Jump to content

Damla ALP

Administrators
  • Posts

    5
  • Joined

  • Last visited

1 Follower

Ön Şart

  • Hukuk Fakültesi Mezunu musunuz? / Öğrencisi misiniz?
    Evet

Personal Information

  • Cinsiyet
    Kadın
  • Meslek
    Avukat
  • Mezun Olduğunuz / Okuduğunuz Hukuk Fakültesi
    Marmara Üniversitesi (İstanbul)

Recent Profile Visitors

418 profile views

Damla ALP's Achievements

Newbie

Newbie (1/14)

  • Week One Done
  • One Month Later

Recent Badges

1

Reputation

  1. "Dans Eden Adam"ın bu kaydı, Avustralya tarihi ve kültüründe ikonik bir statü kazandı ve savaşın sonunda neşenin ve sevincin sembolü oldu. Bir şehrin insanlarının duygularını yakalayan güzel bir görüntü. Görüntüde "Dans Eden Adam" ismini alan kişi, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ilan edildiği 15 Ağustos 1945 tarihinde * , Avustralya-Sydney sokaklarında neşe ile dans ederken görülmekte. "Dans Eden Adam" sokak ortasında dans ederken, O'nun bu sevincini gören Movietone Haber Muhabiri, kendisinin fotoğrafı çekmek ve kameraya almak istedi. Bu isteğini olumlu karşılayan "Dans Eden Adam", fotoğrafa yansıyan bu unutulmaz anın ve videoya kaydedilen neşeli hareketlerin ölümsüzleşmesine vesile olmuştur. "Dans Eden Adam"ın bu kaydı, Avustralya tarihi ve kültüründe ikonik bir statü kazandı ve savaşın sonunda neşenin ve sevincin sembolü oldu. Görüntü ve video kaydı, büyük bir başarı kazanırken ileriki tarihlere de soru işaretleri bırakacak bir durum doğurdu. Muhabir, "Dans Eden Adam"ın kim olduğunu bilmiyordu, kimliği ile ilgili kendisine hiç bir şey sormamıştı. Herhalde bu görüntüleri çekerken muhabir, yaptığı işin çok büyük başarı sağlayacağını tahmin edememişti. Muhabirin bu ihmali, "Dans Eden Adam"ın bu zamana kadar kim olduğu konusundaki sorulara kesin cevap verilememesine yol açan bir merakı ve gizemi doğurdu. * Sovyetler Birliği ve Polonya kuvvetlerinin Berlin’i ele geçirmesini takip eden Almanya'nın 8 Mayıs 1945'te koşulsuz teslimiyetiyle birlikte Avrupa’da savaş sona erdi. Japon orduları Birleşik Devletler tarafından yenilgiye uğratıldı. Bunu takiben Japon Adaları işgal edildi. Asya'da savaş, 15 Ağustos 1945 tarihinde Japonya’nın teslim olmayı kabul etmesiyle sona erdi.
  2. Kişisel menfaatler ile kamu yararının çatışmaya başladığı anda, merkezi idare ile mahalli idareler de bir biri ile çatışmaya başlayacak, uygulama esnasında yaşanan tereddütler sebebiyle, kıyı kullanımı disipline edilmek istenirken tüm bunlar belki de kıyılardaki doğal yapının bozulmasına sebebiyet verecektir. Bir önceki yazımızda haksız işgalin, bir diğer adı ile ecrimisilin genel hatları ile anlatımını yapmıştım. Şimdi ise, ecrimisilin en fazla sorun teşkil eden uzantısı olan kıyı işgalleri ile kıyı kullanımlarına ilişkin konu incelemesi ile karşınızdayım. Kıyı işgali ve sorunlarını ayrıntılı olarak açıklamadan evvel, yine kanunda açıkça belirtildiği üzere kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunlu olduğundan, kıyıya ilişkin tanımlamalar da bu kapsamda önem arz etmektedir. Teknik anlamda bilinmesinde fayda olacağı kanaatinde olarak, kanun ile kıyı alanlarına ilişkin yapılmış tanımlamalardan kısaca bahsetmek gerekmektedir. 