına özen gösterilmelidir. · Dönem bordrolarının kuruma verilmemiş olması halinde ya da bordro tanıklarına ulaşılamaması ya da beyanları ile yetinilmemesi halinde davacının tespitini istediği tarihler arasında çalıştığını iddia ettiği işyerine komşu olan işyerlerinin belediye, emniyet veya jandarma vasıtasıyla saptanarak saptanan bu işyerlerinin kayıtlarına geçmiş kişileri, başka bir anlatımla, Sosyal Güvenlik Kurumu’nda kayıtları olan komşu işyeri veya benzer işi yapan işyeri sahipleri veya çalışanları tespit edilerek bilgilerine başvurulmalıdır. · İşveren tarafından düzenlenen ücret bordroları, puantaj kayıtları ücret ödeme belgeleri vizite kayıtları v.s getirtilmelidir. · 506 sayılı Yasa’nın 79/10. maddesi uyarınca davanın; hizmetin geçtiği yılın sonundan itibaren 5 yıllık süre içinde açılıp açılmadığı mutlaka kontrol edilmeli, hak düşürücü süreyi kesen, işe giriş bildirgesi, dönem bordroları, SGK primleri, kesilmiş ücret bordroları, müfettiş tutanakları gibi belgelerin varlığı araştırılmalıdır. Bir sigortalı hakkında işe giriş bildirgesi düzenlenmiş ise; · Sigortalılığın başlangıcı yönünden önemli bir karinen varlığı kabul edilir. · Sigortalılık tespit davalarına ilişkin hak düşürücü süre kesilir. · Aynı işveren emrinde çalışmak kaydıyla askerlik süresi boyunca hizmet sözleşmesi askıda olup bu durum hak düşürücü süreyi keser. · İhtilaf konusu dönem içinde başka işveren adına kayıtlı işyerinden bildirimin varlığı, hem davalı işyerinde çalışmanın olmadığını kanıtlayacağından hem de hak düşürücü süreyi işleteceğinden bu husus üzerinde titizlikle durulmalıdır. · İşyerinin mutlaka 506 sayılı Yasa kapsamında tescilli bir işyeri olması koşul olmayıp sadece 506 sayılı Yasa kapsamına alınabilinecek iş yeri olması ve fiilen çalışılan bir iş yeri olması yeterlidir. Bu amaçla belediye kayıtları, vergi kaydı ve zabıta araştırılması yapılarak işyerinin faaliyet durumu tespit edilebilir. · Komşu işyeri tanığı dinlenmesi halinde mutlaka tanıklara ilişkin hizmet cetveli celp edilmeli, tanığın ihtilaflı dönemde gerçekten komşu işyerinden bildiriminin olup olmadığı tespit edilmelidir. B. Aidiyet Davaları Sigortalılık hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı vazgeçilmeyen bir anayasal hak olmasına rağmen kimi durumlarda bir kişi üzerinde gözüken çalışmanın diğer bir kişiye ait olduğu yolunda iddialar uygulamada sıkça rastlanılan dava türlerindendir. Yaş küçüklüğü, işe giriş tarihinde kimlik belgelerinin yokluğu gibi hallerde veya ad ve soyadı benzerliği, hatta bazen ana adı ve baba adı benzerliği gibi durumlarda davacının çalışmasının başka bir kişi adına kaydedildiğine rastlanmaktadır. Sigortalıların; isim ya da sicil numaralarındaki hatalar nedeniyle başka isim ya da sicillerle ya da sicilsiz olarak bildirilen çalışmaların, kendilerine ait olduğunun tespitine ilişkin açtıkları davalar da hizmet tespiti davaları ile birlikte değerlendirilebilir. Bu tür davalarda bildirimlerin hatalı olarak yapıldığı iddia edilen kimlik bilgilerine sahip herhangi bir gerçek kişi yoksa bu husus nüfus müdürlüğünden araştırılarak tespit edilmelidir. Sadece kuruma husumet yöneltilmesi yerindedir. Ancak bu kimlik bilgilerine sahip biri varsa hak alanını ilgilendirdiğinden davaya yöntemince dâhil edilmesi veya beyanına başvurulması gerekeceği unutulmamalıdır (Y.10. HD 2010/7708 Esas 2012/1173 Karar; Y. 10. HD 2008/18512 Esas 2010/2811 Karar Sayılı İçtihatları). Hem davacının hem de kayıtlarda yer alan kişinin kayıtlardaki