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 4. Maddesinde kıyıya ilişkin tanımlamalar yapılmıştır; Kıyı Çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın durumları dışında, suyun kara parçasına değdiği noktaların birleşmesinden oluşan meteorolojik olaylara göre değişen doğal çizgidir. Kıyı Kenar Çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsuların, alçak-basık kıyı özelliği gösteren kesimlerinde kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturduğu kumsal ve kıyı kumullarından oluşan kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık benzeri alanların doğal sınırı; dar-yüksek kıyı özelliği gösteren kesimlerinde ise, şev ya da falezin üst sınırıdır. Bu sınır doldurma suretiyle arazi elde edilmesi halinde de değiştirilemez. Kıyı kenar çizgi tespitine konu olmayan akarsuların, deniz, tabii ve suni göllerle birleştiği yerlerde, kıyı kenar çizgisi; deniz, tabii ve suni göl kıyı kenar çizgisi olarak tespit edilir. Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alandır. Kıyı (Sahil) Şeridi: Deniz, tabii ve suni göllerin kıyı kenar çizgisinden itibaren kara yönünde yatay olarak en az 100 metre genişliğindeki alandır. ‘’ şeklinde tanımlamalar içermektedir. Kanunda tanımlandığı üzere; “kıyı”; kamuya ait yerlerden sayılmış ve devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğundan ancak ve ancak kanunun öngördüğü biçimlerde kanuna uygun bir şekilde kullanılabileceği düzenlenmiştir. Kıyıları çevreleyen sahil şeritlerinden ve kumsallardan yararlanma konusunda öncelikle ve önemle kamu yararı gözetilmektedir. Ülkeler arası stratejik öneme sahip kıyı konusu, devlet politikalarına da konu olmuştur. Nitekim 80’li yıllarda gelişmeye başlayan turizm politikaları nedeniyle özellikle, ’deniz, kum güneş tatili’’ kapsamında kullanımlar neticesinde zamanla kıyılarımız üzerinde rant baskısı oluşmuştur. Birçok Avrupa ülkesinden daha fazla kıyı uzunluğuna sahip Muğla ilimiz de, bu baskıdan payını almıştır. Bodrum yarımadası başta olmak üzere, özellikle turizm için önem arz eden kıyı alanlarının belirli amaçlarla kullanılmasından dolayı bir takım hukuki sonuçlar doğmaktadır. Özetlemek gerekirse, kıyı alanları çoğunlukla; duşlar, soyunma kabinleri, şezlonglar, gölgelikler, tuvaletler, buna benzer faaliyetlere hizmet edecek şekilde düşünülmüş olan kumsalların üzerine toprak veya beton dökmek, yeme içme, bar hizmeti için alanlar ile eğlence ve spor amaçlı alanlar yaratmak ve kullanmak suretiyle plaj kapsamında kıyı bölgeleri işgal edilmektedir. Kıyılardaki işgaller yalnızca bunlarla sınırlı kalmamaktadır. Nitekim kıyılarda, gözle görülür işgaller yanında kıyı çizgisinin çeşitli yöntemlerle değiştirilmesi de söz konusu olmaktadır. Kamu yararı esas alınarak kıyı alanlarının kullanımı, korunması, planlaması ve bu noktada yaşanan hukuki sorunlar tartışma konusu olmuştur. Bu doğrultuda kıyılardan yararlanma şartları, devamında meydana gelen sorunlardan ve bu sorunların çözümlenme usulünden bahsetmek gerekmiştir. 1982 Anayasa'sının "Kamu Yararı" genel başlığı ile "Kıyılardan Yararlanma" alt başlığı altında 43. madde "Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Şekilde hükme bağlanmıştır. [1]Yine Anayasa'nın 36. maddesi, mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını açık olarak belirtmektedir. Dolayısıyla su kıyılarından yararlanmada herkesin mutlak ve eşitlikle yararını öngören bir düzeni kurmak aynı zamanda Anayasa gereğidir. Kıyılar, ülke sınırları dahilinde yönetimine ait ülke tarafından hüküm altına alınmıştır. Dolayısıyla kıyılarda meydana gelen tüm tasarruflar devlet eli ile gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de kıyı alanların kullanımı, korunması ve planlanması noktasında temel dayanak olan Kıyı Kanunu’dur. Anayasa ve Kıyı Kanunu’ndaki kıyıya ilişkin hükümlerin, merkezi idare ile mahalli idarelerin yetkileri başta olmak üzere, uygulanması, planlanması ve denetlenerek disipline edilmesi önem arz etmektedir. [2] Kıyının kullanımlarında seyyar işgal olarak tanımlanan ve en çok rastlanılan sorun olarak, her daim tartışma konusu olmuş, yukarıda da bahsettiğim gibi kumsallardaki şezlong ve gölgelik konularak yapılan ve yine aynı amaca hizmet eden duş, platformlar vb. işgallerdir. Her yıl turizm sezonunda çözümlenemeyen sorun haline gelmiş olan bu hususların disipline edilmesi gerekmekte, idareler arası yetki ve uygulama konusunda kanunun boşlukları iyi niyet kuralları çerçevesinde hakkın kötüye kullanılmasının önüne geçmek suretiyle gerçekleştirilmelidir. Kıyı alanlarındaki bazı turizm tesisleri ve bu tesislerin faaliyetleri anlamında ihtiyaç kapasiteleri doğrultusunda, kendi müşterilerinin denizden faydalanması, güneşlenmesi için kendi işletmelerine özel olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu tesislerin işletmesinde, kıyının kullanımı konusu bir başka baskı oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu tür tesislerde fiili işgaller bu halleri ile maalesef ki sürdürülmeye devam etmektedir. Anayasal bir hak olarak bu kullanımlar, hiçbir kişi, kurum ve kuruluşa özgülenemezler. Anayasa’da, kişilerin kıyılardan ve sahil şeritlerinden yararlanma imkan ve şartlarının kanunla düzenleneceği hükmü yer almaktadır ve kıyılardan yararlanma imkan ve şartları da, Kıyı Kanunu olmak üzere, diğer kanunlardaki kıyıya ilişkin hükümlerle düzenlenmiştir. Bu kanunlara dayanılarak yayımlanan yönetmelikler ve ilgili idari düzenlemeler, emsal yargı kararları ile birlikte değerlendirildiğinde, kıyılardan yararlanma imkan ve şartları ile kıyıdaki kamu yararını belirleme yetkisinin hangi idarede olduğu konularında, uygulamasında tereddütler meydana getirdiği sıklıkla gözlenmektedir. “Kamu yararı amacı her düzenlemenin içinde olmasına karşın, kavramın net ilke ve kriterlere dayanmadığı ve kıyı mekânının düzenli ve etkin kullanımını, korunmasını sağlamakta yetersiz kaldığı görülmüştür.” [3] Kıyı, üzerinde hiç kimsenin özel mülkiyet edinme hakkının bulunmadığı ve herkesin Anayasal hak olarak eşit şekilde kullanım hakkının bulunduğu bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak yine altını çizmek gerekirse, kıyıda planla getirilen kullanım kararlarında, kamu yararının sağlanamamasından kaynaklanan kıyı planlama sorunları doğmaktadır. Bunlarla birlikte, kıyı işgalinde yetki sorunu yaşandığı da göz önünde tutulursa, öncelikle bu sorunun ele alınarak çözümlenmesi gerekecek ve hukuken birbirleri arasındaki ayrımı net bir şekilde ortaya koyabilecek hükümler içeren düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu konudaki yasal düzenlemelerin net ve ayrıştırıcı olması zaruridir. Anayasal bir hak olarak tanınan bu hakkın yasal çerçevesinin genişletilmemesi, aşılmaması gerekmektedir. Kamu yararı gözetilerek tanınan bu hakkın kullanımı ve uygulanması esnasında merkezi idare ile mahalli idarelerin yetkileri bakımından çelişkiler barındırmaması ve en nihayetinde kamu yararı kastedilerek hakkın kötüye kullanılması amacıyla hareket edilmemelidir. Daha önceki yazılarda da bahsettiğim gibi; toplumsal yarar bireysel menfaatten her zaman öndedir ve önde olmak zorundadır. Bireysel menfaatler kanunun üstünde değildir ve dolayısıyla bu topluma mensup bireyler olarak, kamu düzeni ve Anayasal haklarımız çerçevesinde, bize tanınan kanuni haklarımızı kötüye kullanma amacı gütmeden, dengeli ve hakkaniyetli bir biçimde hareket etmemiz önceliğimiz olmalıdır. Kişisel menfaatler ile kamu yararının çatışmaya başladığı