benzer ve ayrık olan hususları tespit edilerek buna ilişkin inceleme yapılması gereği, bu kapsamda belgelerdeki imzaların ya da fotoğrafların aidiyetlerinin belirlenmesinin kayıtların aidiyetini belirlemeye de yardımcı olacağı göz önüne alınmalıdır. Bu tür davalarda; öncelikle çalışmaların üzerinde göründüğü kişinin davalı gösterilmesi, gerek belgeler gerekse fiil durumun titizlikle araştırılması, imza ve fotoğrafların incelenmesi, gerçek çalışma konusunda bilgisi olan kişilerin bilgilerine başvurulması gerekmektedir. Davacının, başka birisinin kimlik bilgilerini kullanarak çalıştığı iddiasıyla, aidiyet içerikli tespit davası açılması durumunda, kurum ve adına sigortalı çalışma bildirilen kişiye husumet yöneltilmesi gerekir. Davacının, adına çalışma bildirilen kişinin bilgisi ile onun kimlik bilgilerini kullanarak çalışması durumunda, böyle bir yola başvurma nedeni, adres veya akraba olarak yakınlıkları vs. üzerinde durulmalı, çalışan kişinin tespiti amacıyla, işveren veya işyerinde ustabaşı, şef vs. gibi esasen çalışma ve çalışanla ilgili bilgisi olacak kişilerin tanık sıfatı ile bilgilerine başvurulup fiilen çalışan kişi şüpheye yer vermeyecek şekilde belirlenip, hizmetlerin fiilen çalışan kişiye ait olacağı gözetilerek karar verilmelidir. Davalının kabul beyanının tek başına sonuç doğurmayacağı gözetilmelidir. Bu tür bildirimlerde kurumun hatalı davranışı bulunmadığından, davanın kabulü durumunda kurum aleyhine yargılama gideri ve vekalet ücretine hükmedilmemelidir. Aidiyet davalarında; davacının çalışmaları ad ve soyadı gibi bir takım benzerlikler dolayısıyla başka bir sigortalı üzerinde görünüyorsa o kişi mutlaka davada taraf gösterilmeli ve davaya karşı diyecekleri sorulmalıdır. C. Sigortalılık Başlangıç Tarihinin Tespitine İlişkin Davalar Yargıtay 10. ve 21. Hukuk Daireleri yerleşik içtihatlarında, bu tür davaların sadece SGK Başkanlığı’na husumet yöneltilerek açılabileceğini kabul etmektedir. 506 sayılı Kanun’un 108’inci maddesi uyarınca açılan sigorta başlangıç tarihinin tespiti (uygulamada bir günlük hizmet tespiti olarak da anılmaktadır) davaları genelde işe giriş bildirgesine istinaden açılmaktadır. Hizmet tespitine ilişkin davaların tâbi olduğu hak düşürücü süre içerisinde kurum kayıtlarına intikal etmiş olması şartıyla işe giriş bildirgeleri sigortalının bildirgede belirtilen tarihte bir gün süre ile çalıştığına ilişkin delil oluşturur. Ancak işe giriş bildirgeleri tek başına yeterli görülmemekte, tanık beyanı vs. başkaca delillerle çalışmanın fiili ve gerçek olduğunun da ispatı gerekmektedir (YHGK 2009/10-578 Esas 2010/37 Karar; YHGK - 2011/10-527 Esas 2011/552 Karar; YHGK - 2011/21-575 Esas 2011/697 Karar; Y. 10. HD 2012/11264 Esas 2012/13739 Karar Sayılı İçtihatları). İşe giriş bildirgelerinin hak düşürücü süre içinde kurum kayıtlarına intikal edip etmediği, üzerinde intikal (varide) tarih ve sayısını bulunan kaşeden anlaşılabilir. Ancak gelen işe giriş bildirgesinin fotokopi olması durumunda kaşenin belge aslının arka yüzünde bulunabileceği de nazara alınmalıdır. Ayrıca işe giriş bildirgesinin kuruma veriliş tarihinde tereddüt oluşması durumunda, işe giriş bildirgesinin hangi yıl serilerinden olduğu da kurumdan sorulmalıdır. Gerek 506 sayılı Kanun’un 60/G ve gerekse 5510 sayılı Kanun’un 38/II maddesi uyarınca malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları açısından sigortalılık onsekiz yaşının ikmal edildiği tarihten itibaren başlar. Sigortalının onsekiz yaşından önce çalışmaya başladığı anlaşılırsa ikmal öncesi prim ödeme süreleri sigortalılık süresine değil, sadece prim ödeme gün sayısına ilave edilecektir. Ancak 506 sayılı Kanun’un geçici 54’üncü maddesi uyarınca 01.04.1981 tarihinden önce sigortalı olarak tescil edilenler yönünden onsekiz yaşından önce sigortalılık mümkün olduğundan, tespit edilen süreler hem sigortalılık hem de prim gün sayısına dâhil olacaktır (Y. 10. HD 2012/2210 Esas 2012/948 Karar; Y. 10. HD 2012/19700 Esas 2012/21045 Karar; Y.10. HD 2010/14403 Esas 2012/4287 Karar Sayılı İçtihatları). Sigortalının nüfus kaydının UYAP’tan veya nüfus idaresinden alınarak yaş tashihi bulunup bulunmadığının denetlenmesi gerektiği unutulmamalıdır. Burada, onsekiz yaşla ilgili düzenlemenin, sigortalı çalışma sürelerinin belirlenmesine bir etkisi bulunmayıp uzun vadeli sigorta kollarından bağlanacak aylık şartlarının belirlenmesine etkili olduğu gözetilmelidir. Örneğin, doğum tarihi 01.01.1988 olan sigortalının, onsekiz yaş öncesini de kapsar şekilde 01.01.2005 - 31.12.2007 tarihleri arası dönem için asgari ücretle çalıştığına ilişkin talepte bulunup ispatı durumunda, hükmün, “Davacının, davalıya ait ……….. sicil numaralı işyerinde, 01.01.2005 – 31.12.2007 tarihleri arasında günün asgari ücreti ile çalıştığının, 506 sayılı Kanun’un 60/G maddesi gereğince, sigorta başlangıcı olarak onsekiz yaşını ikmal ettiği 01.01.2007 tarihinin esas alınması gerektiğinin ve onsekiz yaşını ikmal etmesinden önceki prim günlerinin, prim ödeme gün sayısına eklenmesi gerektiğinin tespitine” şeklinde kurulması gerekir. Yukarıda belirtildiği gibi, tespitine karar verilecek sürenin, 01.04.1981 tarihi öncesini kapsaması veya sigortalının 01.04.1981 tarihinden önce sigortalı olduğu hususunda uyuşmazlık bulunmaması durumunda, 506 sayılı Kanun’un 60/G maddesi ile ilgili hüküm kurulmaması gerekir. D. Hak Düşürücü Süre Hizmet tespiti davalarında; 5510 sayılı Kanun’un 86/9 (mülga 506 sayılı Kanun md. 79/10) maddesinde “...çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse...” ifadesi bulunduğundan, sigortalılar çalıştıkları yılın sonundan itibaren 5 yıl geçmiş ise bildirimsiz geçen çalışmalarının tespiti yönünden dava açamazlar. İşten ayrıldıktan sonra tekrar aynı işyerinde çalışılması önceki çalışma süresi yönünden hak düşürücü sürenin işlemesine engel olmaz. Hak düşürücü sürenin kesilmesi veya durması söz konusu olmaz. Hak düşürücü süre re’sen nazara alınmak durumundadır. Hak düşürücü süre ancak kurumun sigortalı olarak çalışma olgusundan haberdar olmadığı durumlarda söz konusudur. Bu nedenle, işe giriş bildirgesi, prim bildirge ve bordrolarının kuruma verildiği, kurumun denetim sonucunda çalışmayı tespit ettiği durumlarda tespit edilen çalışma başlangıcının sonrasında, kesintisiz olarak devam eden süre yönünden hak düşürücü sürenin geçirildiğinden bahsedilemez. İşverene karşı açılan işçi alacaklarının tahsiline ilişkin davalar hak düşürücü süreye engel olmayacaktır. Hizmet akdinin askıda olduğu dönemlerde hak düşürücü süre dönüşteki ayrılış tarihine göre belirlenecektir. Örneğin, çalışmanın askerlik nedeniyle kesintiye uğraması durumunda, askerlikte geçirilen süre yönünden hizmet akdi askıda olduğundan, askerlik öncesinde ve sonrasında aynı işyerinde çalışan sigortalı yönünden (dönüşte makul sürede işe girmek şartıyla) hak düşürücü süre dönüşteki ayrılış tarihine göre belirlenecektir. İşverenin ücret tediye bordroları ile primleri kestiği anlaşılsa bile işyeri bir kamu