anda, merkezi idare ile mahalli idareler de bir biri ile çatışmaya başlayacak, uygulama esnasında yaşanan tereddütler sebebiyle, kıyı kullanımı disipline edilmek istenirken tüm bunlar belki de kıyılardaki doğal yapının bozulmasına sebebiyet verecektir. Bu tür işgallere karşı çevre bilinci ve toplumsal fayda bakımından savunma geliştirebilmemiz için, kısa vadeli çözümler yerine, kıyı alanlarını kapsayan tüm yasal düzenlemelerin yeniden ele alınması zaruridir. Nitekim Kıyı kanunun amacı; “deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin etkisinde olan ve devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerinin doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek koruma ve toplum yararlanmasına açık, kamu yararına kullanma esaslarını tespit etmektir”. Dolayısıyla kanunun amacı doğrultusunda, kıyı kullanımında sıkılıkla adı geçen kişi/kişilerin ve sektörlerin yarışı haline gelmesinin önlenmesi amaçlanmalıdır. Ülkemiz koşullarında önemli yere sahip kıyı konusunun bilimsel yöntemlerle ele alınması, çözüm önerilerinin ayrıntılı olarak incelenerek değerlendirilmesi ve bu doğrultuda mutlak çözümleme sağlanması gerekmektedir. Ulusal anlamda da kendine önemli yer bulmuş kıyı konusu planlar içinde çözüm yolu getirmeyen niteliğe sahip olduğu sürece, birçok konuda olduğu gibi, kıyılarımızın da ülke koşulları içinde kalkınma ve korunma yönünden geleceğini tehlikeye düşürecektir. Farklı hiyerarşideki karar vericilerin ve bu konuda yetkiyi elinde bulunduran mercilerin, bahsetmiş olduğumuz tüm bu hususlarla birlikte toplum bilinciyle hakkaniyetli bir şekilde hareket etmesi ile, ancak o zaman kamu yararı gerçek anlamda gerçekleştirilmiş olacağından kaybedildiğinde asla geri getirilmeyecek doğal yapının korunmasının sağlanabileceği kanaatindeyim… Avukat Damla ALP Bodrum /Muğla 18.07.2019 [1] TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI1 Kanun No.: 2709 Kabul Tarihi: 7.11.1982 md 43 https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa_2018.pdf [2] 3621 Sayılı Kıyı Kanunu [3] (Eke ve Karaaslan, 1997).
  3. Ecrimisili, diğer tabiri ile haksız işgal tazminatını tanımlamak gerekirse; bir malın sahibi ve/veya idarenin izni bulunmaksızın kullanılması ve bu neticede özel bir zararı giderme biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ecrimisil; temelinde haksız yararlanmayı ve kötü niyeti barındırmaktadır. Ecrimisil konusunu açıklamadan evvel belirtmek isterim ki, aşağıda açıklanan hususlar ecrimisil( haksız işgalin) genel anlatımı olup, idareye ait taşınmazlar ve özel mülkiyete ait taşınmazların haksız işgalinde uygulanacak hukuki esaslar kapsamlı bilgi ve anlatım içerdiğinden bir sonraki yazımda sizlerle buluşacaktır. Ecrimisili, diğer tabiri ile haksız işgal tazminatını tanımlamak gerekirse; bir malın sahibi ve/veya idarenin izni bulunmaksızın kullanılması ve bu neticede özel bir zararı giderme biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ecrimisil; temelinde haksız yararlanmayı ve kötü niyeti barındırmaktadır. İdareye ait bir taşınmazın veya özel mülkiyette malın malikinin izni ve rızası dışında gerçek veya tüzel kişiler tarafından kendi koşulları ve kötü niyetli olarak menfaatleri doğrultusunda yararlanmak, faydalanmak amacıyla hareket edenler bakımından; izinsiz ve rıza dışı kullanılan ve yararlanılan malın, ilgilisinin bir zarara uğrayıp uğramadığına ve/ veya işgalcinin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın ilgilisi tarafından talep edilen ve işgalci tarafından ödenen tazminattır. Bu tazminatın ödenmesi