kuruluşu olmadığı sürece hak düşürücü süreye etkisi olmayacaktır. İşyerinden ayda 30 günden daha az bildirimleri olan sigortalı, yönetmelikteki belgeler kuruma verildiğinden herhangi bir hak düşürücü süreye tabi olmaksızın eksiksiz çalıştığının tespitine ilişkin dava açabilecektir. Birden fazla işe giriş bildirgesinin verildiği durumlarda ise son işe giriş bildirgesi sonrasındaki süreler yönünden hak düşürücü süre zaten söz konusu olmayacaktır. Ama arada giriş çıkış olmuşsa öncesi yönünden hak düşürücü süre hesabı yapılması gerekecektir. Sigortalının aynı işverene ait değişik yerlerdeki işyerlerinde ayrı tarihlerde çalıştığı durumlarda ara vermemek koşuluyla hak düşürücü süre son işyerinden ayrıldığı yılın sonundan itibaren işlemeye başlayacaktır. Ancak sigortalı anılan işyerinden ayrılarak veya ara vererek, işverenin aynı ya da başka bir işyerine girmişse önceki işyeri (çalışma süresi) bakımından bu kural işlemez. Burada önemli olan hizmet akdinin sona erip ermediği hususunun kesin bir biçimde saptanmasıdır. Bunun da işveren ve sigortalının iradeleri ile çalışma koşulları irdelenerek belirlenmesi gerekir (YHGK 2011/10-626 Esas 2012/61 Karar; YHGK 2011/10-641 Esas 2011/741 Karar; YHGK 2008/21-163 Esas 2008/207 Karar; Y. 10. HD 2012/646 Esas 2012/3624 Karar; Y. 10. HD - 2007/21880 Esas 2009/1993 Karar; Y.10. HD - 2007/19944 Esas 2009/59 Karar Sayılı İçtihatları bu doğrultudadır). Hak düşürücü sürenin başlangıcı olarak, iddia edilen çalışmanın değil, ispat edilen çalışmanın sona erdiği yılın sonu esas alınmalıdır. E. Sigortalılık Süresinin Tespitine İlişkin Kararlarda Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar ile UYGULAMADA Sıklıkla Yapılan Hatalar Bu davalarda dikkat edilmesi gereken hususlar aşağıdaki şekilde özetlenebilir. · Hükümde tespitine karar verilen hizmet süresi ve tarih aralığı gün/ay/yıl açıkça belirtilerek infaza elverişli şekilde yazılmalıdır. · Sigorta primine esas kazanç hükümde belirtilmelidir. · Tespitine karar verilen süre veya kazanç hüküm fıkrasında gösterilmeksizin, bilirkişi raporuna atıf yapılarak hüküm kurulmamalıdır. · Kurumun harçtan muaf olduğu gözetilerek, davanın kabulü durumunda, harç işverene yükletilmeli, sadece kuruma husumet yöneltilip kabulüne karar verilen davalarda harç kuruma yükletilmeyip davacıya iade edilmelidir. Davanın kısmen kabulü durumunda, harcın oranlanamayacağı gözetilmelidir. Yargılama giderleri içinde kurum aleyhine harca hükmedilmesi şeklinde hatalar yapılabilmektedir. · Davanın kısmen kabulüne karar verilmesi durumunda, kurum lehine vekalet ücretine hükmedilmelidir. · Davanın kısmen kabulüne karar verilmesi durumunda yargılama gideri oranlanmalıdır. Ayrıca hükmün temyiz süresinin, kararın tefhiminden, kararın ilgilinin gıyabında açıklanmış olması durumunda tebliğ tarihinden itibaren 8 gün olduğu gözetilmelidir. Hükmün tefhiminin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 321/2 maddesine uygun yapılmamış olması durumunda, Yargıtay tarafından dosyanın geri çevrilmesine neden olunmaması için gerekçeli kararın ilgilisine usulünce tebliği sağlanmalıdır. Temyiz dilekçesinin, temyiz süresi geçirildikten sonra verildiğinin anlaşılması durumunda, ek karar ile temyiz dilekçesinin reddine karar verilmeli, kararın veya ek kararın süresinde temyiz edilmesi durumunda dosya incelenmek üzere Yargıtay 10 veya 21. Hukuk Dairelerine gönderilmelidir. Adalet Bakanlığı, İç Denetim Birimi Başkanlığı, Hukuk Rehberi, 2013
×
×
  • Create New...