işgalciye mülkiyet hakkı kazandırmayacaktır. Ecrimisilin şartlarının oluşabilmesi için; (kötü niyetli olarak) malın izinsiz bir şekilde kullanılmış olması, izinsiz bir şekilde inşaat yapılmış olması, bir kısım kiralanan taşınmazlarda kira süresi dolmasına rağmen kira sözleşmesini yenilemeden kullanımına devam edilmesi, tahsisli veya kamu hizmetinde kullanılmak üzere kiralanan bir mülkün bir kısmının işgal edilmiş olması ve sair edimler gerekmektedir. Bahse konu işgaller neticesinde işbu şartları taşıyan ilgililere ihtarname çekilmek suretiyle bu durumun derhal bildirilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda Ecrimisil talebinde zaman aşımı süresi 5 (beş) yıl olmakla, geriye dönük en fazla 5 yıllık ecrimisil talep edilebilecektir. Haksız işgalin gerçekleştiğini ve zararı ispatlama yükümlülüğü ecrimisil tazminatı talep eden tarafındır. Bu taraf dava konusu olduğunda davacı olup, dava dosyasından keşif marifeti ile görevinde uzman bilirkişilerce birikişi incelemesi yapılarak, diğer delillerle birlikte haksız işgal ve bu doğrultuda meydana gelen zarar miktarı tespit edilecektir. Ecrimisil hesabı uzmanlık gerektiren bir husus olup, haksız işgal altında bulunan taşınmazın niteliğine göre belirlenecek alanlarda Bilirkişiler seçilmeli ve atanmalıdır. Bilirkişilerce keşif sonucu düzenlenecek rapor somut ve bilimsel verilere dayanmak ve hukuk usulüne uygun şekilde açıklama içermek zorundadır. Ecrimisil bedeli tespit edilirken, taşınmazın değerini etkileyecek olan; yüzölçümü, niteliği, verimi, imar durumu, konumu, İşgalden önceki haliyle kullanılması halinde getirebileceği gelirler, aynı yerde, bölgede emsal nitelikteki taşınmazlar için oluşmuş kira bedelleri veya ecrimisiller, varsa kesinleşmiş mahkeme kararları ve bu kapsamda taşınmazın değerini etkileyecek objektif tüm hususlar teker teker dikkate alınarak rayiç değer tespiti yoluna gidilmelidir. Haksız işgale uğrayan taşınmazların niteliği ile kullanımının ait olduğu gerçek kişi, tüzel kişi ve/veya idarenin, her birinde hukuki süreç bakımından aynı şartlar geçerli olsa da müracaat ve izah bakımından farklılıklar bulunduğundan, bir sonraki yazımda bu hususları aydınlatmak üzere… Avukat Damla ALP Bodrum-MUĞLA 03.07.2019
  4. İdare tarafından alınan yıkım kararlarının konusu mülkiyettir. Anayasal bir hak olan mülkiyet hakkının konusunu oluşturması sebebiyle yıkım kararı, oldukça önemli ve titizlikle tespit edilerek uygulanması gereken bir idari işlemdir. Yıkım kararları ve uygulama esaslarından bahsetmeden evvel altını çizerek belirtmek gerekirse ‘’ Toplumsal yarar bireysel menfaatten her zaman öndedir ve önde olmak zorundadır. Bireysel menfaatler kanunun üstünde değildir ve dolayısıyla bu topluma mensup bireyler olarak, kamu düzeni ve Anayasal haklarımız çerçevesinde, bize tanınan kanuni haklarımızı kötüye kullanma amacı gütmeden, dengeli ve hakkaniyetli bir biçimde hareket etmemiz önceliğimiz olmalıdır. ‘’ İdari işlem olan yıkım kararları, yıkım kararlarının alınmasına ilişkin kanun, kanunun uygulaması, kanuna aykırılıklar ve tüm bunların neticelerinden bahsetmeden önce, yıkım kararlarının en temel konusu olan mülkiyet hakkından söz etmek ve mülkiyet hakkının bu kapsamda önemini vurgulamak gerekir. Bir insan hakkı olarak mülkiyet hakkı, Dünya üzerinde hakkında yüzlerce tartışmalı düşünsel fikirlere konu olmuşsa da, T.C Anayasasında ( A.Y md 35) kendisine şu açıklamalarla yer bulmuştur; ‘’XII. Mülkiyet hakkı; MADDE 35- Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.’’ Ayrıntıları ile açıklayacağımız üzere, idare tarafından alınan yıkım kararlarının da konusu mülkiyettir. Anayasal bir hak olan mülkiyet hakkının konusunu oluşturması sebebiyle yıkım kararı, oldukça önemli ve titizlikle tespit edilerek uygulanması gereken bir idari işlemdir. Yıkım konusunun incelenebilmesi ve irdelenebilmesi için öncelikle, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 32.maddesindeki düzenlemeye bakmak gerekir. Ayrıca belirtmek gerekirse, hukukumuzda yıkım konusu farklı mevzuat hükümleri ile düzenlenmiş olup, yıkım kararı uygulaması birçok temel nitelikli yasada yerini bulmuştur. Yazımıza dayanak olan yıkım konusu ise, ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapılarla ilgili yıkım kararlarına ilişkindir. Yıkım kararları devlet eli ile gerçekleştirilen idari işlemlerdir ve dolayısıyla idare bu faaliyetini yerine getirirken bir takım ölçütlere ve şartlara uygun hareket etmelidir. Yani, her anlamıyla kanuna dayanmak ve kanun hükümlerine uymak zorundadır. Yıkım kararının ve yetkisinin kanuna uygun biçimde uygulanabilmesi için, bu kararların uygulanmasında yetkinin kimler tarafından kullanacağı ve nasıl kullanılacağı konuları önem taşımaktadır. İdari işlem olan yıkım kararının icra edilebilmesi hususunun son derece katı şartlara tabi tutulması olağan olduğu kadar zaruridir. Bir idarenin yıkım kararı almadan önce, kendisinin yetkili olup olmadığı konusunu belirleyebilmesi önceliklidir. Yetki konusu belirlendikten sonra bu sefer ki, yıkıma konu olan aykırılık iddiasının, imar kanunu çerçevesinde “yapı” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceğinin tespit ve tetkik edilmesi gerekmektedir. İlgili Yasa doğrultusunda aykırılık iddiası üzerine yıkım kararının alınmasında gerçekleştirilecek ilk işlem yapı tatil tutanağının usulüne uygun olarak düzenlenmesidir. Yapı tatil tutanağı, tümüyle teknik detayları ile ayrıntılı bir şekilde ve konunun ehli uzman kişilerce düzenlenmiş olmalıdır. Usulüne uygun düzenlenen tutanağın ilgiliye doğru, yani yasanın emredici hükümleri uyarınca tebliğ edilmiş olması zorunludur. İlgiliye tebliğ konusunun önemi yine, mülkiyet hakkının temeline dayanmaktadır. İdarece düzenlenen yapı tatil zaptının ilgiliye tebliği bu kapsamda kanun gereğidir. Yasa koyucu yıkım kararının icra edilmesinden önce ilgiliye otuz günlük süre verilmesini şart koşmuş, ilgilisi tarafından süre sonunda aykırılık giderilmez ise, yıkımın idare tarafından yerine getirileceği belirtilmiştir. Kanundan da açıkça anlaşılacağı üzere yıkım, idarece en son uygulanacak olan tedbir ve işlemdir. Dolayısıyla, idare tarafından mevzuata aykırılık iddiası bulunan yapılar bakımından yıkım işleminin hukuka, usul ve yasaya uygun bir biçimde gerçekleştirilebilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, idare tarafından mevzuata aykırılıklar giderilmek istenirken daha büyük hukuksuzluklara yol açılacak ve ilgililerinin Anayasal Haklarını büyük ölçüde ihlal edecektir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, Yıkım kararının dayanağı 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 32. Maddesidir ve bu madde ; ‘’ Bu Kanun hükümlerine göre ruhsat alınmadan yapılabilecek yapılar hariç; ruhsat alınmadan yapıya başlandığı veya ruhsat ve eklerine aykırı yapı yapıldığı ilgili idarece tespiti, fenni mesulce tespiti ve ihbarı veya herhangi bir şekilde bu duruma muttali olunması üzerine, belediye veya valiliklerce o andaki inşaat durumu tespit edilir. Yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur .Durdurma, yapı tatil zaptının yapı yerine aşılmasıyla yapı sahibine tebliğ edilmiş sayılır. Bu tebligatın bir nüshası da muhtara bırakılır. Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mühürün kaldırılmasını ister. Ruhsata aykırılık olan yapıda, bu aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu, inceleme sonunda anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılır ve inşaatın devamına izin verilir. Aksi takdirde, ruhsat iptal edilir, ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir.’’ şeklinde düzenlenmiştir. Bu kanun maddesi kapsamında, idari işlem olarak usulüne ve kanuna uygun bir yıkım kararından bahsedebilmek için, yıkım kararının dayanağı olan, yapı tatil tutanağının düzenlenmesi ve bu tutanakta, yıkıma sebebiyet veren hususlara ayrıntılı bir şekilde açıklık getirilmesi zorunludur. Yapı tatil tutanağının usulüne uygun düzenlenmesi hususu ise, binanın mevcut durumu, ruhsat ve aykırılıkların neler olduğu mevzuata aykırı işlemin o esnada somut ve ayrıntılı bir biçimde belirlenmesi, yıkım işlemine dayanak kanunun emredici hükmü ve usulü gereğidir. Altını çizmek gerekirse, en büyük uyuşmazlık, yapı tatil tutanağının düzenlenme konusunda ortaya çıkmaktadır. Tutanağın belirsiz, yüzeysel ifadelerle düzenlenmiş olması, nihai yıkım kararının yüklemiş olduğu sebep ve dayanaklarını belirsiz kılacak ve idari işlem sebep unsuru bakımından usul ve yasaya aykırılık teşkil edecek ve dolayısıyla bu hususlar olmadan idarece yapılan işlem de ‘’sakat’’ hale gelecektir. Netice olarak, bir idari işlem olan yıkım kararının nihai karar olması sebebiyle, bu kararın alınabilmesinin esaslı unsurları ile birlikte, öncelikle yıkım kararı veren ve bu işlemi uygulayan idarece titizlikle gözetilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, anılan kanun hükmü kapsamında, aleyhine işlem uygulanmasına sebebiyet veren ilgililerin ise, mevzuata aykırı işlemleri ile ilgili, kamu düzeni ve Anayasal hakları çerçevesinde haklarını kötüye kullanma amacı gütmeden, hakkaniyetli bir biçimde hareket etmeleri en büyük temennimiz olacaktır. 14.05.2019 Av. Damla ALP
  5. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) m. 105’te cinsel taciz suçu düzenlenmiştir. Bu hükme göre bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz etmek cinsel taciz suçunu oluşturur. Ancak “cinsel taciz” kavramından anlaşılması gereken ne olmalıdır? Ar. Gör. Eylem BAŞ Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Elemanı AÜHF DERGİSİ, 38. SAYI,2016 Öncelikle söz konusu durum açıklığa kavuşturulmalıdır. Çalışmada bu suçun TCK m. 105’teki kanuni düzenleniş şekline, gerekçesine, yürürlüğe girdiği tarihten günümüze değin geçirdiği değişikliklere yer verilerek, hukuki konusu, maddi konusu, faili, mağduru, unsurları, ortaya çıkış biçimleri, nitelikli halleri, yaptırımı ve muhakemesi incelenmiştir. Bu kapsamda 765 sayılı TCK (ETCK) m. 421’de yer verilen “söz atma” ve vücut dokunulmazlığını ihlal etmeyen “sarkıntılık” suçuyla, TCK m. 105’te hükme bağlanan “cinsel taciz” suçu bakımından benzerliklere ve farklılıklara yer verilerek inceleme konusu suç anlatılmıştır. Ayrıca doktrinde yer alan görüşlere, internet aracılığıyla ulaşılan veri tabanlarına, Yargıtay kararlarına olabildiğince ve sistematik bir şekilde yer verilmeye çalışılmıştır. Suçun bünyesinde barındırdığı sorunlara, tartışmalı konulara ve bu sorunların ne şekilde çözümlenebileceği hususunda eleştiri ve önerilere de bu kapsamda değinilmiştir. MAKALENİN TAMAMINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ! == > cinsel-taciz.pdf
×
×
  • Create New...